Avrupa Birliğinin Türkiye çıkmazı


 

Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği ile Türkiye arasında 3 Ekim 2005’te başlatılan üyelik müzakerelerinin geçici olarak dondurulmasına ilişkin kararı 479 oyla kabul etti. 107 parlamenter çekimser kalırken 37 karşı oy vardı. Elbette bu kararın hiç bir yaptırımı yoktur diyeceğiz. Umurumuzda değil, kıymetsizdir, geçersizdir diyeceğiz. Nişan yüzüklerini kimin attığı aslında belli oldu ve zaten ağır aksak yürüyen görüşmeler ve açılan önemsiz fasıllar donmadan önce de müzakerelerin iyi gitmediğinin göstergesiydi. Ancak hedef tahtasına oturtulmuş bir Türkiye gerçeği var ki benim adıma kabul edilir değildir.

Olayın çeşitli boyutlarını ele almamız lazım elbette. Çok basit bir şekilde tanımlarsak Avrupa Birliği kurumlarını, Avrupa Komisyonu Bakanlar Kurulunu, Avrupa Birliği Konseyi Başbakanlığı ve Avrupa Parlamentosu Meclis görevini yürütüyor diyebiliriz. Parlamentonun kararı Avrupa Komisyonunun pozisyonunu ne kadar etkiler sorusu an itibariyle çok önemli değil. Zira Avrupa Birliği ile bir kriz ve ciddi bir kopuş yaşadığımız ortada.

Sorunların başında herhangi bir etik ilişkide olması gereken asgari samimiyet ve dürüstlük konusu geliyor. AB Konseyi, Helsinki’de, Türkiye’nin diğer aday ülkelere uygulanan aynı kriterler temelinde Birliğe katılması mukadder bir aday ülke olduğu üzerinde mutabık kaldığını 16-17 Aralık 2004’teki toplantısında belirtmişti. Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirdiği takdirde birliğe üye olacağını açıklayan bu karar sonrası başlatılan süreçte bugün gelinen noktaya belirgin gelişmeler sebep oldu.

Bir çok sebep üst üste konulabilir ancak Türkiye'nin büyük bir ülke olması ve AB imkanlarından çok ciddi anlamda faydalanacak olmasını, mevcut AB ülkeleri içselleştiremediler. Son 10 yılda artarak etkilerini hissettiren ekonomik daralma koşullarında Türkiye'yi entegre etme cesaretine kimse sahip olamadı. Durum böyle olunca da Türkiye'nin önünde iki türlü setler oluşturulmaya başlandı. Avrupa değerleri ve popülist söylemler biraz da kolaycı politikalar olarak öne çıkmaya başlamış oldu ve yeni fasılların müzakere edilmesini engelleyecek argümanlara dönüştürüldü.

Avrupa Birliğinin son 50 yılda övünerek bahsettiği Avrupa değerleri konsepti Avrupa merkezli bir anlayışın dünya'ya empoze edilmesine yönelik bir norm belirleme söylemiydi. Kendi ülkeleri içinde bu değerlerin uygulandığında dışarıda da bunlar üzerinden ayar çekebilen Avrupa, içeride özellikle güvenlik politikalarının güçlenmesiyle temel hak ve özgürlükler alanında fire verince ciddiyetini de kaybetti. AB adına en önemli kopuş, Mısır darbesine karşı ses çıkaramayarak bariz insan hakları, hukuk devleti ilkeleri ve demokrasiye yapılan bu saldırıyı görmezden gelmesi ve hatta meşrulaştırmasıyla pekişti. Konu Türkiye olunca yine bu değerler üzerinden ahkam kesmeye çalışan AB’nin tutumu sırıtıyor.

İslamofobik söylemlerin normalleşerek kurumsallaştığı Avrupa Birliği bölgesi içinde etkin olan popülist siyasetçiler Türkiye'nin AB üyeliğini iç siyaset malzemesi yapmaktan kaçınmadılar. Özellikle Gezi olaylarıyla birlikte bu dalga çok açık bir şekilde birçok ülkede kabul görmeye başladı. İslamofobik özlü Türkofobi veya Erdoğanofobi bu süreç içinde baş göstermiş oldu. Türkiye'nin AB üyeliği aslında AB'nin kendi vicdan testi haline geldi. Bu üyeliğin AB içindeki Müslüman toplulukların yeriyle ve saygınlıklarıyla doğrudan ilişkili olduğunu gözlemledik. Ayrıca Müslüman kimlikte olan komşu ülkeler için de önemli mesajlar taşıyan bir süreçti bu. Ancak başta Fransa gibi motor ülkeler, Türkiye'nin AB üyeliğini referanduma sunacağını açıklaması Kopenhag kriterlerine yeni kriterlerin eklenmesini pekiştiren ve kopuşu güçlendiren gelişmeler oldu.

Avrupa Birliği içinde yaşanan terör saldırıları islamofobik algıları pekiştirirken bölgeyi aslında içe kapanmaya sürükledi. Bu süreçte Birleşik Krallığın AB'den ayrılma kararı bir şok etkisi yarattı ancak Birliğin doğru akıl yürütmesini sağlamak yerine Trump'un seçim zaferiyle birlikte yeni ayrılıkçıların cesaretlenmelerine neden oldu. Türkiye'nin vize muafiyeti hakkını yerine getirmekte zorlanan Avrupa Birliği ülke yoğun terör saldırısı altındayken ve olağanüstü hal ilan edilmişken terörle mücadele kanununda yumuşatma talebinde bulundu. Benzer bir şekilde OHAL ilan etmiş Fransa'nın uygulamalarını kimse eleştirmiyordu oysa. AB bu dönemde Türkiye sendromlu bir akıl tutulması yaşadıysa da vize muafiyeti konusunda Türk tarafının tuhaf duruşu da anlaşmazlıkları güçlendirdi.

AB'nin merkezi Brüksel'de FETÖ ve PKK destekçisi gruplar çok etkin. Özellikle DEAŞ konusunda işbirliklerimizde başarılı olduğumuz ülkelerin başında gelen Belçika bu örgütlere her türlü eylem izni vermekte. Fransız televizyonları PKK propagandası yaparken Alman siyasetçileri adeta FETÖ'nün avukatlığını yürütmekte. Avrupa Parlamentosu her toplandığında Türkiye karşıtı çalışmalara yer veriyor. Ulusal parlamentolar, yerel siyasetçiler, neredeyse Brüksel sokağındaki Flaman çöpçüye kadar Cumhurbaşkanı "Erdoğanın Türkiyesini" şeytanlaştırmanın peşinde. Bunun temelinde kötü niyet sorunu veya eylem haklarındaki genişlik olsa da aynı olayları farklı şekilde yorumladığımızı gözlemliyoruz. Örneğin Terör eylemlerini artıran ve Kürtler dahil bir çok sivil vatandaşımızı katleden PKK terör örgütüne Avrupa'da Kürt direnişçiler ve siyasi parti muamelesi yapılıyor ve böylece gösteri düzenlemesi sağlanıyor. Aynı şekilde 15 Temmuz'da insanlarımızı katleden ve tam anlamında bir terör örgütü olabileceğini ispat eden FETÖ Avrupa'da ifade özgürlüğünün simgesi olarak tanıtılıyor. Avrupa Birliğinin Türkiye ile bir frekans sorunu yaşadığını görmek lazım ve bu durum aslında Avrupa Birliğine zaten girmiş olan 5 milyon'dan fazla Türk vatandaşını tedirgin ediyor. Bu topluluk Türkiye'nin AB'den uzaklaştığı ölçüde güven anlamında yaşadığı ülkelerden uzaklaşıyor. Türkiye karşıtı terörü destekleyen Türkiye karşıtlarının Medya ve Siyasette etkin olduğu bir Avrupa Birliği imajını Türk kamuoyuna servis eden AB'nin kendisidir. Onun için bu kopuş yumuşak olmaktadır. Bu nedenle Türkiye'de bugün bir referandum olsa AB ile üyelik süreci dondurulmaz, biter !

Diğer taraftan, Avrupa Birliği ile 2004'te başlatılan üyelik müzakereleri Yeni Türkiye'nin inşa edilmesine de vesile oldu. Askeri vesayetten arınan ülke toplumsal barış adına önemli adımlar atabildi. Demokratikleşme süreci ve temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi Türk milletinin yararına oldu. Bu arada, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan tüm etnik ve dini farklılıkların, yani Türk pasaportu taşıyan herkesi üst kimlik olarak Türk diye adlandırıyorum. Bu bağlamda herkesin öz kimliğinin de birliğimizi zenginleştiren parçalar olması gerektiğini gördük ve kabullendik. Türkiye üyelik süreci esnasında zenginleşti ve gelişti. Ancak bu iyileşme süreci herkesi memnun etmedi ve başta PKK olmak üzere DEAŞ, DHKP-C veya FETÖ benzeri dış destekli örgütler istikrarı bozmak adına aynı amaca hizmet ettiler. Bu dönem yine de Türkiye'nin kendi potansiyelini görmesine neden oldu. Bu potansiyel sayesinde Türk Milleti 15 Temmuz darbe girişimini engellemiş oldu. Bu bağlamda milletimizin FETÖ barbarlığına direnişinde de Avrupa Birliği üyelik sürecinin katkıları vardır.

Maalesef, Avrupa Birliği üyeliği sürecini Türkiye'deki siyaset dünyası da genelde popülist pencereden okudu ve çoğu zaman iç siyasete malzeme olarak gördü. En iyi AB Bakanının yine mevcut Dışişleri Bakanı olduğunu göz önünde bulundurursak, Avrupa Birliği Bakanlığının kurulmasına hiç gerek olmadığını görürüz. Türkiye AB uzmanı yetiştiremedi, çünkü Türkiye'nin belirgin bir AB politikası hiç olmadı. AB kadar biz de hamasetten kaçamadık ve aslında gelecek tasavvurumuzda AB'nin yeri hiç olmadı.

AB içinde eylem yapan PKK yandaşlarına karşı Avrupa'nın birçok bölgesinde Türkler karşı eylemde bulundu. Kim nasıl ve hangi niyetle organize ediyor bilmiyorum ancak tasarımında ve söyleminde çok ciddi sorunlar taşıyan bu eylemlere son verilmesi gerektiğini düşünüyorum. AB içindeki vatandaşlarımızı hedef haline getirmeye kimsenin hakkı yoktur. Zaten Türkiye'deki seçimlere yoğunlaşarak kendi içinde parçalanan Avrupa'daki Türkler bir de bu tür eylemlerle bariz açıklar veriyorlar. AB kurumlarının kapalı olduğu bir günde Brüksel'in merkezinde Türkçe sloganlarla ve yalnızca Türk bayraklarıyla toplumun yüzde birini toplayan bir eylemi Ankara'ya başarı olarak taşıyanları da konuşmalıyız. Yaşadığınız ülkeye hangi mesaj ulaştı, kamuoyuna ne anlatmış oldunuz soran yok. Bu tür eylemlerin yöntemi, tasarımı, söylemi yeniden ele alınmalıdır. Kimse Türk toplumunun ve Cumhurbaşkanımızın üzerinden prim yapma hakkına sahip değildir. Bu durum AB içindeki Türkiye'nin elçileri konumunda olan kanaat önderlerimizin AB'den ne kadar kopuk olduğunu göstermektedir. Durum böyle olunca da hiç bir milli meselede mesafe kat edemiyoruz.

Sonuç olarak, Türkiye benim görüşüme göre AB'de yer almalıdır. Bunu kendi için yapmasa da AB içindeki 40 milyon Müslümanın güvenliği ve geleceği için yapmalıdır. Türkiye'nin rotası Avrupa'dır. Şangay Beşlisi ve D8 gibi kurumların düşünülmesi yanlış değildir ancak AB'ye üyeliğin önünde de engel değildir. Akl-ı selimle düşünerek bugünden itibaren yeniden başlanması gereken, stratejisi net olan, AB kulvarlarına ve müktesebatına aşina olan bir ekibin yol haritası üretmesine bakıyor her şey. Bunun için en başta yapmamız gereken hamlelerden biri kendi içimize dönük olan algı yönetiminden vazgeçmek olacaktır. Birbirimizi kandırmayalım, kendimizi kandırmayalım, dosdoğru çıkalım AB'nin karşısına ve müzajereyi adam akıllıca yürütelim. Medeniyetimizden aldığımız cesaret ve tecrübeyle AB için reçete olmaya bakalım. Daha yol çok uzun ama gitmeye değer olacaktır.

Bugün itibariyle AB'ye üyelik sürecinde yeni bir sayfa açmalıyız. Bu sayfa bin yıllık kavganın getirdiği bir dönüm noktasıdır. Türkiye'nin eli çok güçlü. Takıntı yapmaz isek iyi günlere işaret ediyor. Belki de bu sürecin başarıya ulaşması Başkanlık sisteminin gelmesine endekslidir. Kim bilir ?