Avrupa İslamı


 

 

2010 yılı civarında Avrupa Parlamentosunda, özellikle liberallerin başını çektiği bazı siyasetçiler Euro-İslam tezini öne sürerek Avrupa'daki İslamın belirli özellikleri olduğunu, bu özelliklerin göç süreci içinde belirginleştiğini, Avrupa değerleriyle barışık yaklaşımlar kazndığını vurgulayarak bir tartışmaya ön ayak oldular. O zaman Avrupa kurumları içinde aktif faaliyetlerde bulunan Müslüman grupların temsilcisi konumundaki STK'lar bu tartışmaları demokratik zeminde gündeme almışlar ve bu tezi çürütmüşlerdi.

 

Özellikle 11 Eylül saldırısıyla başlayan terör süreci, çoğunluk toplumuyla Müslüman azınlıklar arasındaki uçurumu derinleştirdi ve iki grup arasında o güne kadar süregelen iyi niyet köprülerini yıktı. Medya organları ve bir kısım popülist politikacılar bazı teröristlerin eylemlerini İslam’a ait bir program takip eden Müslümanların temel uğraşları olarak tanıtmaktan çekinmedi. 2005’te Danimarka’da yayınlanan Hz. Muhammed (SAV) karikatürleri gerilmiş olan bu durumu ateşlemiş oldu. Tüm bu gelişmeler maalesef Avrupa’daki politik iklimi hem içerik hem de görüntü olarak değiştirdi.

 

Bu korku ve yüzleşme ortamında açık veya gizli ayrımcılık, yasama süreçlerindeki iyi pratiklere yönelik saldırılar ve iktidar kullanımında küstah davranışlar normalleşmiş durumlar olarak günlük hayata damgasını vurdu. Hükümetin ve onun yürütme kolu tarafından engellenmeyen bu konjonktürde Müslümanlar kaçınılmaz hedef haline getirildi. Bu saldırgan söylem büyük siyasi akımlar içinde de gelişme göstererek yasakçı yaklaşımlara neden olmakta ve kamuoyu tarafından kabul görmekteydi Kültürel semboller, minare tartışmaları, helal kesim ile hayvan haklarının karıştırılması, çocukların sünnetiyle çocuk haklarının tartışılması, camilerin görünürlülüğü, başörtüsü yasakları gibi konular kadın-erkek eşitsizliği ve İslamın şiddet dini olduğu algısıyla birleştirilerek piyasaya sürüldü. Artık Polis ve istihbarat, ibadet yerlerini aşırı uçların ve batı karşıtlığının merkezi olarak algılıyordu. Anti-İslam akımlar Avusturya, Fransa, Belçika, İsveç, Finlandiya, Norveç, Danimarka, Hollanda, Doğu Avrupa’da ve birçok farklı Avrupa ülkesinde yerel veya ulusal yönetimlere geldi ve ulusal politikaları etkiledi. Maalesef bu ülkelerin bir kısmi liberal kültür ve hoşgörü gelenekleriyle tanınırken birden aşırı sağcı politikacıların kucağına düştüler.

 

Bundan sonra Avrupa'da dini kurum temsilcileri, siyasetçiler, akademisyenler ve entelektüellerden oluşan bir Avrupa İttifakı ortaya çıkmış ve Avrupa’yı İslam’dan arındırmayı hedefliyordu. Bu İslamofobik hareketler mevcut ekonomik ve manevi buhrandan ve bunlarla mücadele etmek için alınan önlemlerden faydalandı. Bu bağlamda Müslümanlar günah keçisi olarak hedef gösterildi ve “İslami terör”, “ İslam faşizmi”, “Avrupa’nın İslamlaştırılması” , “demografik yöntemlerle Avrupa’nın ele geçirilmesi” ve "radikalleşme" söylemleriyle bu korku perçinleştirildi. DAİŞ ve El-Kaide adeta bu sürece hizmet etti.

 

8’nci yüzyıldan beri başta İspanya ve Balkanlar’da köklü geçmişe sahip olan Müslümanlar, artık Batı Avrupa’nın önemli demografik unsuru olmakla beraber bölgenin istenmeyen grubu haline getirilerek çeşitli kampanyalara hedef oluyordu. İltica başvuruları, aile birleşimi ve Müslüman ülkelerden gelen turistleri engellemek için birçok Avrupa ülkesinde yasalar çıkartıldı. Medya’nın genel yaklaşımları Müslümanların uyum fikrine muhalif, ilkel kültüre sahip, aşırıcılık eksenli aktivizme, şiddete ve suça yatkın olarak tanıtıyordu. Sonuç olarak Müslümanların bir kısmının kendisini kuşatma altında hissetmesi ve topluma yüz çevirmesine neden oldu bu durum. Suriye Krizinin tetiklediği mülteci krizi yeni bir boyut getirdi ve Pegida benzeri gruplar ortalıkda adeta cirit atmaya başladılar. Köln'de yılbaşı ve karnaval her sene yüzlerce taşkınlığa ve tacize neden olurken ve medya ile siyasetçiler tarafından yıllarca kültürel gelenek olarak tanımlanırken bu sene mültecilerin ve göçmenlerin Batı medeniyetine kadın üzerinden saldırdıkları bir pazar haline getirildi. Bir kaç ay sonra da Amsterdam'ın övünçle turizm merkezi haline gelmiş olan "Red-Light District'i" olan fuhuş mahallesinde de "masum kadınlara saldıran Müslüman tiplemeleri" çıkarsa şaşırmayız her halde.

 

Diğer taraftan, terörle mücadele için oluşturulan yasaların İslam ve Müslümanların kamuoyunda tartışılır hale getirilmesi için araçlara dönüşmesi çok ilginç bir durum oldu aslında. Bu yaklaşımlar zenofobik, güvenlik esaslı ve milliyetçi perspektiflerle yürütüldü. İlk zamanlar buna tepki olarak birçok Avrupa yasama kurumu sertleşen Müslüman karşıtı duygulardan faydalanarak kamuoyuna hukukun temel niteliklerini hatırlatan uyarılar verdi; ancak durum o zamanlar iyileşmediği gibi terör saldırıları sonrası ses çıkartacak cesur sesler de kalmadı. Böylelikle olağanüstü hal'i 3 ay daha uzatan Fransa'daki yeni uygulamalara karşı itiraz mercii kalmadı. Oysa uluslararası kurumlar, STK’lar ve hukuk uzmanları tarafından paylaşılan bu uyarılar başta Avrupa İnsan hakları sözleşmesi olmak üzere çeşitli İnsan Hakları beyanlarına atıfta bulunuyordu. Terörle mücadele kanunları, azınlıkların haklarını doğrudan kısıtlarken çoğunluk toplumunu da olumsuz sonuçlarla etkilemekten de kaçınmadı. Görüyoruz ki bugün Avrupa demokrasisinin o efsanevi süreci, insan hakları alanındaki kazanımları, yurttaşlar arasındaki eşitlik prensibi, çok kültürlülüğü destekleyen yaklaşımlar yerle bir oldu.

 

Avrupa’da birçok insan dünyanın bu bölgesinin, farklı etnik grupları, dinleri ve kültürleri barındırdığının bilincindedir. İslam Avrupa’nın ikinci en büyük dinidir ve Müslümanlar topluluklar her alanda bu topraklara katkı sağlamaktadır. Bugün siyaset, eğitim, kültür, spor, gastronomi, edebiyat, STK çalışmaları ve güncel konjonktürde çok önemli olan istihdam ve şirketlerin ekonomik katkıları göz ardı edilemez.

 

Avrupa İslamı tartışmaları yerine, daha insani bir yaklaşım sergilenerek Müslümanların hangi pozitif paradigmal değişime ve gelişime neden olabileceklerini görmek politik zeka işidir. İslam’ın dolaylı veya doğrudan Avrupa’daki varlığı önümüzdeki yıllarda derinleşerek artacaktır. O zaman bu gerçeği tanımak ve kabullenmek kaçınılmaz olacaktır. Avrupa’yı doğru raylar üzerine koymak ancak tüm aktörlerin gayretlerini birleştirerek, insanlık eksenli, kabullenme ve azınlıklara karşı saygıyı içeren bir yaklaşımla mümkündür. Politikacılar Müslüman toplulukları yabancı unsur olarak belirlemekten vazgeçmelidirler ve onları vergilerini ödeyen, seçimlere katılan, çocuklarının yüksek eğitim alması için çaba gösteren, demokrasiyi uygulayan ve toplumun saadeti için katkı sağlayan eş-yurttaşlar olarak görmek zorundalar. Bahsedilen bu Müslüman topluluklar Avrupa ile Doğu arasında irtibatın gelişmesine katkı sağlamak için de aracı olabileceklerdir.

 

Bugün, Avrupa değerlerinin yapay korkular üreterek kendisine olan özgüvenini kaybetmesi sürecinde yaşanan Charlie Hebdo saldırıları ve Paris'teki terör eylemleri, Müslüman toplulukları ve onların sözcülerini oyunun dışına itiverdi. Artık Müslümanlar kendilerini tuzağa düşürülmüş hissediyorlar. Kaderlerine hâkim olmayan böyle bir topluluğun sağlıklı bir gelecek planlaması yapması âdeta imkânsız hale geldi. Artık Avrupalı Müslümanlar savunma hattına sıkışmış durumdalar. Terör saldırılarıyla birlikte ilan edilen olağanüstü hal'in aşırı zedeleyici güvenlik tartışmalarına neden olması ve Müslümanları potansiyel terörist konumuna taşıması, çok önceden hedef haline gelmiş Müslümanları daha fazla damgalamış oldu.

 

İşin diğer boyutu, Radikalleşmeye karşı Mücadelenin, teröre karşı ittifak çağrısının, aşırılığa karşı tedbir politikalarının ilk bakışta kabul edilir olsa da, birden konunun İslamın Avrupa'daki konumuna ve reform tartışmasına yönelmesi tesadüf olamaz. Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde bu yıl güya masumane bir şekilde organize edilen karnavallarda nasıl ortak bir Cumhurbaşkanı Erdoğan düşmanlığı stratejisi uygulandıysa ve islamofobik dil pekiştirildiyse, "Terörden Reforma" giden yol da o kadar temiz ve masumdur. Maalesef, artık ciddi ciddi İslamın Avrupa'ya uyum sağlaması için ne gerekiyorsa yapılmalıdır diyen Müslüman arkadaşlarımız da mevcut.

 

Son 10 yıllık plan büyük, ama oyuncular çok fazla değişmemiş görünüyor, yalnızca ortam iyi hazırlanmış.

 

Avrupa demokrasilerinin tekrar yörüngesine oturması, özgürlüklerden vazgeçilmesi ve aydınlanma çağının kazançlarından ödün verilmesinin sürdürülmesiyle mümkün olmayacaktır. Aksine, bu durumun düzeltilmesi, kendi öz değerlerine sahip çıkmakla mümkündür. Güvenlik esaslı refleksler özgürlük kaybına neden olmakta ve gerileme anlamına gelen bir durumla bizi karşı karşıya bırakmaktadır.

 

Bu durumdan çıkış yöntemlerini irdelemek durumunda olan Avrupalı Türkler ve Müslümanların temsilcileri, kendi önerilerini sunarak bu tartışmalara ortak olmalıdırlar.  Yapay uyum politikalarıyla vakit kaybedilmeyecek kadar önemli ve hassas bir dönemdeyiz. Avrupa hükümetleri cesur ve denenmemiş katılımcı programlar oluşturmalıdırlar. Bunun için de derin bir değişimi başlatmak zorunluluğu vardır. Lafı gevelemeye gerek yok, Avrupa kabuğunu kırmalı, yenilenmeli ve ileri demokrasiye Müslüman topluluklarını da dâhil ederek adım atmalı.

 

Avrupa değerlerini dâhil edici bir yaklaşımla yeniden tanımlayıp Hıristiyan-Yahudi medeniyetine sıkışmışlıktan çıkarıp Müslüman değerlerini harmanlayarak, daha bütünlükçü bir Avrupa tanımına doğru yol almak lazım. Bu tanınma ve dahil edilme süreci krizleri çözecektir ve Avrupa demokrasilerinin dünyada yeniden prestij kazanması sağlayacaktır.

 

Tanımlanan bu Yeni Avrupa kendi dini ve etnik azınlıklarıyla oluşturacağı yeni bir sözleşmeyle ve kabul görme ile yürürlüğe girecektir.

 

İslam'ın niteliğini tartışması gerekenler ancak din uzmanlarıdır. Siyasetçilerin bu alana girmesini iyi niyetli olarak değerlendirmek mümkün değildir.