Ayaklar Yerde Başlar Dik


İnsanlık tarihinde zaman akar. Ama tarih zamandan ibaret değildir. Tarih o akışta, akıştan kalan tortuların üst üste yığılmasına, eklenmesine de tanıklık eder. Kültür, tarihin ne gerçek zıttı ne de çelişiğidir. Yani kültür ve tarih ne aynı bir süreklilik çizgisinin kendi başlarına, bir diğerinden azade iki karşıt ucudur ne de varoluşları birbirini yok etmelerine, çelişik olmalarına bağlı olanlardır. Tarih ve kültür, zaman ve mekanın bileşkesi olan uzamın aynı anda birlikte var olmaya yazgılı oluşturucularıdır.

Bu girizgahı neden yaptık?  Evet, ilerlemeci  yaklaşımın yıldızı söndü. İlerlemecilik ve evrimcilik  artık eleştirilmeye bile layık bulunmayan yaklaşımlardır. Ama bu böyle diye zaman okunun varlığını da, ışığın bilinen evrendeki hızının sabitliğini de yok sayamayız. Zaman oku mekanla birlikte seyrüseferine devam etmektedir. İşte bu seyrüseferde insanın deneyimlerinden damıttığı bir kültür unsuru da insan birlikteliklerinin çekip çevrilmesi, yönetilmesidir. İnsan birlikteliklerinin kabileden site devletine, imparatorluktan modern devlete uzanan yönetim macerasında, günün sonunda gelinen nokta, güçler ayrılığıdır.

Kuşkusuz, gücün merkezi olması, tek elde toplanması yönetici pozisyonunda olan herkesin pek bir hoşlandığı durumdur. Herkese köle, kul, abid, teba statüsü atfedebilecek bir pozisyonda olmak kadar nefsi memnun ve mesut edecek başka ne vardır ki? Ama işte sorun da burada çıkıyor. O nefis en az sağduyu kadar herkes tarafından paylaşılan bir yetimiz. Herkes o güce sahip olmayı isteyebilir; hele ki imkanları sınırlı bir ortama doğma ve orada büyüme durumunda kalınmışsa. Ne var ki, dünya her kişiye bir taht, bir taç ikram edilebilecek kadar büyük de değil. Çözüm, güçler ayrılığında bulunmuş. İnsan birlikteliklerinin yönetiminde erkin yani yönetim gücünün yasama, yürütme ve yargı olarak üç ayrı alana paylaştırılması insanlık kültüründe, ki buna medeniyet diyoruz, ulaşılan bir aşama.

Bu üç erkin ayrışma süreci ulus-devletlerin ortaya çıkışıyla paralellik gösteriyor. Erkin merkezi olduğu mutlakiyetçi yönetimlerden sırayla meşruti ve parlamenter yönetimlere geçiş süreci aynı zamanda yasama, yürütme ve yargı erklerinin farklılaştığı bir döneme de işaret ediyor.  Bu üç erk kendi işlevleri doğrultusunda ayrı kurumlar kanalıyla sosyal hayatın düzenlenmesine katkıda bulunur. Kuşkusuz bu anlatılanlar yüzyıllar içinde adım adım gerçekleşen, her adımında yoğun mücadeleler verilen olaylara işaret etmektedir. Bugün durduğumuz yerden baktığımızda karşımıza çıkan tablonun ardında yüzyılların bilinçli emeği, çabası, mücadelesi vardır. Üstelik bu tablo henüz tamamlanmamıştır da; inşası devam etmektedir. J. Habermas bu sebeple tarihin sonu, post modernite vb tartışmaları karşısında bir makalesine adını veren şu cümleyi kurar: Modernite tamamlanmamış bir proje.

Modernitenin tarihsel koşulların getirileri ve götürüleri sarmalında günümüz Batı toplumundaki bu seyrüseferinin bugün karşımıza çıkardığı bu tablo bizim, yani Türkiye toplumunun kurucu iradesinin toplumun önüne koyduğu hedeftir de. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesi Osmanlı döneminin asker-sivil bürokrasisinde ve onların organik aydınlarında somutlaşır. Oysa Batı toplumlarında kurucu iradenin bileşenleri farklıdır: Laikleşmiş ve sekülerleşmiş din (ki bunu kilise de onaylamıştır), kentlileşmiş (okur yazar ve meslek sahibi) insan kaynağı, ticaret ve imalat sanayii ile iştigal eden kapitale sahip ekonomik aktörler, bu kesimlerin çıkarlarını kamusallaştıran, dolaşıma sokan organik aydınlar, saraydan bağımsız sivil toplum kuruluşları (ki bunların başında toplum içindeki farklı çıkar ve güç odaklarının taleplerini dile getiren siyasal partiler gelir). Batıdaki modern devlet yapılanmasının kuruluş harcındaki bu katmanlar ve aralarındaki ‘ortak iyi’ye ulaşma yönündeki niyet birlikteliğinin aynısının başka ülkelerde de, örneğin Türkiye’de, deneyimlenmesi elbette beklenemezdi. Ama şunlar beklenebilirdi: Madem ki kurucu irade yukarıda çizilen tabloya ulaşmayı hedef edindi, keşke bu hedefe ulaşmak için toplumdaki farklı katmanların geleneksel, yerel kültürlerini, yaşama desenlerini, kendilerini ait gördükleri totaliteler olan referans gruplarını, kendilerine yüzyıllardır kimlik diye belledikleri etnisite, milliyet ve inanç yollarını dikkate alabilseydi. Ama olmadı, olamadı, olması istenmedi, konjonktür müsait değildi vs. Sebep ne olursa olsun somut durumun somut tahliline gelindiğinde toplumumuzda gözlemlediğimiz bu ‘vaktiyle dikkate alınmayan’ unsurların yüzyılın sonunda kurucu iradenin çizdiği çerçeveyi var güçleriyle genişletmeye çabalamalarıdır. Bilelim ki, bu girişimler kuruluştaki oydaşmanın zayıflığına işaret etmektedir.  Demek ki her dönemde talepleri göz ardı edilen, dinlenmeyen, kulak ardı edilen kitleler varmış. Bu kitlelerin görünür olma, var kabul edilme, itirazını dinletebilme ve sözünü kabul ettirebilme aşamalarını barışçıl yollarla atlayabilen bir katmanı günümüzde ‘rıza’nın tek bileşeninin kendisi olduğu iddiasını ileri sürebilecek kertede güçlenmiş, giderek modernite karşıtı bir projenin hazırlayıcısı, sunucusu ve hayata geçiricisi de olabilmiştir. İlginç olan nokta, tarihin bu dönemecinde modernitenin de kendini kendi içinden yoğun eleştiriye tabi tuttuğu bir dönemden geçmekte olmasıdır. Daha da ilginci Türkiye örneğinde bu ‘modern’ modernite eleştirilerinin başını çekenlerin modernite sayesinde var olanlar olmasıdır.  Bohça bir kez açılınca içinden nelerin çıkacağını kestirmek pek kolay değildir. Mesela o bohçadan pek ala hukukî kurumların da bürokratik kurumlar ailesine dahil edilmesi uygulaması arzı endam edebilir. Ha umut yok mu? Olmaz olur mu, biz kritik teori uzantısı mıyız ki karamsar tablo çizelim?

Umut nerede mi? Umut o ‘consensus’ olayı vardı ya, işte orada. Yani çoğulcu, katılımcı, farklı kimlikleri dışlamayan, ötekileştirmeyen, insan haklarına saygılı, şeffaf, hesap verebilir bir modern devlet kurmada. Mümkün mü? Mümkün. Zira bu ülkenin insanının özbenlik algısında kendini aşiret mensubu olarak görmek yoktur, imparatorluk mensubu olarak görmek vardır. (İmparatorluk mensubu derken kastım sınırlarımızı genişletme rüyası görmek değil, ama dünyaya, insanlara, doğaya geçmişinin sorumluluğunun bilincinde olarak sevgiyle ve hoşgörüyle yaklaşabilmektir. Bu toprakların insanları bu coğrafyada hem çok acılar çekmişler hem de çok güzel günler görmüşlerdir. Bu topraklardan milyonlarca insan, yüzlerce kavim gelip geçmiş, bunların her biri bu ülkenin tarihine ve kültürüne övünçle paylaşılacak değerler katmışlardır. Mesele moderniteye, modern dünyanın kurumlarına yıkıcı değil yapıcı eleştiri getirmektir; onları tepe taklak etmek değil, onlarla birlikte ayaklarımız yerde başlarımız dik yürüyebilmektir.