Aziz Sancar'ın Nobel Ödülü ve Bir "Bilim-Kondu" Ülkesinden Çıkış


 

Yer yerinden oynadı, milletçe nasıl sevineceğimizi bilemedik. Bu “bilemedik” kelimesini ciddiye alın, böyle giderse uzun süre de “bilemeyeceğiz”.

Aziz Sancar Hoca, Thomas Lindahl ve Paul Modrich ile birlikte hücrelerde DNA’nın bozulmasını vücudun nasıl onardığını, buna karşılık kanserli hale gelmiş hücrenin kendi DNA’sında tedavi yönündeki değişiklikleri nasıl kendi bozuk koduna göre yeniden biçimlendirdiğini inceleyerek bir haritalama çalışması yapmış bulunuyor; doğru anladıysam. Sonuçta, Nobel Bilim Ödülü ile taçlandırıldığına göre insanlığın bu en gizemli problemine çare aramak yolunda devasa bir adım attıklarını ve bu ödülü hakikaten hak ettiklerini anlıyoruz. Bu çalışmada atılan adım, kanserli dokular ile yürütülen pahalı savaş yerine, “orada ne olup bittiği”ne ve vücudun kanseri “kendi kendine” nasıl her adımda yendiğine ilişkin muhteşem bir buluş anlamına geliyor. Tabii, buna karşı, kanserli hücrenin de, kendi koduna “iyileştirme yönündeki müdahale”ye karşı, yine aynı temelde bir “karşı mücadele”yi nasıl yürüttüğü ve kendi “bozuk kod”unu nasıl koruma mücadelesi verdiği de ortaya konmuş durumda. Tabiri caizse, tıp camiasının şimdiye kadar kansere karşı çok pahalı teknolojiler ve preparatlarla –ki bunlar aslında tıp ve farmakoloji endüstrilerinin aç gözlü saldırganlıklarının eseridir– yürüttükleri “tümüyle sentetik” maksimal savaş, yerini, organizmanın son derece etkin, minimal ve daha önemlisi “yerinde ve duruma özgü” doğal süreçlerini anlayan yeni bir “onkoloji”ye bırakacak.

Bu tür bir bilgilen(dir)meyi gerekli gördüm; zira, ülkemiz kamuoyu meselenin bu “esası”nı neredeyse tümüyle göz ardı ediyor. Varsa yoksa, Aziz Hoca’nın hangi sembollere hizmet ettiğine odaklanmış “sefil bir politik tartışma”ya boğulduk, her zaman olduğu gibi.

Öncelikle, Aziz Sancar’ın bu başarısını gerçekten kutlamamız gerekir; “bir Türk olarak Nobel Ödülü aldı” diye değil; “insanlığa kanser gibi bir illetle başa çıkma konusunda çok değerli bir katkı yaptı” diye.

Ülkemiz kamuoyunun meseleye gayet viran haldeki “ulusal onuru”nu tamir etme vesilesi olarak sarılmasının arkasında, küresel medyaların “Mardin’li, demek ki ya Arap ya da Kürt” tarzı ilgisinin hatırı sayılır bir payı var. Aziz Hoca kalktı, “hayır, ben ne Arap ne de Kürt’üm, Türk oğlu Türk’üm” diyerek yüreklerimize neredeyse su serpti[*]. Kendisi ile ilgili bir facebook paylaşımında bulunmuş; bu ödüle konu ürünün “değerini sadece erbabının anlayacağı "akademik hâsıla’ ” olduğunu ve “bu hâsıla için emek sarfeden insanların rengârenk sahne dekorları ile kuşatılıp diskolara mahsus ışık topları altında parıldamak gibi bir "popüler şöhret tapınısı" beklemedikleri”ni söylemiştim. Bu son söylediğimden artık o kadar da emin değilim, zira Aziz Hoca, başarısını bir hayli “ritüalize etti”, ödülünü 19 Mayıs’ta Anıtkabir’e konulmak üzere Genelkurmay Başkanı’na teslim etti.

Bunda “bu kadar abartılacak bir şey yok, ülkesine bilim yolunda ilerleme hedefi koymuş bir lider olarak Atatürk’ün bu arzusunu gerçekleştirdiğine inanan bir bilim adamı, ödülünü de Cumhuriyet’in kurucusuna adamıştır, bu da gayet normal bir davranıştır” denebilir mi? Bu soruya, her birimiz kendi kanaatine göre bir cevap verebilir, ama  bu kanaatlerimiz bir hayli kutupsal bir çatışma eğilimi gösterdiği için kör dövüşünden çıkmanın yolu “kanaatini dile getirme” değilmiş gibi görünüyor. Daha serinkanlı bir değerlendirme için soralım öyleyse: Nobel bilim ödülü alan herkes, bu ödülü ülkesinin kurucu liderine mi “sunar”? Öyle anlaşılıyor ki bu, daha ziyade bir zamanlar “Üçüncü Dünya” denilen bir dünyanın hissiyat kalıbına uyuyor. Mustafa Kemal bugünkü şartlarda yaşıyor olsaydı bu ödülün memlekette nereye armağan edilmesini uygun görürdü acaba?**

Bu ödül, Anıtkabir’e sunulmak üzere Genelkurmay’a mı emanet edilmeliydi? Askerî, siyasî yahut diplomatik bir başarının bu çerçevede düşünülmesi mümkün olabilirse de, bir bilim ödülünün adresi Genelkurmay ya da Anıtkabir Müzesi midir? Normal bir ülkede bu işler böyle mi yürür? Ülkemiz normal bir ülke olsaydı Genelkurmay Başkanı nasıl davranırdı? Bana kalırsa, normal bir ülkede Genelkurmay Başkanı, Aziz Sancar’ın bu niyetini duyar duymaz kendisini telefonla arayabilir ve mesela “aman Hocam, biz Anıtkabir Müzesi’ni Kültür Bakanlığı’na devrettik; orada da sadece Atatürk ve Millî Mücadele ile ilgili hâtırat yer alıyor. Ödülünüz bir bilim ödülüdür; bu sebeple, ödülünüzü bilimi temsil eden bir kuruma, mesela TÜBİTAK’a veya bir Tıp Akademisi’ne armağan edebilirsiniz” diyebilirdi.

Her ne kadar normal bir ülkede Nobel Ödülü bile olsa, devlet başkanının bu tür ödül alanlara şahsen iltifatı, çok olsa bir “kutlama mesajı” yayınlamaktan öteye geçmez ise de, ülkemizin bilim konusundaki ahvali ortadayken Cumhurbaşkanı’nın Aziz Sancar onuruna bir yemek vermesini anlayabiliriz. Ancak bu yemekte bizzat kendisinin yaptığı açıklama manidardır. Buna göre memleketi olan Mardin’de bir ortaokul ile bir Lise’ye Aziz Sancar’ın adı verilmiştir. Buna ilaveten yapımı tamamlanan bir “bilim ve sanat merkezi”ne adı verilecektir. Oysa mesela, bu memlekette bir üniversite vardır ve adı “Mardin Artuklu Üniversitesi”dir; çok mu zordur, adının “Aziz Sancar Üniversitesi” olarak değiştirilmesi?

Dahası, Aziz Sancar, bir tek Mardinlilerin mi medâr-ı iftiharıdır; madem bütün memleket başarısı ile gurur duymuştur, kendisinin adı yaşatılacaksa bu başarı memleket çapında adını yaşatacak bir takım “sembolik hareketler”le yapılamaz mıydı? Mesela Cumhurbaşkanı’nın onur yemeğinde başkanları bulunan TÜBİTAK veya TÜBA, bir “Aziz Sancar Bilim Ödülü” ihdas edildiğini duyuramazlar mıydı? Aziz Sancar Hoca’nın mezun olduğu İstanbul Üniversitesi, havaalanına bir öğretim üyesi ve öğrencilerden oluşan bir grup göndererek kendisine “mezun olduğu yıla ait fotoğraflar ve ders bilgilerinin yer aldığı bir dosya takdim etmek” yerine başka bir şey yapamaz mıydı? Ne gibi? Mesela üniversite, onuruna bir resepsiyon düzenleyebilir, resepsiyonda bu üniversitenin rektörü üniversitede bir amfiye Aziz Sancar Amfisi adının verildiğini açıklayabilir, kendisine bir şükran plaketi takdim edebilirdi.

Bütün bunlardan daha önemlisi, mesela TÜBİTAK, bünyesinde bir “Aziz Sancar Bilim Mükemmeliyet Merkezi” kurulduğunu ve kendisinin adının bu merkeze verildiğini, bu merkez tarafından yılda veya iki yılda bir verilmek üzere “Aziz Sancar Üstün Bilimsel Başarı Ödülü” ihdas edildiğini açıklayabilirdi.

Bütün bunlar hala yapılabilir. Önemli olan üniversitelerin “çocuk okutmak”tan öte bir misyonu olduğunu kavramaktır ve sadece hali hâzırda idareye yön veren seçkinler bir yana, üniversite üst kuruluşları ile birlikte maalesef üniversiteler bile bu misyonu kavramış görünmüyor.

Aziz Sancar’ın başarısı, bu memleketin bir başarısı olmaktan ziyade, eşi Gwen Sancar’ın ödül müjdesini aldığı zaman söylediği gibi “yeterli destek verildiği sürece bir göçmenin –ABD’de– neler yapabileceğini gösteriyor.” Aziz Sancar, muhayyilesinde hala aynı sıcak duygularla “Türkiye’de doğup büyümüş, Mardinli bir Türk” olarak bu topraklara mensubiyet hissiyle bağlı olabilir; ama onun hayatındaki yalın gerçek, Amerikalı bir akademisyen kadınla evli “Türkiye kökenli bir göçmen akademisyen” olmaktan ibarettir. Amerika, göçmenlere kucak açmakla ne kadar gurur duysa yeridir.

Aziz Sancar’ın uluslararası başarısını, kendisinin de bir hayli teşne olduğu anlaşılan “kamuoyuna mal etme” amacının ötesine taşıyarak topluma mal etmek, bilim kurumlarını ayağa kaldırmakla mümkündür. Onun başarısı memlekette bilim kurumları için bir misyon haline dönüştürülmedikçe “birkaç günlük bir âlâ-yı vâlâ seramonisi” olarak kalacaktır. Böyle bir misyon için, öncelikle üniversiteleri çocuk okutan kurumlar olmaya mahkum eden şu “Yükseköğretim” heyulasından kurtulmak gerekir. Üniversite, bir memleketin bilimsel gelişmeye küresel çapta katkıda bulunduğu, memleket çapındaki kritik sorunlara çözüm arayışlarının odağı ve ocağı olarak hizmet veren ve –siyasî kampların arenası değil– memleketin “fikir ihtiyaçları için kafaların işe koşulduğu” bir kuruma dönüşmek durumundadır. Bilim üretmek, her şeyden önce bilimsel çalışmayı “akademisyenin kariyer ilerletmek amacıyla yayın yapmak” sorumluluğu olmaktan çıkarıp “ülkenin mükemmeliyet arayışının bir ifadesi” haline getirmek demektir. Bilim, akademisyenin unvan ihtirasına havale edilemeyecek kadar ciddi bir iştir.

 

 

 

 


* Bu “yüreklerimize su serpti” ifadesi, aslında “Kürt açılımı”, “barış süreci”, “çözüm süreci” ve nihayet “Millî Birlik ve Kardeşlik Projesi” adını verdiğimiz şeyin bir ifadesidir. Aziz Sancar bir Arap ya da Kürd olsaydı da, bu toprakların bir çocuğu olarak “aynı ölçüde sevinmemiz” gerekirdi. Ama onun Arap mı Kürd mü olduğuna tecessüs gösteren küresel medya kadar, bu memleketimin Türk insanı da, Arap ya da Kürd çıksaydı sanki üzülecek; ülkemiz nüfusundan Arap ve Kürd kardeşlerimiz de belki o zaman “daha bir sevinecek”lerdi. Bu bahsi uzatmak istemem ama, Aziz Sancar, kendi başarısından nasıl bir “Anıtkabir ritüeli” çıkarmaya kalktıysa, bir Arap ya da Kürd de, “kendi bastırılmış kimliğinin onurunu tamir etmek” üzere mümâsil başka ritüeller çıkarmaya kalkışabilirdi.

** Aslında, Mustafa Kemal, bir bilim adamı değildi elbette; –gerçekte Avrupa fikriyatı için bir hayli fersude hale gelmiş olsa da– yetiştiği devirde memleketin okur yazarları arasında yaygınlık kazanmış Pozitivist itikadı benimsiyor ve “hayatta en hakîkî mürşit, ilimdir” vecizesinde de ifade olunduğu üzere, bu itikadı memlekette yerleştirmek istiyordu. Cumhuriyet’in ilk devirlerinde, bilim alanında (Cahit Arif ya da Doktor Behçet gibi) önemli bazı isimler yetişmiş olsa da, Cumhuriyet seçkinleri bilim alanında ilerleme konusunda “memlekette Pozitivist itikadı yerleştirmek”ten öte bir vizyona sahip görünmüyorlardı. Bununla birlikte, Mustafa Kemal’in 1933’te Darülfünûn’u kapatarak İstanbul Üniversitesi adıyla yeni bir kuruma dönüştürmesi, bir “Üniversite Reformu” gibi takdim edilmiştir.