Belçika'nın İslam'la Sınavı


Son yılların Avrupa’sında ne zaman siyasal, toplumsal veya ekonomik krizler baş göstermeye başlarsa tartışmalar bir şekilde azınlıklara, göçmenlere veya farklı kültürlere odaklanıyor. Bu durumdan en çok etkilenen topluluklar ise kendilerini arzu etmedikleri popülist tartışmaların içinde zoraki bulan Romenler ve Müslümanlar oluyor. Ancak siyahilere, eşcinsellere ve Romenlere karşı yürütülen ayrımcılık ve hoşgörüsüzlük tabulaştırıldığı için Müslüman topluluklar daha çok incinebilir grup haline getirilmiştir.

Belçika'da son aylarda yaşanan Kurban kesimi tartışmaları da İslam’ın ve Müslümanların toplumdaki yerlerinin sorgulanmasını destekleyen argümanlara eklenmiştir. Terör, Burka, Helal Kesim ve İbadet yerleri gibi Müslüman Toplulukların görünürlülüğünün belirtileri olan konular sürekli insan hakları ihlalleri bağlamında medeniyet ölçüleri cetveli üzerinden sunulmaktadır. Kadın-Erkek eşitliğinin sözde ihlali bu argümanlaştırmanın merkezine hep oturtulur. Son günlerde yaşanan Suriyeli mülteci krizi de bu bakış açısından kurtulamayarak sosyo-politik veya hukuki bir sorun olarak değil, aynı zamanda sınırlar ötesi göçteki din unsuruna odaklanmıştır. Mültecilerin çoğunluğunun Müslüman olması Batı'daki birçok ülke için olduğu gibi, Belçika için de bir "sorundur". Federal Parlamentoda Kur'an-i Kerim'e hakaret eden iltica'dan sorumlu Devlet Bakanı Theo Francken'in her mülteci aile için "Değerler Anlaşması" imzalanması teklifi bundan bir kaç yıl önce İngiltere'deki İslamofobik Irkçı Halk Partisinin de bir girişimiydi. Bu anlaşmanın Aile Birleşimi ve Çalışma Vizesi talep eden kişilere de uygulanmasının öngörülmesi aslında sorunun yalnızca mültecilerle sınırlandırılmadığının da göstergesidir. Temelinde kişilerin inanç ve düşünce özgürlüklerini kısıtlayan bu girişim Batı tarzı ifade ve inanç özgürlüğüne, Kadın-Erkek eşitliğine, Laiklik kavramına, Hukuk Devleti ve Devletin Egemenliğine ve bireylerin duygusal tercihlerine saygı gösterilmesi hususlarında ant içilmesini öngörüyor.

Aslında her şey uyum tartışmalarıyla başlamıştı. Bu tartışmalara 11 Eylül sonrası terör gündemi eklenince Müslüman toplulukların Belçika'daki özgürlükleri sorgulanarak bugüne kadar çeşitli konular arasında ele alındı. Laiklik tartışmaları göreceli olarak Flaman bölgesinde tutmadığı için Belçika'da iki farklı şekilde cereyan etti. Valonlar Fransız usulü keskin jakoben laiklik anlayışı penceresinden bakarken, Flamanlar medeniyet çatışması endeksini kullanmış oldular. Bu tartışmaların merkezinde bulunan Müslüman toplulukları temsil eden sivil kuruluşların rollerini oynamak için yeterli donanıma sahip olmadıklarından veya onları dinlemeye açık muhatap bulunmadığından dengesiz ve eşit olmayan bir konjonktür oluşturuldu. Bu nedenle, Avrupa'nın tüm ülkelerinde olduğu gibi Belçika'da da genel algı Müslümanların entegrasyonunun çok kültürlülük üzerine inşa edilen politikalar kadar başarısız olduğu şeklinde kabul gördü. Oysa Belçika, 2014'de kutladığı Göçün Ellinci Yılında başarılarıyla övünen çok kültürlü ve hoşgörülü bir modelden bahseden bir ülkeydi.

Peki, asıl mesele nedir? Avrupa ülkeleri İkinci Dünya Savaşı sonrası barışçıl bir proje olarak tanıttıkları ve Avrupa değerleri standartları diye pazarladıkları İnsan Hakları ve Demokrasi eksenli Avrupa Birliği kurgusunu yaparken Müslüman ülkelerin bir kısmından iş göçü alacaklarını ve bu toplulukların aileleriyle birlikte yerleşerek dini yapıya etki edeceklerini hesaba katmamışlardı. Bu hesap hatası aslında yüzyıllarca devam ederek gelen Hrıstiyan ve Yahudi inancı temelli Medeniyet kültürünü derin şekilde etkileme potansiyeline sahip olacaktı. Bugün itibariyle 50 Milyona yakın Müslüman medeniyetine ait bir topluluğun Avrupa Birliği ülkeleri içinde aktif yaşamlarını sürdürmesi paradigmal bir mütasyonu başlatmıştır. İslamofobik ajandanın güçlenmesinin temel vektörü bu mütasyonun farkına varılması ve reaksiyoner tepkinin verilmiş olmasında aranmalıdır. Avrupa Birliği ülkeleri bir yandan bu tepkiyi verirken, diğer taraftan kendi değerler standartlarıyla da ters düşme riskini kabullenmişlerdir. Bu nedenle terör eksenli/bahaneli güvenlik politikaları devreye sokuluyor ve pansuman reçeteler uygulanıyor. Genel ve geleneksel hukuk kuralları askıya alınarak olağanüstü tedbirlerle toplum sanal bir "Müslüman tehlikeden" korunmaya çalışılıyor. 
Bu nedenle Müslümanların Belçika'da normal vatandaşlar olarak kabul görmeleri ve tüm toplumsal süreçlere dâhil edilmeleri bir şekilde askıya alınmıştır. Oysa Avrupa'nın güncel gerçekliğinde Müslüman varlık sosyal bir realitedir. Bu durumu yeni bir medeniyet penceresinden bakarak kabul etmek siyasi erdem gerektirmektedir. Diğerini tanımak, kültürel ve dini ihtiyaçlarına cevap vermek yalnızca eğitimle çözülecek bir durum değildir, korkuları yenebilecek sağlam ve cesur politik bir iradeye ihtiyaç vardır. Ekonomik kriz endeksli tartışmalar bu sorunun çözülmemesi için etkileyici faktörler olabilirler ancak Medya'nın ve Siyaset dünyasının gereğini yapmaması yalnızca ekonomik krizlerle ve daralmalarla izah edilemez. Bugün gözlemlenen direnç, medeniyet farklılığı endeksli dikotomik tarihsel öğretilerden kaynaklanmaktadır. Tekrarlamak istiyorum, bu direnç Avrupa'nın yıllar boyunca savunduğu evrensel değerler ruhuna ters düşmektedir. Buna rağmen Belçika'nın Devlet Bakanı Theo Francken gibi kültürel terör estiren popülist siyasetçiler, Avrupa değerlerini savunduklarını iddia ederek Müslümanların doku uyuşmazlıkları olduğunu sürekli kanıtlamaya çalışıyorlar. İslamofobik ajandayı benimsemiş bu siyasetciler Müslüman toplulukların söz konusu değerlerle kaçınılmaz bir şekilde ve bilhassa terör vasıtasıyla çatışacağını da dolaylı olarak vurguluyorlar. 

Şimdi karar vaktidir! Ortak yaşanılabilir ve tüm kesimlerin kendini bulduğu, kendine ait hissettiği, sahiplendiği bir toplumsal mutabakat için adım atılmalıdır. Bu adım hem karşılıklı paylaşılan temel insani değerler üzerine inşa edilmelidir hem de herkes için fayda sağlayan bir modele dönüşmelidir. İşin özü ‘İnsanı yaşat ki Devlet yaşasın’ olmalıdır! Aksi takdirde Müslüman topluluklar tartışmaların merkezine oturmuş, ötekileştirilmiş bir kriz faktörü olarak algılanmaya devam eder ve Belçika dâhil tüm Avrupa ülkelerinde sosyal bütünlüğün çatırdadığı bir nefret toplumu meydana çıkar. Böyle bir Avrupa'nın dünya'ya vereceği hiç bir mesajı da olamaz. Biz bunları yazarken Avrupa Parlamentosunun İslama hakaret eden Suudi Blogcu Raif Bedevi'ye İfade Özgürlüğünü temel alan "Sakharov Ödülünü" lâyık görmesi uçurumun derinleşmeye devam ettiğinin sinyallerini vermektedir.