Beton ve Şehir


İkinci modern ve risk toplumu kavramlarının mucidi Alman sosyolog Ulrich Beck'e 21. yüzyılın getireceği tehlikeler sorulur. Verdiği cevaplardan bir tanesi de nostaljik ya da romantik bir bakışa dayalı 'şehir karşıtlığı' olur. Evet, çağımızda şehirlerin büyümesi yeni bir boyut kazandı; sıkıntıları hafifletmek ile bıkkınlık arasında salınan bir anlayışın eline düştü şehirler. Yalnızca Türkiye'de değil, Avrupa'da da böyle şehirlerin kaderi. Yıl içerisinde ziyaret ettiğim üç ayrı başkent 'Avrupa şehri' modeli hakkında fikir sahibi olmamı kolaylaştırdı. Uzman bilgisi ile flanörün hayal gücü arasında - kentsel gerçekliği belirleyen - çok az ortak nokta yakalamam çağdaş şehircilik açısından ilk gözlemim oldu. Ama bu 'hassas' konularda çekingenlik ve tutarsızlık kimsenin umurunda değil, olmak zorunda da değil.

Öyle ki teknolojik ve toplumsal değişim zamanlarında şehir(li)lere ne olur sorusuna 'ruhsal-zihinsel anlayış kökten değişir' yanıtı vermekten henüz uzağız. Elbette bu konu tartışma götürür. Hiçbir siyasetçi, hiçbir yönetici, hiçbir mimar bir şehire kasten zarar vermez. Arzu ettikleri gelişme çoğu kez bir aksilikle sonuçlanır. Ve böyle durumlarda kesinlikle kentsel gelişime yönelik bütünlükçü bir bakış açısı eksiktir. Adanılmış bir kültür politikasının - en azından niyetinin - olmadığı ise söylenemez.

Her şehrin aldığı fiziki şekil belli bir toplumsal düzene uygun mimari tarz bulma özleminin ve çabasının bir neticesidir. Bu tespit her çağ ve her ülke için geçerlidir. Kendi medeniyetimizin kentsel tezahürleri ile ilgilenirken; Ortaçağ şehir devletlerinden, Barok'un perspektif stratejileri aracılığıyla, modern burjuvazinin geleneksel kenti ele geçirdiği muazzam modernizasyon akımına kadar uzanan bakış açılarını tabiiki gözden uzak tutmuyoruz. Kenti politik topluluk olarak yorumlayan anlayış kadar Rönesans'ın aslında bir Roma-Grek aklının yeniden doğuşunu temsil etmesi ufkumuzu genişletiyor. Bunun en güzel örneğini Toskana'daki romantik şehir Pienza ve Mantua'nın kuzeyindeki melankolik şehir Sabbioneta'da görüyoruz.

Avrupa'da her şehir mutlaka bir çağın ve ona hükmeden bir zihniyetin eseridir: Floransa ve Siena İtalyan şehir devletleri için birer örnektir, Roma'nın yeniden yapılanması Papa V. Sixtus'u hatırlatır,  Lizbon ve geometrik mekan düzenlenmesi, Londra ve Paris şehir planlamasi ile birlikte anılır.  Kuzey Amerika'daki  ilk 'koloniler', -mesela Philadelphia- Avrupa şehirleri gibi tasarlanmıştır; Washington ve New York ise sanki cetvel ile çizilmiştir.

Şehir yazıları hiçbir şekilde kuru açıklamalar sayılmaz; şehrin ruhuna nüfuz etmek, şehrin yapı taşlarını aramak, kültürel dokusunu kavramak anlamına gelir aynı zamanda. Ama ne Tanpınar'ın 'Beş Şehir'i ne de Evliya Çelebi'nin 'Seyahatname'si aydınlarımızda uyarıcı etkiler yaptı. Modern kentlerin sağladığı çapraz bağlantılar bir türlü anlaşılamadı. Örneğin, 19. yüzyılda kentsel dönüşüm geçiren Paris, Georges-Eugène Haussmann sayesinde bir sanat sahnesine dönüştü. Özellikle empresyonistler geniş, aydınlık ve cesur alanları keşfederek yaşam ve sanat arasında bağ kurdular. Sokakları estetik gözle okuyarak kendilerine yeni ortamlar yarattılar. Bir 19. yüzyıl şehri olarak Paris hala eski cazibesini koruyor ve her yıl 45 milyon ziyaretçinin akınına uğruyor.

Avrupa'da kentsel dönüşümler ekseriyetle kişiselleşmiştir, yani mutlaka bir mimar ismi ile beraber anılırlar. Örneğin Köln'de eski surlar yıkıldıktan sonra şehir mimarı Hermann Josef Stubben Viyana'yı örnek alarak yarım daire caddeler yarattı. Şehri 'Ring' ölçeğinde kurguladı. Avrupa'da modern şehirler kurulurken amaç sanayi devriminin yarattığı sefaleti ortadan kaldırmak; emek ve yaşamı buluşturmaktı. 'İdeal Şehir' vizyonunun gerisinde bu hedef yatıyordu. Paris, Londra ve Berlin bu maksatla yeniden inşa edildi. Fakat hedef ile plan arasında çok az ortak nokta bulunuyordu. Bu bağlamda 19. yüzyılın en başarılı kentsel dönüşümü  Barselona'da gerçekleşir ki ızgara şeklindeki şehir planı şehircilik alanında çığır açmıştır. Sanayileşme sonucunda patlak veren göç ve hızla artan nüfus aşırı rasyonel bir şehir planlamasıyla kontrol altına alınmıştır. Ne yazık ki Türkiye'de kentsel dönüşümü yürütenler şimdiye kadar fark edilmeyen bu bağlamları ve tecrübeleri icraatın içinde dikkate almış gözükmüyorlar.

Uzmanların önünde şehirleşme tarihi açısından merkezi öneme sahip sokaklar, meydanlar, ve sahil yolları mevcut: Madrid Plaza Mayor, Zürih Bahnhofstrasse, Amsterdam Mercatorplein veya Cenova'da Via Garibaldi. Şehirler bir bakıma mekan tasarımlarıdır. Her boş alana camii dikmek ya da her caminin etrafını yüksek binalar ile kapatmak akıl erecek işler değildir.  Mekansal dönüşümün(spatial turn) odağında bir felsefe, psikoloji ve estetik bulunmalıdır. Onun şehir planlaması ile etkileşimi hem zorlu hem de yaratıcı bir süreçtir. Ve kurumsal bir disiplin gerektirdiği aşikardır. Şehir planlamasında teorik olarak çalışılmamış kör noktalar ilerde mutlaka su yüzüne çıkacaktır. İnsanı merkeze alan, ölçeği ve algısı yine insan olan bir kentsel dönüşüm, aynı nedenle teknik ve ekonomik düşünen mütaahitlere karşı Batı'da bir çare olarak kabul edildi.

Türkiye'nin modern tarihi, şehir planlaması açısından bir felakettir. Osmanlıdan miras kalan şehir imajı ve bir şehir resmi olarak içselleştirdiğimiz ve hala az çok sevdiğimiz tarihi yapılar 20. yüzyılda yıkılmış veya 'katledilmiştir'. O yapılar bir 'zihniyet' üretiyordu. O zihniyet bu ülkenin temelini oluşturuyordu. Bir düşünelim! Şehirde teşekkül etmiş cemaat ile taşrada teşekkül etmiş cemaat aynı şey midir? Şehirli veya taşralı insanların 'tarikat' olayına yaklaşımı birbirine benzemekte midir? Geleneksel kenti taklit etmeden ya da yok etmeden, modern araçlarla yeniden inşa etme olasılığını tartışmadan yürütülen betonlaşma faaliyeti kültürel genetiğimizi de bozacaktır. Nasıl ürünlerini severek tüketirken Batılı zihniyeti benimseyemiyorsak; beton kentlerin yaratacağı toplumsal yapılar da Türkiye'nin taşıyamayacağı bir zihniyet doğuracaktır. Daha önemlisi bu yeni zeminde ayrı bir 'teoloji' ortaya çıkacaktır. Yeni din algısını şimdiden tanımlamak güç, zira ortada artık ne şehir ne de taşra gerçeği kalmıştır. İçinden çıkmamız gereken asıl sorun budur.

Bir yandan çağdaş mimarlık ve mühendislik anlayışı kaçınılmaz olarak sosyal, politik ve ekonomik bağlamların marjinal algılarına ve modern kentin nasıl kullanılacağına dair sorulara yol açmaktadır. Öte yandan bu bakış tarzı 21. yüzyılda kapitalizm ile beton şehirlere yol açan kentsel dönüşümün içiçe geçtiğini bizden gizlemektedir. Ancak övülen bu çarpık yapılaşma eskiden aynı çevrelerce şiddetle eleştiriliyordu. Bu vakia onların aslında bir şehir tasavvuru olmadığını gösterir. Unutmayalım ki, bizim millet ve camia anlayışımız bütünleşmiştir. Dini inanca dayalı kurulmuş mahalleler - yabancıları içeri sokmamak maksadıyla - çıkmaz sokak esasına göre örgütlenmişlerdi. Zaten Osmanlı ailesi, sülale ve mahalle demekti. Mahalleden birisi kefil olmadan hiç kimse oraya taşınamazdı. Bu mekanlarda mahremiyete büyük değer veren bir 'vizyon' gelişti, haremlik/selamlık kuralı işletilerek şehir hayatında yeni bir toplumsal doku örüldü. Modernleşme sürecinde bu sınırların zamanla birbirine karışması, toplumsal ve siyasal düzenin bozulması olarak yorumlandı.

Halbuki 'Polis', antik çağlardan beri 'mahremiyet' fikrinin kabul edilmez olduğu bir kamusal alan olmuştur Batı'da. Özel hayatını evde(oikos) bırakan özgür vatandaşlar şehre girebilirdi ancak. 19. yüzyılın sonlarında bile şehir, mahremiyet geride bırakılarak girilen kamusal bir alandır. Özel ve tüzel ayrımı demokrasiye geçilince askıya alınmıştır. Bugün şehircilik anlayışının pratik hedefi, yani sosyal bağları güçlendirmek veya komşuluk ilişkilerini artırmak eskiden şehirlilik olarak kastedilen şeyin tam tersidir. Şehirler eski sakinleri için bir mecburiyetti. Gezmek isteyen olursa, ya mahalleleri dolaşır ya da camileri ziyaret ederdi. Şehir hayatı dinginliğin, durgunluğun ve tekrarın bir ifadesiydi; Yeşilçam filmlerinde görüleceği üzere aynı sokaklar, aynı karşılaşmalar, aynı yüzlerden ibaretti. Büyük şehirlerde oturanlar artık uzakları özlüyor. Akılları hep dışarıda dolaşıyor. Cep telefonuna gelen bir kısa mesajla hemen yola düşüyor ya da tatili nerede geçireceğini düşünürken çayını yudumluyor. Kısaca; günümüz insanı sürekli bir kaçış halinde yaşıyor. Onlarda eskilerin ne sabrı kaldı ne de huzuru.

Dört yanı betonla çevrili insanların yalnızca değerleri, eğilimleri ve tutumları değişmedi. Durumları değerlendiren veya şartları inceleyen insan türü de kalmadı. Eskiden sohbetlerde şehirler konuşulurdu. O şehirler mutlaka İbrahim Hakkı, Mevlana, Hacı Bektaş, Köroğlu, Dadaloğlu, Battal Gazi gibi bir şahsiyetle iltisaklı olurdu. Şehirlilik bir nevi edebiyat haline gelmişti. İstanbul, Yahya Kemal; Ankara, Falih Rıfkı; Bursa, Ahmet Hamdi; Yaşar Kemal, Çukurova; Sezai Karakoç, Diyarbakır, Ahmet Arif, Sinop; Cahit Zarifoğlu, Maraş ile anılırdı. Günümüzün çok meşgul insanı artık ne mahalle ne de şehirlilik kültürü geliştirebilir. Haklı olarak ekmek peşinde, çocuk yetiştirme derdindedir. Uğradıkları yerler de değişmiştir. Kültürel etkinlikler yerine keyif çatılacak mekanlar aranmaktadır. Alışveriş merkezlerinde at koşturan ruh hali komşu sohbetleri için yetmemektedir. Öyleyse şehirlilik, özel hayatlarında sadece mutluluk şarkıları söylemek isteyen kimseler için yanlış seçilmiş bir kelimedir. Demokrasinin önünü açtığı sanılan şehirlilik; eskiden de bol rekabet, sosyal adaletsizlik, küstahlık, gösteriş amaçlı tüketim, ataerkil duruş içeriyordu. Dijital çağda bu aşamayı hızla geçen bireyler, ürünlerin kendisinden çok cezbedici imajları, sembolleri ile ilgilenmeye başladı. Başkalarının gözü ya da sözü onların zindanı oldu.

Ve Yunus Emre'den 5 asır sonra Immanuel Kant; ''Dünya Yurttaşlığı Amacına Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi '' isimli eserinde 'insanın yapılmış olduğu eğri odundan düzgün çıkacak hiçbir şey yontulmaz' diyerek asırlık bir tartışmaya son noktayı koyacaktır...