Brüksel'de OHAL Vardı..


 

2015 yılı Avrupa'nın dışında cereyan eden ve özellikle Ortadoğuyu perişan etmiş olan savaşların, çatışmaların, krizlerin ve terörün Avrupa'ya yansıdığı yıl olarak tarihte yerini şimdiden aldı. Özellikle Suriye'deki iç savaşın yansımaları ve DAİŞ'in küresel bir aktör olarak oyunda yer alması, Paris ve Brüksel'e savaşın yansımalarını taşıdı. Batı dünyası uzaktan müdahil olduğu bu çatışmaların kendisini bu şekilde etkileyeceğini algılayamamış gibiydi. Sonuç olarak Fransa'da 3 aylık Olağanüstü Hal ilan edildi, birçok temel hürriyetler askıya alındı ve Brüksel'de Terör alarmı en üst seviyelerde seyrederek normal hayat akışını ciddi şekilde etkiledi. 13 Kasım'da Paris'i hedef alan terör aradan geçen iki hafta içinde Eğitim, Spor, Turizm ve Ekonomi alanlarını doğrudan vurmuş durumda.

Yaşanılan terör saldırılarının ne şekilde ve hangi profildeki teröristler tarafından işlendiğini, DAİŞ'in nasıl kurulduğunu, güçlendiğini ve Batı'da eylem yapabildiğini, Suriye krizindeki çözümsüzlüğün sonucu olarak egemen ülkelerin yetersizliklerini bir tarafa bırakarak, bugün itibariyle iki somut konuda değerlendirme yapmak gerektiğine inanıyorum. Bu saldırı sonrasında Batı'daki bazı ülkelerin terör gruplarıyla ilişkileri ve Müslüman topluluklar açısından bu eylemlerin sonuçları can alıcı iki gündem maddesi olarak önümüzde duruyor.

Terörle mücadele Fransa gibi ülkelerin gündeminden son yarım asırdır hiç düşmedi. Ayrılıkçı ETA ve Korsikalılar, Aşırı Sağcılar veya Aşırı Solcu Bader Grubu gibi politik uçların temsilcileri Fransa'nın Terörle mücadele konusunda uzmanlık geliştirmesine neden oldu. Bugün itibariyle Fransa Jandarmasının Terörle Mücadele birimleri birçok ülkede eğitim seminerleri veriyor. Son yıllarda Breivik katlıamlarıyla gündeme gelen bireysel saldırılar Terörün uygulama şeklinin değiştiğini göstermektedir. Fransız istihbaratına çalışmış olan Muhammed Merah'ın eylemleriyle başlayan, Brüksel'deki Yahudi müzesine saldırı ve Charlie Hebdo katliamıyla devam eden süreçte teröre bir Müslüman renk katılmış bulunuyor. Dolayısıyla, 11 Eylül sonrası yükselen şiddet trendiyle yeni küresel tehditin İslam ile ilgili olduğu kanıtsanmış bulunarak "Yeni Düşman" ilan edilmiş durumda. Maalesef her 4 saldırının fail profilleri ve amaçları farklı olsa da banliyölerde yetişmiş olmaları ve Müslüman aidiyetine dâhil olmaları bu düzlemde algıları pekiştiriyor. Müslüman aidiyetine dâhil olmaları bu teröristlerin dindar olmadıkları gerçeği karşısında güçlü bir şekilde algıda seçiciliğe neden oluyor.

Bu eylemlerin tamamı, gerekçeleri ne olursa olsun, sonuç itibariyle katiller tarafından işlenen insanlık suçlarıdır. Terör her kimden gelirse gelsin ve hangi amaçla yapılırsa yapılsın birçok kişi ve kurum tarafından şiddetle kınanmaya devam ediliyor. Ancak diğer taraftan Soyal Medya'da DAİŞ ile mücadele eden PKK'lı terörist kadınları yücelten paylaşımlar da mevcut. Batılılar için teröre karşı başka bir terör grubuyla işbirliği yapma oyunu maalesef halen gündemde. Paris saldırılarının hemen ardından Belçika'da yayın yapan RTL TVI kanalına DHKP-C'li bir terör zanlısının davet edilmesi bu çizginin ne kadar yanlı olduğunu gösterdi. Fehriye Erdal'ı iade etmemiş olan Belçika'nın PKK'ya en yoğun destek veren ülke olduğunu unutmamak gerekir. Batı ülkelerinin bir kısmı için PKK terör örgütü "Kürt Direnişciler" olarak tanımlandığı sürece, terörle mücadele stratejileri başarısız olmaya mahkûmdur. Temel kuralın "İyi Terörist - Kötü Terörist" olmadığını birçok tarafca vurgulanmasına rağmen Afganistan İslam Devletine karşı Taliban'ı, Taliban'a karşı El Kaide'yi, El Kaide'ye karşı DAİŞ/IŞİD'i kurgulamış gibi görünen Batı ülkeleri bugüne kadar el altından yardım ve yataklık hizmeti sağladığı PKK ve yandaş örgütlerini DAİŞ'e karşı açıkca destekleme eğiliminde. Oysa bugün göreceli olarak işinize yarayan bir terör örgütü yarın size karşı da aynı metodları uygulama potansiyeline sahiptir. Bugün itibariyle terör saldırılarıyla sarsılmış ve düzenleri bozulmuş "ileri demokrasilerin" bu durumu halen idrak edememiş olmaları üzüntü vericidir. Veya bilmediğimiz tehlikeli bir stratejileri vardır, onu da zaman gösterecektir.

Batı Başkentlerini eylemlerle veya bağlantılarıyla doğrudan etkilemiş olan terör saldırıların diğer somut öğretisi Müslüman Toplulukların geleceğini ilgilendiren boyutlarda uygulamaya konulan güvenlik gerekçeleridir. Maalesef Türkiye'de medyatik olan Avrupalı Müslümanlar, Avrupalı Türkler, İslam karşıtlığı ve Müslüman düşmanlığı uzmanlarının büyük çoğunluğu bu uzmanlıklarını oturduğu yerden okuduğu makaleler aracılığıyla pekiştirmiş bulunmakta. Bu nedenle TV programlarında ve gazetelerde islamofobinin Avrupa'da yükselişinden bahsedebiliyorlar. Oysa 2006'da dönemin Başbakanı Erdoğan tarafından AGİT'in Varşova zirvesinde zikredilen islamofobi sonraki yıllarda yükseldi, pekişti, politik ajanda oldu, siyasi söyleme yerleşti ve son olarak bu terör saldırılarıyla birlikte ifade özgürlüğü zırhını takarak normalleşti. Bugün itibariyle, milyonlarca Müslüman Avrupa'da tehlike altında. Özellikle görünürlülükleri belirgin olan başörtülü kadınlar kamusal alanda tehdit altında yaşıyorlar ve her gün saldırı haberleri gündeme düşüyor. Kaderlerine etki edemeyecek duruma getirilen Müslüman Topluluklar potansiyel şüpheli konumunda. En basitinden terörü lanetlemelerini ve teröristlerle alakaları olmadıklarını ispat etmeleri isteniyor. Kendi içlerinden çıkardıkları siyasetçiler dahi bu topluluğun temel haklarını korumakta aciz. Paris saldırıları sonrası siyasiler ve medya olabildikce yatıştırıcı mesajlar vermeye gayret etse de, özellikle Fransa'daki bölgesel seçim gündemi akl-ı selimle hareket etmeyi engelliyor.

Paris'te harekete geçen teröristlerin bu eylemi İslam adına yaptıklarını ilan etmeleri sonuç itibariyle fiilen islamofobiyi normalleştiren bir girişim halini aldı. Artık televizyon kanallarında Müslümanların Batı toplumuna bugünkü halleriyle uymadığını, başörtüsünün kadına karşı zulüm olduğunu, laiklik kuralları gerekçe gösterilerek yalnızca Müslümanlar için temel özgürlükleri kısıtlayıcı argümana dönüştüğünü izleyebiliyoruz. Somut olarak OHAL'in uzun bir dönem için Müslümanları kapsayacağı kesinleşmiş gibi. Tartışmalar maalesef İslam'ın uygulanışı, İslam'ın prensipleri, İslam'ın modernleşmesi gibi alanlara kaymış durumda, oysa bugün asıl konuşulması gerekenler toplumsal yapıyı sarsan sosyo-ekonomik eşitsizliklerdir. Bir kısım vatandaşın dışlanmış olması veya dışlanmışlık hissi taşıması, devam eden ayrımcılıklar, eğitim alanındaki yetersizlikler ve haksızlıklar toplumun bütünlüğünün sağlanamasına baraj olmaktadır. Sorunun yerel, ulusal ve uluslararası boyutları olduğuna göre, çözüm arayışları da global olabilmeli. Maalesef bunu yapabilecek cesur bir siyasi irade henüz belirmiş değil, ancak bazı sivil insiyatifler yine de ümit verici. Belçika merkezli ThinkOut Derneğinin Brüksel Federal Parlamentosunda ve Avrupa birliği Parlamentosundaki girişimleri, EMISCO'nun Avrupa Konseyi ve AB Konseyi nezdindeki etkinlikleri, Paris sonrası süreçte olumlu girişimler olarak dikket çekici. Her şeye rağmen, Avrupa'daki Müslüman Topluluklar yalnızca kıştan ibaret olmayacak zorlu bir mevsime girmiş durumdalar.