Bu halden nasıl çıkarız?


I.

Bugün Türkiye 'Güneş-Dil Teorisi'nden sonra yeni bir kurgusalcılık (ve görecelik) ile karşı karşıya bulunmaktadır: İslamiyet'i Türklük ile özdeşleştirmek. Ancak Türk ırkı, Türk milleti ve Türklük ayrı ayrı olgulardır. En basitinden Türk olmakla beraber Uzun Hasan, Timur ve Şah İsmail'i kendimizden saymayız. Yine mübadele zamanında Cumhuriyet idaresinin Türk asıllı Hristiyanları Anadolu'dan atıp yerlerine Rum asıllı Müslümanları getirmesi açıklanmaya muhtaçtır. Ancak değerlendirme yaparken, siyasi yapıları 'süreç' ve eylemleri 'dinamizm' kavramı ile sınırlandıramayız. Bu durumda siyasi yapıların eylemleri doğrudan belirlemediğini, aksine onu mümkün kılan ya da engelleyen bir ufuk olarak gelişmelere yalnızca yön verdiğini söyleyebiliriz. Kısaca tarihi olayları/olguları akıl yoluyla ve zamanın şartlarını göz önüne alarak yorumlayabiliriz. Geçmişi aşırı ölçüde 'dramatikleştiren’, sonuçta bir devirde yaşanmış olayların gerçek karmaşıklığını unutturan bir üslup kullanmaktan kaçınmak gerekir, zira tarihin siyasi kavgalarda silah olarak kullanılması gün gelir geri teper. Toplumu biz ve onlar olarak ikiye böler.

Descartes'tan sonra üç yüz yıl boyunca dünya hakkında bildiklerimiz, dayatılan bir bakış açısı yüzünden çarpıtıldı. İnsanın dünyayı yalnızca içsel temsillerle, yani imgelerle, fikirlerle, izlenimlerle, tasavvurlarla ve duyusal verilerle algılayabildikleri öğretildi. Bizim bakışlarımız olmadan dünya nasıl olurdu sorusu yabana atıldı hep. Onu kendisi aracılığıyla tanıma imkânı bulunduğu unutuldu. Şimdi durumumuz, aynı filmi izleyen seyirciler gibi ama sinemayı terk etmemiz yasak. Öznel ve sınırlı bir algılama yoluyla bize bir 'perspektif' dayatan toplumsal yapılar içinde kaybolduk. Halbuki dünyanın kendisi ile dünya algısı arasına giren ikame bir imaja veya uyduruk bir arabulucuya ihtiyaç yoktur. Dünya gerçekte nasılsa öyledir!

Bu yeni gerçeklik anlayışı imar edilen şehirlerimizdeki gökdelenleri, otoyolları, limanları ya da kuşları ve ağaçları tasvir etmemizi beklemiyor bizden. Aksine şehrin değişen yüzünün insan ruhuna nasıl işlediğini bilmek istiyor. Örneğin Marx'ın elinden Balzac romanları düşmezdi, zira Balzac, sanayileşen toplumun ve modernleşen şehirlerin insan psikolojisini nasıl etkilediğini anlatırdı bu eserlerde. Bu sorunu en iyi açıklayan belki dedektif romanları da olabilir. Detektifler bu öykülerde birinin yaptığı şeyi okuyucuların merak edeceği şeylere dönüştüren kahramanlardır.

Günümüz buhranının gerisinde, yapılan ve anlatılan şeyler arasındaki uçurum bu olmasın sakın? Peki, ikisi arasındaki ilişki yeniden ele alınamaz mı? Mevcut krizin öncelikle yüzeysel bir gerçekler krizi olduğunu görüyoruz. Zira yapılan ve anlatılan şeyler arasındaki ilişki belirsiz ve karmaşık hale gelmeye başladı. Bilginin ve gerçekliğin toplumsal inşacılıktan başka bir şey olmadığını iddia edenler çıktı. Bizim bu aşamada sağduyuyu tekrar ayaklandırmamız ve dünyayı -mevcut tüm görüşlerden bağımsız- tekrar konuşmamız gerekmektedir. Her halükârda, yaşadığımız dünyayla olan ilişkilerimizi yeniden yansıtmak ve bizi çevreleyen gerçekliğe doğrudan atıfta bulunmak meşru bir istektir.

Başa dönelim ve hatırlayalım: Bakış açımız, nesnel gerçekler yanında öznel gerçekler olduğunu düşündürüyor. Bu gerçeklerin çoğu (ön)yargılarımızdan bağımsızdır. Bunlar biliniyor zaten. Yeni olan yalnızca şu: Bu vakıaların tam olarak bir gerçekliğe, en kapsamlı anlamıyla dünyaya ait olduğu artık varsayılmamalıdır. Aksine gerçekler kendi içinde çeşitlidir; toplumsal, matematiksel, dinsel, fiziksel, yasal, tarihsel, kültürel gerçekler bulunmaktadır. Buna göre, her biri kendi alanlarını araştıran(kurgulamayan!), 'anlam alanları' diyebileceğimiz çeşitli bilgi biçimleri ve bilimler vardır. Bu nedenle Heidegger, 'bilim düşünmez' der, çünkü bilim adamı sadece araştırmakla yükümlüdür.

Gerçekliğe erişimi zorlaştıran şartlar çağdaş düşüncenin kendisinden kaynaklanıyor, çünkü bilinç, dil, izlenim, inanç, bilgi üretiminin sosyo-kültürel koşulları ve çok daha fazlası gibi, gerçeklik ile aramıza değişik perdeler çekiliyor. Ancak bu şüpheci yaklaşım post-modernizmi doğurdu; o da bize -kurgulamacı aydınların ileri sürdüğü gibi- kendi içinde 'realiteyi' tanıyamayacağımızı anlatıp durdu. Nietzsche de nihayetinde hiçbir hakikati ya da vakıayı doğrudan kavrayamayacağımızı, buna karşın hayaller ve yalanlar ile yaşamak zorunda kaldığımızı belirtmiş ve sahip olduğumuz tüm bilgilerin 'filtre' edildiğini söylemiştir.  

Hava tahminlerinin güvenilir, algoritmaların mükemmel hale geldiği bir çağda, dünya ile gerçekçi bir ilişki kurmak için gerekçemiz çok. Elbette dünyayı anlamak ve yorumlamak emek ister. Bu işle yükümlü aydınların seslerini değil, sözlerini yükseltme zamanı gelip çatmıştır. Heidegger, anlamanın, iç gözlem veya empati ile kavranabilecek bir zihinsel süreç olmadığını, onun bir dünya açılımı olduğunu göstermiştir. Anlamak için araçları uygun ve doğru kullanmayı bileceğiz önce.

 

           

II.

İnsan eşref-i mahlûkattır. İlahi bir cevheri içinde taşır ve onu ve onunla kendini dile getirir.

Varlığımızda 'düşünce ve tasarım', özne ve nesne olarak ayrışmazlar, artık özümüze ne öznellik ne de nesnellik egemendir. Çünkü özgürlük ilahi bir nimettir. Özne ile yüklem arasındaki kuralsız ilişki, söylemlerimize karşılıklı bakışımızı da olumlu etkiler. Zihnimizde yeni ufuklar açar, ruhumuz özgürleşir. Heidegger 'epistomoloji' işlevini tamamladı derken haklıydı. Ama bugün, uçuruma düşerken insanlığın elinden tutan 'ontoloji' de eskidi.

İnsan hem düşünen hem de düzenleyen ölümlü bir varlık. Hayatın sonlu olması -üstesinden gelmemiz gereken- bir deney ya da serüven olduğu anlamına gelmez, aksine hayat sonsuzluğun bir parçası olarak görülmelidir. Ezel ve ebed arasında kurulan bir bağın ortasında durduğumuzu gösterir. Düşünmek bu bağı ifşa eder, ama aynı zamanda onu sonsuzluk açısından boşa çıkarmayarak kendi büyüsünü korur. Başka bir deyişle; düşünce varlık değil, özlük düşüncesidir, yani kim ve ne olduğumuz üzerinedir. Heidegger; II.Dünya Savaşı'nın bitiminde yazdığı 'Holzwege' isimli eserinde çağın en netameli sorunu olarak 'düşünceden kaçış'ı görür. Gerçekten 20.yüzyılda ideolojiler ve büyük anlatılar gerçekleri, gerekçeleri ters yüz etmiştir. Hölderlin'in 'Ekmek ve Şarap' şiirinden ilham alan Heidegger orada şairleri 'zor zamanlarda' konuşmaya çağırır. Şairimiz de işte bu davete uyarak benliğini haykırır: 'Kalın Türk'. Bu şekilde, akıl ile algılanabilecek bir olgu bir sanatçının eylemine karşılık gelir mi? Ne bitmiş eser ne de gösterdiği hedef sanatçıyı büyük kılar; asıl olan takipçilerin yorumlarıdır. Platon'a göre, hakikat, amaç ile sonuç örtüştüğünde tezahür eder. Düşünülen, esere yansımamışsa bir şey ifade etmez. Demek ki, asıl olan her defasında düşünülen ve erişilen varlıktır. Somutlaşmış tasavvurdur. Ütopyaları bilgi değil, üslüp olarak anlayabiliriz; mesela Turan veya Ümmet ideali öyledir. İlke değil, aygıttırlar. Somut vaat değildir ama somut fikirler ve hadiseler için hayal edilmiş yurttur. Böylece ütopyalar, evrensel söylemler ardına gizlenen, müritlerini isyana çağıran ideolojilerden uzaklaşır. Şairin dünya görüşünde ise tam tersi bir durum söz konusudur.

Düşünmek bir sanattır, keyfiliğe izin vermez. Kişinin kendi düşünme ihtimalini algılamasını sağlar. Hazır reçeteler sunmaz ama sürekli tashih edilecek alanlar açar. Çoğulculuk ilkesi doğrultusunda işler. Aykırı görüşleri birbirlerine karşı kışkırtmaz, birbirleriyle diyaloga girmeye çağırır. Amaç düşünmeye sevk etmemelidir, tam aksine düşünce bir amaca yönelmelidir. Bu öznel yaklaşım, geçmişten getirdiğimiz önyargıları atarak özgürlükçü ve eleştirel bir yol sunar cümlemize.

Ancak, bu yöntem de yeni sorular gündeme getirmiyor değil. Eğer varolan ile varlık(Heidegger) niteliksel değil,  kademeli olarak ayrışırsa, o zaman algılanan ve tasarlanan arasındaki sınırlar bulanıklaşmaz, hatta 'ne yapılabilir' veya  'nasıl iletişim kurulabilir' sorusu akla gelir. Kısaca, fikirlerimizde birbirimizi anlamak, ortak bir mazinin farkında olsak bile, aynı değerleri paylaşmayı zorunlu kılmaz.

Evet, modern zamanlarda insan kendini yitirdi; bu soruna özne-nesne ilişkisinin kopması eşlik etti. İnsan yeni bir çağda kendini tekrar bulmalıydı. Ancak bu, yalnızca özgürlük ve eşitlik talebiyle gerçekleşecek bir olay değildir. Kendi yolunu çizen insan, kendini tanımlama egemenliğine kavuşmuştur ama kendini daha iyi anlamayı da öğrenmiştir. Bugün pekçok kimsenin eksikliği, gerçekçi bir yaklaşım ve ilahi ilişkilerle ilgilidir. Sorunları çözmek isterken Kuran ayetleri değil, bizim anlayışımız sorun teşkil etmektedir. Hayata bakan gözlerimiz bozuldu ve açı değiştirdi.  Vahiy, tarihsel olarak ekseriyetle diyalojik ve diyalektiktir. Bu hakikati 'esbab-ı nüzul' olarak tanımlıyoruz. Bu nedenle Kuran'ı o günkü toplumsal gerçeklikten veya yaşam tarzından ayrı düşünemeyiz. Kur'an, anonim bir topluluğa da inmemiştir. Özgüven sahibi ve onurlu bireyin ruhsal durumuna ya da sosyal konumuna saygı göstermiştir. Kendisini ve koşullarını anlama ve düzeltme, dolayısıyla İlahi olanla ilişki kurma fırsatı sunmuştur. Bireyin yaşamını etkileyen özgün bir dil kullanmıştır.

Yeryüzünde başımız dara düştükçe sığındığımız, bize hergün yeni hayat alanları açan üç aşkın güç mevcut: Tanrı-Tabiat-Toplum. İlahi olanla iletişimimiz, günlük düşünme ve konuşma tutumumuza benzer şekilde değişiyor. Düşündüğümüz gibi yaşıyor ve ilişkilerimizi nasıl sürdürdüğümüzü konuşuyoruz. Eğer İlahi olanla ilişkimizi geliştirmek istiyorsak, o zaman önceliğimiz insanlarla uğraşmak olmalıdır. Çünkü din toplumsal zeminde karşılık bulur ancak. İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak kendimizi tanımak ile mümkün olur. Tabiat ise kendimizle yüzleşmek için mükemmel bir vasıtadır.

Hasılı kelam; Türklük 'yerel', Müslümanlık 'evrensel' olgudur. Evrensel olan yerel içerisine hapsedilemez. Aynı zamanda tersi de geçerlidir.