Estetiğe Yaklaşımımızdaki Kopukluk- 3


 

Yarım Kalan Teşebbüs 

 

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren büyük ölçüde kendi edebiyat ve sanat eserlerimizin birikimine dayalı, bir önceki yazımızdaki listede gösterilen nazariye/kuram kitapları yazılırken, bir yandan da Batı’dan gelen estetik kelimesi sanat ve edebiyat dergilerimizde sık sık görülmeye başlar. Türk edebiyatı tarihinde Batıdan gelen estetiğe karşı ilk ciddi ilgi, Servet-i Fünun döneminde uyanmıştır. Hüseyin Cahit Yalçın (1874 -1957), Cenap Şahabettin (1870-1934), Süleyman Nesip, (1866 - 1917) ve Tevfik Fikret (1867-1915) bu dönemde estetiğin çeşitli problemlerine dair yazılar yazmışlardır.

Hüseyin Cahit Yalçın, önce estetik terimine Türkçe bir karşılık bulmaya çalışır. Önerilmiş olan “ilm-i ihtisâsât”, “ihtisâsât”, “ilm-i hüsn” ve “âsâr-ı nefîsenin felsefesi” karşılıklarını çeşitli bakımlardan eleştirdikten sonra, kendisinin bulduğu karşılığı önerir: “Hikmet-i bedâyi”. Daha sonra yazılarında estetik bütünlüğün unsurlarından biri olan “güzel”e dair düşüncelerini anlatmaya geçer.1

Türk edebiyatı tarihinde edebiyat ve diğer güzel sanat dallarında yüzyıllardan beri insanımızın duygu, düşünce ve özlemlerini ifade eden eserlerimize dayalı sanat/estetik kuramları oluşturma çabaları, ilk kez Millî edebiyat döneminde öncekilerden daha ciddi ve kararlı bir şekilde oluşturulmaya başlanmıştır. Bu dönemde oluşturulmaya çalışılan sanat ve estetik kuramları büyük ölçüde Tanzimat’dan beri ortaya konulan yerli kaynaklara dayanıyordu; bununla beraber Batı’daki birikimden de besleniyordu. Doğrusu da buydu. Ali Cânip Yöntem (1887 – 1967), Gönen’li Ömer Seyfettin (1884 – 1920) ve Ziya Gökalp (1876 – 1924)’in öncülüğünde çıkmaya başlayan Genç Kalemler dergisinde toplanan yazarlar, bir yandan yeni bir dil, edebiyat, sanat, bediiyat/estetik anlayışı getirirlerken, bir yandan da bu yeni anlayışa uygun eserler vermişlerdir. Kuram ile uygulamayı birlikte yürütmeye çalışmışlardır.  Ne yazık ki çok geçmeden patlak veren Balkan Savaşı, ardından ortalığı cehenneme çeviren Birinci Dünya Savaşı ve nihayet Osmanlı Devleti’nin hazin çöküşü gibi Türk toplumunu altüst eden siyasal agelişmeler, Genç Kalemler dergisiyle başlayan sanat eserlerimiz üzerinde eleştirel düşünme, derinleşme, hatta onlara dayalı bir sanat ve estetik kuramı oluşturma gayretlerini baltalıyor ve bu gayretlerin henüz yeşermeye başlayan filizlerini büyük ölçüde kırıyordu*. Bu yıllarda dışarıdaki cephelerde kaybedilen toprakların yanında, kafalarda da düşünme, eleştirme, hele Tanzimat’tan itibaren gündeme gelen kendi sanat eserlerimize dayalı sanat ve edebiyat kuramı oluşturma çabaları da sekteye uğruyor, umutlar sönüyordu.  Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı boyunca ve yirminci yüzyılın başlarında ihmal edilen düşünce, felsefe ve bütün bunların sonunda köklerimizden tüten bir sanat ve estetik kuramı oluşturma gayretleri de kaybolup gidiyordu. Böylelikle kendi birikimimize dayalı sanat ve estetik kuramları oluşturma teşebbüsleri, Millî Edebiyat döneminde sözü edilen toplumsal dalgalanmalar sebebiyle yarım kalmıştır… Daha da acı olanı, Türk milletinin yeniden bir ölüm kalım mücadelesine zorlanmış olmasıdır…  

Türk milletinin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra vermek zorunda kaldığı bu ölüm kalım savaşına çeşitli adlar verilmiştir: “Anadolu Harbi”, “Anadolu Harekâtı”,  “Anadolu İhtilâli”, “Cihâd-ı Millî” , “Cihâd-ı Mukaddes”, “Harekât-ı Millîye”, İstiklâl Harbi”, “İstiklal Savaşı”, “İstiklal Mücadelesi”, “Kutsal İsyan”, “Millî Hareket”, Millî Kıyam”, “Millî Mücadele”, “Mücadele-i Millîye”, “Mücahede”, “Mücahedât-ı Millîye” onların arasında akla ilk gelenlerdir. Kanaatime göre bunların arasında en uygun olanı, “Millî Mücadele” adıdır.  Bunun sebebi, bu adın bu mücadelenin kimler tarafından, nasıl ve niçin verildiğinin anlamını tam olarak anlatmasıdır.

Millî Mücadele, Türklerin uzun tarihleri boyunca birlik halinde verdikleri son mücadele örneğidir. Millî Mücadele, adına uygun olarak milletçe, şehirli – köylü, âlim – cahil, zengin – fakir, kadın -  erkek, yaşlı – genç … bu topraklarda yaşayan bütün insanların birlikte verdikleri destansı bir mücadeledir. Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere bu mücadeleyi verenler ve yürütenler, mücadele boyunca yayımladıkları bildirilerde, yaptıkları konuşmalarda, bu topraklarda var olma veya yok olma savaşına nasıl başladıklarını, ilerlediklerini ve onu nasıl sona erdirdiklerini ortaya koymuşlardır. Bunların yanında yine o ölüm–kalım mücadelesine katılan bilgin, düşünür ve sanatçılar da yaşadıklarına ve gözlemlerine dayalı olarak Türk milletinin hayatta kalma çırpınışlarını eserlerinde anlatmışlardır. Millî Mücadele zaferle sonuçlandıktan sonradır ki o mücadeleyi yürütenler, Türkiye’nin zengin tarihsel birikim ve deneyimlerinden yararlanarak yeni bir devlet kurmuş ve ona çağdaş bir görünüm kazandırmışlardır.  Bu çağdaş görünümün kökünde, Millî Mücadele’yi zafere götüren “ruh”un bulunması kadar doğal bir şey olamazdı… Halbuki yeni devlet kurulduktan sonra, başta eğitim olmak üzere devletin bütün kurumları, bu arada “sanat”, hatta “bilim” bile yeniden  “dizayn edilmeye/tasarlanmaya” başlanmıştır…      

 

 


1  Bilge Ercilasun, Servet-i Fünun’da Edebî Tenkit, MEB Yayınları, İstanbul 1994, s. 99 -104; Hasan Akay, Servet-i Fünun Şiir Estetiği, Kitabevi Yayınları, İstanbul 1998, s. 185-189.

* Genç Kalemler dergisinin estetik anlayışıyla ilgili iki bildiri için bkz: Recep Duymaz, “Genç Kalemler Dergisi’nin Estetik Anlayışı” (Estetik Süje, Estetik Obje), II. Dil, Yazın ve Deyişbilim Sempozyumu, (Bildiriler), Çukurova Üniversitesi Yayınları, Adana 2003, s. 1000 – 116; “Genç Kalemler Dergisi’nin Estetik Anlayışı: Estetik Değer, Estetik Yargı”, III. Dil, Yazın ve Deyişbilim Sempozyumu Bildirileri, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir 2003, s. 192 – 210. 

 

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA