FETÖ'nün Avrupa karakolu: Brüksel


 

Türkiye, tarihinin en kanlı girişimini, terör saldırısı mahiyetinde bir darbe teşebbüsünü 15 Temmuz Akşamı yaşadı. Milletin direnişini ve kahramanca savaştığını hepimiz izledik. Ülkemize travma yaşatan bu hain saldırılar Avrupa'da ve Balkanlarda bir çok kesimden tepki gördü. Ulus olma bilinciyle hareket eden toplumumuz ve milletimize destek veren akraba topluluklar yıllardır bahsedilen ayrışma ve ötekileştirme söylemlerini ve sosyolojik gerçeğini de bitirmiş oldu.

Darbecilerin toplum içinde oluşan fay hatlarından faydalanarak cesaretlendiği kesin gibi. Mevcut hükümetten kurtulmak isteyenlerin bu antidemokratik girişime destek vereceğini düşünen asiler çok küçük bir azınlık dışında Türk milletinin hayatı pahasına dik durmasıyla karşılaştı.

Brüksel'de Büyükelçiliğin önünde toplanan vatandaşlar darbecilere karşı anavatan ile dayanışma mesajları ileterek FETÖ'yü kınadı. FETÖ'nün Belçika'daki kurumlarına yönelik öfke ile yapılan ufak çapta saldırılar olduysa da önemli boyutlarda bir eylem olmadı. Ancak Belçika'daki FETÖ gazetecileri bu olayları büyüterek mağduriyet ayağına yatmayı ihmal etmediler. Ardından yoğun bir kampanyayla Belçikalı siyasetçilere ve medya'ya lobi girişimlerinde bulunarak FETÖ ile ilgili paylaşım yapanları şikayet ettiler. Bu bağlamda bazı vatandaşların evlerine polis baskını yapıldı, telefonlarına el konuldu, benzer mesaj yapmamaları konusunda uyarılar verildi. FETÖ'yü eleştiren bazı Türk kökenli siyasetçilerin partilerinden ihraç edilmesi süreci başlatıldı, Büyükelçilik Basın Müşavirinin istenmeyen adam ilan edilmesi için operasyonlar yürütüldü. Belçika makamları, siyaset dünyası, kamuoyu ve medyası darbe girişiminin Fethullah Gülen ile alakalı olduğuna inanmıyor. Aynı zamanda Cumhurbaşkanı Erdoğan onlar için çağın en tehlikeli adamı konumunda.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Erdoğanofobi

Brüksel'deki tartışmalar kanlı darbe girişiminden çok Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bu girişimden nasıl faydalandığı üzerinde yoğunlaşıyor. Bu noktada temel söylem Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 15 Temmuz darbe girişimini bir fırsat olarak görüp iktidarını güçlendirmeye çalıştığı, bir gece içinde Erdoğan’ın daha da güçlendiği, bazı gözlemcilerin bu darbe girişimini Erdoğan’ın tezgahladığı yönünde şüpheleri olduğu, amatörce hazırlanmış bir darbe girişimi olduğu, AK Parti seçmenleri arasında bile girişimi Fethullah Gülen’in hazırladığı kanısına inanılmadığı, girişimden hemen sonra Gülen hareketinin suçlandığını anlatan şüpheye mahal veren yaklaşımlar üzerine kurgulanıyor.

Böylece, yaşanılan olayların Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın elini güçlendirdiğini, otoriterleşme isteğinin bilindiğini ve artık kişisel iktidarını sabitleyeceğine vurgu yapılıyor. Tartışma odağının Cumhurbaşkanı Erdoğan olması tesadüf değil. Daha önceleri vurguladığımız gibi İslamofobinin Türkiye karşıtlığındaki temel paradigması olan Erdoğanofobi bugün itibariyle işleyen bir nefret mekanizmasına dönüşmüş durumda. "Sultan" kavramı bilinçli olarak kullanılmakta ve Cumhurbaşkanımızın kişiliğine yönelik propaganda içinde işlevsellik taşımakta. Böylece İslam ve Osmanlı oryantalizmi kurguyu destekliyor.

 

Darbeciler cici çocuklar mı?

 

Darbe teşebbüsünde bulunanların amaçları, konumları ve kimlikleriyle ilgili yaklaşımlar enteresan boyutlar taşıyor. Kemalist bir kurum olarak tanıtılan Türk ordusunun içinde şüpheler yaşanmaya başlandığı, bugüne kadar sivil yönetime birkaç kez müdahale eden ordunun o dönemlerde tek ağızdan konuştuğu, 2002 yılında AK Parti iktidara geldikten sonra dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın AB üyeliği perspektifi çerçevesinde ordunun gücünü azalttığı, Genelkurmay Başkanlığının Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sadakatini koruduğuna vurgu yapılarak olayın esasına, yani darbenin şiddetli terör estirdiği gerçeğinin ve öldürülen ya da yaralananlarla ilgili durumu bilinçli şekilde ıskalayan bir Avrupa var karşımızda. Akıl tutulması yaşanıyor adeta veya Recep Tayyip Erdoğan adındaki lider Avrupalıların aklını başlarından almış durumda.

Yoksa halkımızın Demokrasiye verdiği destek neden öne çıkarılmasın ? Bunun nedeninin aylardır Erdoğan karşıtı refleksler oluşturan medya'nın birden milletin geniş katmanlarının ve TBMM'deki siyasi partilerin Cumhurbaşkanıyla aynı çizgide olduğu yaklaşımını öne çıkarmama stratejisinde gizli olduğu kesin gibi.

Darbenin katliam gerçekleştirilmesine vesile olduğunu unutur gibi konu idam tartışmaları, OHAL veya Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu’nun askıya alınmasına odaklandı.  Belçika, Fransa veya geçtiğimiz haftalarda yaşanan Münih saldırısı sonrasında Almanya'nın benzer tedbirlerini kimse konu etmedi. Amnesty raporuyla birlikte darbeci askerlerin işkence ve tecavüze maruz kaldıkları algısı aslında Midnight Express imajına vurgu olarak ta okunabilir. Bu bağlamda ana söylemin darbecilere karşı aşırı şiddet uygulandığı üzerine oturtuldu ama hedef bildik Türkiye düşmanlığının tezahüründen başka bir şey değil bu tutum.

Ordu'nun geleneksel olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın muhafazakar hükümeti tarafından tehdit edilen laik Türkiye'nin garantörü olduğuna vurgu yapanlar, bilinçli rütbeli askerlerin devreye girmemesi ve darbeye katılmamasını ülkenin iç savaşa sürüklenmemesini istemediklerine bağladılar. Geçmişte sivil rejimlere el çektiren Türk ordusunu artık eskisi gibi olmadığını vurgulayan yaklaşımların Mısır darbesinde Sisi'nin desteklenmesinde olduğu gibi darbe seviciliğine gülmeli mi ağlamalı mı ? Atatürk'ün kurduğu Ordu ilk defa kendi içinde bölünmüştür demek yerine Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet ilk defa toplumun tamamıyla bir ortak duruş sergiledi denilebilirdi biraz daha etik olunsaydı.

 

Türkiye karşıtlığında çalkalanan AB süreci

ABD ve AB’nin “demokratik olarak seçilmiş” iktidara destek verdikleri ancak darbe girişimini gerçekleştirenlerden intikam almak amacıyla temel özgürlüklerin kısıtlanmaması gerektiğine vurgu yapılması ikircikli tutumu gözler önüne sermekte. Bu sürecin aslında temel hakları güçlendirmek amacıyla bir fırsat olarak kullanılması gerektiğini savunarak, idam cezasının yeniden gündeme getirilmesinin AB’ye üyelik sürecini durduracağını söyleyerek Türkiye aslında AB hedefinden koptu deniliyor. Belçika’nın bazı üniversite ve yüksek okullarının Türkiye ile Erasmus programını güvenlik nedenleriyle askıya aldıkları ve bu yıl Türkiye’ye öğrenci yollamayacakları,  ayrıca Turizm'deki sıkıntılar da bu görüşü destekleyen nitelikteydi. Yani Türkiye Avrupa'dan çok uzaklaştı fikrine hangi argümanı bulacaklarını şaşıran bir medya söz konusu. Bu doğrultuda "Ermeni Soykırımını" yapan Türkiye'den girildi, bugün Kürtlere karşı suç işlemeye devam eden hükumetten çıkıldı."Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Türkiyesinin" AB'de yeri olmadığını yazanlar zaten zayıflamış olan bir AB'nin içine istikrarsız bir bölgesel ortağın dahil olmasını kaldıramayacağına işaret ederek Türkiye'nin bölünmüş, inkarcı, şiddet yanlısı ve basın özgürlüğüne karşı olduğu hayalperestliğini görmüş olduk.

 

Ya FETÖ/PDY yapılanması

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın darbe girişimiyle suçladığı Gülen’in bu iddiaları inkar ettiği, Gülen hareketinin Belçika’da geleceğin Belçikalı Türk elitini oluşturmak için okullarının bulunduğu, bu okulların Belçika’ya tümüyle entegre oldukları, bu okullarda din dersi verilmediği gibi siyasal propaganda da yapılmadığı temel yaklaşımında hiç değişim olmadı, hatta bunlar çeşitli işbirlikleriyle beraber savunma hattını oluşturdu.

FETÖ/PDY ile ilgili argümanları göz önüne alırken Belçika makamları ve medya kuruluşlarıyla bu grubun insiyatifinde olan medya kurumlarının ve sivil toplum kuruluşları temsilcilerinin yakın bağlantılarını ve etkilerini göz önünde bulundurmak gerekir. Medya içindeki FETÖ/PDY yaklaşımlarını bu doğrultuda analiz etmeliyiz. Zaman Belçika yazarları aynı zamanda De Standaard için de yazabiliyorlar. Bu gazetecilerden bir kısmı Türk derneklerinin bağlantıları haberini yaparak bazı sivil yapılanmaları hedef göstermişlerdir. Bu arada Devletin veya hükumetin yaklaşımlarını anlatacak seslerin çok cılız kaldığını da görmek gerekir.

Türk hükumetinin Gülen Hareketini hedef göstermesinin kaynakları olmadığı iması halen çok güçlü. FETÖ ile iç içe girmiş Belçika'nın karar alıcılarını etkilemek için somut delillere ihtiyaç var. Darbecilerin motivasyonu ve eylem kaynağını belirtmek için yeteri kadar bilgi olmadığı şüphesi vurgulanmaya çalışılıyor. Bu arada Gülen'in açıklamaları güvenilir olarak kabul görmeye devam ediyor. PKK veya DHKP-C de Belçika için İnsan Hakları savunucuları olarak çadır kurabiliyor. Türkiye ile DEAŞ dışında iyi bir işbirliğinin olduğunu düşünmek zor, oysa terör her iki ülkenin baş belası durumunda.

Sonuç olarak, Belçika  Medyası ve siyaset arenası etkin ve yoğun bir şekilde PDY'nin medya ve STK ayağı tarafından beslenmekte. Bu bağlamda PDY ve FETÖ'ye eleştiri getiren Belçika'daki Türk kökenli siyasetçiler, dernek yöneticileri, diplomatlar, medya kurumları ve sosyal medya'da etkin olan vatandaşlar baskıya maruz kalıyor, sorgulanıyor veya hedef gösteriliyor.

Türkiye karşıtlığı son yıllarda islamofobik saikli Cumhurbaşkanı Erdoğan karşıtılığına bürünmüştü. Bu argümantasyon düzlemini değerlendiren FETÖ taraftarları Belçika'nın beklediği şekilde algı yönetimi içinde. Argümanlar ciddi bir şeytanlaştırılma filtresinden geçerek bazı değerlerin savunulması gibi servis ediliyor. Darbe girişiminin sonuçları Belçika'nın ve Avrupa Başkenti Brüksel için güvenirlilik testi oluşturmakta. Türkiye ile müttefik kalmanın çerçevesi bugünlerde yeniden çiziliyor. Avrupa'da özellikle Almanya, Hollanda, Fransa ve Avusturya bu sınavı şimdilik iyi vermiyor. Ülkemiz için hayırlı olacağına inanıyorum.

Şehitlerimize rahmet diliyorum.