Fikir Coğrafyası Sohbetleri - II


 

Alaattin Diker:

Wittgenstein ve Din

Çağdaş düşünürlerin hiçbiri, Ludwig Wittgenstein(1889-1951) kadar vurgulayıcı biçimde Tanrı hakkında sorular sormamıştır. Dini 'zor ama mümkün' bir olgu olarak kabul eder. İlk eseri Tractatus'da ''dil ancak vakiaları tanımlar'' demiş ama ortada bir sorun olduğunu da görmüştür:

Bir taraftan, eğer bir dilin yalnızca gerçekleri tanımlayabileceği düşünülürse, diğer taraftan ahlakın, gerçekleri tamamen aşan mutlak bir şey olduğuna da inanmak gerekir ki bu iki şeyi bir araya getirmek mümkün olmaz. Bu arkaplanda şu itirafta bulunur: "Ben dindar bir insan değilim, ancak her sorunu dini açıdan görmek [değerlendirmek] zorundayım."

Wittgenstein, 1914-16 yıllarında tuttuğu günlüklerde, "dünyayla anlaşma" ya da bağımlı olduğumuz ve "Tanrı'' dediğimiz "yabancı irade''nin önemini vurgular. Dinin bir toplumda sorun haline gelmesini 'irade'ye, yani 'ne'yi tam olarak istediğimiz ya da istemediğimiz sorununa bağlar, çünkü ''alışkanlık ve gelenek, göz önünde olanı görmeyi ve seçmeyi zorlaştırmaktadır.''

Bu durumda kişi kendi iradesi ile Tanrı iradesini uzlaştırmak durumundadır. Aynı günlükte ''Tanrı'ya inanmak, hayatın anlamını anlamaya çalışmak demektir'' yazar. Ve şöyle devam eder: ''Ben, ne mutluyum ne de mutsuz. Hepsi bu. Belki şu söylenebilir: İyi veya kötü yoktur. Mutlu olan kimse korkmamalıdır. Ölümden bile. Dünü ya da yarını değil, bugünü yaşayan mutludur ancak...Mutlu yaşamak için dünya ile barışmayı deneyelim. Ve bu da 'mutlu olmak' anlamına gelir.''

 

Mustafa Everdi:

"Varlığın belirişi evren, gizlenişi Tanrıdır" diyor Muhyiddin Arabi. Wittgenstein da benzer şeyi mi söylüyor? Cins kafalar da olmasa işimiz ne zor?

 

Alaattin Diker:

Cins kafaların duruşları beni cezbediyor ekseriyetle; zengin ve fabrikatör bir babanın tek oğlu olan Wittgenstein'in mirası kız kardeşine bırakarak köy öğretmenliğine talip olması gibi. Bu kez ilk kitabını yıllarca bastıracak yayınevi bulamıyor. Ama kimseye 'eyvallah' da demiyor. Ama Heidegger 'dürüst' değil. :-)

 

Eyyüp Ay:

Yalnız Wittgenstein irade’ye, tanrısal irade ile uzlaşmaya; Arabi teslimiyete, tanrısal iradenin akıntısına kapılmaya/atılmaya vurgu yapıyor. Bir arkeolog olarak şuna tanıklık edebilirim; Allah vahiyleri aracılığıyla (kendisini bağlı kıldığı ahlaki ilkeleriyle) insanın iradesini tanımaya, insanın iradesini yok etmek değil, onunla maruf olanda uzlaşma arayışındadır. Mutabık kalınan ilkelere davet eder. Ancak Antropomorfik din anlayışı bir yandan Allah’ı tahrif etmiş, bir yandan da insanı ifsad ederek kendi tahayyulundaki Tanrı’ya köle yapmaya cüret etmiş. Yani Allah’a ve İnsana bühtanda bulunmuş.

 

Beylü Dikeçligil:

Sayın Wittgenstein da sadece akıl ile gidenlerin kaçınılmaz çıkmaz sokağında mutlu olmaya çalışıyor. Mecburiyetten Tanrı'ya bağımlı olmak ve dünya ile anlaşma zorunda kalmak, katlanılır bir şey değil vesselam. Allah cümlemizi korusun cemali ile… Bu hal, bizim dini fıkha indirgeyip cennet derdine düşmüş dincilerimizin bir başka hali. Akıl, gönül ile buluşamayınca aşk yok, tad yok, tuz yok. İşte insan ne mutlu ne de mutsuz ortada böyle kalıverir. Hangi bir lafına laf edeyim bilemedim. "Kendi iradesi ile Tanrı iradesini uzlaştırmak" diyor da, keşke biri ona "la havle vela kuvvete illa billah" deyivermiş olsaydı. "Halini ve kuvvetini kendinden bilme kardeşim" deseydi. Kimin iradesi böyle bir şeye yeter. Sanki her işte iradesini kullanabilmiş sayın filozof. Neden kullanamadın acaba? Belki de 'Tanrı' iradesi o an seninkini iptal etti. Bütünlük/Birlik ahengi öyle gerektirdi belki. Ne bilelim. Ama bildiğim senin haddini aştığın. Haddini , yokluğu bileceksin. Ama akıl tek başına iken had bilmiyor işte. Kuru aklın rehberliği ile katı vazife sorumluluğunun o ağır birlikteliğine somut bir örnek ver deseler "Tanrı'ya inanmak, hayatın anlamını anlamaya çalışmak" derdim. Tanrı ona kalsın bana Allah'ım yeter diyerek şöyle söylemeyi tercih ederdim. Allah'a sevgi, saygı ve güven ile ve illa Aşk ile sığınmak hayatın anlamının ta kendisidir; nefsin beş duyu ile sınırlı ve bir türlü tatmin olmayan hazlarından kurtulup ruhun sonsuzluğun renkleri ile bezenmiş latif hazlarını tadarak hayatın anlamını anlamaktır derdim. Hayatı yaşamak zaten zor, ne yani bir de anlamı için sınırlı aklın peşine takılıp helak mı olalım. Ayrıca Batılıların şu mutluluk takıntısı da ayrı bir dert. Huzur yeter kardeşim. Huzurun içinde sonsuzluk, genişlik, sevinç, çoşku,letafet, güven, aşk her şey vardır zaten. Mutluluk anlıktır, huzur sonsuzluk. "Mutlu yaşamak için dünya ile barışmayı deneyelim" diyor. Dertleri hep öteki. Size ne dünyadan sayın filozof, siz kendi özel dünyanıza bakınız. Mutluluk garantisi veremem ama aşk ve huzur ile yaşamak için insan önce kendi hayatı ile barışmalı. "Yaşadıklarım benim için en doğru, en güzel olandı; gelecek de tasam değil" diyebiliyor musun aklınız ve duygularınız sekronize bir halde iken yani tüm kalbinizle Sayın Wittgenstein? O vakit dünya vız gelir tırıs gider. O zaman en sağlıklı, en verimli (biraz basmakalıp olacak ama en doyumsuz :) ilişkiyi kurabilirsin dünya ile. Velhasıl ben bu filozoflara çok üzülüyorum. Gerçekten. Bu kadar akıllı ve bilgili oldukları halde debelenip duruyorlar. Üstelik ben bilirim, ben bildim diye direnerek. Ne yapsınlar onların yol gösteren ve yolu açan gönül erenleri yok. Mirasımızın kıymetini bilmeliyiz vesselam. Alaattin Diker hoca iyi ki paylaştınız. Wittengstein vesilesi ile birazcık olsa da içimi dökmüş oldum. (Oysa yetişmesi gereken işler beni bekliyor. Demek ki o kadar dolmuşum). Sevgili gençlerimizin Lacan, Deleuze vb. peşinde nasıl helak olduklarını gördükçe demek ki dünya böyle dönüyor diyorum. Repliklerdeki ufak tefek değişikliklere kanmayalım senaryo aynı da dekor ve oyuncular değişiyor. Tabii bir de yapımcı-yönetmen hiç değişmiyor. Sonunda onca kuştan otuz kuş kaldı diyor ya Attar, Kuş Dilinde. Güzel Allah'ım isteyenleri cemali ile otuz kuşun arasına katsın. Bu filozofları da ibret olarak gözümüzden uzak tutmasın inşallah.

 

Alaattin Diker:

Beylü Dikeçligil hocam, katkınız için müteşekkirim. Aslında ilahiyatçı hocalardan ziyade sosyal bilimcilerin bu konuya el atması bir eksiklik olarak duruyor. İnşallah çığlığımızı işitirler. Post yapısalcı düşünürlere bilahere değineceğim. Şimdilik Heidegger ile başlayayım: Heidegger şöyle der: "Varoluş gerçeğini düşünen bir düşünce artık metafizik ile yetinmez, ancak metafiziğe karşı da düşünmez. Adını koymak gerekirse; felsefenin kökünü yok etmez. Aksine onun temelini kazar ve zeminini hazırlar. Metafizik, felsefenin ilk göz ağrısı olarak kalır. Düşünce ilk aşamada ona [metafizik] ulaşmaz.[...] Metafizik, varlık gerçeğini düşünerek aşıldı. Ancak metafizik düşüncenin aşılmış olması metafiziği ortadan kaldırmaz.''

Kısaca belirtmem gerekirse; Heidegger burada, soru(n)ların tek bir olaya indirgenemeyeceğini vurgular. Misal, kültür ve din birbirine bağlı olgulardır. Metafiziğin ötesinde hala kökler vardır. O yüzden önümüze gelen her şey sökülüp parçalanamaz. Yapısökümcü Derida'nın biricik ilham kaynağı Heidegger olduğu için onu da ilk fırsatta yazacağım.

 

Beylü Dikeçligil:

Bekliyoruz. Çok faydalı oluyor.

 

Alaattin Diker:

Beylü Dikeçligil Hocam, aslında Derrida, Foucault , Deleuze okuyan ama "dispositive of power"nın nerede olduğunu - yani bizzat kendilerinde bulunduğunu - kavrayamayan bir zümre ile karşı karşıyayız. Kendi güçlerini gizlemek isteyenler bir başkasında güç vehmediyorlar. Bu çerçevede yürütülen 'iktidar söylemi' ya da kültürel hayatta dayatılan 'yetkinlik izni' Türk toplumun hızla ayrışmasına da yol açmaktadır.

Metinlerin nasıl parçalandığını izlemek için Derrida'nın geliştirdiği ve 'yapısöküm' olarak isimlendirdiği olay acaba sosyal hayatımıza nasıl yansımaktadır? sorusu olmalıdır asıl bizi ilgilendiren. Görüyoruz ki, onu okuyanların ekseriyeti 'yapısökümü' Derrida'nın tarif ettiği şekilde değil, onun bir çok yerde uyardığı şekilde, 'enstrüman ve reçete' olarak anlıyor ve suistimal ediyorlar.

Tamam. Post Yapısalcılık 'özne' kavramını lugatten çıkarmış, üzerini çizmiş ve Batı'nın metafizik anlayışı ile hesaplaşmış olabilir. Algıları yalnız fark'a dayandırmak; ayıp, eksik, kusur, yanlış, eğri aramak sağlıklı bir düşünce tarzı olamaz. Bunun 'postmodern görecelik' olduğunu 80li yıllarda Habermas yazdı çizdi. Benim dikkat çekmek istediğim nokta; bu kavramın aydınlar tarafından istismar ediliyor olmasıdır. Halbuki Derrida'nın niyeti kötüye kullanılmayacak metinler ortaya çıkarmaktı! 'Nihai metin' elde etmek onun amacıydı. Esasen 'yapısöküm' işe yarar ve büyüleyici bir yöntem olabilirdi, ancak dış etkiler veya güçler daha baskın çıktılar. Sonuçta; kapitalizm 'yapısökümü' de yendi...

Derrida; yapısökümü hem 'yapısal' hem de 'anti-yapısal' bir hareket olarak tanımlamıştı. Onun bir -izm olmasını asla istemiyordu. Unutmayalım ki, yapısöküm ya da post-yapısalcılık marxizme bir tepki olarak doğmuştur. Sartre'ye, ilerleme düşüncesine, hatta hümanizme karşı bir duruş sayılabilir. Gerekçelerini bu yönüyle kullanmakta bir mahsur yoktur, ama o yaklaşımı 'altın buzağı' haline getirmemek kaydıyla.

Derrida, bazı metinlerin totaliter ideolojiler ve radikal dini cereyanlar tarafından suistimal edildiğini görmüş, ve ona karşı mutlaka bir şey yapılması gerektiğini düşünmüştü: Soykırım sonrasında Avrupa'da tükenen edebiyat ile felsefe geleneğini kurtarmak istiyordu. Burada sorun Derrida veya Yapısöküm değildir, aksine Derida'nın yöntemini kullandığını söyleyerek fikir hayatımızda kelime çöplüğü yaratanlardır. Yapısökümcülerin kurgularını bozmak ve yapılarını yıkmak hem iyi bir fikir hem de zorlu bir iştir. Ama Derrida'nın ilham kaynağının Heidegger olması bizim için iyi bir çıkış noktası olabilir. Heidegger felsefesinin metafizikten arındırılmış olması da güzel bir ip ucudur. Biraz daha ileri giderek şunu söyleyebilirim: Heidegger erken dönemde bu yöntemi bizzat kendi denedi ancak Naziler 'Talmud-Diyalektiği' mi uyguluyorsun? diyerek üzerine gitti. O da vazgeçmek zorunda kaldı. Bir anlamda Derrida şimdi, Heidegger'in yarım bıraktığı bir işi tamamlamış olmaktadır. Bu durumu özel sohbetlerinde açıklar, ve 'seküler' olduğunun altını çizer. Öyle ki, ''Amerika yapısökümdür'' diye bağırdığı söylenir!

Bu slogan bile siyasal ve akademik alanda Avrupa zihniyetine ve entelektüel kültürüne 'göçebe' bir anlayışın nasıl sızdığını gösteriyor: İtina gösterilmeyen ve kıymet verilmeyen bir cevher yaban ellerce harcıalem şekilde tarumar edilmektedir. Ayrıca o iklim ve zeminde ayrık otları bitmektedir. Yeni bir bina inşa etmek veya alkışlanmaya değer yeni fikirler üretmek 'göçebe' aydınlardan beklenmemelidir. Çünkü ilerlemecilik ya da çağdaşlık temeline dayanarak 'Biz' inşa edenler aynı zamanda tepeden baktıkları 'Ötekileri' de inşa etmek durumundadırlar. Eleştirimizin haksız olmadığını yıllardır inşa etmeye çalıştıkları gerçek dışı(irreal) kimlikler ve yapılar zaten ele veriyor.

Vehbi Başer:

Benim bu tür mübahaselerde eksikliğini hissettiğim bir şey var. Bir türlü, Batı ile “geçmişimize ait miras” arasında, bunların farklılığı, benzerlikleri, zıtlıklıarı ve paralellikleri tartışmasını aşıp “asıl mesele(ler)” üzerine “göndermesiz bir yolculuk” ile yol alamıyoruz. Batı’yı biz ve “yabancı onlar” bağlamında karşıtlaştırmaktan ve artık -bir geleneğin sürekliliği içinde tevarüsü imkansız hale gelmiş- yabancısı haline geldiğimiz bir geçmişi, aramızdan su sızmıyormuş gibi sahiplenmekten kurtulamıyor; iki yabancı medeniyetten Batı’yı, olmadığımız kadar yabacılaştırarak dışında kalabileceğimizi, onu merkeze alarak geçmişimize ait herşeyi doğululaştırdıktan sonra, aslında yabacısı olduğumuz bu şeyi de sahiplenerek yabancılığından soyunabileceğimizi sanıyoruz. Böylece aslında ne Batı ırmağına dalıyor, ne de içinden çıkıp uzağında kuruyakaldığımız İslam’la yahut Doğu ile sırımsıklak olmadığımızı -yani artık akan bir ırmak olmaktan çoktandır uzak bir “tarihte akmış ırmak”ın içinde de olamayacağımızı- kavrayabiliyoruz. Sanırım bu, iğdiş edici asıl kültürel blokajımızı oluşturuyor. Kitaplarda, makalelerde, dergilerde... zihnimizle maruz kaldığımız ama ait olmadığımız, filmlerde, dizilerde, oyunlarda seyretsek bile oyunun gerçekten tümüyle içinde yer almadığımız ama dışında da kalamadığımız, bir tür “ikili ecnebi-merkezcilik” (dual-xenocentrism) askısında, bir tür “yarı-yaşarlık” yahut “bitkisel insaniyet” vakumunda, var olsa da canlılık gösteremeyen, ölmüş olsa da gömülemeyen zombiler gibiyiz. Merak ediyorum mesela, Alaattin Hoca, ikamet ettiği halde “Batı’da mı yaşıyor”? Yahut biz, bir zamanlar Osmanlı’nın hüküm sürdüğü ve “bir çeşit İslam”ın hakim olduğu bu topraklarda ikamet etriğimiz halde, “burada mı yaşıyor”uz. Burası, hala burası olmadığına göre “eveeet, hem de dibine kadar burada” denmesi, beni gülümsetmesi bir yana, “gülünç de olmaz” mı?

Bunun bir tür melezlenme olduğunu sananlar var; oysa melez, çifte yahut çoğul köken(ler)inden hususiyetlerin bir sentezi iken biz bir tür “ikisinden de sterilize” bir hususiyetsizlikle, “herhangi bir medeniyet”in karakteristik yahut “nev-i şahsına münhasır” mahiyetinden nasipsizlikle muallel, “medeniyet seviyesinde olmazsa olmaz” vasıflardan azade bir “hayat sürme halinin savruluşları”na tâbî bir istikametsizlikten muzdarip durumdayız.

Buna ilaveten, bu “canlılığı sürdürme halinin aşağı seviyesi”nde bile, insan varoluşunun aslî trajedilerine müteallik herhangi bir aslî meseleden başlayarak adım adım gelişip sepilebilecek hiçbir başlangıç noktasından harekete geçebiliyor da değiliz. Bir tür “terminal/istasyonda unutulmuş yabancılar” gibiyiz; birileri gelip bizi alıp götürebilirler, ama ne onları tanıyacak ve benimseyecek bir haldeyiz, ne de onların tanıyıp benimseyebilecekleri bir halde. Bütün aşinalıklarımızın herbiri ayrı bir cânipten farklı bir cenâha doğru çekiştirirken ne bir bütün olarak bir tarafa doğru bir istikamet kazanabiliyor, ne de parçalanıp ayrı cenahlara doğru dağılabiliyoruz. Şöyle olmak isteriz ama böyle böyle olmamak kaydıyla; böyle olmak isteriz ama şöyle şöyle olmamak kaydıyla. Hem geri vitese takılmış, hem el freni çekili, aslında öne doğru gitmek için gazına da köküne kadar basılmış bir araba gibiyiz. Aman ne kadar yakıt tüketiyor ve Tanrım, ne kadar da amortismandan yiyoruz.

Bence bir yöne doğru harekete geçer ve yürümeyi sürdürürsek bu cangıldan dışarı çıkabiliriz. Bu hususiyetsiz, mahiyetsiz ve tabii istikametsiz, askıda takılıp kalmışlık, herhangi bir yanlış istikamette yol almaktan çok daha vahim. Batı’ya evet ama şurasına, Doğu’ya evet ama burasına; geleneğe evet ama şurasına, modernliğe evet ama burasına razı olamaz bir “karakter kazanamama hali”ne bu mahkumiyet, sanırım bütün kötürümlük ve iğdişliklerimizin temelini oluşturuyor.

Xenocentrism, oldukça spesifik amaçlarla geliştirilmiş, Türkçe literatürde de ilk defa benim bir makalemle ithal olunmuş bir kavramdır.

Yeni Türkiye dergisi’nin Cumhuriyet’in 75. Yılı Özel Sayısı’nda IV. Sayısı’ndaki bu makaleye ilaveten daha sonra da Uluslararası Asya Felsefe Derneği’nin sempozyumlarından (ICAPA) birinde yayınlanan bir bildiride de tekrar ve daha makro meseleler için ele almıştım.

Çok kısaca belirtecek olursam bu kavram ethnocentrism (kendi kültür-toplum-grup’unun standartlarını merkeze alıp onlara evrensel bir değer atfetmek) kavramı ile zıtlık içinde, yabancı (xenos, ecnebî) bir kültür-toplum-grup’un standartlarını merkeze alıp onlara evrensel bir değer atfetmek anlamına geliyor.

Bu yorumda ise kavramı biraz daha ileri götürerek “dual-xenocentrism” biçiminde kullanarak aslında sadece bir yabancı kültür-toplum olarak Batılı sosyo-kültürel standartları da, artık “içinde yetişmediğimiz” için artık yabancısı durumuna düştüğümüz kendi geçmiş ve mirasımızın standartlarını da “ikili” bir xenocentric tavır içinde merkeze aldığımızı kastetmek üzere kullandım.

Çok açık olmadı belki ama zikrettiğim makale ve tebliğde daha açık anlamlarını ve örneklerini bulabilirsiniz.