Gezi Notları 2018


Hessen’de Tepesinde Ayyıldız Olan Bir Kule

Farklı zamanlarda birkaç kez gittiğim Avrupa ülkelerinden Almanya-İsviçre-Fransa hattında bu kez farklı gözlemlerim oldu. İlk durağımız Gieβen. Bu şehir Hessen Eyaleti'nde ve Frankfurt’un kuzeybatısına düşüyor. Frankfurt’a 80 km. uzaklıkta ve 85 bin nüfuslu. Şehrin birkaç önemli özelliği var. İlki, II. Dünya Savaşı’nda en fazla bomba buraya atılmış ve en büyük hasarı bu şehir almış (6 Aralık 1944). Öyle ki şehirde taş üstünde taş kalmamış. Anlaşılacağı gibi şehir, 1945’ten sonra yeniden kurulmuş. İkincisi; Almanya’da üniversite öğrencilerinin en yoğun bulunduğu şehirlerden biri Gieβen. Kızım bu şehirde yaşadığı için buraya birkaç kez gelmiştim. Şehrin bir diğer özelliği de bir Matematik Müzesi'nin dünyada sadece bu şehirde bulunuyor olması. Müzeyi daha önce ziyaret etmiştim. 2002'de açılan müzeyi 2010'da 1 milyonu aşkın kişi ziyaret etmiş. Müzede matematikle ilgili işlemlerin geçmişi dev maketlerle oyunlaştırılarak verilmiş. Burada, geometrik şekillerden elde edilmiş çok enteresan akıl oyunu ahşap gereçler var.  Bu şekilleri bir araya dizerek anlamlı bir bütüne ulaşmak oldukça uğraş istiyor. Orada biraz şekil oyunu oynadım ve yenildim.

Şehirde dünyaca ünlü bilim ve sanat adamlarının da izleri var.               

Rontgen'in kâşifi Wilhelm Röntgen (1845-1923) anıtı ve ünlü fizikçinin 1879-1888 arası ders verdiği J. Liebig Üniversitesi burada. Röntgen 1901’de Nobel Fizik ödülü almış. Üniversite bugün de aynı amaçla kullanılıyor. Okulda Justus Liebig (1803-1873) de ders vermiş. Almanya'da en az Röntgen kadar ünlü Liebig. Bu zat, organik kimyanın kurucusu, kabartma tozunun ve gübrenin kâşifi. Nobel ödüllü toplam 60 kimyacıdan 42'si Liebig'in talebesi imiş (duydunuz mu Türk üniversiteleri ve onun fen hocaları...) Şehirde, Liebig’e adanmış ve onun adıyla anılan bir de müze var. Ünlü Alman şairi Goethe, Wetzlar’da staj yaptığı yıllarda (1772) Frankfurt’a dönerken Gieβen’e uğrar ve günün sonunda açlığını buradaki Zum Löwen adlı lokantada giderirmiş. Bu lokanta, hâlâ lokanta olarak kullanılıyor ve İtalyanlar işletiyor.                                   

Wetzlar, Almanya’nın küçük ama tarihi ve tabiat dokusu ile şirin bir şehir. Burada Weilburg kasabasına bağlı bir tepenin eteğindeki Kristalhöhle-Kubacher Yeraltı Mağarası'na gittik. (Malumu ilam: Avrupa’da kasaba ile köyler aynı şekilde yapılandırılmıştır.) Burası, dünyanın en gizemli mağarası kabul ediliyormuş. 300 milyon yıllık geçmişi olan mağaranın keşfedilmemiş alanları da varmış. Yerin 70 m. altına indik. Mağarada yer yer akmakta olan kristal dereler var. Şehrin tarihi dokusu özenle korunmuş. Weilburg'da, şehri kuş bakışı seyredebileceğiniz yüksekçe bir yerde konuşlanan Sloβegarten, 17 yy aşiretlerine ait bahçeleriyle ünlü bir şato. Bu şatonun bahçesinde dalları her iki yana uzayan, dolayısıyla bir duvarı yataylamasına saran bir ağaç gördüm. Dönüşte Weilburg’da akşam güneşinin muhteşem bir görüntü sunan batışını izlemenin keyfini de kayda alalım.

Giessen’e 7-8 km ötede Lich-Kloster yerleşkesinde  genişçe bir avlusu olan 17.yy’dan kalma sıkı tahkim edilmiş bir taş bina var. Bina, külliye biçiminde ve civarında korumaya alınmış on beş yirmi kadar tarihi evlerden oluşuyor. Burası, 1940'larda askeri amaçla kullanılmış. Binanın avlusunda, savaşta öldürülmüş 40-50 kadar askere ait anıt mezar bulunuyor. O mekânda, dışarıda, tepesinde ayyıldız olan bir kule görünce ilgimi çekti ve yaklaştım. Kitabesinde Abbas Arnsburg yazıyor. Ayyıldız ve Abbas... Bunun bizimle -en azından medeniyetimizle- ilgili olabileceğini düşündüm; fakat bu kule ve kitabe ile ilgili Almanların hiçbir fikri yok. Dolayısıyla kimseden net bir bilgi alamadım. Türkler farkına bile varmamış zaten. Buradaki Türklerin işleri o kadar çok ki (!)… Çocuklarıyla da ilgilenemiyorlar. (Görev yaptığım Augsburg’daki Dom Kilisesi'nin kapısında 2018’e göre 330 yıldır asılı duran  Osmanlı Sancağı’ndan da hâlâ haberleri yoktur orada yaşayan Türklerin.) Burada yıllar önce öğretmenlik yapmış olan dostum M. Nevzat Özdemir'in verdiği bilgilerle zihnimdeki taşlar yerine oturdu: Buna göre; Osmanlı Dönemi'nde çeşitli savaşlarda Almanlara esir düşen çok sayıda Müslüman vardı. Bunların bir kısmı din de değiştirdiler. Bazıları oralardaki kilise mezarlıklarına gömüldüler. Bu konuda yayımlanmış bir de eser var:  1688-1700 arasında Almanlara esir düşen "Bir Osmanlı Askerinin Hatıratı", (aynı üst başlıkla)  Temeşvarlı Osman Ağa adıyla Bilge Kültür Sanat'tan  çıktı. Anlaşılıyor ki Abbas Arnsburg onlardan biri. Soyadı da bu görüşü doğruluyor.  Abbas'ın hikâyesini bilmek isterdim. Mesela nasıl Arnsburg olduğu, oraya anıtını diktirecek ne iş yaptığı vb. (Meraklısı için: Almanya'da Türk İzleri, Latif Çelik; Almanca, 2009; Avrupa'da Türk İzleri Yavuz Bülent Bakiler, 2017; Altan Araslı, Akçay, 3 cilt 2009).

Almanya’nın bazı şehirlerinde Pakistanlı Mirza Gulam Ahmet (1835-1908) adına yapılmış camiler var. Ahmediye Camisi olarak bilinen bu camilerin bünyesinde medrese de bulunuyor. Bunların biri de Giessen’de. Bu cemaat mensuplarına göre Risalet, veraset yoluyla sürmektedir ve Gulam Ahmet, Hz. Peygamberin varisidir.  Ahmediye Camisi diyanet camisinin hemen bitişiğinden bir arsa alınarak geçen yıl yapılmış. İnşaat sırasında Ditib (Diyanet) camisinin cemaati centilmen davranmış, daha doğrusu mezhepçilik-kabilecilik gibi cahiliye adetlerini işletmemiş ve geniş bir pencere sunmuşlar: “Cuma namazlarını bizim camide kılabilirsiniz inşaatınız bitinceye kadar.” demişler. Bu insani teklife, cemaat mensuplarının verdikleri cevap ilginçtir: “Biz, sizin arkanızda namaz kılmayız.” Sadece Türklerin değil burada yaşayan Müslümanların ortak görüşü, Avrupa’da bu cemaatle İngilizlerin özel olarak ilgilendikleri, her türlü desteği verdikleri yönündedir. Kızımın evine 500 m ötede olan bu camin hem resmini çekmeye hem de cumayı burada kılmaya gittim. Az geç gidip gizlice resim çektim; müdahale ederlermiş çünkü. Namazdan sonra oyalanmış olmalıyım. Evde "lazım" olmuşuz. Telefon da olmadığı için ulakla haber salmış kızım. 11 yaşındaki torun geldi. Eve girerken çocuğun söylediği söz: “Dede, senin yüzünden 1 dakika geç kaldık. Annem saat 15.00'te burada olun demişti ve ben tamam demiştim.

Gieβen’e 30 km uzaklıkta bulunan Marburg, savaşta, tarihi dokusu zarar görmeyen birkaç şehirden biri ve bu ülkede gördüğüm en güzel şehir. Şehrin tarihi dokusu olduğu gibi korunmuş. Yorumbilimin (hermenötik) iki önemli ismi Hans G. Gadamer (öl. 2002) ve Rudolf Bultmann (öl. 1976); Kant’ın ahlak öğretisi üzerine çalışan filozof Karl Vorländer (öl. 1928) burada doğmuşlar. “Hermeneutik inceleme, varlık incelemesi ve nihai noktada dil incelemesidir” diyen Marburglu Gadamer, uzun bir ömür yaşadı (102 yaş). Gadamer, M. Heidegger’in de talebesi oluyor.

Bu şehirdeki Elisa Bethen Kilisesi’nin mimarisi farklı geldi sanki bana. Kilisenin emsallerine oranla çok daha dik çatılı bir görüntüsü var. İçerisi zifiri karanlık. Telefon ışığından yararlanmayı bile düşündüm. Kısmen ışıklandırma vardı ama çok cılız ve yetersiz idi. Ruhuma bir kasvet çöktü ve kendimi dışarı attım. Kilise mimarisinde gözetilen temel husus; insanı kuşatmak, kıstırmak, insanın insan varlığını hâkimiyeti altına almak…
 

Marburg’daki 16.yy’dan kalma Asilzadeler Şatosu’nun görkemi şehre farklı bir siluet veriyor. Gördüğüm en görkemli şatonun da Alsace-Haut Rihn hattında, Colmar-Strasbourg arasında, yemyeşil üzüm bağlarından geçilip kıvrımlı yollardan çıkılarak ulaşılan 12.yy’dan kalma Haut Königsborg Şatosu olduğunu söylemeliyim. Şatonun içinde asilzadelerin işlettiği şarap işletmeleri atölyesi de var. Zaten bu yol hattına hâlâ Alsace Şarap Yolu deniyormuş.
Marburg Üniversitesinde; Heidegger, Dilthey, Wittgenstein, Schleiermacher, Z. Bauman ve Heidegger; hocaların hocası sayılan Franz Brentano ve Edmund Husserl gibi büyük hocalar ders vermiş. Hocaların burada toplanmaları sebebiyle, felsefede, zaman içinde bir Marburg Okulu’ndan bile söz edildi. (Kurucu: Hermann Cohen, geliştiricileri Paul Natorp ve Ernst Cassirer.) Burada anılan hocaların çoğu daha sonra Freiburg’da ve Frankfurt’ta da ders vereceklerdir. Böylece Marburg’dan sonra bir Freiburg ve Frankfurt Okulu’ndan da söz edilecektir. Bu arada Nietzsche'nin de Basel'de ders verdiğini hatırlatalım. (Basel'e de uğradık ama dönüş yolu olarak) Freiburg’a daha önce, 2004’te gitmiştim. Bu şehir de Trier ve Marburg’dan sonra tarihi dokusu en ince ayrıntısına kadar korunmuş otantik bir şehir.

Almanya’da yaşayan Türkler, 15 Temmuz’un önemli aktörlerinden firari Adil Öksüz ve Zekeriya Öz’ün Freiburg’da, istihbarat gözetiminde özel bir koruma altında saklandığı bilgisine sahipler. Görgü şahitleri de varmış. Bir şekilde Almanya’ya “giren” bu gibi firarilerin ilkin Giessen’e getirildikleri, sonra buradan sıkı bir güvenlik altında dağıtım edildikleri bilgisi ise tartışılmıyor bile.

1 Mayıs Cumartesi günü Frankfurt’a gittik. Şehrin önemli caddeleri neredeyse boşaltmıştı. Arkada, ana arterlerde ise kıyamet kopuyordu. Burada marjinal gruplar için 1 Mayıs önemli fırsattır. Daha önce Goethe'nin müze evini ziyaret ettiğim için bu kez aklımda Frankfurt'a görülmesi gereken önemli bir mekân olan  İnternational Senckenberg Museum (Doğa Müzesi) var. Müze girişinin karşısında orta refüjde şehir aksesuarı olarak yerleştirilmiş bir görsel dikkatimi çekti. Love kelimesinin son harfini Euro’nun simgesi € ile yazmışlar. Batının zamirini deşifre eden bir espri. Aşk gibi metafizik bir değere bile para burnunu sokmuş. Bu müzedeki hayvan iskeletleri 70 milyon yıllık imiş. Keza, M.Ö’sine ait ağaçlar bile korunmuş. Dinazorun mitolojik bir varlık olduğunu sanıyordum doğrusu. Değilmiş. 

Avrupa’da gittiğim her ülkede şehirleşmeyi bir problem olmaktan çıkmış gördüm. Adamlar bu işi 50 yıl önce halletmişler. Savaş yıkımı, bir bakıma işe de yaramış. Köyler dâhil bütün şehirler, 100 yıl sonrasının şartlarına göre planlanmış. 

Şehirleşmede, her yerde insan unsurunu ve tabiatı ön plana almışlar. (Bunlar ‘gâvur’ oluyor tabii!) Bizim büyük şehirlerin varoşlarındaki (özellikle Bağcılar, Yeni Bosna, K.Çekmece, Güngören, Okmeydanı, Gültepe, Sancaktepe, Kartal, Sultanbeyli, Gaziosmanpaşa, Sultangazi’deki...) sokakların buradaki herhangi bir şehrin bir mahallesi gibi olması için “bir atla yık” biçiminde düzenlenmesi gerekir ki yeşil alana yer açılsın, bu semtler bir şehire benzesin. (Buralar şehir değil, en uygun adıyla “arabesk yerleşke”) Aksi hâlde bu semtler, bir 50 yıl daha ağaçsız yani nefessiz yaşayacaktır. Şu soruyu hep sormuşumdur: Gayrimüslimler eve benzeyen evlerde, insana yaraşır şehirlerde tabiatla kucak kucağa yaşarken Müslümanlar neden kötü binalarda yaşıyorlar, neden kötü şehirler kurdular, neden ağaçları kovdular şehirlerden, neden hayvanlarla iletişimi kestiler? Bu soruların benzerini, o ünlü beytinde, 150 yıl önce Ziya Paşa da sormuştu. Yeni Cumhuriyet, güzel şehirlerin imarı için bir fırsattı ve o kaçırıldı. Bina yaparken hiç olmazsa aracını nereye koyacağını hesap etmemeyi, 30 yıl sonrasını öngör(e)memeyi ise izah edemiyor insan. Yukarıda andığım             yerleşkelerimizi görünce medeni bir millet olmadığımızı düşünüyorum bazen; ama bu elbette doğru değil. Medeniyetini kaybetmiş bir milletiz  demek              daha doğru olacak. Şehirleşme medeniyet algısıyla doğrudan bağlantılıdır.Müslümanlar medeniyetleriyle birlikte şehirlerini de yitirdiler.                 

                                                           

2017 yılı ülkemiz için Avrupa ile ilişkiler bakımından en kötü geçen yıl idi. O yıl Fransız ve Alman televizyonları neredeyse her akşam Türkiye Cumhurbaşkanı aleyhine Tv programları yapıyorlardı. Tr. Cumhurbaşkanı'na hakaret eden ve dövmeli tişörtüyle bilinen bir Alman vatandaşa, bu hakaretinden dolayı burada yaşayan Türklerin şikâyeti üzerine soruşturma açılmış. Federal yasalarda o sırada “yabancı devlet adamlarına hakaret edilemeyeceğine” ilişkin madde varmış ve “bizimkiler” buradan girerekdava açmışlar. Türkiye’yi ikinin biri hukuktan sapmakla suçlayan Alman hukuk birimleri, dava açıldıktan sonra bu maddeyi feshetmiş ve dava düşmüş. Adam da yargılan(a)mamış. Bu gelişimde bu tipi dinmişti sanki. Sebebi de belli: Sonunda, -özelikle bu ülkedeki son seçim sırasında- y aşlı ve etkili bir gazeteci isyan etmiş: “Türkiye Cumhurbaşkanı, Almanya’yı da yönetmeye aday da bizim mi haberimiz yok? Ekonomik sıkıntılarımızın sorumlusu Tr. Cumhurbaşkanı mı? Ne yapıyorsunuz siz?” demiş. Etkili olmuş ve kesilmiş biraz. Herhangi bir Avrupa ülkesinin ikinin biri Türkiye aleyhine "şaşırtıcı" çıkış yapması bütünüyle danışıklı, sistemli ve sıraya konmuş sanki. Orada bulunduğum sırada (Mayıs 2018) sıra Fransa'da idi ve "Kuran ayetlerini tebdil veya tağyir" önerisi ile savdı sırasını. Sanırım sıra Belçika’ya geldi… Bunlar elbette bir amaca mebni ki o biliniyor artık.

Seçim deyince aklıma geldi. Almanya'da görev yaptığım yıllar... Bir pazartesi sabahı. Okulda Alman öğretmenler seçim sonucunu konuşuyorlar. Cdu kazanmış falan. “Seçim mi oldu?” dedim. Gülüştüler. Meger tv'de olup bitmiş seçim. E, Tv de izlemiyorduk çünkü tv izleyecek kadar vaktimiz yoktu. Bizde olanı anlamakta zorlanıyorum. Bu zamanda şamatalı meydan mitingleri yapmak, caddeleri parti bayrakları ile donatmak, telefona propaganda mesajları göndermek vs insanları geri zekâlı yerine   koyma görünüyor bana, baktığım yerden. Bu arada farklı sayılabilecek bir bilgiye ulaştık: Meğer Almanya’nın da kendine has faili meçhulleri varmış. Türkiye ve Erdoğan yanlısı konuşmalarıyla bilinen iki gazeteci faili meçhule kurban gitmiş. Bu bizde pek bilinmiyor.

Bir cumartesi günü İsviçre’ye gittik. Yol hedefimizde Lozan ve Montreux var. İlgimi çekti: İsviçre yollarında, ortalama her 20 km'de bir yol kenarlarında Haç resmi var. Kimi metal kimi ahşap bu haçların ve uzaktan seçilebilecek büyüklükte. İsvirçre’nin paradan para kazanan bir ülke olduğunu; dünyanın haram yiyicilerinin paralarının kasası olduğunu az çok herkes bilir. Şu da biliniyor: İsviçre bağımsız bir ülke değil. Fransiz-Alman-İtalyan kantonlarından oluşuyor. Sadece haram para değil; bu üç devlet sömürgelerden elde edilen serveti de buraya yığmışlar ve ortak bir güvenlik şemsiyesi kurmuşlar. Bu ülkeler İsviçre’ye demişler ki “Lozan, Montreux, Boden See bölgelerinde ortak hâkimiyet kuralım. Buralarda bizim sömürgelerimizden elde ettiğimiz dünya servetimiz var. Servetimizin başında olmamız lazım. Buraları tek başına koruyamazsın zaten” demişler. O da kabul etmiş. Bu kantonların her birinin ayrı başbakanı var.

Mağlupların aralarında ihtilafa düştüğü (birine göre devletimizin defterinin dürüldüğü diğerine göre bize nur topu gibi bir devlet ikram edildiği) Lozan ve Montreux ile o imzaların atıldığı oteli merak ediyordum. Montreux, Alp dağlarının eteğinde, Leman gölü kıyısında etkileyici bir tabiat ortamına sahip küçük bir kasaba. Şehrin başında Alpler'in nöbet tutar gibi dikilişi muhteşem. Montrö Anlaşması’yla savaştan yenik çıkmanın ağır bedelini "yabancı gemilerin 100 yıl Boğazlardan ‘beleş’ geçişi" olarak ödüyoruz malum. İste o anlaşmanın (Montrö Andlaşması, 22 Haziran 1936) imzalandığı otel, sırtını şehrin arkasındaki sarp dağların yamacına yaslamış, 82 yıl öncesinden orada yaşananları fısıldıyor kulağıma. Otel bugün de otel olarak kullanılıyor. Bu ve buradaki diğer tarihi otellerde kalmak büyük para imiş. Montreux Palace’ın karşısında resim çekinirken -yenilmişlerin bir evladı olarak- mağlubiyete dair tarifsiz, tuhaf duygular yaşadım.

Havada bulutlar ağıp dönmeye başlayınca, yağmur her an gelebilir, Lozan’ı da aradan çıkaralım dedik. Montreux ile Lozan arası 20 km. Lozan’da ilk işimiz o ünlü anlaşmanın yapıldığı oteli bulmak oldu. O ünlü masada, karşımızda; İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Portekiz, Belçika, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan ve Yugoslavya’nın bulunduğu 24 Temmuz 1923’te atılan o imzalarla Osmanlı devletinin sadece savaşta yenilgisi değil çöküşü de tescillenmişti.  Vardığımızda yağmur da ha bastırdı ha bastıracak... Mihmandarım Cebrail Eryurt çekinceli. Güvenlik içeri bırakmaz diye düşünüyor. Kovmazlar ya dedim, daldım. Güvenlik kulübesinde de otel çevresinde de kimse görünmüyordu. El çabukluğuyla birkaç resim çektik. Mağlupların çocukları özgün adı Beau Rivage Palace olan bu otelde atılan imzayı 90 yıl sonra da hâlâ tartışıyorlar. Yenilmişlerin çocukları oradan zaferle ayrıldıklarını söyleyedursunlar, Montreux ve Rivega Palaslar, muzafferlerin  zenginlikten semirmiş torunlarına kumar “hizmeti” sunuyor. Bu otellerde büyük paralarla kumar oynanıyormuş. Montreux Palace’da yaşadığım tuhaf duyguları burada da yaşadım. Derken yağmur çok şiddetli bastırdı ve oradan ayrıldık. (Yağmur, ne demek istedi?)

Karayolunu severim. Almanya'da karayolu kültürü yok veya gelişmemiş. Genelde tren kullanılıyor. Bir farklılık olur düşüncesiyle Fransa'ya kara yoluyla gittim. Aracımız,  Strasbourg üzerinden Mulhouse'e yedi saatlik bir yolumuz vardı. Biletin yedeğindeki, (Almanların Fahrschein dedikleri yol güzergâhını ve varışı belirten) bilgilendirme evrakında yazılan saatten bir dakika önce Mulhouse'e ulaştı otobüs.

Kız kardeşim, Fransa/Haut Rhin-d'Alsace Bölgesi’nde Mulhouse'da yaşıyor. Bu şehre defalarca geldim. Eski bir Alman kenti olan şehir, II. Dünya Savaşı’ndan sonra  savaş tazminatı olarak Fransızlara bırakılmış.  Avrupa'nın en zengin Botatik Bahçeleri ve en eski Otomobil Müzesi burada bulunuyor. Müzeye daha önce gitmiştim. Fransa'da herhangi bir mahkeme kararı olmadan sabah evden çıkınca nereye gittiğinizi nerelere uğradığınızı takip veya tespit yetkisi var polisin. Sadece eve baskın mahkeme kararı gerektiriyor. Özellikle para trafiğiniz ve ekonomik hareketiniz takip altındadır. Bizde 2018 başlarında patlak veren Çiftlik olayı düşünülürse bu ikincisinin iyi olduğu da düşünülebilir ama böyle bir girişim bizde Faşizm olarak algılanır. Oysa bu tür uygulamalar burada "devletin egemenlik hakkı" ile açıklanıyor. 

Bu gidişimde bir şey fark ettim: Avrupa’da büyük nehirlerden -mesela Rehn nehrinden- kollar elde edilmiş ve o kollar şehirlerden geçecek şekilde üzerinden gemilerin yüzebileceği bir kanal gibi düzenlenmiş. Rehn’in Mulhouse kolu kenarında dolaşıyordum. Karşı kıyıda bir tank dikkatimi çekti. II. Dünya savaşından kalma imiş. Etrafı biraz düzenlenmiş o kadar. Hiçbir koruması yok. Hırsız Avrupa’da da var. Onlardan biri çıkıp da o tankı parça parça söküp hurdacılara satmayı düşünmüyor. Biraz ilerleyince yine nehir kıyısında bir anıtla karşılaştım. Anıtı okurken Morocco adıyla karşılaşınca  irkildim. Bu, Müslüman bir ülke (Fas) adıydı. Rusya, Belçika, İngiltere, İtalya, Fransa gibi ülkelerin, sömürgelerinden getirdiği insanları âlî menfaatleri için savaşlarda kullandığı biliniyor. Mihmandarıma tercüme ettirdim. Tam da aklıma gelen gibiymiş: Gördüğüm anıt  Fransızların Fas'tan getirtip burada kırdırdığı seçkin, özel birlik adına dikilmiş. "Savaşta Öncelikli Ölmesi Gerekenler Anıtı da diyebiliriz buna. Führer, 1944'te 38 Faslı Müslüman’ı burada pusuya düşürüp imha etmiş. Müslümanların zaferlerinin de inhitatının da Avrupa'da somut izleri var ve bunlardan Türklerin de Kürtlerin de haberi yok.

Gezip dolaşırken açlık giderme telâşı sardı. Ben diyeyim imbis siz deyin lokanta... Dönere talimden başka şans yok. Onun da tadı yok. Avrupa’da -malumu ilam olacak- etin de sebze ve meyvenin de tadı yok. Derken gök gürültüsü gibi bir ses zuhur etti ki yeri göğü inletmekte. Bir dönüp baktım ki bir Fransız hatun bir tomar peçete ile burnuna operasyon düzenliyor. Almanlarda görmüştüm de Fransızlarda görmemiştim. recepseyhan.com.

Resimler (sırayla)

1. Zum Löven-Lokanta 2-Krsital Mağara 3-Ayyıldızlı Kule 4-Marburg 5- Frankfurt Doğa Müzesi,6- Bir Yerleşim 7-Love-Euro İlişkisi 8- En küçük Dinazor, 9- Leman Gölü, 10- Montreux Palace-Montreux, 11- Rivega Palace-Lozan