Habermas'ın Düşündürdükleri – I


Joschka Fischer 2001 yılında Almanya'nın en önemli liyakat nişanı olan 'Barış Ödülü'nü hocası Habermas'a verilirken onun hakkında şu tespiti yapmıştı: Devlet Düşünürü. Platon da aslında benzer bir şey söylemiştir: Ya krallar filozof olacaktı ya da filozoflar kral! Yoksa devletin akibeti hayır olmazdı. Elbette, Habermas gibi bir aydın kurulu düzenin düşünürü olmayı içine sindiremez. Ama son çeyrek asırda Almanya'nın iç ve dış siyasetinde onun çok önemli bir aktör haline geldiği inkâr edilemez bir gerçek.

Habermas, Hegel'in aksine 'vatandaş ' olarak ortaya çıkmış ve ülkesinin geleceği için değerli fikirler üretmiştir. Örneğin; modern bir toplumda tüm dinlerin ve kültürlerin barış içerisinde birlikte yaşamasının mümkün olduğunu savunmuş, Almanya'nın bir göçmen ülkesi haline geldiğini belirtmiştir. Bu durum kabul edilmediği sürece toplumsal barışın gerçekleş(e)meyeceğini ileri sürmüştür. Habermas, 2001 yılındaki ödül töreninde yaptığı konuşmanın başlığını bu yıl Ekim ayında piyasaya çıkacak yeni kitabına da başlık olarak seçmiştir: İnanç ve Bilim. Bu noktayı ilerde tartışmak üzere bir kenara kayıt edelim...

Habermas'ın kurumsal kişilik konumuna gelişini anlamak için yalnızca yazdığı kitaplara değil, hakkında yazılan binlerce ilmi makale ve yüzlerce kitaba da bakmamız gerekir.

Toplam 22 uluslararası ödül sahibi olan Habermas ömrü boyunca uyuşma ve uzlaşma peşinde koştu. Ancak bu yolda yürüyecek kişinin her şeyden önce 'rasyonel' olması gerekmektedir. Ama 'rasyonel' olmak doğuştan gelen bir yetenek değil, sonradan kazanılan bir özelliktir. Dünya İktisat Krizi yılında doğmuş ve çocukluğunu totaliter bir rejim içinde geçirmiş olmasının algılarını keskinleştirdiği ve iletişim meselesini önemsemesini sağladığı muhtemeldir. II. Dünya Savaşı'nın ardından Almanya'da yeni bir devletin kuruluş sürecine şahit olmuştur. Hegel'in Fenomoloji'sinden sonra 20.yüzyılın en önemli eseri sayılan 'Varlık ve Zaman' yazarı Heidegger'in ilkel bir ideolojiye ram olmasına bir türlü akıl erdirememiştir. O yüzden öğrenciliğinden itibaren 'Heidegger'e karşı Heidegger' ile düşünmeye karar verir ve ortaya ciddi bir ideoloji eleştirisi çıkar. Yaptığı şey aslında polemik değil, ciddi ve seviyeli bir zihniyet eleştirisidir. İtirazının özü, uygun bir teori için elzem olan iki kriterdir: Herkesin eşit ve her ferdin özgür olduğu fikri ile hakikat içerdiği söylenen her ifade için tutarlı gerekçeler aramak. Habermas böylece, her görüşün sorgulanmaya razı olduğu eleştirel akla düşünce kapısını açar.

Özgün duruş, fikirlerinin buzdolabına konmasını veya kendi görüşlerinden zamanla uzaklaşmasını engellemiştir. Habermas'a göre; düşünme eylemi 'akıl' düzeyinden hareket etmeli ve 'ben ve dünya' arasındaki her etkileşimi incelemelidir. Tam da bu noktada Habermas, beşerî aklın eyleminde yalnızca akıldan kaynaklanmayan sebeplerin de bulunduğunu ikrar eder. Onun 21. yüzyıla girerken, dinin toplumsal hayat için önemi hakkında yaptığı bu tespit, rasyonel kesinliklere indirgenemeyecek tasavvurlara yeni pencereler açmıştır. Bu bağlamda; Habermas'ın 11. Eylül olayı karşısında Müslümanlara arka çıkması ve 2004 yılında Kardinal Ratzinger (Papa Benedikt) ile entelektüel düzeyde dindarlık meselesini tartışması unutulmayacak tarihi olaylar arasındadır.

1985 yılında yaptığı bir konuşmada gözlerini ilk Adorno'nun açtığını söyler. Çünkü Adorno, ilkin birincil metnin çözümlenmesini, daha sonra etkisinin incelenmesini tavsiye etmektedir. Doktora döneminde üniversiteden arkadaşı Karl-Otto Apel sayesinde Amerikan felsefesi ile tanışmış ve aklını totaliter ideolojilere kaptırmış aydınların duyularını dışarıya karşı nasıl kapattıklarını ve dış etkilere karşı nasıl bağışıklık kazandıklarını öğrenmiştir.

Doktora sonrasında Adorno'nun yanında işe başlayan Habermas çok geçmeden Frankfurt Sosyal Araştırmalar Enstitüsü müdürü Horkheimer'in şimşeklerini üzerine çeker. Yazılarında zikrettiği kaynaklar, gün geçtikçe muhafazakarlaşan Horkheimer'i çileden çıkarmıştır. Habermas'ın 'marxist' olduğuna ve 'Doğudaki efendilere hizmet ettiğine' kanaat getirir! Adorno'nun direnmesine rağmen Horkheimer'in emriyle işten atılır; karısı ve çocuğu ile ortada kalır. Bu olaya kayıtsız kalmayan Prof. Wolfgang Abendroth onu yanına Marburg Üniversitesi'ne alır ve baş eseri sayılacak doçentlik tezini yazdırır: "İletişimsel Eylem Kuramı".

60’lı yılların başında yaşadığı olaylar Habermas'ın siyasal yönünü de tayin edecektir: Heidegger'in savunduğu taşralılığa ve Horkheimer'in içine düştüğü ideolojik körlüğe karşı çıkmak. Bu şekilde; insanı kendi ilişkileriyle buluşturan yeni ve demokratik bir dil doğabilirdi. Diyalektik diyalogun uzantısı olabilirdi ancak. Başka bir ifadeyle; özgür vatandaşın dili de özgür olmalıydı. Sosyal ilişkiler akıl süzgecinden geçirilmeli, dil üzerinden topluma tekrar yansıtılmalıydı. Çünkü dil insanı aldatmaz ve bezdirmezdi. Eşit adaylar arasında bir görüş alışverişiydi. Akli kriterlere göre kendini ayarlayan ve yargılayan eylem sonuçta dil olarak tezahür etmekteydi. Ama her yeni gelişme tesadüf ile ilintilidir ve aklın belirlediği bir eylemin sonuçları hiçbir zaman kestirilemez. Habermas bu nedenle iletişimi başarı ölçeğinde ele alır. Vatandaşların birbirleriyle konuşmak, yüzleşmek ve anlaşmak istediklerine inanır. Bu olguyu 'iletişimsel yetkinlik' olarak tanımlar. Elbette hiçbir iletişim kendiliğinden yürümez. Kişi hem kendini hem de başkalarıyla olan ilişkilerini denetlemek zorundadır. Habermas, ileri sürdüğü fikirlerin 'ütopik' olduğunu ve ancak ideal şartlarda gerçekleşebileceğini bilmektedir. İnsanın, kendi iç dünyası ile ötekinin dış dünyasını karşılaştırdığını öngörmektedir. 1968 yılında yayınladığı 'Bilgi ve Çıkar' isimli araştırmasında ideal şartları haiz iki alanı açıklar:

  1. Aklın yönetiminde eylem ve iletişimin gerçekleşeceği bir alan. Habermas'a göre bu alan tartışmaların cereyan ettiği kamuoyudur. Tartışmalar, derecesi ve önemine göre toplumun hafızasına 'söylem' olarak kazınmaktadır. Elbette söylemlerin bir sınırı vardır. "Söylemler hükmetmez ama yönetimi etkileyecek 'iletişimsel güç' yaratırlar." İktidarlar, söylemlerden ibaret olsa da özgür bir tartışma ortamı yaratmaya pek yanaşmazlar.
  2. İkinci alan araçsallaşma eğilimi gösteren bilimdir. Bilim, toplumsal etkileşimi mümkün kıldığı gibi aynı zamanda sınırlamaktadır. Örneğin, 20. yüzyılda insanların, teknolojinin yarattığı ilişkiler ağının kölesi haline geldiğini/getirildiğini gördük.

Habermas, insanlığın bu baskıya direnmesi için bir taslak sunar:

  1. Aşkın öznenin başarısı insanın doğa tarihi içindeki yeri ile irtibatlıdır. Yapabileceğimiz her şeyi insan olarak ve kalarak yapabiliriz ancak.
  2. Tanımak, insanın kendisini koruyabilmesi ve ileriye taşıyabilmesi için elzemdir. Aklımız, hayatta kalma irademizin ürünüdür. Ama zaman içerisinde serpilmek ve artmak istemektedir.
  3. Bilgiyi sevk ve idare eden çıkarlar emek, dil ve egemenlik üçgeni içerisinde teşekkül eder. İlgi duyduğumuz bir şeye tek başına kendimiz karar ver(e)meyiz.
  4. Kendini yansıtmanın gücü içinde bilgi ve çıkar özdeşleşir. Kendi hakkımızda düşünmek bizi daha iyi insanlar kılar.
  5. Bilgi ve çıkar bütünleşmesi bir diyalektik içinde gerçekleşir: "Baskı altına alınmak istemiyoruz. Baskıyı tanıyoruz. Bu iki yaklaşım bize baskıları sonlandırma fırsatı sunuyor."

Habermas, bilimin muştularına o yüzden pek kulak asmaz. İnsanın yaratıcı oluşuna güvenir. Onun yeteneklerini öne çıkarır. Bu çizgi klasik felsefe ile bağını koparır, Yeni ufuklara doğru yelken açar. Düşünme eyleminin somut bir hedefi yoktur artık. Buna karşın zihin dünyası diyalog ve diyalektik ile bütünleşir. Toplumsal uzlaşma sağlamak için diyalektiğe başvurur: "Katılırsak susarız." Kısaca; Habermas'ın düşlediği iletişim toplumu 'özgürlük, eşitlik ve kardeşlik' ekseninde doğacaktır. Ancak bu toplumun hakikat kriterlerine ihtiyacı vardır. Kendisini ölçecek, biçecek ve değerlendirecek ilkelere...

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA