Halim Demiryürek: İktidarlar insanlarını “gözetlemek” yerine “gözetmeyi” tercih etmeli


Halim Demiryürek’in Osmanlı Hapishaneleri (1913-1914) isimli kitabı Babıali Kültür Yayıncılıktan çıktı. Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Demiryürek ile kitabından hareketle hapishaneleri, zindanı, mahbesi, makteli, işkencehaneyi ve katilhaneyi konuştuk. Demiryürek’in genel olarak “hapishane” kavramına bakışını ve Osmanlı’nın son dönemindeki hapishanelere ve mahkûmlara ilişkin görüşlerini bu söyleşide yoğunlaşmış olarak bulacaksınız.

Sosyal tarih çalışmalarının son zamanlardaki artışı hepimizi sevindiriyor. Ancak sosyal tarihin onca konusu varken “hapishane” üzerine çalışmak nereden aklınıza geldi?

Açıkçası aklıma gelmedi, karşıma çıktı. Daha doğrusu mekânın sunduğu imkânın bir mahsulü diyelim. Şöyle ki; 2009 senesinde tarihçilerin temel bilgi kaynaklarının başında gelen Osmanlı Arşivinde, sonradan kitaplaştırdığım doktora tezim için (Ertuğrul Sancağı) belge taraması ve incelemesi yapıyordum.Bu esnada arşivde hatırı sayılar sayıda hapishane belgesi olduğunu gördüm. Aslına bakılırsa sosyal tarih konularına daha çok ilgi duymama rağmen hapishane mevzuu çok sıcak gelmediği için ilk başta pek ilgilenmedim. Fakat merak ederek bazı belgeleri okumaya başladım. Ki zaten kitabın serüveni de o zaman başladı. Çünkü hapishaneyi öğrenmeye ilişkin ciddi bir istek oluşmuştu bende. Bu ilgi ve istek zaman içinde hapishane muhtevalı çalışmaları okumamı da sağladı. Mesela bunlar arasında çok kıymetli bir akademisyen olan ve hapishane çalışmalarının akademik düzeyde ele alınmasına öncülük eden Gültekin Yıldız Hocanın sonradan “Mapusane” adıyla basılan yüksek lisans tezi, yine Michel Foucault’nun “Hapishanenin Doğuşu” isimli kült eseri, ayrıca Kent Fielding Schull’un “Penal Institutions, Nation-State Construction and Modernity in the Late Otoman Empire” adlı çalışması son derece ufuk açıcıydı. Benim kaleme alma şansını yakaladığım kitap Osmanlı Devletinin son dönemindeki hapishaneleri konu ediniyor. Aslında bu bakımdan bir hayli ilginç; çünkü bu süreçte hapishanelerin durumu devletin durumunu anlamaya da olanak sağlıyor.

 

 

Tarihte hapishaneyi ilk nerede görüyoruz? Osmanlı tebaası hapishane ile ilk ne zaman tanışmış?  

Hapis, hapsedilmek/hapsolunumak ile hapishaneyi birbirine karıştırmamak gerekiyor. Yani tarihin her devrinde hapsetmek ve hapsedilmek varsa da hapishane yok. Başka bir ifadeyle hapseden her mekânı hapishane olarak isimlendirmek mümkün değil. Aslında hapsetmek çok eski medeniyetlere kadar uzanıyor ve kutsal metinlerde de buna değiniliyor. Ancak belli bir suçun cezası olarak hapisten söz edilmiyor. Bununla beraber Hz. Peygamber, Hz. Ömer ve Hz. Ali zamanlarında bazı sanıkların tedbir amaçlı olarak bazı mekânlarda alıkonduğu bilinmektedir. Biliyorsunuz İslam ceza hukukunda hapsetmek tazir cezası kapsamında değerlendirilmektedir. Şer’i ve Örfi hukukun tatbik edildiği Osmanlı Devletinde de klasik dönemde cezaların infaz edildiği mekân anlamında hapishaneler bulunmuyor; lakin hapis cezası verilebiliyordu. Hapis eyleminin mekânı ise ‘mahbes’lerdi. Genelde kale, tersane ve zindanlar mahbes olarak kullanılıyordu. Avrupa’ya bakıldığında da pratik anlamda hapishanelerin bulunmadığı, alıkoyma mekânı olan zindanların bir tür mahkeme bekleme odası görevi üstlendiği görülmektedir. Yani kişi, öldürülmek veya başka bir şekilde cezalandırılmak ya da serbest kalabilmek için fidye ödemesi maksadıyla kapatılıyordu. Yalnız Avrupa’da 16. yüzyıl sonlarında kişiyi özgürlüğünden yoksun bırakma anlayışında önemli bir değişiklik yaşanacaktı. 1588’de Amsterdam’da gerçekleşen bir duruşmada Ceza Mahkemesi Jürisi, 16 yaşını tamamlamamış bir hırsızı ölüm cezasına mahkûm etmeyerek devlet tarafından ıslah edilmesine hükmedecekti. 1595’te ise Klarissen Manastırı’nın bir bölümünü çalışma ve ıslah kurumuna dönüştürüldü. Amsterdam’da 1595’te erkekler, 1597’de kadınlar için açılan hapishaneler bu kararın bir sonucuydu. Amsterdam’daki erkek hapishanesinin işlevi yeteneksiz gençleri, dilencileri ve serserileri Tanrı’dan korkan insanlar haline getirerek topluma yeniden kazandırmaktı. İşte Amsterdam hapishaneleri hem Avrupa hem de Kuzey Amerika için örnek oldu. Avrupa dışındaki devletler/toplumlar ise hapishane ile Avrupa merkezli yenileşme sürecine girince tanıştı. Yani modernleşmenin ürünü olan hapishanelerin Osmanlı Devleti’nin gündemine gelmesi yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülen Tanzimat Fermanı’nın ilanı sonrasına rastlamaktadır. Nitekim fermanda altı çizilen en önemli hususlar kanuna uygunluk, kanun önünde eşitlik, yargılamaların hızlandırılması ve ceza infazının standartlaştırılması idi.

 

Osmanlı Devletinin bu süreçte yürüttüğü hapishane çalışmaları hakkında bilgi verebilir misiniz?

Osmanlı mahbeslerinin düzenlenmesi ve yeni hapishaneler yapılması meselesi, Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği tarihlerde öncelikli adımlardan biri olarak görülmemişti. Bu mesele ancak haricî güçlerin Osmanlı Devleti’nin içişlerine müdahalesini engellemek amacıyla Osmanlı Devleti tarafından 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı’nda yerini alacaktı. Fermanda zanlıların ve suçluların tutuldukları tüm mahbeslerdeki hapis usulünün ıslahı ve devlet tarafından konulan kuralların dışında cismanî ceza, eziyet ve işkence gibi tüm kötü muamelelerin iptal edilmesi ifade edilmişti. 9 Ağustos 1858’de Fransız Ceza Kanunu örnek alınarak yeni bir ceza kanunu çıkartıldı. Bu kanunda suçlar cinayet, cünha ve kabahat olmak üzere üçe ayrılmıştı. Ceza Kanunun kabulüyle birlikte taşrada ilk hapishaneler de açılmaya başlandı. Ayrıca yeni binalar artık ‘mahbes’ yerine ‘hapishane’ adıyla anılıyordu. 1859 tarihli Muhakemat Nizamnamesi ile 1879 yılında Hukuk ve Ceza Usul Kanunları oluşturulurken de hapishanelere ilişkin bazı düzenlemeler yapılmıştı. Bu çalışmalara 1880’de bir yenisi eklendi. Bu tarihte İtalya, Fransa ve İsviçre’de uygulanan hapishane kanunları esas alınarak ‘Memalik-i Mahruse-i Şahanede Bulunan Tevkifhane ve Hapishanelerin İdare-i Dâhiliyelerine Dair Nizamname Layihası’ yayınlandı. Bundan kısaca bahsetmek gerekirse; her kaza, liva ve vilayet merkezinde birer tevkifhane ve hapishane bulunacaktı. Tevkifhaneler zanlılara, hapishaneler mahkûmlara aitti. Bir kazada hapishane yoksa tevkifhanenin bir dairesi geçici hapishane hizmeti görecekti. Memleketin uygun mahallerinde birer hapishane-i umumi bulunacak ve beş seneden fazla kürek cezası alan mahkûmlar burada tutulacaktı. Tevkifhane, hapishane ve hapishane-i umumilerde kadınlara mahsus ayrıca bir daire yer alacaktı.  Yalnız bu düzenleme, ‘nizamname’ değil ‘nizamname layihası’ idi. Yani yabancı müdahalesine yasal zemin teşkil etmemesi için bir tür taslak, tasarı anlamına gelen ‘nizamname layihası’ tabiri kullanılmıştı. Ancak böyle olsa da Osmanlı idaresi fiiliyatta bu çerçevede hareket etmeye çalışmıştır. Zira nizamname layihasının ilk maddesine uygun biçimde II. Abdülhamid döneminde neredeyse her vilayet, sancak merkezi ve kazada hapishaneler açılarak bu kurumlar Osmanlı ceza sisteminin merkezine yerleşti. Fakat gerek binalar ve gerekse yönetim açısından hapishanelerdeki eski düzen devam etmiş ve nizamname layihasında öngörülen hapishane sistemi tam anlamıyla uygulanamamıştır. 1880 tarihli nizamname layihası ancak 24 Nisan 1917’de onaylanarak resmiyet kazanabilmiş ve imparatorluktaki hapishanelerin tümüne dağıtılmıştı. Böylelikle hapishane pratiği kâğıt üzerinde de olsa sonunda standartlaştırılmış oldu. Osmanlı Devleti bu dönemde Avrupa’da gerçekleşen hapishane kongrelerini de takip etti. Osmanlı temsilcileri 1872’de Londra’da yapılan ilk Uluslararası Ceza Kongresi’ni izlemişler, 1890’da ise Rusya’da düzenlenen konferansa katılımcı düzeyinde davet edilmişlerdi. Rusya’daki hapishaneler kongresine Osmanlı Devleti’ni temsil etmek üzere gönderilen Ceza İşleri Müdürü Celal Bey, kongrede hem görüşlerini paylaşmış hem de Osmanlı’daki uygulamalara ve hapishanelere ilişkin iyileştirme çalışmalarına temas etmiştir. Dönüşünde kongrede görüşülen konular hakkında bir de rapor sunmuştur. Hatta kongrede alınan kararların Osmanlı’da uygulanması için Dâhiliye Nezareti bünyesinde bir komisyon oluşturulmasına karar verilmişti. 1896’ya gelindiğinde II. Abdülhamit tarafından Dâhiliye Nezareti kapsamında ‘Tesri-i Muamelat ve Islahat Komisyonu’ kuruldu. Temmuz 1908’e kadar faaliyet yürüten bu komisyon, mesaisinin büyük bölümünü hapishaneler öncelikli olmak üzere Osmanlı’daki sağlık sorunlarına ayırdı. 1880 tarihli nizamname layihasının çıkarılması ve bu komisyonun teşkil edilmesine rağmen bütçe yetersizliği ve bürokrasinin zayıf yapısı hapishane koşulları ve yönetim anlayışında ciddi bir değişikliğe yol açmadı.

 

İttihatçılar döneminde durum nasıldı?

II. Meşrutiyet döneminde İttihatçıların yürüttüğü hapishane çalışmaları daha sistemliydi. 1909 yılında ‘Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti’ adı altında yeni bir ceza kurumu tesis edildi. Bu kurumun görevleri arasında serseri takımı ile işsizleri takip ve kontrol etmek de vardı. Ayrıca bu müdüriyet, nüfusun her kesiminden suç, isyan, grev ve politik meseleler üzerine bilgi toplayarak Dâhiliye Nezareti’ni bilgilendirmişti. Yine 1909 yılında Osmanlı Mebuslar Meclisi’ndeki bütçe görüşmeleri sırasında Dâhiliye Nazırı Halil Bey’in hapishanelerin idaresini konu edinen önerileri üzerine başlayan müzakereler son derece önemli sonuçlar ortaya çıkaracaktı. Nitekim takip eden süreçte Meclis, ‘Hapishaneler İdaresi’nin kurulmasına onay verdi. Sonrasında bu idarenin yerini ‘Mebâni-i Emiriyye ve Hapishaneler İdaresi Müdüriyeti’ aldı. Dâhiliye Nezareti’ne bağlı bir şube konumuna gelen bu müdüriyet, Osmanlı Devleti’ndeki bütün hapishanelerin inşaat, tamir ve ıslahı ile hükümlü ve tutukluların yiyecek ve giyecek gereksinimlerini sağlamaktan memurların maaşlarına varıncaya kadar pek çok konudan sorumluydu. 1909-1911 yılları arasında merkezî bir ceza politikası ve bunu uygulamak için gerekli fonlar da oluşturulmaya çalışıldı. Nisan 1912’de Osmanlı hapishanelerindeki sağlık şartlarını medeni esaslara göre yeniden düzenleyecek olan ilk kapsamlı hapishane reform programı uygulamaya konuldu. Fakat Trablusgarp Harbi nedeniyle yeteri kadar ödenek ayrılamayan hapishane reformu, iktidarın el değiştirmesi ve Balkan Savaşları nedeniyle kesintiye uğradı. 1913 yılında İttihatçıların yönetimi tekrar ele almalarıyla hapishane ıslahatı kaldığı yerden devam etti. Öncelikle yeni bir durum tespiti yapılmasına ihtiyaç duyularak 25 Aralık 1913 tarihinde Dâhiliye Nezareti Mebâni-i Emiriyye ve Hapishaneler İdaresi Müdüriyeti tarafından vilayetlere/sancaklara bir yazı gönderildi. Yazıda; hapishaneler hakkında genel bir inceleme yapıldığı, lüzumlu bilgilerin yazılacağı sual varakalarının ulaştırıldığı, bunların ilgili birimlere hızlı bir şekilde dağıtılarak doldurulması gerektiği, formların 28 Ocak 1914 tarihine kadar Dâhiliye Nezareti’nde toplanacağı ifade edilmiş ve herhangi bir gecikmeye veya sorumsuzluğa mahal vermemek için ilgili memurlar uyarılmıştır.

 

 

Lüzumlu bilgiden kasıt neydi? Sual Varakalarında istenen ‘lüzumlu’ bilgiler nelerdi?

Sual Varakalarında on bir soru ve bunlara ayrılan cevap bölümleri bulunmaktadır. Önce vilayetin, livanın ve kazanın adı, ardından da hapishanenin özel bir isminin olup olmadığı sorulmaktadır. Sonrasında sırasıyla kadınlara mahsus hapishane bulunup bulunmadığı; hapishanenin mülkiyet durumu; 14 Aralık 1913 tarihi itibariyle hapishanedeki mahpus sayısı, hapishanenin kurulu olduğu arazinin mahallince önemi, hükümet konağı içinde mi dışında mı olduğu ve hükümet dairesi müştemilâtından olup olmadığı; hapishanenin bulunduğu arazinin alanı ve kıymeti sorularına cevap aranıyordu. Formda son olarak hapishanenin yeniden yapılmasına veya tamirine ihtiyaç duyulup duyulmadığı sorularını içeren genel bir değerlendirme kısmı bulunmaktadır. Kısacası, sual varakları adı verilen formlar Osmanlı hapishanelerinin mekânsal/fiziksel özelliklerini, konumunu, mülkiyet durumunu, sıhhî şartlarını, mahpusların yaşam koşullarını ve daha pek çok veriyi içermesi bakımından son derece zengin bir bilgi kaynağıdır.

 

Bu durumda Osmanlı Devletinin son dönemine ait bir icmal çıkarılabilir. Ülkede ne kadar hapishane ve mahkûm bulunuyordu? Kadın mahkûmun oranı neydi?

Sorunuzu bugünkü anlamda kurumsal hapishanelerden bahsetmenin mümkün olmadığını belirterek cevaplamak gerekir. Yani Osmanlı’nın “hapishane” olarak adlandırdığı mahaller “hapishane” olarak kabul edilecek olursa eldeki verilere göre; imparatorluk genelinde 481’i erkeklere, 280’i kadınlara mahsus 761 hapishanenin faaliyet gösterdiği söylenebilir. Vilayet ve müstakil sancaklardaki hapishane sayıları bu idari bölümlerin kapsadığı kaza sayısıyla doğrudan ilişkiliydi denilebilir. Yalnız bu sayıya sual varakaları bulunamadığı için Kudüs-i Şerif sancağı hapishaneleri dâhil değildir. Özellikle kadın hapishane sayısına ihtiyatlı yaklaşmak gerekmektedir. Çünkü bazı yerlerde hapishane olmadığı halde herhangi bir mekânın kadın hapishanesi olarak kabul edildiği anlaşılmaktadır. Mahkûm sayısına gelince; ülke genelindeki hapishanelerde 36.007 erkek ve 1.051 kadın olmak üzere 37.058 mahkûm bulunuyordu. İstisnalar olmakla birlikte mahkûmların vilayet ve müstakil sancaklara dağılımlarının hapishane sayıları ile orantılı olduğu söylenebilir.

 

Hapishanelerin genel olarak fiziki ve sıhhi şartlarını değerlendirir misiniz?

Osmanlının çoğu idari ünitesinde kadın mahpuslar ya erkek hapishanelerinin bir bölümünde ya kiralık bir mahalde ya da muhtar, imam ve gardiyanların evlerinde tutuluyordu. Erkek hapishanelerinin geneli kamu binalarının içinde, altında veya yanında yer alırken, çok azı ise müstakildi. Yine hapishanelerin çok azı iyi ve yeni denilebilecek vaziyetteyken kahir ekseriyeti pek çok sorunla maluldü. Mesela İstanbul’un merkezindeki hapishane, hapishaneden başka her şeye benziyor, tevkifhane de maktel, yani ölüm mahallini çağrıştırıyordu. Diğer taraftan Musul vilayetinin Süleymaniye sancağının merkezi ile Kerkük sancağının Salahiye kazasındaki hapishaneler katilhane, yani kısa zamanda ölüme yol açan mekân olarak adlandırılmıştı. Bunların yanı sıra Aydın vilayetinin Denizli sancağına bağlı Sarayköy, Ankara’nın Nallıhan ve Beyrut’un Akka sancağı merkezindeki hapishaneler için zindan tabiri kullanılmıştır. Ayrıca Suriye vilayetinin Hama sancağının merkezindeki hapishaneye işkence mahalli, Bağdat vilayetinin Divaniye sancağına bağlı Şamiye kazasındaki hapishaneye ise işkencehane denilmiştir. Benzer biçimde İzmir’in Seferihisar, Kayseri’nin İncesu, Çorum’un merkez, Sivas’ın Aziziye ve Adana’nın Osmaniye kazalarında hayvan ahırları sonradan hapishaneye dönüştürülmüştü.

 

Peki, mahkûmların durumu?

Neredeyse hiçbir sağlık şartını taşımayan hapishanelerdeki mahpuslar adeta ölüm-kalım mücadelesi veriyordu. Örneğin Muğla’nın merkezindeki hapishanede mahkûmlar toprak üzerinde yatıp kalkıyordu. Yine Kütahya’nın Simav kazasındaki mahkûmlar günlerini yere serilen hasırlar üzerinde geçiriyorlardı. Bursa’nın merkezindeki hapishanede ise yer darlığı nedeniyle mahpuslar yan yana uyuyordu. Edirne vilayetinin Tekfurdağı sancağının Hayrabolu kazasındaki hapishanede de mahpuslar istif halinde tutuluyordu.

 

Mahkûmların izdiham dışında karşılaştığı başka sorunlar var mıydı?

Var tabii ki. Hapishanelerde rutubet, hava ve ışık sorunu had safhadaydı. Örnek vermek gerekirse; Sivas’ın Karahisarışarki sancağı merkezindeki hapishanede aydınlatma maksadıyla sürekli petrol yakılırken, Suriye vilayetinin Hama sancağı merkezindeki hapishanede insanlar ve cisimler, gündüzleri de kandil ışığı ile ayırt edilebiliyordu. Hapishanelerin bazılarında tuvalet bile yoktu. Edirne vilayetinin Gelibolu sancağı merkezindeki hapishanede mahpuslar tuvalet ihtiyaçlarını tahtalarla ayrılan bir bölmede ilkel koşullarda gideriyordu. Bolu’nun Devrek kazasındaki hapishanede mahpuslar geceleri tuvaletlerini teneke kutulara yapmak zorundaydı. Samsun hapishanesinde ise tuvaletlerin pisliği dolarak dışarıya taşmış ve büyük bir sıhhî tehlike baş göstermişti.

 

Bu mahkûmların hastalanması anlamına gelmiyor mu?

Elbette, bu sorunlar pek çok hastalığa da davetiye çıkarıyordu. Mesela Göynük hapishanesindeki mahpuslarda rutubet ve izdiham nedeniyle romatizmal hastalıklar görülmüştü. Yine Osmaniye sancağının merkezinde han avlusunun içindeki ahırda tutulan mahpuslar gübre kokusuna ve rutubete maruz kaldıkları için hastalanmıştı. İçil hapishanesindeki mahpuslar verem gibi ciddi hastalıklarla evlerine dönebilirken, Kırşehir sancağı merkezindeki hapishanede mahpusların birçoğu bu nedenle hayatını kaybetmişti.

 

Toparlayacak olursanız neler söyleyebilirsiniz?

Osmanlı Devleti’nin son devrinde idarecilerin iyi niyetli çalışmalarına rağmen, savaşlar ve bütçe yetersizliği gibi pek çok nedene bağlı olarak “hapishane” olarak adlandırılan mahaller iyileştirilememiştir. Daha doğrusu zindandan/mahbesten hapishaneye geçiş bir türlü sağlanamamıştır. Vilayet, sancak ve kazalardaki kapatma mekânlarının çoğunda izdiham, rutubet ve karanlık hüküm sürüyordu. Zaten yıkık dökük ve köhne oldukları için bazı yetkililer buraları maktel, zindan, işkencehane ve katilhane olarak tanımlamıştı. Kısacası bu mekânlar suçluların ıslahı bir yana onların hayatta kalmalarını bile temin edemeyen ve acilen tamir edilmeyi veya yeniden yapılmayı gerektiren yapılardı.

 

Sizin de belirttiğiniz gibi hapishane denilince ilk akla gelen isimlerden biri de Foucault. Siz Michel Foucault’nun hapishaneler hakkındaki düşüncelerine katılıyor musunuz?

-Malumunuz, hapishanelere ilişkin yaygın görüş bu kurumun suçluları cezalandırarak ıslah edeceği, suçun tekrarını önleyeceği ve toplumun güvenliği sağlayacağı yönündedir. Buna karşın Michel Foucault, hapishanelere, suça ve suçluya faklı bir perspektiften yaklaşmaktadır. Fransız düşünüre göre hapishaneler, bireyleri dönüştürmeye yönelik bir projedir ve bu kurum suçluları namuslu insanlar haline getirmek bir yana, hem yeni suçlular üretmiş hem de suçluyu daha fazla suça bulaştırmıştır. Foucault bu düşüncesini ‘hapishanenin içeri giren kişiyi lekeli hale getirdiği ve hapisten çıkan şahsın yeniden suç işlemeye eğilimli biri olmaktan başka çaresinin kalmadığı’ argümanını ileri sürerek doğrulamaya çalışmaktadır. Her ne kadar eldeki veriler bazı noktalarda Foucault’yu haklı çıkarıyorsa da hapishaneyi lağvetmenin yolunun öncelikle hapishaneyi gerektiren suçları ortadan kaldırmak olduğu düşünüldüğünde bunun mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Ama bana göre azaltabilirsiniz. Ahlakla, eğitimle, erdemle, adaletle azaltabilirsiniz. Burada adaletin ve hukukun altını özellikle çizmek lazım. Çünkü hukuk ve adalet sisteminizin sağlam olması elzemdir. Zira devlet mülkünü ayakta tutacak ve ayağa kaldıracak yegâne güç adalettir. Zayıflar ağa takılırken güçlüler ağı delip geçerse, haklılar haksız, haksızlar haklı, zalim mazlum, mazlum zalim, zayıflar mahkûm güçlüler masum muamelesi görürse adalete ve dolayısıyla devlete olan inanç sarsılır. İşte bu durum adaleti küçültürken suçluların büyümesine yol açar ki; işte bu tam bir felakettir. Demek istediğim adaletin güçlü, güçlünün de adaletli olma mecburiyeti vardır. Unutmayalım ki ülkeler kılıçla alınsa da ancak ve ancak adaletle korunabilmiştir. Foucault’ya dönecek olursak, aslında o da hapishaneyi, yerine neyin konulacağı bilinemeyen, tasarruf edilmesi imkânsız nefret verici bir çözüm olarak görmektedir. Tabii bir de burada “hapishanenin alternatifi ne olabilir, ölüm cezası mı” sorusunu sormak lazım. Buna farklı cevaplar verilebilir. Ancak 18. yüzyılın ünlü ceza hukukçusu Cesare Beccaria’ye atfedilen “suçluyu kazıyın altından insan çıkar” sözündeki “insan” vurgusu ve “insanlara, kendileri gibi olanları öldürme hakkını ve cüretini veren hukuk nasıl bir hukuktur” eleştirisi ve devamında hapsedilmeyi ceza anlamında daha caydırıcı gören “insanlar, suç kendisine ne kadar fayda sağlarsa sağlasın hürriyetinden tamamen yoksun olmayı seçmeyecektir” görüşü üzerine de iyi düşünmek gerekmektedir.

 

Foucault hapishaneleri iktidarların bir egemenlik aracı olarak görüyor. Modern iktidarın çocuğu okulla, hastayı hastaneyle, deliyi tımarhaneyle, askeri orduyla, suçluyu hapishaneyle çevreleyerek kaydettiğini ve sayısal hale getirerek nihayet egemen olduğunu savunuyor. Yani ona göre modern iktidar dediğimiz kavram ‘büyük gözaltı’dan ibaret. Son sorumuz da buna ilişkin olsun: Size göre Osmanlı Hapishaneleri Foucault’nun “Modern iktidar büyük gözaltıdır” sözünü destekliyor mu?

Osmanlı Devletinde hapishanelerin, iktidarı ellerinde bulunduranlar tarafından muhalifleri saf dışı bırakmak ve susturmak için de kullanıldığı bir vakıadır. Özellikle Osmanlı Devletinin son devrinde, iktidara muhalefet eden siyasetçiler, askerler ve gazeteciler hapishanelere kapatılmak suretiyle etkisiz hale getirilmişlerdi. Lakin şunu da söylemek lazım; hapsetmek, sürgün etmek, gözetlemek aslında tarihte gücünü tahkim etmek, iktidarını ebedileştirmek isteyen her muktedirin başvurduğu bir yöntemdir. Bir de modern zamanlarda gelişen teknolojiyle birlikte; örneğin uydu görüntü sağlayıcıları, cep telefonu, bilgisayar, güvenlik kameraları, mail, sosyal ağlar ve daha niceleriyle her yerin ve herkesin her an denetlendiğini ve gözetlendiğini de unutmamak gerekiyor. Kanaatimce, devletler eksenli düşünecek olursak; iktidarlar insanlarını “gözetlemek” yerine “gözetmeyi” tercih etmelidir. Çünkü “gözetlenen” rahatsız olur, “gözetilen” ise bunun karşılığında size her zaman “göz-kulak” olur. Bir başka ifadeyle eğer insanlarınızın hakkını, hukukunu, ihtiyaçlarını, onurunu gözetirseniz gözetlemek zahmetine katlanmak zorunda kalmazsınız.

 

Sayın hocam çok teşekkür ediyoruz.

Ben teşekkür ederim.

Yeni yorum ekle

Resimli CAPTCHA