Hayatın Anlamı, Anlam Krizi ve Arayışın Otantikliği


Modern zamanların toprağında yeşeren ve kadim gelenekleri tarumar eden bireysellik, sekülerleşme ve çoğulculuk gibi hayatın yeni dinamikleri artık yaşayan herkesi yeni dünyanın müşterek ufuklarına ve onun belirsizliğine çağırıyor. Bu müphemiyetin yan etkileri insani değerler ve duygular üzerinde kalıcı izler bırakmakta, yeni zamanların insanı ise bir yandan toplumsal meselelerin hengamesinde kaybolurken diğer yandan manevi sorunların gölgesinde “hayatın anlamı” üzerine tartışarak yol aramaktadır.

Anlam üzerine kafa yormak, kendimize ait ufukların bulanıklaştığı bireylerin ise iyice robotlaştığı bu zamanın eşiğinde, kültürel düzeyde kendi olmak üzerine kafa yoran ve yol arayan her kesin içine düştüğü varoluşsal bir krizi işaret ediyor. Şüphesiz kültürel bir aidiyet ve medeniyet içinde şahsiyetin ikame edildiği kadim dünyada da hayata ve varlığa format atan bir anlam ekseninden söz etmek mümkündür. Orada anlamın tekilliği veya mutlaklığı bugünün insanı için bir karabasan olarak görünse de o zamanın insanı için belirlenmiş haritalar ve muhafazalı muhitlerin verdiği huzur ve güven yetiyordu. Bugünün insanında ise verili anlam kodlarının etkisizleşmesi düşünen her insanı her defasında yenilenen bireysel bir serüvene itiyor. “Arayış” artık “erken, geç ya da post” önekiyle tanımlanan ve nerede duracağı da bilinmeyen modern süreçlerde kendini bu dünyanın ikliminde bir savunma durumuna geçmiş bütün özne(msi)lerin hikayelerinde karşılık bulan bir şey olarak tebarüz ediyor. Anlam sorunu modern tahayyülün geleceğe dair kabarttığı ümitler, beklentiler ve olumsallığa karşın pratikte yüzleşilen hayal kırıklıkları, çatışmalar, yabancılaşma ve yalnızlaşmanın tetiklediği patolojilere tekabül ediyor. “Bir sorun olarak anlam” modern çaresizliğe atıf yaparken, “bir arayış olarak anlam” ise sanki insanın tarihsel serüvenindeki kemâl bulma seyrini anlatıyor. İnsan-ı kâmil sürecinde motive edici anlam, hayata ya da dünyaya karşı özel bir idraki, bir aidiyet veya kimlik sisteminden hareketle duruşu belirleyen bütünsel bir bilinci ifade ediyor. Anlam, dünya görüşü ya da ideolojinin ruhu, zihinsel örgüsü oluyor bu durumda.

Burada anlam aramanın ve hayatın anlamına dair sorgulamanın farklılaşan boyutlarını ayırdetmek önemli görünüyor. Zira modern zamanlara ait hayatın anlamını sorgulama veya arama eğilimi, özneleşme sürecindeki bireyin aidiyet bağlarındaki gevşeme, kolektif kimliklerle birlikte varolma sürecinden izler taşıyor. Öte yandan kültürün kentsel seküler güzergahında kutsalın yer değiştirmesi ya da dünyanın ontolojik algılanmasındaki eksen kayması yaşamın her noktasına yayılan bir rasyonalite ve kontrolü öne çıkardı, bununla birlikte birey hayatın risklerine ve belirsizliklerine karşı daha sahipsiz ve savunmasız hale geldi. Oysa her şeyin doğumdan ölüme ayarlı ve belirli olduğu geleneksel dünyada hayatın anlamına dair bir şüphenin ya da sorgulamanın yeri yoktu. Dünya zaten “bir oyun ve eğlence yeriydi” ve sırası gelen her fani ölümü tadacaktı. Modern öncesi dünyada insanın böyle bir arayışa ihtiyacı da bulunmuyordu, hayat sürekli tekrarlanan döngüler içerisinde öncekilerin tecrübeleriyle hazırlıklı olduğumuz, başedemediğimiz durumlarda ise kadere ve bizim için yazılana teslim olduğumuz bir imtihandı. Geleneksel dünyada insanın her gün karşılaştığı durumları yeniden anlamlandırma ve karşılık bulma derdi yoktu. Herşey ve her olacak olan kaderde yazılıydı, modern zamanlarda irade yeni açıklamalar ve arayışlarla daha önemli ve fakat daha kararsız ve değişken hale geldi.

Öte yandan kabul etmek gerekir ki geleneksel ve modern diye yaptığımız ayrımların pratikte pek bir karşılığı ya da gerçekliği kalmadı, zira bugün geleneksel olanın bile kendini modern argümanlarla ifade ettiği bir dünyada yaşıyoruz. Geleneğin kendine özgülüğü ve otantikliği üzerine konuşmak ise artık bir nostalji ya da geçmişe dair bir güzelleme olmaktan öteye geçmiyor. Bu tartışmanın zaman zaman değişen eksenleri ya da dinlerden medeniyetlere kayan bağlamları olsa da sonuçta yeni zamanlarda varolmak için modern araçlardan medet ummak artık çok da eleştirilen bir durum değil. Üstelik kadim geleneğin ateşli savunusunu yapmakla modernleşmenin sosyokültürel taşıyıcısı olmak arasında bir tezat ta görülmüyor bu topraklarda artık.

Ancak burada bizim gibi geleneğinden kavgalı kopuşlar yaşayan toplumların küresel dünyada varolma arzusuyla birlikte “yerli ve milli” olma vurgusunu da canlı tutmaya çalışması, entelektüel, zihni ve manevi dünyamızın yüzleşeceği yeni travmaları da davet ediyor. Esasen sancılı ve sarsıntılı dönüşümlere rağmen seküler kültür hayatın her alanına sirayet etmiyor, ancak yine de dünyanın her tarafını birbirine benzer kılan bir sürecin etkilerine maruz kalıyoruz gitgide. Bir başka deyişle modernliğin beklenen ve arzu edilen yönlerinden yeterince istifade edemeyenler, risklerinden ya da hastalıklarından ise gereğinden fazla ve hatta yersizce yararlandırılıyorlar. Modernliği yaşamadan kriziyle boğuşmak ise bir zamanlar ideolojilerle sarıldığımız “deli gömlekleri”ne benzer şekilde her bir taraftan kuşatıyor ve bağlıyor bizi. Artık yüzleştiğimiz sorunlara ne geçmişin dinamikleriyle ne de modern araçların yardımıyla cevap verebilme ve başetme şansımız bulunmuyor. Modernliğimiz kendi geleneğimiz üzerinde ve ondan güç alarak inşa olmadığı için bugün yaşadıklarımıza can vermiyor, geleneğimiz ise bugüne hitap edecek hayat damarlarını kaybettiği için geçmişe ait nostaljik bir hatıra olmaktan öteye geçmiyor.

“Hayatın anlamı” meselesi bugün modern veya geleneksel bağlama göre farklılaşan ama her ikisi için de güncel olan bir rahatsızlığı yansıtıyor daha çok. Modernliğin yaşadığı bir anlam krizinden söz etmek oldukça moda bir yaklaşım. Krizin modern dünyadaki göstergeleri sosyal bilimlerde çeşitli kavramlar altında dile getiriliyor. Burada zamanı krizle adlandırmak yanlış olmaz, zira bugünün sosyal bilimleri aslında “krizin bilimleri” daha çok. Krizin sosyal göstergeleri hayatın anlamı ve anlam arayışları etrafında ortaya çıkan yeni dinî, sosyal ve kültürel oluşumlarla da simgeleniyor. Seküler sosyolojinin pirleri sayılan Peter Berger ve T. Luckmann’a bakılırsa “modern anlam krizinin arkasında modernleşme süreçleri, çoğulculuk ve sekülerleşme” gibi olgular yatmaktadır.[1] Bunların birbirleriyle ilgili olgular ya da bağıntılı süreçler olduğu aşikâr. Klasik modernleşmenin tekçi ve mutlakçı versiyonu zaman içinde çoğulculuğa ve izafileşen hakikatlere kapı açarak bir bakıma kendini yeniledi ve farklı adlarla da olsa varlığını güçlendirdi. Öte yandan sekülerleşme sadece kurumsal dinlerle sınırlı kalmadı, öznel dindarlıklar yoluyla adeta çeşitlendi ve köklendi; dini sekülerleşmelerle karşı karşıya kaldığımız bir aşamaya geldik. Bireysellik ve sekülerleşme gibi olguların tetiklediği modern anlam krizi öncelikle Batıyla ilgili bir fenomen gibi görünse de yansımaları ve etkileriyle çoktan küresel bir vakıa halini aldı. 

Anlam krizinin Batıya özgü sebepleri ve görünümleri modernliğin Batılı tecrübesiyle ilgili sınırlılıklar ve özgüllükler içerir. Tarihin periferisine yapışıp kalmış toplumlar için çekiciliğini sürdüren modernlik bugünün küresel piyasa ekonomisini kullanarak krizi de evrenselleştirmekte beis görmüyor, hatta anlam adaları gibi giderek yerelleşen ve kültürel maliyetlerle yayılan yeni krizler üretiyor. Her toplumun ve kültürün hem modernite ile hem de bir çaba ayakta tutmaya çalıştığı yerelliğinden kaynaklanan içiçe geçmiş krizleri var artık. Bugün dijital dünyanın vatandaşı haline gelen yanı başınızdaki komşunuz, arkadaşınız ve hatta ailenizin bütün fertleri için krizle birlikte hayatın anlamı da küresel rüzgarlarla sallanıyor, içerisi veya dışarısı arasındaki hassasiyetler ve değerler arasındaki sınırlar da giderek kayboluyor.

Modern anlam krizinin semptomları göz önüne getirildiğinde insani birlikteliği, aileyi ve toplumu ayakta tutan inançlar, değerler ve anlam haritaları buharlaşırken; insani yaşamda riskin, kaosun, belirsizliğin, sahipsizliğin, köksüzlüğün ve anlamsızlığın yeşerttiği yabancılaşma, yalnızlık, güvensizlik, boşluk ve gelecek kaygısından başka bir şey görülmüyor. Modern tahayyül ve tasavvuru inşa eden unsurlara bakıldığında, ontolojik ve epistemolojik sapma ile anlam krizi arasında bir ilişkinin varlığı sorgulanabilir. Bu tasavvurun pratiğinde zemin bulan çoğulculuk ve bireyselcilik insanların tercih ve kararlarında giderek amaçsızlık ve rehbersizlik yaratmakta, yaşamın değerleri konusunda zorluklar giderek artmaktadır. Bireysellik, çoğulculuk ve sekülerleşme gibi modern dünya tasavvurunu simgeleyen ve onu yeryüzünün ve geleceğin yegâne hakimi kılan ana aksları bugün adeta metastaz yapan bir anlam krizininin de sebebi olarak kodlanıyor. Berger, modern anlam krizinin sebepleri arasında en çok çoğulculuktan muzdariptir, onun yarattığı anlam karmaşasını fazlasıyla önemser. Bugünün dünyasında çoğulculuk, insanın hayata, topluma ve varlığa ilişkin artık farklı açıklama sistemlerinin önünde yeni seçeneklerle karşı karşıya kalmasını tanımlamaktadır. Kavram olarak son derece istenen, arzulanan ve kutsanan bir değeri ima eder. Ancak etkilerine ve sonuçlarına bakıldığında, çoğullaşan yeni ve farklı yorum ihtimalleri ile insanlar kendilerini kesinliksiz bir dünyada güvensiz ve kaybolmuş hissetmektedirler. Modern bilimsel, teknolojik gelişmeler insanın hayata ve geleceğe müdahale edebilme, düzeltme hatta iyileştirme isteklerini kamçılarken, acıyı, yoksunluğu meşrulaştıran teodiseler etkisizleşmekte, yeni sorunlarla başetmede hazırlıksız itikatlar yara almaktadır. Öte yandan bu evrede geleneksel kadim ilahiyatın kurumları sahneden düşmeye başlarken, yeni anlam sistemleri piyasa terminolojisi içinde müşteri bulmakta, yükselen rekabet yeni maneviyatçı, şifacı veya mistik, terapik oluşumların arzı endam etmesine yol açmaktadır. Neoliberal kültür evreninde anlam pazarlayıcıları olarak etrafımızı saran bu yeni yapılar, hayatı açıklamaktan çok kolaylaştırmaya ve örselenmiş mağdur bireyi onore etmenin, benliğini parlatmanın çabası içine girmiş görünmektedirler.

“Hayatın anlamı” neden bizim için bir kriz nosyonudur ya da bizi anlam aramaya sevk eden amiller nelerdir? Başka bir şekilde söylersek küresel dünyada peşinden sürüklendiğimiz modernliğin promosyonu olarak özel anlam krizlerini de almaya mecbur kalsak da onun yerli motifleri ve telafi imkanlarından söz edilebilir mi? “Anlam”ın bizim dünyamızda ve muhitimizde de bir krize girdiğini düşünüyorsak, bunun küresel olanın dışında bize ait sebeplerini irdelememiz gerekir. Anlamın bireysel şuurlarda inşası, her şeyden önce onu görme, yaşama ve içselleştirme için istikrarlı bir şahsiyet ikamesini gerektirmektedir. Birlikteliği bereketlendiren, geçmiş ve gelecek tasavvuru içinde hayatı bütünleyen “anlamın” bugün için sosyal kaynakları, mahalli dayanakları, bilişsel ve medeni kökleri kurumuş görünmektedir. Buna istinaden ise anlam, içinde epistemolojik temellerini paylaşan ve hayati düzeye çıkaran cemaatini de kaybetmiştir. Anlam sadece geniş anlamda kurumsal çerçevesini değil, kuşaklararası geçişkenliğini, anlaşılabilir formlar olarak aklını ve dilini yitirmiştir. Anlam, kendini anlatacak sözü unutmuş ve hafızası silinmiştir. Geleneksel anlamı aktaracak kurumlar ve otoriteler etkisizleşmiş, anlamın geleneksel kodları altüst olmuştur. Öte yandan semboller düzeyinde de olsa anlamı paylaşanların zaman zaman modernliği geleneksel tasavvurla içselleştirmek, geleneği nostaljik hafıza olarak yadetmek ya da yaralı, bereli bir bilinç ile modernliği sentezlemek gibi seçeneklere takılması, anlamın kırılganlığını artırmaktan başka bir şeye yaramıyor. Bugün bizim dünyamızda vücut bulan anlam sorunu ile pratikte kurumlarından ve değerlerinden sürgün olan bir medeniyet tasavvuru arasındaki ilişki dikkatle okunmalıdır. Anlamın yeniden ikamesinde tercih edilen yol, seçilen güzergâh, takip edilen yöntemde geleneğin ister resmi, fıkhî, kelamî ve selefi damarı, isterse irfanî-hikemî ve sûfi boyutu esas alınsın yine de sorunlar var olmaya devam edecektir. Bugün hangi dünyadan gelirse gelsin anlam krizine karşı pratiğin önümüze çıkardığı tasavvuf görünümlü yeni psikolojik, modern terapist akımlar ile, şifacı, maneviyatçı, mistik-batıni oluşumların dünyevi huzur, tatmin ve dinginliklerle birlikte gelenek dışı misyonları tartışmaya açıktır. Gerçekte bütün bu yakıcı anlam boşluğuna rağmen kadim hikemi geleneğin hala kendini ifade edecek yeni görünümlerden ve heyecandan yoksun kalması dikkatleri caniptir. Bu durumda acaba İslami geleneğin etkisizleştiği modern zamanlarda yeni maneviyatçı, senkretik, terapik şifacı akımların rağbet görmesi, kitabi, resmi ilahiyatın yetersizliği olarak mı, ya da giderek güçlenen bireysel dindarlığın sekülerleştirici yansıması olarak mı okunacak? Hakikatlerin seçimli olarak piyasaya arz edildiği Küresel tüketim kentinin müslüman bireyi, istikamete götüren ve huzur vadeden anlam için acaba hangi hakikatin peşine düşecektir? Alışık olmadığımız ve içselleştirilmesi durumunda aşkın bir epistemolojiyi de kaybedeceğimiz “Hakikatin izafileşmesi” durumu müslüman zihninde ve hayatında ne tür karşılıklarla kendini gösterecektir?

Görünen o ki, bizdeki anlam krizi daha çok yukardan aşağıya, kimlik ve aidiyetle ilişkili zorlama ve çatışmalarda kendini gösterirken, Batıda ise sosyal ve kültürel bağlarından firar etmiş bireyin artan seçenekler karşısındaki şaşkınlığında ortaya çıkmaktadır. Anlamın sosyal hayatta ve kurumlarda ikame edilen bir özelliği bulunmaktadır. İstikrar ve devamlılık ekseninde kültürü kuşatan ve rahatlatan kurumlar, müşterek bir anlam çatısı altında insani sosyalleşmenin güvenli habitusuna zemin sağlar. Diğer taraftan Türkiye’de hayatın akışı ve ilişkilerin düzenine dair öne çıkan en büyük eleştirilerden biri ise söz konusu kurumsallaşmanın bir türlü gerçekleşmemesidir. Ancak bir zihniyet ve davranış biçimi olarak kurumsallaşmanın istihkamı, gelenekle zenginleşen bir anlam sisteminin müşterek hafızada ve kolektif tasavvurda yer etmesine bağlıdır. Burada sorun daha çok kültürel, sosyal ve zihni dünyamızı belirleyen referans kaynaklarımızın yeni zamanlara cevap verecek dinamiklerini yitirmesinden kaynaklanmaktadır. Bu çerçevede anlamı eski kalıplarda ve kurumlarda geri getirmek veya yeni olanın gölgesinde ihya etmek ya da yeni paradigmaların rüzgarında aramak hem bir otantiklik sorunuyla hem de eşdeğer anlam sistemleriyle yüzleşme ve hesaplaşmaya kapı açacaktır. Ancak yine de insan ve toplum tasavvuruna hayat veren derinlerdeki biçimlendirici, yönlendirici ve yenileyici özün zamanın ruhuna musallat olmuş popüler yüzeyselliğe ve piyasacı tüketim kültürüne teslim olmayacak bir yönü de vardır. Her ne kadar modern anlam krizi varlığı âfak ve enfüste kararsızlıklar, şaşkınlıklar ve belirsizliklere terk etse de irfan ve hikmetle tarihe ve coğrafyaya ruh veren kadim bir anlam ise umudun kaynağı olmaya devam ediyor.

 

[1] P. Berger ve T. Luckmann, Modernite, Çoğulculuk ve Anlam Krizi, çev. M. Derviş Dereli, Heretik Yayınları, Ankara 2015, 15.

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA