İslamcılık mı Müslümanlık mı?


Bir ülkede zihinsel bölünmeler çoğaldıkça  tanımlama ve etiketleme ihtiyacı da çoğalır. Bunun nesnesi olanlar ise egemen güç/söylem ve algı merkezlerinin, kabul etmekte zorlandığı kesimlerdir.

Ülkemizde Batılılaşma süreciyle birlikte, imparatorluğun üzerine oturduğu değerlerin horgörülmesi ve yeni yükselen değerlerin oluşmasıyla, bu sürecin nesnesi olan kesimlerin başköşesine  dindar kesimler oturmuştur. Türkleşme/İslamlaşma/Muassırlaşma üçlemesinde  İslamlaşmanın geri plana atılmasıyla bu kesim sıfat biçme yarışının kurbanı olmuştur. Müesses düzen ve anlayışın dışlayıcı yelpazesine göre ‘mürteci’, ‘gerici’, ‘şeriatçı’, ‘yobaz’, ‘fanatik’ ve ‘dinci’ gibi sıfatlarla kamuoyunda sürekli algı oluşturulmuştur. Bu olumsuz sıfatlarla, merkez-çevre ilişkilerinde bir sığıntı konumuna itilmeye çalışılmıştır. Yani merkezden uzaklaştırılmakla kalmamış, sürekli etiketlenmeye çalışılmıştır.

Siyasi, fikri, ekonomik ve toplumsal hayatta görünürlüğünün artmasıyla bu kesimi yeniden tanımlama ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu defa  70’li yıllardan itibaren, ideolojik duruş olarak kendini sağ çizgiden farklı gördüklerinden, daha olumlu bir niteleme olarak, tanzimat yıllarının kavramlarından İslamcılık, yeniden tanımlayanlar ve tanımlananlar tarafından kullanılır olmuştur.

‘İslamcı’ olarak nitelemeyle beraber esasen ülkenin bin yıllık değerlerini temsil eden en önemli faktör olarak Müslümanlık, ister istemez ideolojik bir damgayı yemiştir. Yani temel bir değer, toplumun sadece bir kesimini ideolojiyle etiketleme suretiyle bir kez daha dışlanmıştır.

Bu nitelemeyi dıştan reva görenler için bu bir sorun teşkil etmek bir yana, bu kesimin topluma meydan okumasına karşılık bir tedbir olarak piyasada işe yarar kavramlardan birine dönüşmüştür.

Nitelemeyi kabul edenler ise, bunun, toplumun diğer kesimlerinden farklı bir duruşu ve yaklaşımı ifade etmesi bakımından durumdan hoşnut gözükmektedirler. Bu kesimin, bu sıfatı kabul etmesinde, zannımca bir çok faktör etkili olmuştur.

Batı emperyalizmine ve kapitalizmine bir tavır alma ihtiyacı bunların başında gelmektedir. 60’lı yıllardan sonra sosyalizmin Müslüman ülkelerde revaç bulması, Türkiye’nin islam düşüncesiyle, bu fikir ikliminde yetişmiş Müslüman alim ve fikir adamları aracılığıyla tanışması bu tavrı besleyen unsurların başında gelmektedir. Yani Türkiye’de islami düşünce kendi kaynaklarından hareketle değil, kendi kaynaklarından bir kısmının  dışardan yorumlanması ile idrakini oluşturmaya çalışmıştır.

Batılı 68 kuşağının protest anlayışı ve ülkemizde 60’lı yılların ortasından itibaren sosyalizmin aydın katında gördüğü kabul, bu yıllarda kimliğini oluşturmaya çalışan dindar kesim düşünür ve sanatçılarının tavırlarını ister istemez şekillendiren unsurlardan bir başkası olarak tezahür etmiştir.

Yani dindar kesim için, ideolojik çıkış, o günün dili ve kabullerine uygun  mağrur bir  başkaldırı duruşu olarak görünmüştür. Bu başkaldırı duruşu bir ölçüde de Türkiye’de sanayileşmeye bağlı olarak kentleşme süreciyle ilgilidir. Bu süreçte kentin çekiciliği ile köyün, daralan imkanlardan kaynaklanan iticiliği kırsal nüfusu kentlere taşımıştır. Bu sürecin ivme kazanmaya başlaması 60’lı yılların sonudur. Nitekim sosyalizm de, devrimci retorikle meydana çıktığında sanayileşme ile kentte oluşan yeni işçi sınıfının potansiyel gücüne umut bağlamıştır. Türk Modernleşmesi içinde adeta kent dışı alanlarda yaşama imkanı bulmuş geleneksel dindarlık, aynı süreçte kentte hem yeni imkanlarla karşılaşmış, hem de yeni meydan okumalarla başa çıkmak durumunda kalmıştır. Kavramları, Toynbee’den ödünç alarak konuşursak, geleneksel dindarlık yeni kent ortamında varlığını sınamaya ve yeniden biçimlendirmeye mecbur kalmıştır. Yani yeni meydan okumalara yeni cevaplar üretmeye…Bu sonuç itibariyle bir bilinç arınması/kırılması/kristalizasyonudur. Dolayısıyla bir duruş ortaya çıkmıştır. Bu duruş, sosyalizmin islam dünyasına sunduğu protest anlayışla, Arap-Hint Yarımadası bölgelerinden gelen kaynaklara dönüş rüzgarları arasında büyük ölçüde ideolojileştirilen bir dini duruştur. Ütopyalarla ideolojilerin, (tamamen Mannheim kastettiği haliyle değil ama) hızlı toplumsal dönüşüm ortamlarında karşılaşmalarının ürettiği bir duruş ve bir ifade biçimidir.

Bu kesim, Tanzimat ve meşrutiyet dönemi ‘islamcıları’ kadar olsun toplumun içinden konuşacak bir bir üslup ve yaklaşımı bulmakta ve  ülkedeki yenilikler nedeniyle  kaynaklarla kesilmiş olan bağını da tesis etmekte zorlanmıştır. Bu zorlanma nedeniyle, doğal olarak siyasi mücadelede de  ‘ortadan konuşan’, toplumun geneline hitap edecek bir dil ve üslup oluşturmakta da sıkıntılar yaşamıştır.

Bu süreç sonunda, yeni şartlarda  Müslümanlığın bir din, bir maneviyat ve bir ahlak olarak sunulması ve anlatılması da maluliyetlerle doludur.  Peygamberinin  güzel ahlakı tamamlamak üzere geldiğini ifade ettiği islamın,  içselleştirlememiş bir retoriğe, ahlakın neresinde durduğu belirsiz bir ideolojiye dönüşmesi  hayatın içindeki islam için en büyük tehlikedir. Daha açık deyişle İslamcılık, Müslümanlığın önünde bir heyula olma potansiyelini korumaktadır.

1940 sonrası neo-kemalistleri toplumsal mühendislik projeleri üretirken toplumsal reddin mantığını çözmekte ilk şaşkınlığı yaşayanlardı. Ama onlar sitemin/devletin gücünü yanlarına aldıklarından müstekbir ve mütehakkimlerdi. İlk yenilgiyi, çok partili sisteme geçer geçmez tattılar. İdeolojilerin fiyakasının, hayatın mütevazılığı ve kendi dinamizmiyle gelişim eğilimi karşısında ciddi sorunu, 1965-1980 arası sosyalistler yaşadı. Halkın neden bu kadar şatafatlı bir ideolojiye iltifat etmediğini anlayamadılar. İdeolojilerin ayartıcılığı, tarihi yeniden her kesim için tekrar edip durdurdu. Şimdi de ‘islamcılar’ hem halkın hem Müslümanlığın karşısında sınav veriyor.

İdeolojiler galiba, hâlâ idrakimize giydirilen deli gömlekleri. İdeolojiler nedeniyle, hem inandırıcılığımızı hem de popüler kültürün kıskıvrak yakaladığı  halkın, maneviyata  olan duyarlığını da mı öldürdük, ne dersiniz?