İslamofobi: Bir Algı Operasyonu


 

11 Eylül saldırıları, başta ABD olmak üzere “Batı” için bir milat olarak kabul edilmektedir. Zira o güne kadar Batı’da geçerli olan “öteki” paradigması değişmiş, artık yeni bir “düşman” kavramı ortaya çıkmıştı; iç düşman (enemy within) ya da yerli terörist (home-grown terorist). Çünkü iddiaya göre 11 Eylül saldırılarını gerçekleştirenler Batı’da eğitim almış, ileri teknoloji kullanabilecek kabiliyette olan kişilerdi. O güne kadar ismi pek duyulmamış “radikal dinci” bir örgütün mensuplarıydı; el-Kaide. Örgütün lideri, Usame b. Ladin, yine o güne kadar kimselerin pek tanımadığı, ancak oldukça varlıklı bir aileden olmasına rağmen Afganistan dağlarında yaşamayı tercih eden “fundamentalist” bir Müslümandı.

Küresel tehdidin adı konulup kaynağı tespit edildiğine göre derhal imha edilmeliydi ve bu durumda savaş kaçınılmazdı. Ancak, kolları içeriye kadar uzanan bu yeni düşmanla mümkün olduğunca dışarıda savaşmak, kaosu dışarıda yönetmek en akıllıca yöntem olarak gözüküyordu. İslam dünyası olayın ne olduğunu anlamaya koyulurken ABD kuvvetleri çoktan Kâbil’i bombalamaya başlamıştı bile. Olayın sıcaklığı devam ederken yeni düşmanın adı da değişen konsepte göre revize edilmekteydi:‘İslami terör’. Geçmişte Rus işgaline karşı desteklenen ve Afganistan menşeli uyuşturucu trafiğini engellediği için kendilerine iktidar yolu açılan Taliban, bir anda her türlü kötülüğün menşei haline gelivermişti; çünkü onlar artık ‘Müslüman teröristler’ idi. Afganistan’ın işgaliyle dünyanın gözü belli bir yere odaklanırken Batı’da da oyunun yeni bölümleri sahneye konulmaktaydı. Böylelikle Batı (ABD), bir taraftan kendi problemini bütün dünyanın problemi haline getirmiş olmakta, diğer taraftan da bu krizle elde edilmek istenen menfaatler en üst seviyede devşirilmekteydi.

Savaş konsepti “terörizmle mücadele” olarak değiştirilmek suretiyle alan genişletilmiş oldu ve aynı zamanda Batılı insanın düşünce kodlarını yönetme imkânı elde edildi. Bir yandan Batı’da herkesin ve her ülkenin tehdit altında olduğu algısı yayıldı ve böylelikle ülkelerin güvenlik bütçelerini genişletmesi sağlandı, diğer yandan Batı’da nüfusları hızla artan ve üst sosyal sınıflara yükselme eğiliminde olan ikinci ve üçüncü nesil Müslüman varlığının adı lekelenerek, onları kontrol altına alıp frenleme fırsatı yakalanmış oldu. Çünkü yeni üretilen algıya göre Müslüman, iyiliği emreden, kötülükten uzak duran, güvenilir sevgi insanı değil, bilakis bağnaz, aşırı dinci, inancı uğruna insanları öldürmekten çekinmeyen bir canavardır. Kısaca her türlü kötülüğün kaynağıdır ve üstelik potansiyel teröristtir.

Seksenli yıllardan beri süregelen bu süreçte önceleri “Müslüman Teröristler” vardı. Ardından “İslami Terör” kavramı servis edildi ve içi doldurulmaya çalışıldı. Son dönemde bu sürecin yeni bir aşamasıyla karşı karşıyayız. Zira DAEŞ ile birlikte zincirin son halkası da eklenmiş durumdadır artık. Bu yeni konsepte göre İslam=Terör algısı zihinlere yerleştirilmektedir. Hunharca işlenen cinayetler, tecavüzler, rehin almalar gibi normal insanların kabul edemeyeceği eylemlerin peş peşe işlenmesi, “İslam” ile “Terör”ün şüpheye yer bırakmayacak şekilde eşitlenmesi çalışmalarının bir parçasıdır. Müslümanlar bu kadar kötülük yapabiliyorlarsa ve pek çok Batı kentinde terör eylemi gerçekleştirebiliyorlarsa, bu durumda onların inancını sorgulamak bir Batılının en tabii hakkı olarak görülmektedir. Acaba bunca kötülüğün kaynağı İslam mı?

Gelinen bu nokta, algı operasyonunun zirvesidir. Çünkü burada artık hem Müslüman zihinler, hem de Batılı zihinler istenilen merkeze doğru yeterince yönlendirilmiştir. Batılı insanın beynine, İslam’dan ve Müslüman’dan korkması için yeterli malzeme aşılanmıştır. Batı’da yaşayan Müslüman’a da haddini bilip, üst yönetime talip olmaması gerektiği telkin edilmiştir. O artık potansiyel terörist olduğu için masumiyetini, zararsız olduğunu ve Batılı değerlere ne kadar sahip çıktığını ispat etme, Batılının güvenini kazanma mecburiyeti vardır. O halde her iki tarafın entelektüellerinin konuyu geliştirmeleri için bu yeni konseptin adı konulabilir; İslamofobi. O artık servise hazır bir yemek gibidir.

Aslında bu yemeğin hazırlık safhası çok eskilere dayansa da, doksanlı yılların başında pişirilmeye başlandı. Runnymade Trust’ın 1997 tarihli “Islamophobia: A challenge for us all” (İslamofobi: Hepimize karşı bir tehdit) adlı raporuyla kıvama getirildi. 11 Eylül olayı ile birlikte servis edildi. O gün bugündür bu yemeği yiyenlerde bir baş ağrısı, bir bulantı sürüp gidiyor. O halde sormak lazım: Bu yemeğin aşçısı kim?

Dominic Sena’nın 2001 yapımı Operation Swordfish (Kod Adı Kılıçbalığı) filmi, baş ağrısını biraz olsun dindiriyor. O da yeterli olmazsa Barry Levinson'un 1997 yapımı Wag the Dog (Başkanın Adamları) filmi her şeyi izah edebilir.