İsmail Kara'ya Cevabımdır


 

Bir süredir Dergah Dergisini artık eski dostum Mustafa Kutlu’nun yönetmeyeceği, derginin yeni bir yönetici tarafından yayın hayatını sürdüreceği söyleniyordu. Her dergi, her yayın faaliyeti, bu yaşıma geldim beni hep heyecanlandırmıştır.

Fikir Coğrafyası için “İslamcılık Versus Müslümanlık” başlığıyla bir yazı kaleme aldığım günün ertesinde, 7 Ocak Perşembe günü elektronik posta adresime gelen bir mesajda, adım geçtiği için bir yazının taranılarak bana gönderildiğini farkettim. Yazı, kaderin cilvesine bakın ki, kitaplarından birine ‘İslamcılık’la başlayan bir isim veren İsmail Kara’nın Dergah’ın 1990 yılında ilk çıkmaya başladığı yıllarda tuttuğu günlüklerini içeriyordu. Yazıyı okuyunca kanım dondu, çünkü yeni Dergah bir yol kazasıyla yayına başlamıştı. İsmail Kara  Dergah’ın ilk çıktığı yıllara ilişkin hafızasının tozlu sayfalarından birkaç sayfayı çıkarıp yayınlarken, bir miktar tozu da bana doğru üflemişti.

Söz konusu yazı,1980  yılında Ebubekir Eroğlu ile (Ahmet Yücel, Osman Konuk, İhsan Deniz, Yılmaz Daşçıoğlu, Yüksel Kanar, İlhan Kutluer, Mehmet Ocaktan, Mehmet Çetin başta olmak üzere pek çok arkadaşın katkısıyla) çıkarmış olduğumuz YÖNELİŞLER dergisinin bir süre ara verdikten sonra 1990 yılında tekrar çıkışı ile Dergah’ın aynı yıllarda çıkmaya başlaması üzerine o günlerde konuşulmuş bazı dedikoduları da dile getiriyor. Ben, yazının içinde de belirttiği gibi, zaten o tarihlerde Ankara’dayım. 1980’den 1983’e kadarki Yönelişler’deki etkinliğim 1990’dan sonra çıkan Yönelişler’de o kadar fazla olmamıştır. Olmuştur dersem, o yıllarda daha fazla emeği geçen insanlara karşı haksızlık etmiş olurum.

İsmail Kara’nın yazısına göre, Yönelişlerden yana olan bazı arkadaşlar, tam Yönelişler yeniden çıkacakken Dergah’a neden gerek var gibi vehimli bir tavır sergilemişler. Hatta meselenin altında çapanoğlu aramışlar. Şimdi İsmail Kara’yı dinliyelim : “Ne hikmettir bilinmez Necip Fazıl, Sezai Karakoç çizgisinden gelenlerin hemen hepsinde böyle vehimle karışık bir şüphecilik ve benmerkezcilik hep vardır. Hâlbuki biz Yönelişler teşebbüsüne hep iyi baktık ve yardım ettik, yazı verdik, yazı verilmesini sağladık. Vebali aktaranların başına bu yolda menfi lafları Ankara’da Adnan Tekşen, Bursa’da İhsan Deniz de yapmış. Halbuki bu iki arkadaşa da biz ne kadar samimi ve dostça yaklaşmış ve davranmıştık !”

Hiçbir dahlim, günahım ve de bilgim olmayan bu tavırlardan dolayı, İsmail Kara’nın benimle ilgili bir dedikoduyu, 26 yıl sonra dile getirme ihtiyacının nedenini anlamış değilim. Diğer arkadaşlar adına konuşmayacağım. Çünkü onların böyle bir davranış sergileyip sergilemediklerini bilmiyorum. Hepsi hayatta, ihtiyaç duyan çıkar açıklama yapar. Ama benim özel olarak adımı andıracak ne günahım olmuş da İsmail Kara’nın hafızasının dart tahtasına yerleştirilmişim, diye düşünüp durmaya başladım. Benim hafızam İsmail Kara’nın hafızası kadar güçlü (!) de kinci de değil, itiraf edeyim.

İsmail Kara’yı ikna etmek için değil ama, o camiada saygı duyduğum insanlara karşı bir borç duyarak bazı açıklamaları gerekli gördüm. Bunların başında Ezel Erverdi ağabey gelir. Ezel ağabey, benim için hayatım boyunca bir dost, bir arif insan, her zaman kendisine danışılmaya değer bir büyüğüm olmuştur. Yönelişler’in yayınlanması sırasında manevi desteği beni özellikle cesaretlendirmiş, dergimizi de bir süre para pul hesabı yapmadan kendi yayınevine ait Emek Matbaasında basma âlicenaplığını göstermiştir.

Mustafa Kutlu’yu yüzyüze tanımam 1980’li yıllarda İstanbul’a gelmemle başlar. İsmail Kara’nın ‘İslamcı’ diye etiketlediği kesimin aforizmalarına rağmen hakkında ilk yazıyı yazanlardan biriyim. Arkasından da kendisiyle bir söyleşi yaptırarak Yönelişler’de yayınladım. Şahsına yönelik, edebiyattaki soğuk savaş döneminin maluliyetleriyle oluşmuş ‘sağcı’ nitelemesini boşa çıkarmak için elimden geleni yaptım. Kendisinden de hep dostluk gördüm. Oysa benim edebiyata girişimdeki hikayecilik çizgimle Kutlu’nun çizgisi arasında o yıllarda bayağı farklılıklar vardı. Bu, dost olmamızı hiçbir zaman engellemedi. Sanatçıların sanat anlayışları ile benimle olan ilişkilerindeki kişilikleri arasındaki farkı, çok genç yaşlarımda ayırabilmiş biriyim. Orada edindiğim değerli insanlar oldu. Mustafa Kara, Ahmet Tabakoğlu, Hüseyin Hatemi, Hüsrev Hatemi gibi. Bunların bir kısmıyla sonraki yıllardaki yayıncılık hayatımda yollarımı zevkle kesiştirdim. İsmail’in ağabeyi Mustafa Kara, Bursa’ya gittiğimde hâlâ uğradığım dostlarımın başında gelir. Dervişmeşrep bir insandır.

Gelelim bu camianın geldiği Hareket ve Dergah dergilerine. 12 Mart muhtırasının önündeki çalkantı yıllarda başlayan okuma maceramın haritası, elimde olmadan pek geniş olmuştur. Okumamın ilk muharrik gücü edebiyattır. Oğuz Özdeş ve Kerime Nadir'lerle başlayan okumalarım hangi yollardan geçmedi ki ! Yaşar Kemal , Fakir Bayburt ve Kemal Tahir'leri Dostoyevski ve Tolstoy’u okumaya başladığım yıllarda tanıdım.

Yüksek öğrenim için gittiğim Ankara’daki yıllarımda Bediüzzzaman ve  İmam Gazali’yle Russel ve Marks eş zamanlı kütüphanemi süsledi. Seyid Kutup, Muhammed Kutup, Mevdudi ile yolum kesişti. Bir yandan Mümtaz Turhan, Erol Güngör, Osman Turan’ı okurken Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’u tanıdım.  O yıllar Fransızca aracılığıyla Batı dünyasıyla çok erken karşılaşmış oldum. Yine bu yıllar Mehmet Akif’i tanıdığım yıllardı. Safahat’ı ezberlemek Ali (Çelikyön) ile özel zevklerimizden biriydi. İşi ileri götürmüş, Ali ile günlük konuşmalarımızı  âruzun basit ölçüleriyle sürdürmeye başlamıştık. Kâfiye uğruna sözlüklerle tanıştık.  18 yaşımda  öğrenciyken Rimbaud’yu âruzla Türkçeye çevirmiştim.

İngilizceyi genç yaşta öğrenmem yeni bir kapı daha açmıştı. 1978 de Rene Guenon’la Guenoniyen ekol okumalarım başladı. Cemil Meriç, Ali Fuat Başgil, Nurettin Topçu düşünce yolculuğumda önemli duraklar oldu.

Merak etmeyin, ayrıntılarla  başınızı ağrıtmayacağım. Bunları hayat hikayemi anlatan kitapta bulacaksınız. Önemli olan şuydu : Rehberimiz olmadan yaptığımız bu okumalar sonunda bir fikrim olmuştu ama, bu ‘cı’, ‘cu’ ekleriyle izah edilemeyecek, intisaplarla çizgileri belirlenmeyecek bir dünyaydı. 60 yaşına geldim. Bugün de böyle. Kendimi birine ya da bir gruba aidiyetle nitelemem, birikimimi sağlayan zenginliği  inkar etmek olacaktır.  Öte yandan hiçbir düşünce, kişi ve ekolu toptan kabul etme ya da toptan reddetme gibi bir tavıra hiç bir zaman sıcak bakmadım. Genelleyici ifadelerden uzak durmaya çalıştım. O nedenle şu anda yayın koordinatörlüğünü yaptığım Fikir Coğrafyası’nın yayın ilkeleri oluşturulurken “Eleştiri ve değerlendirmelerin kişiler ve kurumlar üzerinden değil fikirler ve olgular üzerinden yapılması” ilkesi, benim de benimsediğim bir ilke olarak sitede ve tanıtım şeritlerinde yerini almıştır.

İmdi, İsmail Kara’nın içinden geldiği Hareket geleneği de, başta Nurettin Topçu olmak üzere benim için değerliydi. O camia ile olan ilişkilerimde de siyaseten ya da stratejik olarak değil samimiyetle bu yaklaşımımı korudum ve hâlâ da korumaktayım.

Sezai Karakoç ve Necip Fazıl da benim fikir dünyamda ciddi etkileri olan kişilerdir. Eleştirel hakkım her zaman mahfuz kalmak kaydıyla, birikimime katkıda bulunanları reddetmeyi doğru bulmam. İsmail Kara'nın, yukardaki iki ismin çizgisinden gelenler için “Ne hikmettir bilinmez Necip Fazıl, Sezai Karakoç çizgisinden gelenlerin hemen hepsinde böyle vehimle karışık bir şüphecilik ve benmerkezcilik hep vardır.” yargısını bir sürçü lisan ya da bir vehim ürünü olarak görüp görmeme konusunu okuyucuların takdirine bırakıyorum. 30-40 yıl öncesinin 'üstad' yarıştırma anlayışının bugünlere taşınmasını bir rüşt gecikmesi olarak görürüm. Başta Ezel Erverdi ve Mustafa Kutlu olarak Yönelişler dergisine verdikleri desteğin inkar edilemiyeceğini zaten belirtmiş oldum. Bize karşı gösterilen dostluk da böyledir.

Ancak, bir araştırmacı olan İsmail Kara’nın 29 yıl öncesinden bugüne taşıdığı notlarda adımı, haketmediğim bir yargılı dedikodu nakliyle zikretmesini affedemiyorum. Kendisiyle olan hukukumuzu da çiğniyerek,  vebalini başkalarına atarak, duruşum nedeniyle hoş göremiyeceğim bir suçlamayı bugüne taşımanın vicdan azabından kurtulması için sadece bana bir özür borçlu olduğunu söylemek istiyorum.

Gelelim yeni yayın yönetmeni arkadaşımız Sayın Ali Ayçil’e. Yüz yüze hiç gelmedik. Aramızda bir mesele olması da mümkün değil. Bunu bir yol kazası olarak görmekle beraber, içinde suçlamalar geçen yazıları koymadan biraz daha dikkatli olması dileğiyle yine de başarılar diliyorum.