Kimse kızmasın, hâlimizi yazdım..


Bilimsel bir metni okuyan aydın/düşünür/yazar acaba neden içinden çıkamaz? Burada başvurulan yöntemin bir payı olduğu kadar bir 'bakış açısı' eksiği olduğu da kesin. Konu nasıl ele alınmış, ne nasıl ifade edilmiş, olaylar ve kavramlar nasıl birbirine bağlanmış, nerede hangi bilgiler kullanılmış... Bu hususlar aydın/düşünür/yazar hepimiz için geçerlidir...

İlkin 'güncelleştirme' konusunun gündeme geldiği sırada ilahiyatçı hocalarımızın atışmalarını, pardon yazışmalarını okudum. Topa girmeyiz, lafını duyunca Mustafa Kemal'in 1924 yılında o günkü ulemâmızdan 'Tadilât-ı Mecelle' talebini hatırladım. Onlar da o zaman topa girmemişlerdi. Ancak ardından Türk Kanûn-ı Medenîsi  4 Ekim 1926'da yürürlüğe girdi. O değişime karşı çıkanlar yüzyıldır yas tutuyorlardı! Ama bu kez dindar bir Reis-i Cumhur onları göreve çağırdı. Şimdi oturup yine sızlanıyorlar!

Böyle bir ortamda Dücane Cündioğlu 'vahiy akla tabi olmalıdır' talebini yineledi. Dini mevzularda ekseriyetle fikir beyan etmem. Doğru olan; herkesin bildiği yoldan gitmesi ya da tanıdığı denize girmesidir. Hem esasa hem de usûle  hâkim olmak onu gerektirir. Fransız düşünür Pascal; benzer bir tartışmayı 'Kalbin, aklın bilmediği sebepleri vardır' sözüyle karşılamıştır. İmanın akla, aklın imana ihtiyacı olduğunu hatırlatmıştır. Evet, dini akıl veya aklı din süzgecinden geçirmenin ne zararı olur ki? Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Allah, üç melekeyi birlikte zikrederek bu olguya işaret etmiş oluyor: ''Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler.''(A’râf Suresi -179)

Anladığım kadarıyla bu kalemler çok kitap okuyorlar. Birbirlerine kimleri okuduklarını da hatırlatıyorlar! Sanırsınız ki Batılı aydın onlar kadar kitap okumaz. Lakin 'lecture' tek başına anlamak için yeterli olmayabilir. Mesela, Lenin'in Zürih'de sürgünde iken Hegel'in Fenomolojisi'ni aylarca elinden düşürmediğini, anlamak için çok uğraştığını biliyoruz. 1917 Ekim İhtilali öncesinde kaleme aldığı 'Ne yapmalıyız?' o günlerin ürünüdür. Yine Fransız düşünür Kojeve'nin 'Hegel'i anlamadan yıllarca üniversitede ders verdim' dediğini unutmayalım. Kojeve'nin tek bir kitabı bulunuyor; o da 'Hegel' üzerine. Derida ve Foucault'un, Kojeve'nin öğrencileri olduğunu da bir kenara  yazalım...

Cumhuriyet aydınlarının temel yanlışı Aydınlanma fikrini ideoloji haline getirmeleriydi. Günümüz müslüman aydınların ayıbı da aklı yüceltmek olacak. Son yıllarda felsefeye yönelen bir yazar, Batı düşüncesinde marjinal yer kaplayan bir denklemi, inanan ama düşünmeyen bir topluma aktarıyor: Şeytan eşittir Promethos. Hegel ile Engels, Batı medeniyetinin köklerini Antik Yunan'da aradıkları için onların bu yaklaşımı kendi açılarından yanlış olmayabilir. Sonuçta biri ışık taşımış, diğeri ateş getirmiştir! Ayrıntıya girmeden bu denklemi pekala şöyle genişletebiliriz: Lucifer(Batı) : Prometheus(Eski Yunan) : Enki(Sümer) : Azazel(Maya). Özetle; hepsinin ortak paydası Venüs ve İsyan...Fakat müslüman bir toplumun 'akıl' ile kuracağı ilişkiyi bu düzlemde ele alamayız. Zira mukayese işi yöntem ister, sizden tarihe vakıf ve konuya hâkim olmanızı bekler.   

Oryantalizm kurucuları arasında sayılan Kur'an araştırmacısı Ignaz Goldzieher'in 1921 yılında Günlükler'ine düştüğü şu satırlar çağımız aydınlarını uyarıcı niteliktedir: ''Tasarım ve anlatım şekliyle tefekkür eden kafaları tatmin edebilecek tek din İslamiyettir.'' (I.Goldziher, Tagebuch s. 59, Budapest 1977) Peki, bu durumda aklı sürekli öne çıkarmakta güdülen maksat nedir? İzleyebildiğim kadarıyla 'Aydınlanmak'. O halde hemen soralım: Müslümanlar arasında ve Aydınlanma konusunda muntazam bir tartışmanın gerçekleşebilmesi için hangi koşullar geçerli olmalıdır? Farklı İslami kesimlerin, eğer söylemsel bir anlayışa katkıda bulunmak istiyorlarsa, nelere dikkat etmeleri gerekir? Bunu açıklığa kavuşturmak için önce birkaç hususa vurgu yapılabilir, ancak özellikle şu iki nokta aciliyet arzetmektedir:

  1. Aydınlanma kavramını genişletmeye istekli olmak,
  2. Batı  Aydınlanması'nın İslam'a ve Şark'a yönelik açıklamalarına eleştirel yorum getirmek.

İlk nokta: Bu konuyu gündeme getirenler 17.yüzyıl sonu ile 18. yüzyılda ortaya çıkmış bir tarihi döneme ve o dönemin ilmi şahsiyetlerine vurgu yapıyorlar. Örneğin Voltaire onlardan biri. Ama bizim müslümanlar olarak Voltaire ihtiyacımız yoktur! Elbette Aydınlanma'ya özgü 'düşünsel' bir program mevcuttu. Bu program mitolojik anlayışa (yani, insanın acizliğine) ve aynı zamanda sofistik algıya (yani, insanın keyfiliğine) karşıydı. Batı Aydınlanması'nın değişik aşamalarında tartışılmış olan tüm bu konular, İslam düşünce tarihinde zaten işlenmiştir. Batı Aydınlanması'nın ayrılmaz bileşenleri olarak tanıtılan 'entelektüel' çabaları kendi coğrafyamızda da görmekteyiz: Aklın özerkliği(İbni Sina, İbni Rüşd), şüphecilik ve akıl eleştirisi (Gazali), din eleştirisi(Razi), egemenlik eleştirisi(Katip Çelebi), seküler düşünce(İbni Khaldun) İslam aleminde uzun süre tartışılmıştır. Ancak bu çabaların toplumsal ve siyasal etkileri bizde farklı olmuştur; tek ortak yönleri, insanın özgürleşmesi ve toplumun bağımsızlaşması yolunda adım atmış olmalarıdır.

Yeniçağ Avrupası nasıl bilimin kökenini araştırmış ise İslam Dünyası da aynı heyecanla bu sorunun peşine düşmüştür. 10. yüzyılda Amiri; Mezopotamya'ya, 11. yüzyılda Said el Andulisi; Hindistan'a, 12. yüzyılda Şehristani; Eski Yunan'a(Thales), 13.yüzyılda Şehrazuri; Hz. Adem'e işaret etmiştir. Yani ilk insan ilk bilge kişidir. Müslüman düşünürlerin hiçbiri bu arayışta din ile ilişkili bir 'akıl konsepti' geliştirmez, aksine İslam geleneğini de kuşatan evrensel bir anlayıştan yola çıkarlar. Zira her insan İslam fıtratı üzerine yaratılmıştır ve Allah'ın yeryüzündeki temsilcisidir. Eğer; akıl herkese eşit ve aynı dağıtılmış ise, bu yanlış ve yanılgılarımız için de geçerlidir.

İkinci nokta: Batı Aydınlanması'nın düşünürlerini yüceltmeden önce onların Doğu düşünce geleneği ile ilişkisini veya ilgisini sorgulamak gerekmektedir. Örneğin İbni Tüfeyl'in eserleri 17. yüzyılda Batı dillerine çevrilmiş; Leibniz ve Spinoza, öğrencilerine hararetle bu eserleri okumalarını tavsiye etmiştir. Leibniz, 'İnsan Aklı Üzerine' isimli risalesinde yalnızca Yunan ve Arap aklına değil, hakikat uğruna gerekirse Çince kaynaklara da başvururuz, demiştir. Ancak zamanla Şark'ın düşünce geleneği bir kenara atıldı. Kant, başka toplumlar için de ölçü olacak yeni bir akıl eleştirisi geliştirdi. Böylece akıllar tasnife tutuldu; kimi yerin dibine batırıldı kimi göklere çıkarıldı. Bu nedenle ırkçılığı Kant'a dayandıranlar hiç de haksız sayılmaz. Bu yaklaşımı en çok Hegel'de görüyoruz. Ona göre; aklın kendiliğinden açığa çıktığı tek bir tarih ve nihayetinde aklın kendi düşünce sistemine ulaştığı tek bir felsefe bulunmaktadır. Başka milletlerin ürettiği fikirler sadece öncüller sayılabilir. Bu, Avrupa dışındaki tüm felsefi gelenekler için geçerlidir ki Dünya Düşünce Tarihi'nde Çin ve Hindistan gibi İslam Düşüncesi de ömrünü tamamlamış bir kesit olarak sunulur.

Yerli ve yabancı aydınlar 21.yüzyıla dek bu önyargılarla başımızı ekşittiler. Önce bu söylemin köklerine inelim. Bilelim ki, Batı Aydınlanması; kendi kavramlarını - açık ve seçik biçimde - oluşturdukça, keskin sirkeye dönüştü. Batılı olmayan toplumların düşünce aygıtlarını/tasarımlarını yere çalmaya, onların aydınlarına aşağılık duygusu aşılamaya başladı. Aklın evrenselliğini tanımak yerine Batılı aklı yeryüzünde geçerli tek ölçü saydı. Bu bağlamda Said Halim Paşa, Türk düşünce tarihine damgasını vuran iki büyük kırılmadan söz eder. İlki 16. yüzyılda Arap aklıyla tanıştıktan sonra gerçekleşmiştir. İkincisi 19.yüzyılda Batı aklının yörüngesine giren Batılılaşma cereyanıdır. Kolumbiyalı düşünür Nicolás Gómez Dávila, ''Düşmanın kavramlarını kabul eden, farkında olmadan ona teslim olur" veya  Konfüçyüz, ''Bir ülkede yeni bir düzen kurmak isteyenler, önce kavramları değiştirir' der. Gerçekten 20. yüzyılda kavramları hangi güç belirlemişse, aydınların kafasına da o güç hâkim olmuştur. Bu entelektüel işgalden nasıl kurtulunur, ayrı bir yazı konusudur.
 

Heidegger'in hocası Edmund Husserl 1936 yılında Avrupaları «insanlığın diplomatları» olarak görev almaya ve «diğer halkların» «Avrupalılaşmaları» için çaba göstermeye çağırır. Bu süreçte Avrupalılara düşen ikinci büyük görev tabii ki «Doğululaşmamak»tır. Hatırlanacağı üzere; Alman Aydınlanması'nın önemli ismi Herder de «Avrupa»nın «yeryüzünün mutluluk satan zorbası olmasını» ve «insanlığı Batı medeniyeti ile mutlu etmesini» istiyordu.(1784) Batı bu amaçla 'Oryantalizm' bilimini kurdu, onu siyasi ve askeri amaçları için kullandı.

Oysa Osmanlı'daki çöküşü ilk gören Kâtip Çelebi, ne Cihannüma ne de Mîzânü'l-hakk eserlerinde, Batı'daki gelişmeler ile Devlet'in kötü gidişatını ilişkilendirir. O, Hıristiyanlığı yalnızca 5. yüzyılda yaşayan Nasturiler gözünden anlatır ve Avrupa siyasetini kökten değiştiren Reformasyon'un etkilerinden hiç söz etmez. Aynı umursamazlık Aydınlanma çağı için de geçerlidir. Osmanlı İmparatorluğu 1683'te Viyana önünde ciddi bir yenilgi almasına rağmen, düşmanın derinlemesine bir değerlendirmesi bile yapılmamıştır; ne 30 yıllık din savaşının Avrupa monarşilerinin siyasi yapısına ne de Katolik ve Protestan  ayrışmasının Batılı toplumların siyasi dokusuna etkisi incelenmiştir. Halbuki 13.yüzyılda İslam Dünyası'nın yükselişini fark eden Kaiser II. Friedrich sarayını iletişim merkezine çevirmiş; Doğu'dan Batı'ya doğrudan bilgi akışını sağlamıştır. Bu amaçla Arapça da öğrenen kral, sarayında İslam âlimlerini ağırlar, aklına takılan soruları, Hristiyan din adamlarına değil, bilakis Mısır, Suriye, Fas ve Anadolu'da yaşayan müslüman âlimlere mektuplar göndererek sorardı. 

Sonuç: Kendimiz olmaktan, kendi kavram dünyamızı kurmaktan ve düşünce geleneğimizi oluşturmaktan başka seçeneğimiz yoktur. İslamı 'güncellemek' isterken hep bu gerçeği göz önünde bulunduracağız. Avrupa ile başlayıp Avrupa ile bitmeyen bir perspektiften çağı yeniden okumayı deneyeceğiz.