Konuşmak


Konuşmak ihtiyacını neden duyar insan? Neler söylemek istiyorum, oğluma, kızıma, vefatından evvel babama. Eşime, anneme, arkadaş ve dostlarıma. Günler geceler boyu konuşsam yine de bitmeyecek cümleler biriktirdim boğazımda. Sükût altın dediler sözün gümüşü benzimi sararttı, o kadar yani. Konuşmaya dalıp sular seller gibi çağlayıp coşmak geçmiyor mu içinizden? Yavaşla diyorlar. Piktogramlarla anlatmak bu nedenle kolaydı belki de. Kadimden beri her çağda dinleyebilirler seni. Onun için korkaklar ima ile konuşur.

Yine de insanı dizginleyen bir şeyler var. Sevdiğimi söylemek istiyordum, başarıları ile iftihar ettiğimi. İşleri yolunda mı, bilmediğim mecralarda, geçim için nelere katlandıklarından endişe duyduğumu. Aramızda soğukluk yok elbette ama yine de uygun bir ruh hali bulmak zor. Yüreğimdeki endişe ve kaygıları, yaptıklarımı, yapamadıklarımı. Konuşmanın tam yerine denk gelmesi, taşın gediğine oturması iğne deliğinden geçmeye niyetlenen deve gibi başarısız olmaya mahkum. Oçokoçi gibi konuşma bilmez ama dayanılmaz sesler çıkarmakta mahirim. Galile gibi ‘İki Kainat Sistemi Üzerine Konuşmalar’ yerine ‘iki kainat insanı’ arasında konuşmalar yapmak isterdim.

Arkadaşlarla bir araya gelince ne anlatabilir insan. Acaba aleyhime delil olur mu konuştuklarım. Anlattıklarımdan hakkımda yanlış, eksik kanaatler mi edinirler? Bütün bu endişe ve kaygılardan uzak konuşabildiğimiz insanlar, can ciğer dostumuz olmuyor mu işte?

Araya mesafeler girer, ayrılıklar, bir araya gelince söylemek istediklerimiz doğal bir akış içinde mi? Yoksa hesaplar, mayınlar, plan proje beklentiler içinde boğuluyor mu? Özlemler çoğaltır belki içimizdeki insanları; belki bir güzellik doğar ufkumuzda. Gerçek dostluklar yalan dünyada bu hayatı çekilir kılar. Buna rağmen ekonomik sıkıntıda olduğunu anlatamazsın, ruhsal olarak kendini boşlukta hissettiğini? Yanlış anlaşılmaktan, borç mu isteyecek tereddütlerinden, içimizdeki gizli yaraları öğrenmesinin dostlara getireceği yüklerden korkarsın. Konuşamazsın neden?

Yalnız olmadığımızı anlardık, başkalarını sevmemizi, dönüp kendimizle barışmamızı sağlayabilirdi bir ihtimal; konuşabilseydik. Hep aferin almak, takdir edilmek, beğenilmek için mi konuşmak zorundayız? Dostlara bile maske ile yaklaşacaksak bu dünyada içtenliğe imkân bulabilecek bir yol yöntem usul erkân bulamayacaksak neden okuduk, bu kadar mürekkep yaladık? Karşı cinsten cinsel beklentiler içine girmeden, meslek, medeni hal sormadan, emlak mülk, otomobil bahsi açmadan konuşmak mümkün mü? Paylaşmak hazzı veren yaklaşımla insana dair, umuda dair, dostluğa dair yalın sade bir konu açılabilir mi?

Parlamenter bile ‘parler’ ‘konuşmaktan’ gelir ama bir kere bile meclis kürsüsüne çıkmadan, iki kelime konuşmadan dönemini tamamlayan milletvekilleri gibi. Konuşmayanları dilsiz sanırdım; ta ki konuşmalarımın kalpleri kırdığını, muğber olmalara yol açtığını anladıktan sonra. Çok konuşuyorum, hemen herkesle, her vesile ile. Çok konuşuyorum ama fonetiğe uygun olsa da diksiyonu eksik ve malul. Gerçek konuşmayı, yapmak istediğim asıl konuşmayı ertelemek, bastırmak için mi acaba? Ruhumuz çırılçıplak görünecek diye kat kat giysilere sarınmamız bu yüzden mi? Bir şiiri, nutku metni okumak sorun değil ama konuşurken, hele bir sahnede kalabalığa doğru -dil-damak dişler- isyan ediyor. Sesimiz birbirine ulaşmıyor ama sitemler, ilençler, oklar gibi havada uçuşuyor.

Davaların, iddiaların, güncel siyasetin, ikna çabasının dışında, zamanın ötesinde, mekândan bağımsız, ırk, cins, dil, din, milliyet, yaş, statü, makam-mevkii ayrımı olmadan; insanın anlamını çoğaltan, bir arada yaşamanın bağlamını sağlayan bir konuşma mümkün mü? Aramızda bir konuşma vasatı, ortamı, iklimi oluşturacak bir çabadan neden kaçınıyoruz? Neden gerçek duygu ve düşüncelerimizi ele vermemek için konuyu dolandırıyor, havadan sudan bahsediyoruz? İçimizden özür dilemek, samimi olmak geçerken niye üst perdeden konuşuyor, müstağni tavırlar takınıyoruz? Zaaf ve zayıflık insan için; aciz zavallı kul iken, bu müstekbir, örtülü-zırhlı, kalkan kullanan savunma refleksimiz nereden kaynaklanır? Bir jargon içinden mi konuşayım yoksa teklifsiz tekinsiz argo dilinden mi? Hakaret, iğneleme, kılçık atmak övüncümüz; acıtmanın, can yakmanın üstünden konuşmada kekemeyiz nedense. Popülist ‘sokaktaki adam’a konuşur ama sokakta karşılaştığımız eski dostlarla gençlikte olduğu gibi konuşabilmeyi neden başaramıyoruz?

Konuşma insanı ayırt eden bir yetenek, imkân ve ikram. Kuşlar beş-altı kelimeyi geçmeyen konuşması ile olağanüstü gelirken insanoğlu olağan konuşmalarını neden zayi ediyor? Kaybedilen insan mı insanın konuşabilme yeteneği mi? İnsan insanın zehrini alır; bir insanın panzehiri yine bir insan olduğu halde neden zihnimizden geçen kelimeler dilimize decoderli yansır? Geçmişle gelecek, hal ile kâl, bakmakla görmek, hatır ve hazır bir arada konuşmanın içinden, dinleyen anlayan cevap veren dostlarımız eksiliyor mu birer birer? Kalabalıklarda anlamsız, önemsiz, değersiz istatistik sayısı gibi ortada ve açıkta mı kalakaldık yoksa.

Konuşmak, aramızdaki gizeme, birbirimizden büyülenmeye örtü çeker, onu görünmez kılar belki.

‘Kral Çıplak’ masalı, bu kuralın önemini anlatır. Çocuklar, henüz dile, örtüye ulaşmamış, ona bütünüyle hâkim olmamış dönemdedir: çıplaklığı görmektedir. Erişkinler, biz büyümüşler, yani dille haşır-neşir olmuş kişiler, konuşmada, insanı insan yapan dilin örtüsünün ardında her zaman bir iktidar ilişkisi görürüz. Konuşmak dinleyenler üzerinde egemenlik kurmak belki. Bu nedenle siyasiler, iktidardakiler konuşmanın şehvetine doymuyorlar.

Bu nedenle bir süzgeçten, denetimden özsansürden konuşuruz. Büyü bozulmasın diye. Suskunluğun dili konuşmaktan güçlüdür bu yüzden.