Küçük İnsana Karşı: Büyüklüğün Atlıları


Ne için yaşadığımız kadar nasıl yaşadığımız da önemli. Neyi yaptığımızla beraber "nasıl" yaptığımız da bizi biz yapan vasıflarımızdandır.

İyilik yapmış olmak yetmez, iyiliği yapma şekli de en az o düzeyde önemlidir. Nitekim başa kakılan iyilik, iyiliğin bütün bereketini ve güzelliğini alır götürür.

Doğruyu söylemek ne kadar kıymetliyse güzel şekilde söylemek de öylesine takdire şayandır. Hatta bazen çirkin şekilde söylemektense söylememenin evla hale gelmesi mümkündür.

Hal, tavır, üslup için insan ruhunun en hakiki aynasıdır diyebiliriz. Ataların ifadesiyle, "üslubu beyan aynıyla insan"dır.

Fazilet dediğimiz değerler ancak bu aynada zuhura kavuşur.  Samimiyet, merhamet, sevgi, dürüstlük gibi vasıflarımız kendisini bu tarz ve davranışlar bütünü içinde faş eder.

Caka satanın, rol yapanın, hesabi insanların kendilerini kamufle etmeleri o yüzden kolay iş değildir. Bazen yüz, bazen ses rengi, bazen nerede ne şekilde göründüğümüz gibi şeyler hakikati dillendirir.

Bazen de sustuğumuz yerde kendimizi ele veririz. Doğruculuk adına mangalda kül bırakmayıp da en lazım vakitte susmanın zilletine, onursuzluğuna katlandığımızda ruhumuzdaki bayağılıklar yüzünü gösterir.

Başı dik, yüreği pek olmak saygı uyandırıcı bir şeydir. Ama bunu gücün ve zalimin karşısında gösteremediğinizde hiçbir kıymeti harbiyesi kalmaz. Büyüklük, evvelemirde zalimin karşında hakikati söyleme cesaretidir. Aksi halde ‘başı dik görüntüsü’ içi boş bir imajdan ibaret kalır.

Lakin ne kadar zalim, ne denli pespaye ve zavallı olursa olun, insana karşı sevgi ve merhamet duygularını kaybettiyseniz büyüklüğünüzde bir eksiklik vardır. Sevgi ve merhamete herkesten ziyade madun, mağdur, haksızlığa uğramış, kaybetmiş insanların ihtiyacı vardır.

Merhametten maraz doğar demişler. Belki. Ama merhametsizlikten daha feci bir maraz var mıdır bilmem. Atalarımızın her söylediğinde büyük hikmetler vehmetmek saçma.

Merhameti bir medeniyet parolası olarak kullanmak isteyip de ardından bunu sadece kuş sevgisi, kedi sevgisi, anne sevgisiyle irtibatlandırmaya çalışmak son derece gülünç olmaktadır. Bize bu yakışmaz. İnsana, Müslümana, kalbi olanlara yakışmaz.

Merhamet herkesi ama herkesi kucakladığı ölçüde bize gereken büyüklüğü verir. Dahası zihnimize bir medeniyet ufku kazandırır.

Merhametin karşısında kapitalizm, faşizm, emperyalizm gibi bilcümle insanı insan olmaktan çıkaran zalimlikler vardır.

İnsan insanın kurdudur efsanesi vardır.

Bu kurt kimin karnını ağrıtmaya başlamışsa ona artık şüpheyle bakmak icap eder. Çünkü ruhu kemiren bir kurdun ağrısına yakalanmıştır o.

Onun açısından her şey, eni konu egosuna hizmet ettiği ölçüde bir kıymet ifade etmektedir. İnsan bu şekilde giderek azgın bir varlığa dönüşür.

Merhametin zayıf düştüğü yerde bencillik kurdu insanı kemire kemire büyüyerek bir hırs canavarı haline gelir. İnsanoğlu böylece büyük, manevi düşüşünü yaşar.

Bizim düşüş dediğimize, Nietzsche "güç istenci" dese de fark etmez. Gücü kutsamak dünyayı kurtlar sofrası haline getirmek değil midir? Nietzcshe’nin yaptığı faşizm çığırtkanlığı, vahşeti meşrulaştırmaktan başka işe yaramaz.

Fakat Nietzsche açık sözlüdür, dürüsttür, ayrıca derdi, insanı-insanlığı bir şekilde tekâmül ettirmektir. Bu noktada hakkını verir ama merhamet düşmanlığının insanlık düşmanlığıyla anlamdaş olduğunu söylemeden geçmeyiz. Biliriz ki insanI insan kılan faziletleridir, güdüleri değil.

Yine biliriz ki merhametsizliğe verdiğimiz her tavizle olsa olsa kapitalizmin değirmenine su taşımaya devam ederiz. Faşizmi parlatır, emperyalizmin tuzaklarını ört bas etmiş oluruz.

Söz konusu düşüş bazen kolektif bir nitelik kazanır. Toplum adeta sara nöbetine yakalanmış gibi kendinden geçer. Hırs ve hamaset insanların aklını başından alır. Gerçekleri örter.

Mevlana’nın deyişiyle “Hırs insanı kör ve ahmak eder. Bilgisiz hale sokar da ölümü kolaylaştırır”.

Fakat hırsların pençesinde, sözün fayda edip etmeyeceği meçhul bir yerdeyizdir artık. Doğruyu yanlıştan, karanlığı aydınlıktan ayırma yetisi felç olmuş haldedir sanki.

Söylenen doğruların da doğruluk değerini kaybederek çirkin birer aldatmacaya dönüştüğüne şahit oluruz. Her şey araçsal düzeye indirgenmiş, fayda zarar analiziyle ele alınır olmuştur besbelli.

Küçük insan psikolojisi, sonunda nispi diyebileceğimiz zaferini ilan eder. Ben-ben demeye, kırıp dökmeye, yalan dolana, doğruları karartmaya devam eder. Hakikati ve değerleri karartmak, görmemek, göstermemek zorundadır, aciz ve korkaktır çünkü.

Küçük insanda büyüklükten bir eser yoktur. Ne büyük sevgi, ne büyük ideal, ne büyük aşk. Bunlardan hiç mi hiç anlamaz. Dünyayı sadece ezberlerle bilir. Bu yüzden hayatta bildiği en önemli şey imaj sahibi olmaktır.

Derdi telaşı rol yapmak, racon kesmek, hülasa olmak değil görünmektir.

Kapitalizm küçük insanları sever, küçük insan psikolojisiyle dünyayı kendinin gül bahçesi kılmak ister. Bu psikoloji kendisini aşarak faziletin basamaklarını tırmandığı takdirde kapitalizmin tekerine çomak sokmak işten bile değildir. Zira merhamet ve sevgi kapitalizmin en büyük düşmanlarıdır.

Efendiler o yüzden bu düşmana yüz vermek istemezler. Düşmana düşman diyemez ama ona bütünüyle kucak açamazlar. Merhametin ve sevginin hakim olduğu yerde efendiler efendiliğini yapamazlar. Küçük insan psikolojisinden her zaman mutludurlar.

Zihinsel bütünlüğün görkemi ve önemi buradadır. Bütünlük temel değerlerin belirleyiciliğiyle kaim ve koşulludur. Aksi halde küçük insanın zihin dünyasındaki eklektik yapıyla örtüşme halinde bir tarz-ı hayata boyun eğmeye başlarız: faziletin değil, kurtların dünyasına.

Buna karşılık bütünlük çabası bizi faziletin tartışılmaz üstünlüğüne götürür. Uzlaşmacı değil tam da devrimci bir ruhla teçhiz eder. Bu teçhizattan belki “terakki” doğmaz ama bir fazilet medeniyetinin doğması pekâlâ umulur.

Fazileti terakkiye daima ve her koşulda öncelemedikçe Müslümanlar olarak dünyada sahip olduğumuz bir büyüklüğümüz olamaz. Olamayacaktır.