Mimarlık ve İnsanlık


 

 

Gittiğim yeni şehirlerde, yeni ülkelerde en çok dikkat ettiğim şey oradaki binaların mimarisidir. Bazen, Avrupa'da bir kilisenin, Türkiye'de bir sarayın, aynı zamanda Azerbaycan'da inşa edilen camilerin ve diğer binaların önünde durup saatlerce seyir ettim ve bu ülkelerin mimarisini kıyaslamaya çalıştım. İlk yıllar her seferinde daha büyük ve muhteşem bir bina ile karşılaştığımda onların önünde başım dönüyor, bu büyük binaların insan emeğinin en başarılı ürünleri gibi değerlendiriyordum.

Sarayların, kiliselerin büyük olması, o dönemlerin krallarının, padişahlarının kuvvetini, azametini gösteriyordu.  

Modern dönemin mimarisi ise insana  depresyon yaşatabilecek bir nitelikte.

Gence'de ve Bakü'de yaşamama rağmen, bugün ben tercih karşısında kalsam, Gence'de yaşamak isterim.

Fransa'nın tüm bölgelerinde yaşadım, hatta bir adasında bir sene yaşadım. Fransa'da ömrünün sonuna kadar yaşayacağım şehir olarak Paris’i değil, Strazburg’u  seçerim. Buna sebep ise mimarinin ahengidir.

 
Şimdi söyleyeceklerim, biraz  kapitalizme aleyhtarı sözler olacak.  Strazburg’da binaların yüksekliği sınırlıdır.  Buranın en yüksek binası her sabah, öğlen ve akşam çan çalan Katedraldir. Bu sebepten de burada insanları görüyorsun, onları tanıyorsun ve yüzlerindeki çeşitli çizgileri görmen mümkün oluyor. İnsanı mutlu eden sebeplerden birisi de bu olamaz mıʔ

Bir kez Belçika'nın başkenti Brüksel'e seyahatim olmuştu. Kentte gezmeye bolca zamanım kalmıştı. Strazburgun stabil sessizliğinden çıkıp Brüksel gibi metropol şehre gitmek, bana yeni şeyleri anlamama yardım etti. Oranın modern mimarisi şaşırtıcıydı. Çok yüksek, cam yüzlü binalara bakarken, muhtemelen binaların çatısı ozonu delip öteye geçmiş diye düşünmekten kendinizi alıkoyamıyorsunuz.  İşte o zaman ister istemez bizi depresyona düşürecek soru oluşuyor: İnsanlar mı bu binaları yarattı, yoksa binalar mı insanlarıʔ

İnanılmaz gökdelenlerin önünde yürürken, binaların sanki bu insanları yuttuğunu düşünmüşümdür. İnsanlar değersiz bir nesne olmuştu, sanki. Hangi sokağa girersen, yüksek binalar güneşi keserek, sana zulmediyor.

Paris'e gidiyorsun, ilk önce sıradan binalardan, eski sokaklardan zevk alıyorsun, fakat Eyfel’in altında beklerken, demir parçası olan Eyfel’in insanlardan daha değerli olduğunu düşünüyorsun ve bu da yeniden senin depresyona girmene sebep oluyor.

Versay sarayına gittiğinde sadece o muhteşem binanın önünde dolaşırken, bu büyük binanın içindeki Louis’leri düşünüyorsun. Sanki, Louis’ler bu binaların kralları değildiler, binalar Louis’lerin kralıydı..

Eğer Bosna'da olduysanız orada iki temel mimariyi görmüşsünüzdür. Birincisi Osmanlı tarzı ile inşa edilmiş binalar, diğeri ise Batı'nın, özellikle Avusturya’nın. Bu başkentin  Osmanlı sokaklarında dolaşırken, sebepsiz mutlusunuzdur. Düzenle yan yana inşa edilmiş evlerin yüksekliği yirmi metreyi geçmiyor. İnsanlar orada kendilerini daha rahat hissediyor, şehrin bu bölümünden çıkmak istemezsiniz. Biraz daha gittikten sonra, büyük Batı mimarisi ile karşılaşacaksınız.  O zaman yeniden binaların insanlardan üstün olduğunu düşüneceksiniz. İnsanlar bu binaların önünde kaybolacak adeta.

Gence'de yüksek katlı binalar henüz yeni inşa edilmekte. Bazı binalar hariç, doğduğum şehirde yüksek binalar çok da fazla değil. Hatta zamanında şehrin en yüksek mimarisi Şah Abbas camisinin çift minareleriydi.

Ben apartman dairesinde büyüdüm, ama kendi mahallemizde çok oynamayı sevmiyordum. Dersten çıktıktan sonra okula yakın olduğundan Şahseven mahallesine gidiyordum. Orada küçük mahalle evleri, eski bir cami vardı. Çocuklar bahçede oynuyor, komşular kapıda oturup sohbet ediyor, hep eğleniyorlardı. Orada herkes eşitti. Kimin evinde ne pişiyorsa, istediğin zaman gidip yiyebilirsin ve ben de dersten çıktıktan sonra sıkça sınıf arkadaşlarım Kurban ve Seymur’un yaşadığı sokaklara gidip onlarla sohbet ediyordum.

Son zamanlar petrol şehri Bakü günümüzün Dubaisine dönüşmekte. Her tarafta gökdelenler boy gösteriyor. Şehir metropolleştikce şehirdeki Bakülülerin sayısı da azalıyor. Bazen vatanını terk etmiş Bakülülerle karşılaşıyorum. Onların yaşadıkları şehirler ise Avrupa'nın metropol olmayan şehirleri ve Rusya'nın bazı bölgeleri.

Sen eğer çocukluğunda İstanbul’un sade bir mahallesinde büyüdüysen ve iftar sofrası için annen seni pide almaya gönderdiyse, Azerbaycan’da Sovetski mahallesinde Nevruz bayramında ateş yakıp üzerinden atllandıysan, çok yüksek binaların arasında ne mutlu ola bilirsin, ne de hayattan zevk alabilirsin.