Öyleyse Ne Yapmamalı?


Sovyetler Birliği çöktüğü zaman - olaya hazırlıksız yakalanan - Türk milliyetçiliği 'Avdet Kapısı' önünde apışıp kalmıştı. Fransız yazar Ernest Renan'ın suçlamalarına Abduh ve Afgani'nin verdiği cevap ile ortaya çıkan İslamcılık; şimdi Batı'nın aldığı tavır karşısında, aynı şekilde, ne yapacağını bilemez vaziyette yalpalıyor.

İşin başından beri İslamcılık ve Milliyetçilik hareketleri dini ya da ahlaki bir gayretten öte siyasi bir cehd idi. Tarihin kırıldığı ve dünyanın kökten değiştiği bir çağda; sosyal kimliklerini, siyasal mücadele vererek koruyabileceklerini düşünüyorlardı. Ve bu konu üzerinde çok yazılıp çizildi. Ben burada o sürecin Avrupa'daki izdüşümünü yazacağım. Yani resmin öteki yüzünü okuyacağım. Aydınları meseleye bir de o boyutuyla bakmaya çağıracağım...

Önce 19.yüzyıl Avrupasının zihin dünyası üzerinde alçaktan uçalım ve manzarayı şöyle bir kuşbakışı izleyelim. Batı'da moderniteye gösterilen ilk tepkiler bir üçgen içerisinde cereyan etti. Fransız yazar Joseph de Maistre ''Petersburg Akşamları''(1821) isimli eserinde 'Tanrı Fransız Devrimi'ne neden izin verdi?' sorusuna yanıt aradı. Nikolay Çernişevkski ''Ne yapmalı?''(1863) isimli romanıyla Rusya'nın geleceğini tartışmaya açtı. Friedrich Nietzsche ''Neşeli Bilim''(1882) kitabında modern insana ''Sürekli düşmekte miyiz?'' sorusunu yöneltti.

Her üç soruda Shakespeare'in Hamlet oyununda şikayet ettiği bir noktaya işaret ediyor: Out of joint. Çünkü dünya yörüngesini kaybetmiş, zıvanadan çıkmıştır. Maistre, Çernişevski ve Nietzsche'nin sorularında ifadesini bulan 'kopuş'; Batılı varlığın eski evinde artık huzur içinde oturamayacağını söylüyordu. Yıkılacak evin üzerine bir inşaat iskelesi kuruldu; müteahitler ve mühendisler yapım için sıraya girdiler. Bir köşe yazısı çerçevesinde tüm bu arayışları teker teker saymanın anlamı yok. Ama mühim bir noktayı zikretmeden geçmeyelim. Örneğin; aşırı dindar  Maistre, Burjuvazi'nin kendini 'Fransız Milleti' olarak takdim ettiğini görünce, ''Öyleyse, ben asla Fransız olmayacağım. Zaten hiç bir zaman değildim'' diyerek yemin eder. Hatta insanın başıboş kalınca yeryüzünde neler yapacağını Tanrı'nın merak ettiğini yazar. Gerçekten de bu ilk modern macera bittiğinde, yani Napolyon bir adaya sürgün(1814) edildiğinde  Avrupa'da 3,5 milyon insan hayatını kaybetmişti. Avrupa'nın ortasında çıkan Napolyon Savaşları; özgürlük ve eşitlik, mülkiyet ve ilerleme, insan hakları ve anayasa söylemi altında cereyan etmişti. Bu 'kanlı komedi' kolonyalizm ve emperyalizm ile Avrupa dışına taşındı. İşte Heidegger'in 20.yüzyılın ilk yarısında tuttuğu hatırat ''Kara Defterler'' bu 'entrikalar' çağının yeni bir belgesidir.

Hegel; düşünce olarak Maistre'ye tam zıt bir kutupta yerini alır. Çünkü terör ve ruhu aynı potada eritmektedir. Hegel insanlığın tarih yolculuğunda 'teolog' rolüne de soyunmuştur. Ona göre; devlet olgusunda vücut bulan ruh; soyuttan somuta, yani esaretten hürriyete geçerken 'devrimci şiddet' makul görülmelidir. Açık denizlerde kaptansız dolaşan [subjektiv] özgürlük gemisi [objektiv] hukuk kurumları limanına çekilerek tehlike bertaraf edilmelidir. Hegel'in gönlünde yatan tek şey; Avrupa tarihinde vuku bulan kanlı olayları ve toplu cinayetleri Batı'nın önüne tarihi bir hedef koyarak meşrulaştırmaktır. Bu yolla hem toplum sabır gösterecek hem de Tanrı kendini sergileyecektir. Tarih; Batı düşüncesinin ve ruhunun mezarlığı olmuştur artık. Kısaca; Tanrı - Batı'nın çıkarları uğruna – yeniden savaş meydanlarına çıkartılır!

Üçgenin öteki ucunda ise; 19. yüzyıl Batı düşüncesini kuşatan 'Ne Yapmalı?' sorusu durur. ''Ne Yapmalı?'' aynı zamanda Rus yazar Nikolay Çernişevski'nin yazdığı bir romanın ismidir. Hatırlayalım. Fransız yazar Maistre ''Petersburg Akşamları'' romanında Fransız Devrimi'nin gerekçelerini sorguluyordu. Çernişevski ise; devrim ruhunun Rusya'yı ya da öteki ulusları sarması için acaba ne yapmalıyız, sorusuna kesin yanıt arıyordu. Edebiyat ona göre; yalnızca sanata hizmet etmekle kalmayıp halkın hissiyatına da tercüman olmalı ve ruhlarında isyan ateşi yakmalıydı. Bir rahibin oğlu olan Çernişevski'nin etkisi kısa zamanda görülecek ve Rus gençliği Tolstoy'dan ziyade onun çizdiği ütopyanın peşine takılacaktı. Petersburg zindanlarında yatan Çernişevski'nin romanı el altından dışarı çıkarılıp basılınca(1864) yazar ünlenir ama Sibirya'ya sürülmekten de kurtulamaz.

  

Çar'ın kitabı yasaklatması devrimci öfkeyi kabartmaktan başka işe yaramadı. Roman bir gecede yıllardır 'ne yapmalı?' diye düşünen Rus gençliğinin el kitabı oldu. Karanlıktan kurtulacakları, aydınlığa kavuşacakları yönündeki umutlarını kamçıladı. Rusya'nın düşünce tarihini iyi anlamak açısından Lenin'in sürgündeyken yazdığı risalenin kapağına göz atalım: ''Ne Yapmalı''(1902). Demek, Lenin o başlığı tesadüfen seçmedi. Biz de; Mustafa Kemal ana rahmine düşmeden önce, Cumhuriyet'i ve çağdaş Türkiye'yi hayal eden aydınlar vardı, derken kızmayın! Bu ülkenin mazisinde Sultan Abdülhamid'i yaratan bir II.Mahmut olduğunu unutmayın. Hikayenin geri kalanını da yaşayarak öğrendik ve hâlâ  öğreniyoruz...

Lenin'i akıl hocasından ayıran tarihi süreçteki konumudur sadece. Ülkede esen rüzgarlar fırtınaya dönüşmüş, halk değişimi olgunlukla karşılayacak bir noktaya gelmiştir. Çernişevski için ülkü olan bir şey, Lenin'in nazarında artık bir seçenekti. Tarihin manivelası geriye dönüş mümkün olmayacak bir şekilde yerinden oynamıştı. Ve Yeni Rusya'yı kurmak isteyenler bu gerçeğin farkındaydı. 'Ne yapmalı?' sorusunda yatan ontolojik gücü en iyi Lenin kavramıştı. Görünürde harcıalem, ama hakikatte eylemci bir emir kipinin yalın haliydi o soru: 'Bir şeyler yapmalıyız, hem de şimdi'. Bir bakıma Çernişevski de mutlaka bir şeyler yapılması gerektiğine inanıyordu: 'İcraat ile dünyayı yaşanılabilir kılmak'.

Bence ikisi arasındaki tek fark şudur: Lenin 19.yüzyılın son çeyreğinde yaşanılan tecrübeler ışığında halka inmeye gerek duymadı. Çünkü ekmekten başka bir şey düşünmeyen halkın ve iradesinin pek hükmü kalmamıştı. Kesin inanmış bir avuç aydın; hadiseler içinde kaybolmuş, istikametini şaşırmış bir halkı - doğru ve iyi düşünülmüş teorik temeller üzerinde - hedefe ulaştırabilirdi! Halk ve Entelijensiya arasında kurulan romantik ilişki okumuşların halk üzerinde hakimiyet kurmasıyla neticelenekti! İşte bu noktada ufukta yeni bir heyula doğuyor ve yüzlerce yıl kendini gizlemiş bir sır dışa vuruyordu. Nasıl mı? O sır; 16.yüzyılda Amerika keşfedilirken 'Konquistador', 17. ve 18. yüzyılda yeryüzü paylaşılırken 'Tüccar', 19. yüzyılda sömürgeciliğe direnirken 'Caudillo' olarak yüzünü göstermişti. 20.yüzyılın gizemli ve gözü kara öznesi aslında Çernişevski'nin romanında bir kahraman olarak yer alır: Rahmetof. Hakikaten Sovyet gençliği Stalin iktidarına dek o 'idole' tapıyordu. Zira o anadan ve yardan vazgeçmiş, kesben değil kalben dünyayı terk etmiş, mesuliyetinin farkında bir vazife adamıdır.

Lenin'in 40 yıl sonra stratejik yazısına neden aynı başlığı attığını şimdi iyi anlıyoruz. İçerik dahil her cümlenin Çernişevski'nin ütopik romanından esinlendiğini biliyoruz. Lenin, iki nesil sonra zuhur etmiş Rahmetof'dan başkası değildir. Edebiyat ve tarih eleştirisi onun şahsında bir bakıma özdeşleşmiştir. Özetle; 'Ne yapmalı?' sorusunun içine Hegel'in 'Weltgeist'i, yani 19. ve 20. yüzyılı kasıp kavuran modernitenin ruhu sinmiştir. Ama o ruh sürekli teyakkuz halindedir. Yeryüzünün her kıtasında herşeyi değiştirmeyi aklına koymuş bir güçtür. O yüzden 20.yüzyılın iki temel kavramı olarak 'teknik' ve 'strateji' sayılmaktadır. Bir üçüncüsü de muasır medeniyet seviyesine yükselmek 'arzusu' olabilir.

Üçgenin son ucunda, metafizikle savaşan Nietzsche'nin, ''Neşeli Bilim''(1882) eserinde ortaya koyduğu bir soru var: ''Sürekli düşmekte miyiz?'' Söyleyiş olarak bu ifade bir sorudan çok bir çağrıya benziyor. Bu cümleyi herhangi bir bağlamda değil, Nietzsche'nin saklamaya uğraştığı bir ima olarak anlamaya çalışalım. Tanrı'nın ölümünü muştularken sarf ettiği cümleler o sırrı açığa vurmuyor değil: ''Hepimiz onun katiliyiz! Ama bunu nasıl yaptık? Denizi tüketmeyi nasıl başardık? Tüm ufku silmek için elimize kim sünger tutuşturdu? Yeryüzünü güneşten koparmak için ne ettik? Şimdi o nereye gidiyor? Biz nereye gidiyoruz? Tüm güneşlerden uzaklaştık mı? Mütemadiyen düşmekte miyiz? Ve geriye mi, yana mı, ileriye mi, yoksa her yana mı?...''  Varlığımızı her şekliyle sendeleten kayış ve düşmeyi vurgulayarak, modern dünyanın çektiği sancılara konulan bir teşhis mevcut o satırlarda.

Bu sorunun temeline kültür teorisi açısından inersek; tüm düşme şekilleri 'ileriye' doğru düşmenin artçı sarsıntılarıdır. Yani; öne doğru düşmek; geçmişteki ölçülerden, durumlardan ve nedenlerden uzaklaşmak anlamına gelmektedir. Eğer düşüş ve telaş aynı şey ise, modernitenin her vasıtasında Tanrı'nın varlığı sorgulanır hale gelir, demektedir Alman düşünür. Batı düşüncesi; dünyayı değiştirecek gücün nasıl şekil alacağını tartışırken, bu kavganın 20. yüzyılda iki zıt kutup, yani 'rasyonalite' ve 'irrasyonalite' arasında gerçekleştiğini unutmamamız gerekir. Ki teyakkuz halindeki kuvvet şimdiye dek 'akılcılık' idi. Bugün tam tersi bir durum yaşıyoruz. Eski 'yazılım', yani program sürümden kalkıyor. İlkinde aynı gemide birlikte seyahat eden kör bir yolcuyduk. İkincisinde damdan düşerken 'ilerliyoruz' diye haykıran bir şaşkınız. Heidegger bilinçle ve isteyerek atılan bu adımı 'atılmışlık' kavramı ile açıklıyor. Muasır medeniyet yolunda bir yerlere savrulurken yönümüzü belirleyecek bir 'navigasyon' elimizde yoktu. Fırtınaya yakalanıp sürüklenen ve hasara uğrayan gemimizi - Avusturyalı düşünür Otto Neurath'ın tanımıyla - açık denizlerde onarmaya kalktık. Yeni çağda gözümüzü yeniden göklere diktik. Ama bu kez uçağımızı uçarken tamir imkanı olmayacak. En azından iniş tertibatımızı aldık mı, onu kontrol edelim, olmaz mı?

Nietzsche'nin vurguladığı gibi sonunda 'düşmek' de var...