Özgürlük Ve Özne Olma Şartı


Bugün özgürlük, belki çokça önemsediğimiz, kolay kolay itiraz edilemeyen bir değer gibi gözükebilir, ancak özgürlükten ne anladığımıza bakıldığında epeyce ihtilaflı ve ele avuca gelmez bir kavramlaştırmayla karşı karşıya olduğumuz anlaşılır. Neyin özgürlük olup olmadığını belirleme konusundaki güçlük, özgürlüğün neyle, ne şekilde sınırlanabileceğine dair müşkülleri beraberinde getirir. Her şey bir yana, inanç ve dünya görüşlerimize bağlı şekilde izafi bir hal alması özgürlüğü alabildiğine kaygan bir zemine taşımaktadır. Başörtüsü veya çarşafı kategorik olarak kadının esaretiyle ilişkilendiren bir anlayış ve algılama biçimi ile plajda soyunan bir kadının durumunu yine kategorik olarak hedonizme esaretiyle açıklayan bakış açısı birbiriyle kesişiyor gibidir. İkisi de kadının kendi realitesi yerine dışarıdan bir anlam dayatması içindedir. İkisi de esasen muayyen bir kadın ve insan idesinden hareket etmekte, tahakkümcü bir dil içinden konuşmaktadır.

Oysa özgürlük tam da tahakküm ilişkilerinin ortadan kaldırılması halinde varlığını gösterir. Tahakküm ilişkileri ve sistematiğinin geçerli olduğu yerde özgürlükten hiçbir şekilde söz edemeyiz. Bu sebeple mutlak özgürlük yoktur, varsa da bugün için ütopyadan başka bir şey değildir. Tahakküm ilişkilerinin sıfırlandığı bir dünya henüz çok ama çok uzağımızdadır.

Özgür insanlar olduğumuzu düşünür veya söylerken aslında bunu belli ortak değerlere atıfla söylemekteyiz. Geçmişe veya başka toplumlara, başka topluluklara kıyasla bir özgürlük tanımlaması yapıyoruz. İşçiler serflere göre özgürdür ama ne kadar özgür olduğu şüphelidir. İstediğimiz partiye oy verir, istediğimiz işi seçer, istediğimiz televizyon kanalını seyreder, istediğimiz taşıta binerken özgürce hareket ettiğimizi düşünürüz. Ama hiçbiri belki bizim gerçek anlamda istediklerimiz olmayabilir. Özgürlüğümüz imkanlarımızla sınırlanmış vaziyettedir. Bu yüzden eşitsizliklerin arttığı bir dünyada özgürlükler de sorunsal bir hal almaya başlar. Başka deyişle özgürlük sorunu aynı zamanda bir eşitlik sorunudur.

Buna karşılık özgürlük tasavvurumuzun yapamadıklarımızdan ziyade yapabildiklerimizle şekillenmesi sosyo-kültürel bir meseledir. Gündelik hayatın (verili dünyanın) zihinlerimize nüfuz ettirdiği bir algılama biçimidir. Buysa muhafazakâr kültürü hatta siyaseti tefrik eden en önemli işaret taşlarından biri sayılabilir.

Mesele aslında neyi yapıp neyi yapamadığımız da değil. Her istediğini yapabilen bir varlık haline gelmemiz bizim daha üstün veya daha özgür olduğumuz anlamına gelmez. Nitekim “olmak istediğimiz gibi olmak”la her istediğimizi yapmak arasında ciddi fark vardır. İnsan olmak istediği gibi olmalı; bu ahlakın da özgürlüğün de temel şartıdır. Buna karşılık her istediğimizi yaptığımızda ise özgürleşmiş olmayız. Özgürlük, sadece kendi bireyselliğimizle sınırlı olmayıp ahlak meselesinde olduğu gibi başkalarıyla iletişim halinde yaşadığımız bir var oluş halidir. Ahlaktan farklı olarak elbette bireysel varoluşumuzu da içerir, ancak orada kalmaz, varoluşumuz kendisini dünya realitesi içinde zuhur ettirme ihtiyacı duydukça gerilim ve çatışma ihtimalleri ile bizi karşı karşıya getirir. Yani özgürlük, beraberinde söz konusu çatışmayı getirir ve çatışma içerisinde şekillenir.   

Bunun için özgürlüğü iki başlı bir sorun olarak ele almak gerekir. Birincisi, istenç ve kararlarımızın bizatihi kendi ontolojik süreç ve realitemizden neşet edip etmediğidir. Daha açık bir ifadeyle, şahsi fikir, söylem ve eylemlerimizin gerçek (sahici) bir öznesi olup olamadığımızla ilgili bir boyuta sahiptir. İkincisiyse, söylem ve eylemlerimizi eşit bir ilişkiler zemini üzerinde ortaya koyup koyamadığımıza ilişkindir.

Her iki durumda da aslolan, özne olma cehdimiz ve kararlılığımızdır. Özgür olmadan özne, özne olmadan özgür olamayız. Bunlar birbiriyle koşullu niteliktedirler. Özgür olmadığımızda yapabildiğimiz şey toplumsal rollerimizi icra etmekten ibarettir. Başka deyişle, toplumun emir ve kriterleri doğrultusunda hareket eden, kişilik kazanan gölge varlıklarla eşdeğer bir yerdeyizdir. İnsan “sosyal bir hayvandır” tezini teyit eder gibiyizdir.

Dolayısıyla insanın köleleşmesi sosyal bir olgu olmaktan öteye, evvelemirde içsel bir realiteye işaret eder. Bizi sosyal hayvana dönüştüren iç dünyamızdaki çölleşme ve yoksulluğumuzdur. Dahası bu, sadece baskıcı ve kuralcı toplumların bir özelliği de sayılamaz. Demokrasinin, kapitalizmin hâkim olduğu yerlerde de özgürlük yanılsamasını ciddiye alınması gereken bir sorun olarak tespit edebiliriz.

Özgürlükle özgürlük yanılsaması arasındaki fark, yaşadığımız dünyaya ve insanlık realitesine dair ciddi bir sorgulamayı gerektiriyor. Denebilir ki kapitalizmin insanları mutlu etme başarısı ile özgürlük yanılsaması arasında bir paralellik görüyoruz. Buradaki yanılsamayı kavramamız için belki de mutluluk beklentilerimizle hesaplaşmamız şarttır. Kapitalizmin görece bile olsa insanları mutlu etme başarısı gösterdiği doğrudur. Ne ki mutlu olmak insan olmamızın teminatı olamıyor, olamaz. Özgürlük problemini çözebilmenin anahtarı sanıyorum burada.

Kapitalizm kendi özgürlük algısı ve vaatleriyle aslında kendi ideolojisini üretiyor. İnsanı fikren, ruhen ve ahlaken temayüz ettirmek yerine olabildiğince hedonist bir hayat tasavvuruyla cendereye alıyor. İnsan doğası biliyoruz ki kapitalizmin en büyük güç kaynağı. Doğamızda mevcut her türlü eğilimi arzu ve açlıkla kışkırtarak birer sömürü malzemesi haline getirmek onun stratejik temellerini oluşturuyor.

Bizim büyük yanılgımız doğamıza teslim olmayı özgürlük olarak algılamak. Buna insanın kendini gerçekleştirmesi diye bakanlar da var. Kapitalizmin tam da doğamızı kullanarak bizi nesneleştirdiğini, bizi sahte bir özgürlükle kandırdığını fark edemediğimiz için sahte bir mutluluk algısına duçar oluyoruz.

Oysa insan kendi doğası karşısında bile bir özne konumuna gelmek zorunda. İyi ile kötü, doğru ile yanlışın mücadelesi önce kendi iç dünyamızda başlar. Bu mücadeleyi yaşamadıkça hakiki özgürlükten bahsedemeyiz. Özne olmaklığın yolu buradan geçer, bu mücadeleyi sonuna kadar sürdürmekle kayıtlı bir nitelik taşır.

Gerçek özgürlük sözü edilen mücadelede hakikati, iyiyi, güzeli bulmaya yönelik samimi çabalayışlarla kaimdir. Samimiyetin olmadığı bir durumda gerçek özgürlük olmadığı gibi gerçek bir uyanış da olamaz. Sahte özgürlükler sahte bilinçlerle sonuçlanır. Hakikat veya doğrular sahte bilinçler içinde hakiki parıltısını veremez. O parıltıyı doğuracak ontolojik güç ve bünyeden yoksundurlar.

Bu yüzden insanın ontolojik bir varlık haline gelmesi ancak özgür bir özne olarak kendini temyiz etmesiyle mümkün. Özne haline gelmekle kendimiz olmaya başlar; sadece doğamızın değil verili dünyanın esaretinden kurtulmayı da başarabiliriz. Özne olabildiğimizde ancak ontolojik bir varlık olma kabiliyetini gösteririz. Böylece insan olma yolunda önemli bir irtifa kaydetmemiz söz konusu olabilir.

Kendimiz olmakla var olan dünyanın nesnesi olmak arasındaki çatışma, her halükarda bizim özgür bir özne olma yolundaki ısrar ve sahiciliğimizle şekillenmekte. İnsanın neyi ne kadar taşıyabileceği şüpheli. Özgürlük bu yüzden üzerimizde ateşten bir gömlektir. Hatta bir kahramanlık edimidir. Yaşadığımız özgürlük yanılsaması büyük ölçüde pragmatik reflekslerle örülmüştür. Zira hakiki özgürlük trajikle kaimdir denebilir. Özgürlük gerçek hayatı tehlikeye sokan, tabir caizse tekinsiz bir durumdur. Sanatı, şiiri bizim için bir sahicilik edimi ve imkânı (sığınağı) haline getiren de budur. Özgürlük ve sahicilik arayışı, varoluşu trajikleştiren ana dinamiklerdir.

Özgürlüğümüz ve ontolojik varlığımızla gerçek hayat arasındaki gerilimleri sıfırlama gücüne sahip varlıklar değiliz. Realitemiz buna pek öyle imkân ve izin vermiyor. İnsan olmamız hasebiyle reel varlığımızla ontolojik olanı bir arada barındırıyoruz. Trajik olan tam da bu. Ne sevgimiz ne adalet severliğimiz ne dürüstlüğümüz ne de kardeşlik veya iyilikseverlik duygularımız bizi kendi çıkarlarımızı gözetmekten alıkoyabiliyor. Realitenin ve doğamızın kölesi olmayacak kadar insan olmayı başaralım istiyoruz. Pragmatizmi reddediyor veya eleştiriyor fakat pragmatik bir gerçekliğimizin olduğunu itiraf edemesek bile kendi kendimize kabulleniyoruz. Biliyoruz ki insanoğlu budur: Kendine kendisini itiraf edemeyecek kadar ikircikli, iki uçlu, aynı zamanda bu öz bilince sahip bir varlık.

Ne ki, mutlak manada ontolojik ve aşkın bir özne olmanın imkansızlığı dolayısıyla mutlak özgürlüğe koyduğumuz rezerv, bizi asla daha fazla özgürlük istemekten alıkoymamalı. Böylesi bir alıkoyuş insanın tekamülünü ve tarihin seyrini durduracak vahim bir tıkanma, bir ontolojik bir yıkım demektir. Bu sebeple kapitalizmin meydana getirdiği özgürlük yanılsaması da özgürlük arayışına doğrudan ket vurucu her türlü tehdit ve dogmatizm de insanlığı köleleştirici boyunduruklardır. İnsanın her anlamdaki sahici temayüzü özgürlükle koşulludur.

Hakikat müdafaamız da ahlak müdafaamız da özgürlükle temellendiği ölçüde evrenselleşme gücünü gösterir. Kapitalizme ve batı medeniyetine karşı evrensel bir varoluşu inşa ve/veya ibraz etmenin yolu yeni, hakiki bir özgürleşme paradigması oluşturmaktan geçiyor. Bunun için sadece kapitalizmin hedonist tahakkümcülüğüne değil, pozitivizmin, doğmatizmin, meta-ideolojilerin, dahası materyalizmin bizi özgürlük arayışımızdan alıkoymasına izin vermemek gerekiyor.