Postmodern Etik


Bugünlerde Zygmunt Bauman’ın “Postmodern Etik” isimli meşhur kitabını okuyorum. Zygmunt Bauman, (1925-2017) Polonya doğumlu Yahudi bir sosyolog ve filozof. Postmodern felsefeyi teorik olarak inceleyen ve sosyoloji alanına uyarlamasını yapan bir isim. Varşova Üniversitesi'nde doktorasını yapmış. 1968 yılında, karşısında eleştirel bir pozisyon aldığı Polonya Komünist Partisi'nden ayrılınca sosyoloji profesörlüğü unvanı da elinden alınmış. Bu sefer İsrail'e göç eden Bauman 1971 yılında İngiltere’den gelen daveti kabul ederek Leeds Üniversitesi'nde hocalık yapmaya başlamış.

Bauman’ın tek başına yazdığı yahut katkıda bulunduğu 70’den fazla kitabı var. Varşova Üniversitesi dönemine (1954-1968) Lehçe eserler olsa da onu asıl meşhur eden çalışmaları 1972’de Leeds Ünivesitesi’ndeki görevi sırasında yazdığı İngilizce eserler.

Aslında ilk olarak Bauman’ın “Parçalanmış Hayat” isimli kitabını okumaya teşebbüs etmiştim ama çevirisi o kadar berbattı ki, çevirmenin berbat, anlaşılmaz, çakır çukur Türkçesine ancak kırkıncı sayfasına kadar tahammül edebildim. Abarttığımı düşünenler için şu dehşet verici cümleyi örnek verebilirim:

Öyle görünüyordu ki ümidin ölümsüzlüğü, hiçbir zaman ulaşılamayan gelecek ile bu geleceği daima daha yakınlaştıran şimdi arasındaki bastırılamaz gerilim tarafından garanti ediliyordu; yani, “şimdinin tikelliği, olumsallığı ve matlığı ile bunun vaat ettiği geleceğin evrenselliği, öz-belirlenimi ve şeffaflığı” arasındaki gerilim tarafından…

Postmodern Etik kitabının çevirisini Alev Türker yapmış. Bu çeviri diğerinden sonra çok daha tahammül edilebilir geldi.

Bauman’ın ileri sürdüğü fikirler oldukça zihin açıcı hatta biraz da provokatif. Tartışılmasını yeni ufuklar açacağı belli bir takım meseleleri gündemimize sokuyor. Bu meselelerden bir kaçını bu yazıya taşımak istiyorum.

Kitabının on üçüncü sayfasında Bauman “eski” ahlaki şartları şöyle özetliyor:

“Ahlâk”, insanın düşünce, duygu ve eylemlerinin “doğru” ve “yanlış” arasındaki ayrımla ilişkili yönü olarak ayrıldıysa, bu, genel olarak modern çağın başarısıydı. “Yararlılık”, “hakikat”, “güzellik”, “uygunluk" gibi, insan davranışının bugün kesin bir şekilde ayrılan standartları arasında, insanlık tarihinin büyük kısmı boyunca pek az fark görüldü ya da hiçbir ayrım yapılmadı. Ender olarak uzaktan bakılan ve dolayısıyla üzerinde nadiren düşünülen “geleneksel” yaşam tarzında, her şey aynı önem düzeyinde görülüyor, aynı doğru ve yanlış terazisinde Ölçülüyordu. Tüm veçheleriyle, yolların ve araçların bütünlüğü, hiçbir insan iradesinin ya da kaprisinin karşı çıkamayacağı güçler tarafından geçerli kılınmış gibi yaşanıyordu; yaşam bir bütün olarak İlahi yaratımın ürünüydü, İlahi takdirin gözetimindeydi. Özgür irade, varsa bile ancak -St. Augustine’in üzerinde durduğu ve Kilisenin elden geldiğince engellemeye çalıştığı gibi- yanlışı doğruya tercih etme özgürlüğüydü; yani Tanrı’nın emirlerini ihlal etmekti: Tanrı’nın buyurduğu şekliyle dünyanın yolundan ayrılmaktı; ve âdetlerden görünür bir şekilde sapan her şey bir ihlal olarak görülüyordu. Öte yandan, doğru yolda olmak bir seçim meselesi değildi: Tersine, seçimden kaçınmak -âdet olmuş yaşam tarzını izlemek- anlamına geliyordu. Ancak bütün bunlar, geleneğin kontrolünün (sosyolojik deyişle, bireysel davranışa yönelik, dağınık olmakla birlikte, sıkı ve her yerde hazır ve nazır olan komünal gözetim ve yönetimin) giderek gevşemesiyle ve artan sayıda erkek ve kadının yaşamının yönlendirildiği, karşılıklı olarak özerk olan bağlamların artmasıyla birlikte; başka bir deyişle, bu erkeklerin ve kadınların, henüz verilmemiş ya da verilmiş ama eksik olarak verilmiş kimliklerle donatılmalarıyla -dolayısıyla bu kimlikleri “kurma” ve bu süreçte seçimler yapma ihtiyacıyla karşı karşıya olan - bireyler konumuna gelmeleriyle- birlikte değişti.

Modernleşme serüvenini sadece ve sadece Batı’ya mahsus sayan Weber’in yolundan giden Bauman dünyanın “eski durumunu” anlatırken aslında çoğunlukla Hıristiyanlığın belirleyici olduğu Avrupa’dan bahsediyor. İleri sürdüğü iddialar Hıristiyan topluluklar için ne derece doğrudur bilemem ama Müslümanlar için asla geçerli değil. İslam’da “doğru yolda olmak” -burada iddia edilen tam aksine- bir seçim meselesidir. Allah, bu kabiliyeti insana verdiğini ve insanın ancak doğru olanı seçerek kurtulabileceğini Şems Suresi’nde belirtir:

Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. (Şems, 8-9)

İnsanın hür iradesi ile iyi ve kötü arasında seçim yapabileceği başka ayetlerde de vurgulanır. Örnek vermek gerekirse:

İşte bu, hak olan gündür. Artık dileyen kimse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.(Nebe, 39)

De ki: "Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin." (Kehf, 29. Ayetin başı)

Hazreti peygamberin mücadelesini de hatırlarsak, konformizmin değil, cahiliye toplumu olarak adlandırılan toplumun “yanlış” geleneklerinden, “batıl” pratiklerinden sıyrılıp kurtulma çabasının ne kadar öne çıktığını görürüz. Müslüman kadın ve erkekler İlahi mesajı öğrendikçe içinde yaşadıkları toplumun yanlışlarını reddetmişler, gerektiği yerde adetlerine, alışkanlıklarına, kurallarına sırtlarını dönmüşlerdir. İslam’la şereflenenlerin yeni kimlikleri, kendilerine aktif olarak doğruyu seçme imkanı sunmuştur.

Bauman, İlahi olanın yerini alan “modern” aklın seçimleri nasıl çeşitlendirip müphemleştirdiğini şöyle dile getiriyor:

Hesaplanması, ölçülmesi ve değerlendirilmesi gereken, kişinin seçmesi gereken eylemlerdir, seçilebilecek olan ama seçilmeyen öbür eylemler arasından seçtiği eylemlerdir. Değerlendirme, seçmenin, karar almanın vazgeçilmez bir parçasıdır; karar alan insanın hissettiği, yalnızca alışkanlıkla hareket edenlerin nadiren üzerinde düşündüğü bir ihtiyaçtır. Ancak değerlendirmeye başlayınca, “yararlı”nın mutlaka “iyi” olmadığı ya da “güzel”in “hakiki” olmak zorunda olmadığı açığa çıkar. Bir kez değerlendirme ölçütleri sorulmaya başlandığında, değerlendirmenin boyutları dallanmaya ve birbirinden giderek uzaklaşan yönlerde gelişmeye başlar. Bir zamanlar tek ve bölünmez olan “doğru yol”, “ekonomik olarak makul”, “estetik olarak hoş”, “ahlâki olarak uygun" şeklinde bölünmeye başlar. Eylemler bir açıdan doğru, başka bir açıdan yanlış olabilirler. Hangi eylem, hangi ölçütlerle değerlendirilmelidir? Ve birden fazla ölçüt uygulanıyorsa, hangisine öncelik verilmelidir?

Ahlaki karar verme süreçleri söz konusu olunca aklın pek de parlak bir rehber olmadığı açıkça görülüyor. Bauman, kitabının yirmi sekizinci sayfasında şunları söylüyor:

Kuralların çoğulluğu (ki biz çoğulluk çağında yaşıyoruz), ahlâki seçimlerin (ve bu seçimlerin dümen suyunda bırakılan ahlâki vicdanın) içkin ve onarılamaz bir şekilde müphem görünmesine neden olur. İçinde bulunduğumuz çağ, ahlâki müphemliğin güçlü bir şekilde hissedildiği bir çağdır. Bu çağ bize daha önce hiç sahip olmadığımız bir seçim özgürlüğü sunar, ama öte yandan bizi daha önce hiç bu kadar ıstıraplı olmayan bir tereddüt durumuna sokar. Seçimlerimize ilişkin olarak bizi sürekli tedirgin eden sorumluluğun bir kısmının omuzlarımızdan kaldırılabilmesi için, güvenebileceğimiz ve bel bağlayacağımız bir yol göstericiliği özleriz. Ama güvenebileceğimiz otoritelerin hepsine karşı itirazlar vardır ve hiçbiri aradığımız garantiyi verecek kadar güçlü görünmez. Sonunda, hiçbir otoriteye güvenmeyiz, en azından hiçbirine tamamen ve uzun süre güvenmeyiz: Her yanılmazlık iddiasına kuşkuyla yaklaşmadan edemeyiz. Yerinde bir deyişle “postmodern ahlâki kriz” olarak adlandırılan krizin en ağır ve en belirgin pratik yönü budur.

Bauman’ın Çivisi Çıkmış Dünyası

Bu satırları okurken aklıma dilimizdeki o garip “dünyanın çivisi çıkmış” ifadesi geldi. Bauman çivisi çıkmış bir dünyayı tarif ediyor dedim içimden. Aslında Bauman, dünyanın hiçbir tarihte bir çivisinin olmadığını, aklı yavaş yavaş eren insanın, önce dinlerde, sonra bilimsellikte aradığı “çivinin” bir illüzyon, hatta zorla kabul ettirilen bir tahakküm aracı olduğunu gördüğünü ve nihayet postmodern dönemde modernitenin çivisini söküp attığını anlatıyor.

Bauman, eleştirdiği modernitenin kalıplarını takip ederek rasyonel, insan mamûlü bir “çivinin” anlamsızlığına, temelsizliğine ulaşıyor ve o noktada çaresizlik içinde kaybolduğumuzu, kaosa teslim olmaktan başka çaremiz olmadığını haykırıyor.

Dinlerin esaretinden kurtulduğuna inanırken sonsuz ve korkunç bir boşlukta kendisini sürüklenen insanoğluna gerçekten bir “çivi” lazım. Aklımıza Alak süresinin ayetleri geliyor:  

Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. ﴾3﴿ O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir. ﴾4-5﴿ Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder. ﴾6-7﴿

Bauman’ı okurken, geldiği noktaya bakarak yetersizliğinin farkına varan ama bunu kabul etmekte zorlanan modern aklın çaresizliğini ve trajedisini hissediyor insan. Post modern düşünürler, rasyonel düşüncenin evrensellik iddiasının çöküşünü, hayatı bütünüyle kucaklamasının imkansızlığını itiraf ederek modern düşünürlerden ayrılıyorlar. Fakat bir taraftan da, gelinen bu noktanın kaçınılmaz bir son olduğunu, bütüncül tüm anlayışların ilelebet geçersiz olacağını, bundan böyle hayatın ancak birbirinden kopuk, insicamsız, çelişkili parçalara bölünerek yaşanabileceğini ileri sürmekten geri de kalmıyorlar.