Ramazan Neden Gelir?


Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.(NFK)

Her şey akar ve sürekli değişir

Her şey akar ve sürekli değişir. Yalnızca akan su veya hava ya da cereyan değildir. Dil mümkün kılar, düşünceler akar, dilin kendi de akar. Bir sohbetin ortasında kelimeler akar gider. Fikrin ve sözün yanında dilimiz «başka» türlü akışlar bilir. Örneğin; hayat akar, ömür biter. Zaman akar, devran döner. Bir harekete ya da akıma dönüşünceye dek görüşler akar. İsterseniz biz ona 'nehir taşar' diyelim!

Anadolu ereni Heraklitos'a dayanan eski bir hikmetli söze göre her şey akar ama bu söz ne derece doğrudur, kimse bilmez! Acaba bu dünyada değişim dışında kalan bir şey var mıdır? Ve bu değişim gerçekten korkutucu bir şey midir? Heraklitos'un ahirete göçerken 'karanlıkta' bıraktığı "Aynı ırmaklara girenlerin üzerinden farklı sular akar" deyişi hayatın ve fikriyatın akışı için de geçerli midir?  Yoksa "Aynı ırmaklara gireriz ve girmeyiz. Hem varız hem yokuz."(Ποταμοῖς τοῖς αὐτοῖς ἐμβαίνομέν τε καὶ οὐκ ἐμβαίνομεν, εἶμέν τε καὶ οὐκ εἶμεν) diyen o değil miydi?

Doğru; aynı ırmağa iki kez giremeyiz ama aynı kıyıya geri dönebiliriz. Bir süre 'bir' olup onunla sürüklensek bile...Irmak denize dökülünceye dek suyun içinde kalmak da mümkün tabii. Varacağımız son durak ise fikirler denizi olur çoğu zaman. Orada diğer zihni akımlarla karşılaşır, etkileşir; ana akım ve karşı akım olarak tekrar ayrışırız.                                                                                                                                           

Hayat küresel şerit üzerinde koşmaktır

Zihniyet dünyamız, eğer elimizdeki bilgiler bizi yanıltmıyorsa, dünya denizlerinde görülen akıntılar ile bir akrabalık sergiliyor: Akıntılar iç içe geçmiş ve karmaşık sanılsalar da; boyutları itibarıyla uzun süre anahtar oyuncu gözükmeyi başarıyorlar. Bir döngü içerisinde birbirine bağlanmış okyanuslar gibi düşünceler denizinde sürüklenen çağın ruhunun kendi varlıklarından hiç bir şey koparamayacağını sanıyorlar. Ama akış koşulları mevsime veya coğrafi konuma bağlı olarak sürekli değişen hep aynı akıntılar. 

Siyaset okyanusunda islamcılık, milliyetçilik, liberalizm, muhafazakarlık, sosyalizm; hikmet denizinde idealizm, realizm, materyalizm, dualizm, rasyonalizm, pluralizm, amprizim vb. yüzüyor. Hatta birçoğu eskimediğini ve tükenmediğini göstermek için «Neo-» takısıyla ortalıkta dolaşıyor. 21.yüzyıla girerken tekil olarak bir de «Mainstream» önümüze çıktı. Rengi ve dokusu tanıdık resimlerle hiç uyuşmadı. Şimdi tüm akımların en güçlüsü ve en etkilisi o mu? Yoksa ana akım içinde tek başına bir büyük akım mı? Tekil oluşu hepimizi yanılttı. Aslında sayısız «Mainstream» mevcut; her siyasi akımın veya her denizin kendi «Mainstream» bulunur. Siyaset alanında 'muhit' ya da 'kadro', kültürel alanda kitlenin hırsı ve tutkusu ana akımı oluşturur.

Çağın ruhu üzerinde durmak esastır

«Mainstream» gerçekten bir olgu ise, dünya denizlerinin yüzeyinde gözlemlediğimiz akıma benzemelidir. Belki sert rüzgarların yarattığı bir akım sözkonusudur. Hava ve rüzgar akımları ile su akımları «Mainstream» ile kesin iltisaklıdır. Ve ona en yakın kavram çağın ruhu olabilir. İçinde kültürel ve toplumsal eleştirinin her tonu belli ki «Mainstream»da yankılanır. Ruh akar, ama aynı zamanda eser ve bazen dilediği yere dek insanı sürükler. Ancak çağın ruhu; Tanrı'nın balçıktan yarattığı insan bedenine üflediği ruh gibi üzerimizde süzülmez.

Çağın ruhuyla birlikte kendi ayakları üzerinde duran her insana rahmet kapıları açılır, çünkü o kıvrak bir manevrayla çağın dalgaları üzerine çıkabilen sörf ustasıdır. Akıntıya karşı asla yüzmez. (Evet. Mao Kızıl Kitap'da ne demişti çömezlerine: 'Devrimci, sudaki balık gibi halkın içinde yüzer'.) Ama öyle kendini akıntıya da bırakmaz. Uzun bir tahtanın yardımıyla dalgaların üzerinde çapraz şekilde kıyıya doğru kayar. Ne var ki, kıyıya doğru ilerlemek çok çalışma ve sabır gerektirir. O Hegel'in ifadesiyle çağına tanı koyar: Hem çağı ile «özdeştir», hem de «çağın üzerinde» durmaktadır. Kısaca; o kendinden, başkası da ondan emindir.                                                         

Hedef asrın girdabı içinde kaybolmamaktır

Dalgalı sularda yüzerken 'tanı' koymak epey tehlikeli gözüküyor. İletişim çağının atası McLuhan  «The Mechanical Bride» (1951) isimli ilk eserinde bu durumu – Edgar Allan Poe tarafından yazılan Girdaba İniş (A Descent into the Maelström) başlıklı - kısa öykü ile özetler. Öykü kahramanı yaşadığı çağa tanı koymak isteyen herkes için bir 'rol model' niteliğindedir. Poe'nin kahramanı kapıldığı akıntının yarattığı bir anafordan gözlem yeteneği sayesinde nasıl kurtulduğunu anlatır. En önemlisi içine düştüğü girdabın 'dinamiklerini' dikkatli şekilde inceler:

''Gelmiş geçmiş en korkunç kasırga" yüzünden gemileri bir girdaba sürüklenir. Kardeşlerden biri dalgaların arasında kaybolur, olayın korkunçluğu karşısında deliren diğer kardeş ise kendini güverteye bağlar ve batan gemi ile birlikte boğulur. Yaşlı adam ise önceleri girdabın içinde dehşet duyar, daha sonra onun ne kadar güzel ve muhteşem olduğunu düşünür. Etrafında dönmekte olan cisimleri gözlemlediğinde daha büyük parçaların girdaba doğru daha çabuk çekildiği sonucuna varır. Yuvarlak cisimler ise en hızlı çekilenlerdir. Kardeşinin  aksine gemi enkazını terk etmeye karar verir. Saatler sonra girdaptan kurtulana kadar bir fıçıya tutunur.''

McLuhan benzer şekilde, «etrafımızda basın, radyo[tv], sinema ve reklam» tarafından üretilen «kayda değer baskı ve ortamlara karşı» mücadele etmek yerine olayları doğru tahlil etmemizi önermektedir. Ancak McLuhan öykünün en can alıcı noktasına hiç değinmez: Öyküde başından geçenleri anlatan yaşlı adam aslında göründüğü kadar yaşlı olmadığını, yaşadığı korkunç bir olay sebebiyle saçlarının bembeyaz kesildiğini söyler.

Keşke yaşadıkları çağın ruhunu araştıran kahramanların, ölmeden önce ölen yiğitlerin ödeyecekleri bedel bu kadar yüksek olmasaydı! İşte, Ramazan insanlığı uyarmak ve bu ezeli gerçeği hatırlatmak üzere her yıl yanımıza mutlaka uğrar...