Rıza Rit: Türk mûsıkîsinin duayenleriyle çalışmak bir bahtiyarlık


 

 

Rıza Rit Kimdir?

 

22 Eylül 1925 tarihinde İstanbul’da doğdu. Annesi Sabiha Hanım ud ve piyano, babası Tevfik Bey’ de keman çaldığından çocukluğu mûsikî dolu bir ortamda geçti. Çocukluğunda dinlediği Münir Nurettin Selçuk plakları ve radyo fasıllarından etkilenerek küçük yaşlardan itibaren Türk müziğine ilgi duydu. Lise yıllarında besteci Şerif İçli ile tanışarak eserlerinden ve nota arşivinden yararlandı. Aynı lisede okuyan Selahaddin İnal ve Ferid Sıdal’la uzun süre birlikte çalıştı.

1944’te İstanbul Üniversitesi Eczacı Okulu’na girdi. Üniversite’de okuduğu yıllarda Abdülkadir Töre, Eyyübi Ali Rıza Şengel, Hadiye Ötüken, Dede Süleyman Erguner gibi üstatların bulunduğu bir derneğin çalışmalarına katıldı. Bu arada Udi Fahri Kopuz’dan istifade etti. 1946 yılında Ankara Radyosu’nda ilk solo icrasını yapan Rıza Rit, Mesut Cemil ve Cevdet Kozanoğlu’nun teşvik ve takdir dolu sözleri ile moral bularak, müziğe olan ilgisi derinleştirdi. 1948’de Eczacı Okulu’ndan mezun oldu. 1950’de bir yıl süreyle Ankara’da Yenişehir Eczanesi’nin mesul müdürlüğünü yaptı. Ertesi yıl İstanbul’a gelerek iki yıl süresince ailesine ait Rit Çikolata ve Rit Sabun Fabrikalarında görev aldı. 1953 yılında İstanbul Radyosu’nda solist ve korist olarak göreve başladı. Aynı yıl Dr. Nevzad Atlığ’ın teşvikiyle İstanbul Belediye Konservatuarı Türk Müziği İcra Heyeti’ne girdi. 1972’den sonra sanatçı, şef ve âyinhan olarak tüm mesaisini Türk müziğine verdi. 1978-84 yılları arasında iki dönem TRT Yönetim Kurulu Üyeliği görevini yürüttü. 1990’da yaş haddi nedeniyle TRT’den emekli oldu. Bu tarihten sonra da uzun yıllar İstanbul Eczacı Odası Klasik Türk Müziği Korosu’nu yönetti. Seslendirdiği eserlerin bir kısmı CD’ye aktarılarak Mûsıkîmizde İz Bırakanlar: Rıza Rit ve Rıza Rit’ten Seçmeler adlarıyla yayınlandı.

 

Bu söyleşi tam 3 yıl önce yapıldı. Münir Nurettin Selçuk’un yanında mûsikîyi kavramış olan Rıza Rit, 89 yaşına rağmen mûsikîmizin engin denizinde kulaç atmaya devam ediyordu. Üstün icra kabiliyeti ve eğitimciliği hala pırıl pırıl parlıyordu. Mûsıkîmizin bugünlerde unutulmuş olan bir kavramını gündeme getirerek Fem’i Muhsin’e vurgu yapıyordu. Türk müziğine yarım yüzyıldan fazla hizmet etmiş Rıza Rit bize ailesinden, Rit Sabun ve Çikolata fabrikalarından, Virtüöz kanun sanatkârı kardeşi Hilmi Rit ’ten, bahsetti. Onu daha yakından tanımak ve anlamak için  bu söyleşiyi aşağıda sunuyoruz.

 

Nebahat Konu Yılmaz

 

 

Çocukluk yıllarında ailedeki müzik ortamından biraz bahseder misiniz?

 

Müziği, Türk müziği, batı müziği gibi ayrım yapmadan müziği seven bir ailenin ferdiyim. Babam keman, annem ud, piyona, daha sonraları kardeşim kanun, bende kendime yardımcı olabilmesi için tanbur seçmiştim ve o zamanlar meşhur kapağı yeşil olan gramofonda (Sahibinin Sesi) merhum Münir Nureddin Selçuk hocamızın plaklarını dinleyerek büyüdüm. Aynı zamanda akşamüzeri futbol oynamayı bırakırdım eve gelip, radyodan fasılları, koroları dinlerdim.

 

Anne ve babanızdan da bahseder misiniz?

 

Hay hay! Babam Tevfik Rit, Türk müziğini çok çok seven bir insandı. Bilhassa Münir Bey’in konserlerini, plaklarını, çok dinlerdi. Annem yine aynı şekilde, bizim evimizde çoğunlukla Münir Bey’in plakları çalınırdı. Ben de Münir Bey’i dinlemekten büyük zevk alan bir insandım. Birçok akşamlar ailece oturup, sazlarımızı alıp, (ben hem okuyorum hem de çalıyordum) meşk ederdik.

 

Neden tanburu seçtiniz?

 

Ben Tanburu şu bakımdan sevdim ve tercih ettim. Sabit perdeli bir saz. Sonraları da benim birçok arkadaşım ismimi Perdeci Rıza olarak çıkardılar. Sağlam perdeler basıyormuşum o bakımdan.

 

Kimseye gidip illa şu şarkıyı bana meşk eder misin dememeye çalıştım ve birçok bestekârın kendilerinden de eserleri dinleme imkânı buldum. Bu bestekârların halen ben de imzalı eserlerinin notaları var. Sayabilirim de, Emin Ongan, Sadi Işılay gibi...

 

Ankara’da lise de okurken, ilk Şerif İçli ile tanıştım. Oğlu ile bilardo oynuyoruz. Gel babamla tanıştırayım seni dedi. Evlerimiz de yakındı. 1942-1943 senesiydi. Sonraları lisede, aynı lisede okuyan Selahattin İnal, Kemani ve Tanburi Ferit Sıdal ile bir araya geldik.

Uzun bir müddet beraber çalıştık. Fakat ben daha sonra üniversiteyi okumak için İstanbul’a gelince ara verdik. 1944-1948 yılları arasında üniversite tahsilim sürdü. Ama en önemli dönem 1946 da. 1946’da izinle Ankara’ya gitmiştim. Ferit ve Selahattin ile buluştuk. Ferit tanbur çalıyor, Selahattin keman çalıyor. Yahu radyoya gidelim bir neşriyat isteyelim dedik. Cevdet Kozanoğlu o zamanki müzik yayınlarının şefi. Gittik böyle böyle meraklıyız. Geçin stüdyoya dinleyelim dedi. Girdik stüdyoya hiç unutmuyorum, okuduğum şarkıyı da hatırlıyorum. Kemal Emin Bara’nın, “Bağ-ı hüsnü o güzel günlerin soldu.” Şarkıya girdim, “yetişir” dedi Cevdet Kozanoğlu. Bu kadar kısa. “Yarın akşam 19.20’de 25 dakikalık size yayın veriyorum gelin okuyun” deyince çok heyecanlandık. Hatta heyecandan ellerimiz titriyordu. Ertesi gün geldik okuduk. 5 şarkıyı da bugünkü gibi hatırlıyorum.

 

İlk radyo icranız sayabilir miyiz?

 

Evet. İlk neşriyatım 1946’da böyle. Üniversiteyi bitirdim ama üniversite sırasında İstanbul’da Abdulkadir Töre, Eyyubi Ali Rıza Şengel, Cemal Kamil Gönenç, Necmi Rıza Ahıskan, Dede Süleyman Erguner, Kemençevi Hadiye Ötüken, Neşat Halil Öztan, Mildan Niyâzi Ayomak gibi üstatların bulunduğu bir derneğe katıldım. Üniversite hayatımda onlarla birçok çalışma da bulundum ve 1953’te İstanbul radyosunda solist ve korist olarak çalışmaya başladım. Aynı sene üniversiteden arkadaşım olan Nevzat Atlığ’ın teşvikiyle İstanbul Belediye Konservatuvarı Türk Mûsıkî İcra Heyetine girdim. Benden bir müddet sonra Münir Nurettin Hoca, İcrâ şefliğine getirildi. Ölümüne kadar onunla yan yana, karşı karşıya çalışma bahtiyarlığına eriştim. Arkadaşlarımın teveccühü ile de 1978-1981-1984 yılları arasında Türk Mûsıkî temsilcisi olarak TRT yönetim kuruluna seçildim ve aynı zamanda İstanbul Semâ Grubu’yla da Avrupa’nın 30-32 şehrinde birçok arkadaşımızla klasik eserler ve ayin okuduk. Ayin okuduğumuz zaman semâ yapılıyordu. Daha sonra Suudi Arabistan ve Mısır konserlerine gittim. Mûsıkîyle en güzel senelerimi geçirdiğimi bilhassa söylemek isterim.

 

Kaç kardeştiniz?

 

İki kardeşiz. Hilmi Rit. Başka kardeşim yok.

 

İstanbul Radyosunun en iyi kanunlarından biri olan kardeşinizi biraz anlatır mısınız?

 

Hilmi’nin küçüklüğünden beri kanuna bir sevgisi vardı ve bilhassa Ahmet Yatman’ı çok severdi. Onun yolunda yürümeye çalıştı. Senelerce o da Münir Bey’e çok hayran bir sanatçıydı. Münir Bey’in birçok konserinde refakat sazında kanun olarak Hilmi Bey çalışmıştır. Benim İstanbul radyosunda çalıştığım senelerden ölünceye kadar benim neşriyatlarımda kanun olarak o çalıştı. Evde de çalışmalarımız tabi beraber olurdu. Bazen ikimiz saz eseri çalardık. Ben tanbur, o kanun. Kanunu çok sevdiği için bilhassa iki, üç tane güzel kanun temin etmiştir. Akort mevzunda da çok hassastı. Kanunun sürekli akortlu olmasına çok dikkat ederdi. Piyasa çalışması da yapmıştır. Ama son senelerde biraz sağlığı bozuldu ve bıraktı. Beraberliğimiz çok iyi geçmiştir. Yani iki kardeşin birbirine ters düştüğü zamanlar olmadı diyebilirim. Allah rahmet eylesin…

 

Bize biraz İstanbul Radyosundaki çalışmalarınızdan da bahsedir misiniz?

 

İstanbul radyosunda çalıştığım seneler içerisinde teveccüh gördüğüm bilhassa birinci sınıf ses sanatçısı olarak akşamları üç, gündüzde bir olmak üzere ayda dört neşriyat yapardım ve Türk mûsıkîsinin büyük isimleriyle çalıştığım için tekrar tekrar bahtiyarlığımı söylemek isterim. Orada seneler içerisinde güzel bir hatıram var onu anlatmak istiyorum. İcra heyetinde Kasım İnaltekin okuyucu arkadaşımız, besteleri var. Bir şarkı yapmış. Bir gün “Rıza bir Hüzzam şarkı yaptım bunu radyo neşriyatında okur musun” dedi. “Okurum” dedim. Ama kıymetli bir arkadaşımız olan Cüneyt Orhon müzik yayınları şefiydi, pek gençlere imkân vermiyordu. “Getir notayı” dedim. Notayı getirdi. O zamanlar fotokopi falan pek revaçta değildi. Oturdum yazdım beş tane. Bestekârın ismi olarak notanın köşesine de “Selânik’li Ahmet” dedim. Radyoya götürdüm. Öğlen neşriyatında Sadi Işılay ve Şerif İçli çalışıyor. Provayı yaptık. Şerif İçli beni Ankara’dan tanıyor; çağırdı  “Selanik’li Ahmet’in bütün eserleri bende var ama bu yok” dedi. Dedim böyleyken böyle… Eser, Kasım İnaltekin’in. “Aferin bu çocuğa güzel yapmış” dedi. Hüzzâm makamındaki “Zevk-i vuslatla geçen demlerimi yâd edeyim” eserini Kasım İnaltekin, Tepebaşında gazinoda okuyor,  Şerif İçli’de fasıl da çalıyor. Akşam tebrik etmiş Kasım’ı. Böyle bir hadisemiz de var. Arkadaşıma duyduğum sevgi ve saygı dolayısıyla onun eserini okuyayım, dedim.

 

Peki, tekrar anne ve babanıza dönersek, babanızın sabun ve çikolata fabrikasından biraz bahseder misiniz?

 

Efendim, babam Nestle şirketinin Ankara mümessiliydi. Daha sonra, Rit soyadımızdan dolayı, meşhur İngiliz şeffaf bir gliserinli sabunu vardı. Babam onun gibi bir Rit sabunu çıkarttı. İstanbul’a gelince hem sabunu çıkardık, “Bir Rit Çikolatası yapalım gel Rıza” dedi. 1951-1952 seneleriydi, İstanbul Şişli’de çalışmaya başladık. Fakat sonraki bazı şartlar bizi zora soktu. Ben tamamıyla bu tarafa 1953’te radyo ve konservatuvara yöneldim. Maalesef o sabun ve çikolata işini fazla yürütemedik ve öyle kapandı.

 

Eczacılık fakültesini bitirdiniz. Neden müzik?

 

Müziği tamamen evimde çalışayım diye düşünüyordum. Fakat o aralarda babamla beraber çalışacağım için eczane açmayı da düşünemedim. Evvela bu tarafa babama yardım edeyim onunla çalışayım baba-oğul diye düşündük. Fabrikalarda bütün gün 200 kiloluk çikolata makinasını dolduruyorum, çalıştırıyorum falan filan. İşler ters gidince o dönemlerde 1966 senesinde Şişli’de bir eczane açtım. Bir müddet devam etti o. Ama o arada işte 1966’ya kadar da 1953’te hem konservatuvar hem radyo ayrıca fabrikaya gidip sabunlara nezaret ediyorum. 3-4 yerde çalışıyordum ve yetişemiyordum. Eczaneyi devir ettim ve tamamen müzik hayatına devam ettim.1980 senesinde yaş haddinden emekli olduk fakat bırakmadılar. Ne radyo ne TRT ne de konservatuvar bırakmadı.2005 senesine kadar çalıştım.

 

2005 yılındın sonra neler yaptınız?

 

2005’ten birkaç sene evvel de genç eczacı arkadaşlarımın bir amatör koraları vardı illa “Gel bizimle çalış ne olursun” Dediler 1997 senesinde onlarla çalışmaya başladım ve halen çalışıyorum. Onlarla 15 senedir çalışıyoruz. Konserler veriyoruz İstanbul’da. Her cumartesi onları çalıştırıyorum ve hakikaten gerek TRT’de gerekse de konservatuvarda gördüğümüz sevgi ve saygı gibi onlardan da çok büyük bir sevgi, saygı görüyorum.

 

Sesiniz hâlâ formunda bunu neye borçlusunuz?

 

Hayatımda hiç yarım sigara bile içmedim. Sigaranın tadını bilmiyorum. Yürümeyi, yüzmeyi çok severim. Birde, uykuma ve gıdama dikkat ederim.

Normal olarak akşamları 22.00 gibi yatarım. Sabahları 07.30-08.00 gibi kalkarım. Uykusuzluk sesimi bozabilir diye ve yürümenin yanında temiz havada boğazı çok severim. İstanbul çocuğuyum ve İstanbul’a aşığım. Bir deniz havası almak çok mühim benim için.

Göbekli bir insan değilim. Yemek mevzusunda da ölçülüyümdür.

 

Yemeklerde neleri tercih edersiniz?

 

 

Biberli yemekleri filan pek tercih etmem. Izgaralar malum, zeytinyağlılar, tatlı çok severim ve şöyle kompostu benim için hafif bir tatlıdır ama bir şuruplu tatlı bir fıstıklı baklava filan bunları da çok severim. Annemde meraklıydı dışarıdan da alıp getirirdik. Yalnız yine daima tartılma ve kısmen de sağlığıma çok dikkat ederim. Ben tansiyonumu kendim ölçerim. Hala sabah akşam ölçerim. Son zamanlarda 1-2 kilo verdim ama yine de öyle fazla bir gıdaya düşkünlük yok.

 

Münir Nurettin Selçuk’u da bize biraz anlatabilir misiniz? Siz de nasıl izler bıraktı?

 

Benim için yeri doldurulamayacak büyük bir sanatçıdır. Benim söylemem lüzumsuz, konuşmam. Münir Bey her şeyiyle kendini ispat etmiştir. Giyinişiyle, davranışıyla, eser seçişiyle, icrasıyla, bilhassa muayyen bir seviyenin altına inmemiştir. Ben onun birçok eserde ne kadar güzel bir eserin, bestenin kendisine ve bestekâra saygılı davrandığını yaşadım ve gördüm. Yegah makamında bir besteyi 17 yaşında okumuş olması eserleri ne seviye de tuttuğunu gösteren büyük bir hadisedir. 17 yaşında Yeğah birinci besteyi okuyor bir imtihana girerken. Son senelerde bu maalesef çok kimselerde yok. Ama Münir Bey’le 30 seneyi geçen bir zaman beraber olmanın çok faydasını gördüm ve onu daima rahmetle anıyorum.

 

Ses yapınız bariton galiba?

 

Evet, baritondur. Başladığım senelerde eserleri yerinden okurdum. Bir müddet sonra bir ses aşağı okumaya başladım. Daha sonra zaten koralarda 4 ses aşağı okunuyordu öyle okudum.

 

Ses yapınıza göre mi eserlerinizi tercih ettiniz?

 

Evet, Tabi ki. Mesela Muhayyer okuyacağım zaman 4 ses aşağı okumayı tercih ediyordum. Tiz nevalar var, tiz Hüseyniler var. Bazı makamlarda yerinden okuyorum, yumuşak okuyorum, Daha sonraları Uşakları da 4 ses aşağıdan okumaya başladım. Bağırmak değildir ki benim anladığım. Beni böyle bu sesi çıkar demektir. Bir Muhayyer sesini çıkarırken eğer pes basılıcaksa o zaman manası yok, şarkının manası yok. Bakın mesela bana gelen Taktir mektupları vardır .Bu taktir mektuplarından Yeşari Asım var, Hrand var, Yusuf Nalkesen var.

 

O mektupları okuyabilir misiniz hocam?

 

Tabi, tabi….Benim için iftar vesilesi olan mesela Yesâri Asım’ın bir mektubu.

 

Çok kıymetli muganni dost. (Hanımlara muganniye derlerdi, erkeklere muganni)

22 Aralık Pazartesi günkü öğle programınızı bir aşina evinde dinliyorduk. Eserler arasında “Bir hatıra-yı aşksın unutmam seni” de vardı. Dolayısıyla mecliste sizi vasfetmek lüzumunu samimiyetle duydum. Ses tonu ve tona uygun üslûp, ifade, bunlara samimeten dikkat ve duyuş yani kül olarak mûsıkîmizin en idealist bir nükte olmanız haysiyetiyle “Ehli hünerin kadrini bilmek de birer hünerdir.” Vecizesi zatı üstadanelerin teşvikinize, tebrikinize başlı başına bir teyit unsuru mahiyetindedir.

Bir vesile selâm, sevgi ve saygıyla gözlerinden öperim. Kardeşim efendim.

23.12.1969

 

Udi Hrant’ın bir mektubu ise şöyle:

 

Değerli ses sanatkârı Bay Rıza Rit;

Hastayım, yaşıyorum. Şarkısını okuduğunuzu dinledim. Çok teşekkür ederim. Ondan cesaret alarak sizlere bu notalarımı gönderiyorum. Umarım ki bunları da sizlerden dinleyeceğim. Eğer bizzat benden dinlemek istiyorsanız emrinize hazırım. Lütfen notalarımın elinize geçtiğini bana bildirmenizi rica ederim.

 

Yusuf Nalkesen’in mektubu:

 

Sayın Rıza Rit;

(İzmir’den yazıyor 1968 senesinde)

Başarılarınızın devamını candan diler, Neşriyatlarınızı zevkle dinlediğimi takdir ederim. Takdirlerimi iletir, gözlerinizden öperim. Hilmi kardeşime de sevgiler selamlar.

 

Udi Hrand’ın bir mektubu:

 

Değerli ses sanatkârı Bay Rıza Rit;

Okuyuşunuzun hayranıyım. Seanslarınızı her sabah sabırsızlıkla takip etmekteyim. Bu arada sizin güzel sesinizle okumanız için âcizane kendi eserlerimden üç ’er tane gönderiyorum. Bunları okumak lütfunda bulunursanız beni bahtiyar etmiş olursunuz. Şayet benden dinlemek veya bir hususta görüşmek arzu ederseniz adresim ve telefonum aşağıda yazılıdır.

Eserlerimi ara sıra dinlediğim için size çok teşekkür ederim. Emirlerinizi bekler saygı ve selamlarımı sunarım.

 

Bu büyük bestekârların bize gösterdikleri teveccühtür. Hakikaten bizim için çok bahtiyar edici bir olaydır.

Sevdiğim çok sevdiğim, yeri ben de birçok bestekârdan ayrı bir yerde taşıdığım bir Selahattin Pınar. Radyoya geliş saatleri nabzım yükselir. O heyecanı her zaman yaşadım. Ama en güzel tarafı Türk mûsıkîsinin büyük refakatçısı olan değerli sazende arkadaşlarımdan gördüğüm değerdir.

 

Mesut Cemil gibi bir kimse Rıza’nın neşriyatlarına beni koyun deyip viyolonselini alıp gelir ve katılırdı ve ilk sözü şimdi hatırıma geldi.1946 akşamı ilk neşriyat yaptık. Bir keman, bir tanbur dinlemiş. Halil Aksoy’a demiş ki bu çocuğa imkân versinler, hani gelmeyen hasta olan kimselerin yerine ileri de bu çocuk iyi olacak demiş.

Ben bunu unutamıyorum. Cevdet Kozanoğlu'nun desteğini de unutamam. Bir şarkıya girip de daha iki kelime okuyan birini yanına çağırıp, akşam yayına gir demesi çok büyük bir destek. Münir Bey’den de birçok destek gördüm. Rıza burasını böyle okuyorsun, burada böyle yapıyorsun gibi. Bunları sürekli tekrarlıyorum ve hep de tekrarlayacağım. Türk mûsıkîsinin duayenleriyle çalışmak bir bahtiyarlıktır.

 

Şükrü Tunar mesela o da neşriyatlarıma katılırdı. Hatta bir şarkı yaptım Rıza dedi bir gün. Bu şarkıyı sana okutacağım dedi. Nihavend makamında bir şarkı

“Bir kadeh mey olsam, dudaklarında süzülsem”

Aldı götürdü beni Yeşilköy’de plak yaptık. Malesef çıkmadı ama radyo neşriyatlarımda Şükrü Tunar’ın o şarkısını okudum.

 

Peki, hocam bize kızınızdan da bahseder misiniz? Müzikle ilgili midir?

 

Müzik dinlemesini çok sever. Tabii ki benim neşriyatlarımı da dinlerdi. Dinlediği zaman da baba iyi okudun ağzına sağlık derdi. Bir de torunum var ondan.

 

Bize biraz eşinizden bahseder misiniz?

 

Biraz erken evlendim diyorum. Hep kafamda şu vardı. Bir erkek maddi manevi olgunluğa geldikten sonra evlenmelidir derdim. Ben de 28 yaşında evlendim. Fakat ailece tanıştığımız annemin babamın da uygun gördüğü bir evlilikti. Hakikaten aldanmadılar ben de aldanmadım. 60 senelik bir hayat yaşadık.

Sıra dışı bir hanımefendiydi. Hiç kimse için bir gün konuşmadı çok nazik. Ankara Maarif Koleji’nden mezundu. 2,5 sene oldu kaybedeli. Tabi kolay değil mûsıkî seven ve her neşriyatımı dinleyen ve geldiğimde bana görüşlerini söyleyen bir hanımefendiydi. Allah Rahmet Eylesin.

 

Sizin konservatuarda hocalığınız ve şefliğinizde var. Biraz eğitimciliğinizden de bahseder misiniz?

 

Efendim Münir Nurettin Bey’in vefatından sonra ilk 1953’te girdim kısa bir zaman önce Münir Bey gelmişti. 30 seneyi geçen bir süre onur şefliğinde çalıştık. Onu kaybettikten sonra bir arkadaşımız bir müddet onun yerine devam ettiler. Sonra da bana teveccüh gösterildi ve icraat şefliğine getirildim. Evet, biraz zayıflamıştık ama eski kuvvetli arkadaşlarımızla beraber 81’den 2005’e kadar bana bu gösterilen teveccühle icra heyetinin şefliğini yürüttüm. Çünkü Münir Bey’den aldığım pek çok şeyleri aynen heyete aksettiriyordum. Ama o senelerde Münir Bey’in yürüttüğü yolda birinci beste, ağır semai, yürük semai, saz semaisi falan.

 

Sizin kullandığınız ve şimdilerde de unutulmuş tabirlerden fem-i muhsin yani eserleri güzel bir ağızla okuma hali, okuyabilme meziyeti hakkında neler söylemek istersiniz?

 

Benim anlayışıma göre her eserde, beni böyle oku, beni böyle çal ifadesi var. Bağırarak kimseye seni seviyorum denmez. Yumuşak bir şekilde söylenir. Eserlerdeki kelimelerin manalarını da bastırarak ve birçok yerde nüanslarına dikkat ederek melodinin yapısına dikkat ederek okumak lazım. Hüzzâm makamı ile bir uşşak makamını ayırmak, o makamların ihtiva ettiği incelikleri belirterek okumak lazım. Kendimize göre değil de, bestekâr nasıl yapmış eseri, ona saygı göstererek okumak lazım. Her eserde her makamda bunlar dikkat edilecek hususlardır. O zaman fem-i muhsin konusu olabilir.

 

Yani güzel bir ağızla, düzgün bir diksiyonla ve doğru icra edelim diyorsunuz.

 

Evet, eserin aslına sadık kalarak okumak lazım. Birçok yerini değiştirecekseniz o zaman bu bestekârların eserlerini okumayın kendi kendinize yaptığınız bir şeyi, yapabiliyorsanız bir besteyi okuyun. Seçmek mühim hem de çok mühim; ben her eseri okurum, her makamdan okurum. Bu benim anlayışıma ters. Belki yanlış olabilir ama geri almıyorum sözlerimi. Çünkü bunun faydasını kendimde gördüm. Seçtiğim makamlarda, seçtiğim eserler de gördüm. Sesine giden ve anladığı, oradan çıkardığı manayı anlayabilmeye çalışarak hissettirdiği sürece eseri iyi yorumlar sanatçı. Optimumdan maksimuma giden çizgi üzerinde bir eseri icra etmek, büyük bir sanatçı hüviyetidir.

 

Müzikle uğraşan gençlere ne tavsiye edersiniz?

 

Seçtikleri mûsıkî mevzuunda çok hassas olmaları ve eserlerin aslına sadık kalarak okumalarını, mümkünse ki mümkündür tavsiye ediyorum. Kendilerine bir repertuar yapmaları, her eseri, her makamı değil ama seçerek bir repertuar hazırlamalarını tavsiye ederim. İmkân bulurlarsa bestekârın kendisi ile de temas etmeliler. Ben fanatik görüşlü Türk Mûsıkîsi temsilcisi değilim. Ama bestekârın kendisiyle ve bu eserleri iyi icra eden sanatkârlarla temas etmeleri, aslına sadık kalarak icra etmeleri, besteye, bestekâra saygılı olmaları çok önemlidir.