Shayegan Eleştirisi - 1


Hani «bilincimiz yaralı, kültürümüz şizofren» idi!

Öyle buyurmuş Shayegan, İranlı yazar. O zaman; onun istediği şekilde düşünelim. Zihnimiz duru ve yüreğimiz açık..Hörmenötik sulara açılmadan, sadece ontolojik gerçeği yansıtarak..

Ve herşey Descartes'in Cogito'suyla başladı! Artık dünyada olup biteni sorgulamak ve anlamak için yeterli nedenimiz vardı. En son Katip Çelebi  «Mizanü'l-Hakk»(1656) ile halimize tercüman olmuş, derdimizi feleğe arz etmişti. O günden beri Doğu susuyor, Batı konuşuyor. Aradan üç asır geçti. Batılı aydınların sesi şu günlerde pek çıkmıyor. Acaba niçin?

Evet, şimdi ne yapmalı, Bay Mill? Liberalizmin kurucu babalarından biri kabul edilen John Stuart Mill(öl.1873) «Özgürlük Üzerine» isimli çalışmasında siyasal tartışmanın da bir kültürü olması gerektiğini yazdı. ''Kamusal tartışma ahlakının'' ilkeleri (ve anafikri) Mill'e göre harcıalem bir şeydi: Bir; kendi yanılma payını kabul edeceksin, iki; muhaliflerin görüşleri çerçevesinde yargılarını gözden geçirmeyi bileceksin; ve üç, kamusal tartışmaları ortak gerçeği aramanın bir vasıtası sayacaksın. 19.yüzyıl İngilteresinde bu ilkeler geniş kabul gördü. Düşünce özgürlüğü, 20. yüzyılda toplumsal ilerleme ve gelişmenin, çağdaş toplum olmanın vazgeçilemez bir gereği sayıldı.  Ama soyut ilkeleri dil ile 'ikrar' etmenin başka, kalb ile 'tasdik' etmenin ayrı bir şey olduğunu tez unuttuk.

Evet, yeryüzü Allah'ındır ama Doğu ve Batı'nın düştüğü şu duruma bakın! Mill'in işaret ettiği gibi; uygulamada her iki tarafda önce karşı tarafın taviz vermesini bekliyor. Esnek davranmayan tatsız, anlaşılmaz ve zor topluluk olarak yergi alıyor hemen. Çoğu kez azarlanıyor da. Doğu'da yaşadıkları hayal kırıklığına aynı ölçüde öfke ve kızgınlık ile tepki veriyor Batı; Doğu'dan atılan her eleştiri okunu kimliğine yönelik bir saldırı olarak algılıyor. Max Scheler'in «Ressentiment» olarak nitelediği bir gizli hınç Doğu'yu adeta diken üstünde tutuyor.

Bir de Batı'nın düştüğü çaresizliğin izini sürelim: İngiltere Avrupa Birliği'nden ayrıldı. Doğu Avrupa 'din artı ulus' sentezinin eline çoktan düştü. Mülteci akımına karşı sınırlara duvar çekmeye başladılar. Aşırı sağ sessizce Batı Avrupa'da yol katediyor. Yeni ABD Başkanı'nın ismi malum Donald Trump. Görünürdeki vaziyet özetle bu. Sorun aslında ne islam ne de yabancılar. Avrupa'ya iki dünya savaşı yaşatmış ulusalcılık yeniden hortluyor. Ancak Avrupa'da alarm zilleri bir türlü çalmıyor. Düne kadar barış ve insanlık için milyonların indiği sokaklar ıssız, ve zulme karşı haykıran sesler kısık. Dijital çağda yalan haberler 'in', gerçekler 'out'. Bilinci yarasız, kimliği bütün yazarlar, aydınlar ve düşünürler kuzuların sessizliğine büründüler. Özgüvenleri mi azaldı yoksa söyleyecek bir şeyleri mi kalmadı? Zira düşünce tarihi açısından - son günlerin moda tabiriyle - sıcak günlerden geçiyoruz.

Çağımızın önemli filozoflarından bir olan Daniel Dennett; Batılı düşünürlerin bilerek ve isteyerek ''ciddi sorunlardan koptuğunu'' söylüyor. İç açısı bir görünüm ortada olmasa bile, istisnalar kaideyi bozmaz türünden, tek tük sesler çıkmıyor da değil. Trump'un ABD Başkanı olması için dua eden Slavoj Žižek işte onlardan biri. Gerekçesi bir hayli ilginç: Titreyip kendine gelecek olan Batı'da ''belki yeni bir siyasal hareket doğar'' umudu taşıyor kahramanımız. 'Çok güzel hareketler bunlar' tabii! Hele Habermas'dan sonra Almanya'nın en büyük yaşayan filozofu  Peter Sloterdijk; ''Mülteciler memleketi [Hunlar gibi mesela] ezdi geçti'' derse, onun kadar ünlü sağcı yazar  Herfried Münkler ''Arkadaşlar biraz insaflı olalım'' uyarısı yapar elbette...Mülteciler konusunda kıyamet kopuyor; Kant'ın memleketinde tek bir Kant uzmanı çıkıp, «koşulsuz buyruk» (kategorik imperatif) hiç bir koşula bağlı olmayan, bütün insanlar için geçerliliği olan ahlaki bir ödevdir, diyemiyor. Hadi Habermas 'bunadı' diyelim! Onursal başkanı olduğu Frankfurt Okulu'nu yöneten Prof. Axel Honneth iki çift laf edemez mi, yahu?

Gördüğümüz kadar; felsefe, modern toplumların ihtiyaçlarını karşılamada başarısız kalmıştır.

Çarşı pazar gördüğü herkesle konuşarak fikirlerini yaymış yeni bir Sokrates'e ihtiyaç yoktur. Çünkü felsefe hocaları dışında hiç kimsenin anlamadığı soyut metinler sokaklarda işe yaramıyor artık. 19.yüzyıl biterken felsefe de doğa ve toplum bilimlerini örnek alarak 'bilimsel' olmaya karar vermiş ve  üniversite çatısı altına kendini zor atmıştı. Bugünkü önemsizliği kısmen o günlere dayanır. Şimdi felsefenin tek kurtuluş yolu kaldı: Tekrar sokağa inmek, sorunlar karşısında toplumu duyarlı kılmak ve egemenlere karşı durmak...Ah keşke!

Marx ve Engels'in ünlü Manifesto'su komünizmi kastederek «Avrupa'da bir heyula dolaşıyor» cümlesiyle başlıyordu. 150 yıl sonra aynı topraklarda yine bir hayalet dolaşıyor: Stoacılık! Stoacılar için insanın yeryüzündeki tek amacı mutluluktur. Mutluluk ise, dış koşullara değil, insanın kendisine bağlıdır. Bu yeni 'trend' Mercedes'den Silicon Valley'e tüm büyük şirketlere sızdı. Politikacıların, yöneticilerin ve sanatçıların tek uğraşısı haline geldi. Stoa mektebi iki önemli şahsiyet yetiştirmiştir. İmparator Marcus Aurelius(Gladyatör(2000) filminde onu canlandıran Richard Harris'i hatırlayınız) her sabah kalktığında ilk iş olarak gün içerisinde karşılaşabileceği sıkıntıları hayal edip çekeceği acıları önceden hafifletirmiş! İkinci büyük isim ise kaderine çoktan razı olmuş bir köle: Epiktetos. Halbuki postmodernizm kıskacına düşmüş Batı'nın sığınacağı son liman olabilir Stoacılık.

Tarihte hep böyle oldu işte. Birşey 'kontrol' dışına çıkmış ya da işler sapa sarmışsa, itirazlar da hızla kesilmiştir. Günümüzde değişen hiç birşey yok. İlk başta durum değiştirilemez gözükse de; haksızlık ve baskıların arttığı bir çağda birlik olmak ve irademize sahip çıkmak şart. Herşeyi olduğu gibi tereddütsüz kabul etmek insanlığa ne siyasi ne de sosyal açıdan bir hayır getirir.

Shayegan bir köşeye yazsın: Biz; ''Batsın Bu Dünya'' diye yas tutarken, ''Herşey karanlık, nerde insanlık'' demeyi unutmadık!