Son Nokta


Selim Temo; son yazısında yerleşik muhafazakar ve seküler kültürün Kürt nüfusu 'asimile' ettiğini söylerken dönüşümün asıl gücünü göz ardı ediyor. Son çeyrek yüzyılda kapitalist ilişkiler ağında karmaşıklaşmış, hatta yalnızca tüketime odaklanmış bir toplumu gözlemlediğini unutuyor, dolayısıyla ortaya çıkan sorunları kültürel ve toplumsal değişimin üzerine yıkıyor. Aslında bu tepkisel tutum - romantizm ağına düşmüş - solcu aydınların sıklıkla başvurdukları bir yöntem. Ancak yazılar içerik bakımından tutarsız olduğu için uzak bakışla yetinip, yazarın neden bu yaklaşımı sergilediğini açıklamaya çalışacağım:

 

(1) Etnik düşünce yapısıyla mutlaka yüzleşilmelidir

Savunduğu düşüncelerin kendi etnik kökenine ve aşiret ilişkilerinin belirlediği yaşam dünyasına bağlı olduğunu öncelikle kabul etmeliyiz. Bu etnik merkeziyetçilik ancak Türkiye toplumuyla yüzleşmede ortaya çıkıyor veya algılanıyor. Ki yazarın 'farklar' konusunda bilinçlendikçe acı çektiği anlaşılıyor. Buna karşın Türkiye toplumu bir imparatorluk bakiyesi olarak 'millet' ve 'milli devlet' olma sürecini tamamlamıştır. Aydınları da en azından bu düzlemde davranmaktadır. Ancak herkesin bildiği bu gerçek çarpıtıldığı zaman anlaşmazlık çıkmaktadır. Bu, çoğunluğun oluşturduğu kültürlerde hem kural hem de doğal bir tepkidir. Çoğunluk toplumu hakkındaki salt bilgi gerginlik durumunda yetersiz kalır, çünkü 'ötekine' karşı duyulan güvensizlik, herşeyden önce içtensizlik ya da duyarsızlık yüzünden ortaya çıkar ki iletişim ve bilgi ile sorun giderilemez. Sorunların bir türlü çözül(e)memesinin bir sebebi de budur:Uyumsuzluk. Yazar da zaten Doğu vilayetlerinde gözlemlediği değişimi hangi toplumsal ve kültürel bağlama yerleştireceğini kestiremediği için öfkeleniyor. Eksik ve yanlış gözlemleriyle önyargıları kışkırtmaya tevessül ediyor. Türkiye toplumunun bin yıl zarfında geliştirdiği uzlaşı kültürünü anlamamakta direnerek büyük şehirlerde doğan ya da yetişen Doğulu gençlerin 'yerlileşmesine' şiddetle itiraz ediyor, yani onların 'evlerinde' ve 'eskisi' gibi kalmalarını talep ediyor. Biliyoruz ki, bu gençler arasından her alanda başarılı kimseler çıkacaktır. Dolayısıyla bu durum, kültürümüzün hem ne kadar güçlü hem de yenilenebilir olduğunun somut bir göstergesidir. 

(2) Aydın, toplumun bütünüyle kucaklaşmayı öğrenmelidir

Topluluklar bilinçli algılanmalı ve değerlendirilmelidir; sonuçta birlikte yaşayacaklardır. Yaşam tarzları uzaktan birbirlerine ilginç gelebilir ancak ortak yaşamda bazı  huzursuzlukların çıkması olasıdır ki bu yansıma kızgınlık ve karşı koyma dürtüsünü harekete geçirmektedir. Çünkü tıpkı yorumlar ve yönelimler gibi aynı amaçlar/ilgiler/çıkarlar hedeflenmektedir. Bu kafa karışıklığı ya da zihin bulanıklığı ırkçılık ya da etnik milliyetçilik gibi olgulara yol açabilir. Eski anlamlar ve ilişkiler kayboldukça toplum içinde yakınmalar başlar. Bu süreçte aydının görevi toplumu iteklemek değil, kucaklamak olmalıdır.

(3) Aydın, toplumun engin hoşgörüsüyle tanışmalıdır

Hoşgörü, yaşam biçimlerinin (ve kültürlerin) çeşitliliğini yok saymaktan veya kayıtsızca benimsemekten daha fazlasıdır. Hoşgörü, kaçınmanın artık mümkün olmadığı ve kişinin kendi tasavvurlarıyla çelişen bir başka dünya anlayışının bulunduğu yerde başlar. Orada hoşgörünün sınırları da görünür olur. Türkiye'nin tarihi tecrübeleri bu açıdan ufuk açıcı ve anlamlıdır. Tarihte örnekleri görüldüğü üzere kurucu halklar 'milliyetçi' ol(a)mazlar; olurlarsa devletin ve ülkenin bekasının tehlikeye düşeceğini bilirler. Balkan muhacirleri ve Kafkasya göçmenleri ile kurduğumuz yüz yıllık kader birliği bunun en güzel timsalidir. Anadolu Selçuklu Devleti kurulurken İran'ın, Osmanlı Devleti kurulurken Bizans'ın, Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Avrupa'nın örnek alınması, yani Türklerin kendi Töre'sinden feragat etmesi birlikte yaşamanın temeli olmuştur.

(4) Köken ve dil farklılığı tek başına kimlik oluşturmaz

Yazarın kimlik anlayışı Huntington ile benzerlik göstermektedir. Halbuki kimlikler sabit değildir, aksine çok renklidir. Örneğin; 'Ben kimim?' sorusuna değişik kriterlere göre değişik yanıtlar verilebilir: Erkek, Türk, Göçmen, Anadolulu, Asyalı, Avrupalı, dünya vatandaşı...Bunların hepsi benim kimliğimi tanımlayan göreceli kavramlar. Her halükarda kimliğimin tek bir limana demir atmadığı anlaşılır. Kısaca her kimlik sürekli dönüşüm halindedir. Örneğin; müslümanlık noktasında Arap ya da Fars ile buluşunca Ortadoğulu yanım öne çıkar. Boşnak ya da Arnavut ile karşılaşınca da Avrupalı yönüm ağır basar. Aynı durum Kafkasya için de geçerlidir. Tüm bu yönlerimle bir dünya vatandaşı sayılmam kaçınılmazdır. Özetle; kimlik inşa ederken başka kimliklere her zaman ihtiyaç duyarız, öyle ki bazı durumlarda aykırı kimliklerin varlığı bile aranır. Birbirinden ayrı farklı kimlikler 'sabit' olmadıkları gibi herhangi bir düşmanlığa ya da rekabete de yol açmazlar. Kısaca; birbirlerini etkileyerek sayısız dönüşüm/değişim geçirirler. Sosyolojik gerçeklere aykırı olarak yazar, Anadolu şehirlerine yerleşmiş bir Diyarbekirlinin oralı olmasına, yaşadığı şehirler ile özdeşleşmesine şiddetle karşı çıkmakta, ve paralel toplumlar oluşturmalarını beklemektedir. Ancak Anadolu kültürü ne homojen ne de dayatan bir yapıya sahiptir. Keza ortada bilinçli bir yönlendirme de yoktur. Elbette yazarın 'trend' ve 'moda' karşısında sergilediği bu tutumun bilinçaltında yatan nedenleri bulunmaktadır.

(5) Her tanı(n)ma sancılı bir süreçtir

Yazar büyük olasılıkla nevroz geçiriyor. Henüz kavrayamadığı bir gerçeklik (Türkiye vardır!) yüzünden yaşanılan bir nevroz. Onun bu ruh halini, sosyo-politik bağlamı olmayan psiko-patalojik bir olgu yoktur diyen psikanalistler çözümleyebilir ancak. Savunduğu fikirler ise yalnızca bireysel değil, toplumsal önermeler içermektedir. Ortada kişilik kazanma anlatısından çok, bir kimlik edinme öyküsü vardır. Kendini tanımak aynı zamanda gizli yaraları, örtülü gerçekleri ortaya çıkarmaktadır. Çünkü her tanı(n)ma sancılı bir süreçtir. Bu nedenle yazar feodal geçmişinden ötürü hayıflanmakta, belki utanmaktadır. Tarihten devralınan psikolojik yaralarla yüzleşmedikçe, toplumsal gerçekleri tanımadıkça bu açmazdan kurtulması imkansızdır. Bununla birlikte, bu bilinçdışı ayrımcılık hiçbir şekilde ideolojik düşünceyi maddi gerçeklikten tamamen çözmez; aynı zamanda - tıpkı bilinçdışının bilinci etkilediği gibi - gerçekliği saptırmayı amaçlar.

(6) Her kimlik bir diğerini gerektirir

Kimlik bir anlamda 'kendini yorumlama'dır. Charles Taylor'a göre, ''insan kendi kendini yorumlayan bir varlıktır''. İnsanın 'dünya ve hayatı dönüştürücü' olduğu iddiasını anlamamız doğrudan ihtiyaçlarımıza ve içinde yaşadığımız dünyaya bağlıdır. Bu yüzden, dünyayı anlamak ve dönüşüm sürecine katılmak için, öncelikle kendimizi bireysel olarak seçtiğimiz hedefler ve amaçlar bağlamında yorumlamaktayız. Daha özgün ifade etmemiz gerekirse, her bireyin imajı kimliğinin bir parçasıdır. Ancak bu yaklaşım, bu dünyayı değiştirmek isteyen başkaları olduğu gerçeğini hesaba katmak zorundadır. Ve bu başkaları kimlik oluşumunda önemli bir rol oynamaktadır.

Psikanalist R.D.Laing bu hususu şöyle açıklar: Her 'kimlik' bir diğerini gerektirir, yani diğer kimlikler tamamlayıcıdır. Kişi ancak başka ilişkiler üzerinden kendini tanımlar. Charle Taylor da başkalarına duyulan bu ihtiyacı şöyle vurgular: ''Kişinin kendi kimliğini keşfetmesi, onu tek başına yarattığı anlamına gelmez, ama birey başkalarıyla, bazen sessiz ve bazen açık şekilde, diyalog yoluyla müzakere ettiğini [...] kendi kimliğinin büyük ölçüde diğerleriyle diyaloga dayandığını bilmelidir''.

(7) Kimlik sabit ve değişmez bir olgu değildir

Bireyin kimliğini dünya anlayışı ve dünyanın dönüşümü yoluyla edinmesi ve kişisel kimliğin ötekinin varlığında oluşması, çevrenin; kişisel kimliğe, bireysel varlığa ve sosyal ilişkilere etkisini  gösterir. Bununla birlikte, bu izahat, kişisel kimlik edinme sürecinin karmaşıklığını üç şekilde özetler. Birincisi, her bireyin sadece bir kimliği değil, - her biri kişisel durumuyla ilgili - özel veya kamusal olarak işaretlenen çok sayıda kimliği vardır. İkinci olarak, bu bazen de olsa, bir kişinin bir diğerine olan ilişkisi, sadece bireyler arasında değil, aynı zamanda belirli bir topluluğa ait olmakla karakterize edilir. Üçüncüsü, kişisel kimlik, kendini yaratmaya, kişinin varlığının ve/veya sosyal ilişkilerinin belirlenmesinden daha fazla dayanır. Ancak, hayatın imkanlar ve fırsatlar sunmakla birlikte sınırları olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Özetle; kimlik inşa sürecini ›self-creation‹ olarak nitelemek de mümkündür.

(8)Etnik milliyetçilik, demokrasi ve sivil toplum yolunda ciddi bir engeldir.

Etnik milliyetçilik ideolojisi, ancak kolektif bir kimlik değişimi gerçekleştiğinde ortaya çıkar ve demokrasi ve açık toplum düşüncesinin önünde ciddi bir engeldir. Bu tür milliyetçilikler, düşmanlıklar yaratarak ortaya çıkmakta ve bir ülkenin istikrarını, - yazarın yaptığı gibi - özellikle kendi insanını  yanlış kimliğe ya da yanlış bilince sahip olduklarını ileri sürerek  aşağılamak suretiyle tehdit etmektedir. Demokrasi tarafından talep edilen hak ve özgürlükler ile evrensel değerler ve ilkeler, çoğu kez şiddet yanlısı 'dominant' grup tarafından toplumu bölmek için kullanılmaktadır.(Bkz.Conces, Rory J.: Unified Pluralism:Fostering Reconciliation and the Demise of Ethnic Nationalism. In:Studies in East European Thought-2002 ve Cockburn, Cynthia:The Space between Us: Negotiating Gender and National Identities in Conflict-1998)

Toplumsal yaşamda sürekli belli farklılıklar vurgulanırsa, bu da marjinalleşmeye ve zamanla tacize yol açar. Yazar kültürel mutlakiyet isteyerek bunu amaçladığını dile getirmektedir. Günlük yaşantısını ikame etmekten başka amaç gütmeyen insanlara saygı duymak yerine onların düşünce biçimlerini ve yaşam tarzlarını - ideolojik güdümlü olarak – yermektedir. Bu yaklaşım tarzı herşeyden önce demokrasiye karşıdır; çünkü demokrasi, farklı toplulukların üyeleri arasında karşılıklı güvene dayanan yüksek düzeyde bir etkileşim ve uyum gerektirmektedir. Benzer şekilde açık toplumun inşası da engellenmektedir, zira yasal çerçevede gerçekleşen özgür toplumsallık ve barışçıl yaşam bir nevi 'ayıp' sayılmaktadır.

(9) Toplumsal dayanışma her koşulda teşvik edilmelidir

Sıkıntıları atlatmak için okur-yazarlar ilk önce etnik milliyetçilik uğruna evrensel değerleri istismar etmekten vazgeçmelidir. Demokrasi içerisinde kalarak sorunları çözmek elbette mümkündür. Yine her dürüst etnolog/antropolog bilir ki, her toplumda kimlikleri belirleyen her zaman çoğunluktur. Aksi yöndeki her girişim çoğunluğun rızası olmadan başarısız kalır. Aydın hissettiği şeyleri kamusal alana çıkartırken bu asimetrik durumu göz önünde bulundurmalıdır. Toplumsal dayanışmayı artırmak ve toplumsal huzuru bozmamak için çaba harcamalıdır. Etnik milliyetçiliğin pervasızlığı bir bakıma siyasal güce eriştiğini sanmaktan kaynaklanır ki bu bilinçsiz bir çıkarım ve bilinçli bir yanılsamadır.

Ayrıca devlet ve medeniyet kurmamak niçin ayıp bir şey olsun ki? Marx ve Engels, Hegel'den ödünç aldıkları 'tarihsiz halklar' kavramını bazı toplumları aşağılamak için kullanmaz. Aksine bu halkların tarımsal ilişkilere (feodalite)hapsolmuş; sınai ve ticari faaliyete(modernite) uzak oldukları vurgulamak isterler. Ki ingiliz tarihçi Arnold Toynbee onları 'ara halklar' olarak nitelemekte ve güçlüden yana olma refleksi geliştirdiklerini belirtmektedir. İbn Khaldun ise bu tutumun giderek bir yozlaşmaya yol açtığını söyler. Bu tespit bile başlıbaşına 'toplumsal uyumu' zorunlu kılmaktadır.

(10) Kültürlerarası iletişim bir zenginliktir

Her kültür aynı zamanda bir 'yaşam dünyası'dır. Yerel kültürlerin hususiyetlerini dikkate almak 'kültürlerarası iletişim' açısından hem onların gelişmelerini sağlar hem de birlikte yaşama iradesini güçlendiririr. Günlük yaşamda birlikte ve içinde yaşanılan toplumun geleneklerine karşı duyarsızlık ya da umursamazlık sözkonusu olamaz. Değer temelli çatışmalarda alınacak kararlar, toplumsal yaşama yansıyan gerekçeleri de kapsayacak şekilde düşünülmelidir. Söylemlerde kültürel göreceliklere kesinlikle göz yumulmamalıdır. Aksine karşılıklı kültürel zenginleşme olayı vurgulanmalıdır. Karşılıklı kültürel zenginleşme olumluluk olarak yansıtılmalıdır. Kültürlerarası iletişimde, 'diğer kültürlerden unsurlar benimsemek' hayati öneme sahiptir. Bir kültür ya da kökene mensup olmak kaçınılmaz olarak önümüze sınırlar koymaktadır. Ama o sınırları aşmak karşılıklı hoşgörü, ortak sorumluluk bilinci ve uyum içinde yaşamakla mümkündür.