Sykes-Picot Ruhu


 

Balkan Savaşları sonrası iyice zayıflayan Osmanlının topraklarının nasıl bölüşüleceği konusu Fransa, İngiltere, İtalya ve Rusya arasında 1912’den itibaren pek çok anlaşmaya konu oldu. Sykes-Picot , İngiltere’nin Hindistan yolunu güvene alma başta olmak üzere yaptığı manevralardan tedirgin olan Fransa’nın yaptığı bir hamle sonucunda imzalandı. Rusya'ya, Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis ile Güneydoğu Anadolu'nun bir kısmı, Fransa'ya, Doğu Akdeniz bölgesi, Adana, Antep, Urfa, Mardin, Diyarbakır, Musul ile Suriye kıyıları; İngiltere'ye Hayfa ve Akka limanları bırakılıyordu. Ancak Bağdat ile Basra ve Güney Mezopotamya Fransa ile İngiltere'nin elde ettiği topraklarda Arap devletleri konfederasyonu veya Fransız ve İngiliz denetiminde tek bir Arap devleti ; Filistin'de ise kutsal yerleşim yeri olması nedeniyle bir uluslararası yönetim kurulacaktı. İskenderun serbest liman olacaktı.  Irak, Ürdün, Filistin, Büyük Britanya’ya ; Suriye, Lübnan devletleri Fransa’ya bağlı manda devletler olarak öngörülmüştü.

Ancak bu anlaşmanın üzerinden daha bir buçuk yıl geçmemişti ki Rusya’da Bolşevik Devrimi oldu ve yeni yönetim bu anlaşmayı ifşa ederek geçersiz saydı. Rusya’daki  yeni yönetim savaştan da çekildi.  Bölgenin paylaşımı  bundan sonra da pek çok müzakere ve anlaşmaya konu oldu. 1918 Mondros mütarekesi, yeni şartlarda yeni bir paylaşım planı içeriyordu. Mondros’dan sonra İngiltere’nin Musul’a yönelik yeni hamlesiyle Sykes-Picot Fransa ve İngiltere açısından da geçerliğini yitirmiş oldu. Ancak Anadolu’daki bağımsızlık çabalarının belirli başarılar elde etmesi, hepimizin bildiği gibi sınırlarımızın (Hatay hariç) Lozan’da şekillenmesi ile sonuçlandı.

Sykes-Picot, Balkanlardan çekilen Osmanlı’yı Ortadoğu’da sınırlama için atılmış ilk adımdı. Yoksa elbette bütün kötülükleri ona yüklemek doğru olmaz. Ama sonraki müzakere ve anlaşmalara Sykes-Picot ruhunun damgasını vurduğunu da göz ardı etmeyelim.

Sykes-Picot anlaşmasına adını veren Sör Mark Sykes 1879’da Londra’da  doğdu. 1899-1902 yılları arasında Boer denilen Güney Afrika’daki savaşa katıldı. Anadolu’da yıllarca dolaştı ve izlenimlerini birkaç kitaba dönüştürdü (5 Türk Vilayetinde ,Darül İslam, Halifenin Son Mirası). 1911’de parlamentoya seçildi. 1910’lu yıllarda Türkiye’de ve Balkanlar’da diplomatik görevlerde bulundu. Ama onun ismini tarihe maledecek faaliyeti 1916’da Osmanlı’nın topraklarının kalan kısmının bir bölümünü yeniden dizayn etmeye çalışan anlaşmayla mümkün oldu. Fransa, İngiltere ve Rusya arasında görüşmeler sonucunda  9 Mayıs 1916’da gizlice imzalanan anlaşmanın görüşmelerini yürütmüştü. Bu anlaşma Fransız general Georges Picot ile onun ismiyle anıldı.

Sykes’ın Doğu ve  Güneydoğu Anadolu ile Suriye ve Irak bölgelerindeki kitabı Darül İslam Türkçeye de çevrildi yıllar önce. Kitapdan uzun uzadıya söz edecek değilim. Ancak zayıflayan Osmanlıyı paylaşmanın bir hak sayıldığı o dönemin psikolojisini yansıtması bakımından Sör Sykes’ın şu cümlelerinin altını çizmek yeterli olur: “İngiltere işçi sınıfının sarhoş ve beceriksiz bir mensubu, Afrikalı zencilerin, Hindistanlı rençberlerin veya Fellahların başına getirilse bu kişi onları bazı garip usüllerle çalıştırmasını bilecektir; onlara şöyle bağıracaktır: ‘Bana bakın kara yumurcaklar! Buna kazma derler, anladınız mı ? Kazma! Kazın bakayım, hadi durmayın, kazın!’. Garip gelebilir ama onlar da kazacaktır. Onun yegane ikna vasıtası elindeki sopa veya yumruğu olacaktır. O, çalıştırdığı kişilerin lisanlarını öğrenmeye heves etmeyecek; onlarla tartışmayacak; onları kaba bir adaletle yönetecektir ve pek muhtemeldir ki onlar da sadece çalışmayacak, onu seveceklerdir de. Diğer taraftan aynı durumdaki bir Fransız, daha zekice davranacak ve lisan öğrenecek; işçilere çalışmaları için nasihat edecek; onları anlamaya çalışacak, onların kendisini anlamaları için uğraşacak ve netice sadece gürültü, kargaşa, husumet olacak ve hiçbir iş yapılmayacaktır.”

Bu satırlar, klasik oryantalist bakış açısının ötesinde, kendilerini üzerinden güneş batmayan İmparatorluğun mensubu olarak gören bir İngilizin, Doğu’ya, özellikle de Müslüman Doğu’ya yönelik müstebit ve mütekebbir tavrını da gösterir. Kaplumbağa terbiyecisi tablosunu hatırlayın. Doğu halkları terbiye edilecek kaplumbağadır artık Batılının gözünde. Ama bu cümleler her şeyden önemlisi bundan böyle Batı’nın Doğu’ya nasıl bakacağının da bir bakıma işaretlerini taşır.

Sör Sykes’ın bir önemli tesbiti de Kürtlerin, Araplara nazaran Türklerle bir arada yaşama konusunda bir tereddütleri olmadığı tesbitidir. Sykes-Picot anlaşmasında, manda devletler olarak Araplara Ürdün, Filistin, Suriye ve Lübnan Arap devletleri olarak öngörülmüş olmasına rağmen, Kürtlerin bu resimde yer bulamamış olması manidardır.

Bu hem Türkiye açısından bir anlam ifade ediyor, hem Kürtler açısından. Türkiye açısından manidardır, çünkü 1. Dünya savaşı sırasında kendisine sırt çevirmemiş Kürtlerin, misak-ı milli içerisinde nasıl olup da zamanla sistemle geçimsiz hale geldikleri yeni düzeni kuranların hatalı stratejilerini gösterir. Bu hatalı strateji zamanla meseleyi bir kan davasına dönüştürmüş ve çözümü zor bir hale sokmuştur.

Kürtler açısından çıkarılacak ders ise, bölgede çıkarları olan büyük devletlerle gözü kapalı ve bölgede iç içe yaşamak zorunda oldukları Türkiye’yi dışlayan oportünist, kısa vadeli pragmatist bir işbirliği taktiği geliştirmiş olmalarıdır. Kısa vadeli pragmatist bir yaklaşımdır, çünkü  uzun vadede İran, ABD, Rusya ve Esed rejimi ile bir torbaya girmenin muhtemel sonuçlarının öngörülmediği apaçıktır. Oportünist bir taktiktir, konjonktürel fırsatlar alelacele bir stratejiye bağlanmadan uygulanmaktadır.

Kısacası Sykes-Picot anlaşması, tekrar ediyorum, elbette dönemin bütün anlaşmalarından önemli değildir. Ama Sykes-Picot ruhu, hem Türkiye hem Kürtler açısından doğru okunmadıkça Ortadoğu’da bu akraba halkların bir arada yaşayacağı huzurlu bir ortam oluşmaz.