Tahayyül İle Tasavvur Arasında - 1


Senkronize uygarlıklar

Dücane Cündioğlu'nun ''Zer ile Zor Arasında'' başlıklı yazısı bir bakıma Türkiye'de düşüncenin içine düştüğü durumu da dışa vuruyor. Yazar; Şark'ın en acımasız  yöntemini kullanarak sanat ile muhafazakâr düşünceyi keskin bir vuruşla birbirinden ayırıyor:

''Sanatın değil sadece, sanatçının da muhafazakarı olmaz! Çünkü tahayyülün, korunması zorunlu sınırları olmaz!''.

Türkçemizde kök öğesi doğurgan bir anadır. Niceliği ve niteliği işlem katsayısı ile ölçülür. Anadili Türkçe olan insanlar, yani biz Türkler, zora 'düş'meden 'düşün'meyen bir halkız. Tahayyülü olan bir halkın elbette bir rüyası vardır. Ve o rüya gerçekle hayalin kesiştiği yerdir. Kısaca; 'düşünde düş görmek' de başlı başına bir sanattır.

100 bin yıllık bir geçmişi olduğu söylenen 'homo sapiens'lerin sanatla nasıl buluştuklarını - mağara resimleri ve müzik aletleri sayesinde - aşağı yukarı kestirebiliyoruz.* Beşeri toplulukların tarıma geçişi ise tarihin en tartışmalı konularından biri. Antropoloji, tarımın yayılmasını önce köylü göçleriyle, yani üretim tarzının yayılmasıyla irtibatlandırmıştır. Ama bugün bir tür 'neolitik' teknoloji transferi konuşuluyor. Yeryüzünün değişik noktalarında birbirinden bağımsız olarak 'tarım toplumuna' geçtiğimiz yaklaşımı kabul görüyor. Göç ya da bilgi transferi yaklaşımlarına karşı şunu söyleyebiliriz: Mezopotamya(buğday), Güney Asya(pirinç), Çin(darı), Orta Amerika(mısır), Peru(patates) ve Güney Afrika (sorgum) birbiriyle temasa geçmeden aynı zaman diliminde tarım ile tanışmışlardır. Şimdi burada şu soru akla geliyor: Eğer insanlık, son araştırmalara göre 100 bin yıldan beri mevcut ise, niçin bu toplumlar birbirinden habersiz ve bağımsız aynı zaman diliminde (5-6 bin yıl önce) tarımla uğraşmaya başlamışlardır? Acaba onları 'senkronize' eden bir 'güç' mü vardı? Yoksa insanın anlama ve anlamlandırma çabasının arkasındaki dürtü her yerde aynı mıydı?

Bu alanda en bilinen örnek Amerika kıtasıdır. 12 bin yıl önce Asya'dan göç eden ama Asya ile bağını tamamen kesen 'yabani toplayıcılar' ülkesi.  Benzer şartlarda ortaya çıkan farklı bir gelişme göremeyiz orada, aksine Amerika kıtasında da en ince ayrıntısına dek Avrasya'dakine benzer bir kültürel gelişme yaşanmıştır. Yörünge dışına çıkmış - ve başta iklim-çevre faktörleriyle alakalı - hayvansız yürütülen bir tarım dışında eksiklik bulunmaz. Yalnızca zirai üretim tarzı değil, aynı zamanda tarım medeniyetine uygun dokuma gibi teknikler görülmüştür. Örneğin; Cortez Meksika'ya ayak basınca; karşısına caddeler, şehirler, okullar, mahkemeler, sulama tesisleri, pazarlar, krallar, rahipler, köylüler, askerler, tüccarlar, sanatçılar, müneccimler, yazarlar, aynı zamanda sanat, müzik ve tiyatro çıktı. Yeryüzünün iki yakasında eşzamanlı olarak özdeş medeniyetler kurulmuştu.

 

Tarım toplumundan uygarlığa

İnsanlık tarihinin bu kesitini 'tarım medeniyeti' olarak niteliyoruz.  Sosyal farklılaşması yüksek şehirli (civitas) toplumları ise 19.yüzyıldan itibaren 'uygarlık' olarak tanımlıyoruz. Uygarlık sürecinde hızla artan bu karmaşıklık yatay ve dikey açıdan yorumlanabilir. Yatay farklılaşma (işbölümü ve uzmanlaşma) sürecine - işlevsel eğilimler açısından açıklanabilir - bir yatay süreç eşlik etmiştir. İşbölümü; paylaşılan emeğin takas ve ticaret yoluyla tekrar topluma kazandırılmasını ihtiva eder. Her halukarda, yerel özerklikler azalırken hanelerin karşılıklı bağımlılığı artar. Bu aşamada çatışmalar doğar ve yeni kurallar manzumesine ihtiyaç duyulur. Bu vesileyle yetkilerle donatılmış anlam üretici uzmanlar (rahipler) ile arabulucular (hakimler) yetişir. Bu kurumsal düzenlemeler ortaya çıkan yeni sorunlara tepki olarak anlaşılmalıdır. 

Özetle; Avrupa'da bir sanayi toplumu yaratan, dolayısıyla "moderniteyi" doğuran teknik, kültürel ve siyasal sebebler mevcuttur. Sanayi toplumu tartışmasız Batı'da vücut buldu ancak onunla 'siyasi rekabet' içinde olan Osmanlı Devleti ile Rusya'da 'taklit' edilemedi. Yerli bir teknoloji geliştiremeyen Japonya, Çin ve hatta Hindistan kısa zamanda bu kervana takıldı. Bu alanda başarılı bir örnek sergileyememiz; sanayileşmenin belli kültürel ve kurumsal şartları olduğunu gösteriyor. Yüzyıllar içinde Batı ülkelerinde üretilen 'mentaliteler' ve 'müesseseler'in bir sonucu olarak artık Batı Medeniyeti'nden söz ediyoruz. 150 yıllık Batılılaşma serüvenimizden anlıyoruz ki, teknolojiyi transfer etmek kolay ama kurumları zor. Zihniyet kalıplarını aparmak ya da aşılamak ise imkansız...

Elbette tarım medeniyetinden sanayi toplumuna geçmek; devlet, toplum ve ekonomiyi yeniden tanzim etmek kolay bir iş değil. Belki Avrupa'nın başardığı ilk önemli iş, feodal yapıların ve ilişkilerin 'devlet' eliyle bertaraf edilmiş olmasıdır. Zaten 19.yüzyılda başlayan sanayileşmenin kurumsal merkezinde duran 'milli devlet' olgusunun ilk temel şartı buydu. Milli devlet aşiretlerin, hanedanların ve vesayet düzeninin egemenliğine son verdi. Milli devlet aynı zamanda bir hukuk devleti olarak ülkede yaşayan herkese eşit haklar tanıdı. Ve bu, ordusu ve emniyet güçleri ile yeni bir siyasal tekelin doğması demekti. Milli devlet önce altyapıyı 'standart' hale getirdi: Para, hukuk, dil, idare, ulaşım, tabiiyet. Sonra bürokratik akılcı davranışın bir gereği olarak - rüşvet ve vesayete karşı - 'aynileştirme' işlemini yürütecek merkezi bir idare kurdu. 

 

Millet ve demokrasi çelişkisi

18.yüzyıl Avrupa'sında homojen tek bir "millet" yoktu. Bu konsept zamanla taraftar kazandı. Ancak milliyetçilik ideolojisi devlete aşiretvari bir kılıf geçirmeye meyletti. Mensuplarından aşiretlerden bildiğimiz kapsamlı bir bağlılık ve sadakat beklemeye başladı. 20. yüzyılın ilk yarısında yaşadığımız savaş çılgınlığını besleyen kaynak işte bu eğilimdir. Çekilen onca acıdan sonra 20. yüzyılın ikinci yarısında demokratik vurgu siyasete damgasını vurdu. Ancak ülkeler 'exklusiv' şekilde örgütlenmiş oldukları için işler bir demokrasi kolaylıkla kurulamadı. Bugün de milli devletler aynı sorunla karşı karşıyadır: Birincil meşruiyet kaynağı olan milliyetçilik ideolojisi eskimiş, ikincil meşruiyet kaynağı olan demokrasi ve insan hakları devletin 'exklusiv' yapısıyla uyumsuz haldedir. Eğer A, B ve C halkları eşitse, niçin aralarına hala değişik sınırlar çiziliyor? sorusu yanıt beklemektedir.

Özetlersek; milli devletlerin hepsi dışarıya karşı 'dışlayıcı', içeriye dönük 'kapsayıcı' olmuşlardır. Bu ikircikli tavır milli devletin sorunlu varlığına da işaret etmektedir. Yani kapsayıcılık de facto dışlayıcı bir anlayışa dayanmaktadır. Bu durum modern zamanların ürünü milli devletin bir çelişkisi olarak önümüzde duruyor. Dolayısıyla adalet ve eşitlik kavramlarını yeniden tartışmamız gerekir.

Bu konuya mevzumuzla doğrudan ilintili olduğu için bilerek girdik. Çünkü işleyen bir demokrasi ile üreten bir ekonomi, başarılı bir toplumun en temel özelliği sayılan kültürel sermayenin bir nevi zenginliğidir. Bu zenginliğe; hukukun üstünlüğü, fair play, bireysel haklar, devlet gücünün sınırlandırılması, bireyin istekleri ve kamu yararının gözetilmesi, (din özgürlüğü dahil) ifade özgürlüğü, çalışma ahlakı, güven duygusu gibi unsurlar da eklenebilir. Bu terkip aynı zamanda ileri ülkelerin başarısının sırrıdır. Kültürel sermayenin; geleneğe ve mensubiyetin ya da aidiyetin saydam oluşuna dayandığının en açık göstergesidir.

2015 yılında yapılan "Türkiye’de ve Dünyada Vatandaşlık" başlıklı bir araştırmaya göre dünyada başka insanlara en az güvenilen ülke Türkiye. "Çoğu insan sizden yararlanmaya mı yoksa size adil davranmaya mı çalışır?" sorusuna yüzde 75’i "yararlanmaya çalışır" diye cevap veriyor. Türkiye dünya sıralamasında güvensizlikte birinci sırada. "İnsanlara güvenilir mi?" sorusuna "güvenilir" diye cevap verenlerin oranı da sadece yüzde 14. Demek ki, Türkiye'de gerek demokrasinin gerek sivil toplumun gelişmesinde en büyük engel güven eksikliğidir.

Halbuki işbirliği ve güven toplumsal yaşamı kolaylaştırır, ve ancak gelenek yoluyla sonraki nesillere aktarılır.                                                                                                                            

 


* 40 bin yıl önce Avrupa kıtasında yaşayan insan türü 'köşegöz' iken Asya'dakiler 'çekikgöz'. Tabii bunun coğrafyanın az veya çok ışık almasıyla doğrudan alakası var. Ancak 'köşegözlü' insanların 'realizme' yatkın olduklarını mağaralara çizdikleri resimlerden anlıyoruz.