Tam Bağımsızlık Kavramı Üzerine bir Deneme


Tam bağımsızlık nedir? Çoğu, ‘bağımsızlık’ kelimesinden ‘siyasi’ bağımsızlığı anlar. Bir ülkenin bağımsız sayılabilmesi için ‘siyasi’ bağımsızlığı yeterli midir?  Değilse; hangi alanlarda bağımsız ise o ülkeyi ‘tam bağımsız’ sayabiliriz? Ya da, diğer alanlarda bağımsız olmayan bir ülke ‘siyasi’ açıdan tam bağımsız olabilir mi?

Siyasi bağımsızlığı bir ülkenin ‘hükümranlık haklarını bizzat kullanabilmesi’ olarak tanımlayalım. Hükümranlık haklarını da ‘devlet’ adı verilen yapının halk adına kullandığını, yani bu hakların halkın genelinin tercih ve kararları yönünde kullanıldığını varsayalım. Pratiğe indirgersek, İstanbul Boğazı’na yapılacak bir sonraki köprünün yerinin; ortaöğrenim müfredatına dahil edilecek konuların; PKK ya da İŞİD’e karşı alınacak kararın İngiltere ya da Almanya’da değil de Ankara’da belirlenmesi Türkiye açısından birer hükümranlık göstergesidir. Yunanistan’daki vergi oranlarının ve vergi gelirlerinin nerede harcanacağının Atina mı yoksa Brüksel’de (ya da Berlin’de) mi belirlendiği de Yunanistan’ın siyasi hükümranlığının bir ifadesidir.

Ancak, tam siyasi bağımsızlığın diğer bağımsızlık alanlarından ‘bağımsız’ olarak belirlendiğini düşünmek güçtür. Bu alanların başında ekonomik bağımsızlık gelir. Ekonomik olarak dışa bağımlı olan bir yapının siyasi açıdan bağımsız olması mümkün değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün çeşitli vesilelerle “tam bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür’ şeklindeki açıklamaları, siyasi bağımsızlık sürecinin yürütmüş bir kişinin ‘tam bağımsızlık’ anlayışını göstermesi açısından önemlidir. Nitekim, 20. yüzyılda resmi olarak sömürgeleşme sürecinden kurtulduktan sonra gayriresmi olarak ekonomik bağımsızlığını kazanamayan devletlerin durumu bir çokları tarafından ele alınmıştır.  

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi ya da bugünün Yunanistan’I, ekonomik bağımlılığın siyasi bağımlılığı getirdiği örnekler olarak ortadadır. Türkiye’de de sık sık krizlere girerek ardından IMF veya diğer dış kuruluşların desteğiyle ekonomi ve maliyesini idame ettirebildiği günler pek uzakta kalmış değildir. Bazı Orta Asya devletleri ya da Ermenistan’ın Rusya’dan aldıkları ekonomik destekle siyasi etki altına girmesi; ya da bazı Latin Amerika devletleriyle Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişki de benzer bir duruma işaret eder. 
Bununla birlikte, ekonomik bağımsızlık tam siyasi bağımsızlığın gerekli şartı olsa da yeterli şartı değildir. Hem ekonomik hem de doğrudan siyasi bağımsızlığın önemli bir diğer alt unsuru da teknolojik bağımsızlıktır. En basit örneğiyle, gerektiğinde siyasi bağımsızlığı korumakla görevli olan ordunuz ne kadar büyük olursa olsun teknolojik açıdan yetersizse siyasi bağımsızlığınız risk altında demektir. Ülke içinde bu ‘teknolojik açığı’ kapatacak kabiliyetleriniz oluşmamışsa, yani teknolojik açıdan dışarıya bağlıysanız, tam bağımsızlıktan söz edebilir misiniz?
Hem ekonomik hem teknolojik bağımsızlık, siyasi bağımsızlığı ‘korumak’ için gerekli denebilir. Ancak, siyasi bağımsızlık eğer ‘yurtdışı mercilerin değil de halkın tercihlerinin siyasi kararlara yansımasıdır’ diye düşünüyor isek; tercihlerin nasıl oluştuğunun da bağımsızlık tanımı içinde düşünülmesi gerekir diyebiliriz. Bu da önümüze ‘kültürel’ ve ‘fikri’ bağımsızlık kavramlarını getirir. 

Küreselleşme ‘iyidir’ ya da ‘kötüdür’ diye düşünebilirsiniz. Ancak küreselleşme artık geriye dönüşü olmayan bir süreçtir. Bu yüzden, ‘iyidir’ ya da ‘kötüdür’ tartışmasındansa ‘küreselleşen bir dünyada nasıl varolmalıyız?” sorusuna yoğunlaşmanın daha faydalı olduğu söylenebilir. 
İçinde yaşayageldiğimiz küreselleşme süreci, bazı kültürel ögelerin ve fikirlerin diğerlerine göre daha baskın hale gelmesini sağlayan bir mecra oluşturuyor. Bu yeni mecra ve muhtevalar, bazı ülkelerin kültürleri ve bazı kişilerin fikirlerini diğerlerine empoze ediyor.
Ancak, bu yeni mecra ve muhtevalar, İngiliz İmparatorluğu’nun Hindistan’da kurmaya çalıştığı İngiltere’yi yüceltici; ya da, Sovyet döneminde Rusların Orta Asya’da kurmaya çalıştığı, Marksist Leninist görüntü altındaki Rus dil ve kültürü propagandasında dayanan eğitim sistemi gibi çalışmıyor. Küreselleşmenin değişik dünya ülkelerine ‘dayattığı’ kültür ve fikirler ne o eski örnekler  kadar baskıcı ne de o kadar rahatsız edici. Fakat yine de, Mozambik’ten Vietnam’a, Moğolistan’dan Surinam’a kadar genç ve yaşlılar, kadın, erkek ve çocuklar bu yeni mecradan akan baskın kültür ve fikirlerin etkisi altında bağımsızlıklarını yitiriyorlar.

İbni Haldun, ‘yenilenlerin’ ‘yenenlerin’ kültürlerini alacağını öngörmüştü. Japonya’nın güçlü iş dünyası örgütü Keidanren’in o zamanki başkanı, 1993 yılında Yale Üniversitesi’ndeki bir konuşmasında, ‘Japon mucizesinin’ köklerini anlatırken, Japonların bazı Güney Asya ülkelerinin halkları gibi, ‘Tanrım bizi neden İngiltere’deki İngilizler olarak değil de buradaki (ikinci sınıf) İngilizler olarak yarattın’ diye düşünmediklerini söylemişti. Nitekim, Hindistan’daki İngiliz Genel Valisi Henry Hardinge, Hindistan’daki ayaklanmalara karşı bir çok savaştan sonra, 1844 yılında Hintlilerin eğitilerek İngiliz sömürge idaresinde çalıştırılmalarına izin verdi. Hardinge’e göre, bu kadar büyük bir kıtanın, uzaklardan, Avrupa’nın kuzeyindeki küçük bir adanın elinde tutulabilmesi askeri yöntemlerle mümkün değildi. Bunun yerine, Hintliler İngiliz eğitimine sahip olarak kaderlerini İngiltere ile birleştirmelilerdi. O zaman askeri yöntemlere ihtiyaç kalmaz, Hint halkı, kıta büyüklüündeki ülkeyi kendi rızasıyla küçük İngiltere’ye bağlı tutardı.

Bugünkü küreselleşme sürecinde, kendi kültürlerine sahip çıkamayan toplumlar diğer bazı toplumların kültürlerini ‘üniversal kültür’ olarak kabul ediyorlar ve kendi kültürel zenginliklerinin ortadan kalkmasına sebep oluyorlar. Bu da, dünya kültür hazinesi açısından önemli bir kayba sebep oluyor ve aynı zamanda da bir çok toplum ‘kültürel bağımsızlıklarını’ kaybediyor. Tercümedeki kayıplar gibi, küreselleşmedeki kayıp zenginliklerle karşı karşıya kalıyoruz.

Kültürel bağımsızlık, siyasi bağımsızlığın sağlanması açısından ekonomik bağımsızlığa göre çok daha hayati bir unsur. Zira, siyasi bağımsızlık ülkedeki kararların ülke halkı tarafından alınması ise, kültürel bağımsılığını kaybeden bir halk kendisine ait olmayan kararları vermiş oluyor. Yani, siyasi bağımsızlığın doğrudan ortadan kalkma tehlikesi ortaya çıkıyor. 

‘Fikri bağımsızlık’ ise kültürel bağımsızlıkdan daha farklı ve belki de daha da önemli bir unsur. Eğer toplum, ‘kendi’ gibi düşünmüyor, ‘başkaları’ gibi düşünüyorsa, yani fikri bağımsızlığını yitirmişse siyasi, ekonomik ve kültürel bağımsızlığın önemi ortadan kalkıyor. Fikri bağımsızlık her konuda diğerlerinden farklı düşünmek manasına gelmiyor. Hatta ‘diğeriyle’ bir çok konuda aynı düşünceye sahip olmanız fikri bağımsızlığa sahip olmadığınız manasına gelmez. Ancak diğeriyle anlaşırken bile ‘bağımsız’ fikre sahip olmanız gerekir. 

Carroll Murphy ve Herbert Prochnow, 1938 yılında basılan Gelecek Yüzyıl Amerika’nındır (The Next Century is America’s) adlı kitaplarında, 19. yüzyılın başlarında, İngiliz yazar ve din adamı Sydney Smith’ın, Amerika’nın İngilizlerden siyasi bağımsızlıklarını kazanmalarının üzüntüsüyle olsa gerek, “dünyanın dört köşesinin hangisinde kim bir Amerika’lı tarafından yazılmış kitabı okur?” dediğini söylerler.  Sonrasında, Murphy ve Prochnow, “halbuki, daha kızılderililerin topraklarını elde ettikten  kısa süre sonra Amerika’lı yazarlarının başarılı edebi eserler vermeye başladıklarını söyler: Washington Irving’in ‘Sketch Book’, Emerson’ın ‘Essays’ ya da Melville’in ‘Moby Dick’I, Murphy ve Prochnow’a göre ‘hür insanların’ hür düşünmeye başlamalarının bir sonucudur. 
Kıssadan hisse; küreselleşme, bağımsızlığı (ya da hürriyeti) yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Bağımsızlık bir ‘varoluş ilanıysa’ siyasi bağımsızlık tam bağımsızlığın artık sadece küçük (ama hala önemli) bir parçası; iktisadi, teknolojik, kültürel ya da fikri açıdan da bağımsız değilseniz ‘varım’ demeniz güç.