Tarih ve Tasavvuf Arasında İslam


İnsanlık 2500 yıldan beri tek bir soru üzerine kafa yoruyor: Zaman nedir? Bu arayışta Heraklit'in ileri sürdüğü 'sonsuz değişim' ilkesi mi yoksa Permanides'in 'düşünce ve varlık aynıdır' önermesi mi geçerli olmalıdır? Ancak zaman dışında yeryüzünde yaşadığımız herşey zaman içinde gerçekleşiyor. O nedenle tarih değil, aksine zaman insanlığın kaderidir. Batı Düşüncesi'ne göre; 'herşey akar', bazen hızlı bazen yavaş. Zaman sürekli bir devinim içindedir. Değişim kaçınılmazdır, hatta doğrusal ilerler. 

Batı düşüncesinin bir avantajı sayarsak; gelişmeler her alanda bir seyir izler. Birbirini takip eder, yani ardışıktır. Ortaçağ'dan Rönesans'a, Aydınlanma'dan modernizme değişerek gelen bilgi ve bilimin izini sürmek mümkündür. Misal çağımıza damgasını vuracak dijital teknolojinin materyalizme dayandığını ve ilerde insana hükmetmek isteyeceğini şimdiden kestirebiliyoruz. Doğu'nun dezavantajı ise; olay, kişi ve bilgiyi mutlaklaştırmasıdır. Öyle ki, tüm bu olguları tek bir devir ile sınırlamak istemesidir. Zamanı mutlaklaştırması yüzünden Doğu medeniyeti donuk kalmıştır; kendini ataletten kurtaramamıştır. Halbuki tarih, tarihi aşmak için gereklidir, onun büyüsüne kapılmak için değil. Duyularınızı bir çağın ya da devrin içine kilitlerseniz; tarih, bir zindana dönüşür. İçinden bir daha çıkamazsınız. İnka ve Aztek toplumları gibi kendinizi - yanlış din, zaman ve mekan algısı yüzünden – yokoluş içinde bulursunuz.  

Olayı kısaca hatırlayalım ve soralım: Kızılderililer niçin göğü delerek gelen Beyaz Adamı alay-ı vâlâ ile karşılamıştılar? Çünkü inançları, gelecekte sarı saçlı, mavi gözlü bir Kurtarıcı'nın onları ziyarete geleceğini muştuluyordu! Sonuçta aziz bildikleri bir avuç beyaz adam İnka ve Aztek ülkesini darmadağın etti. Zehir gibi akıllar ve fiyakalı delikanlılar yanlış bir zihniyet elinde oyuncak oldu. Edebiyat eleştirmeni Todorov 'Amerika'nın Keşfi' kitabında  savaşçı bir halk olan ve düzenli ordusu bulunan Azteklerin bir avuç İspanyol askeri tarafından nasıl alt edildikleri konusuna eğilir. Todorov İspanyolların niçin başarılı olduklarını aslında çok iyi bilmektedir: Aztek kralı Moctezuma'nın kararsız tavırları, düşmanın ateşli silahlara sahip olması, yerli halklar arasındaki çatışmanın kışkırtılması, salgın hastalıklar vs.. Ama Todorov bir edebiyat eleştirmeni olarak dikkatini bir başka noktaya toplar: Rumuz ve İşaretler.

İspanyol komutan Cortes, kehanetlere inanmış Azteklerin bir 'mehdi' beklediklerini hemen anlamış ve bu tarihi fırsatı tepmeyerek kendisi o role soyunmuştur. Dilbilimci Todorov, İspanyolların kelimeleri de stratejik araç olarak kullandıklarını tespit eder. Komutan Cortes'den ziyade Hatip Cortes'in bu savaşı kazandığını söyler. Zira İspanyollar iletişim alanında üstünlüğü ele geçirmiş, kurnazca güç sergilemiş ve Azteklerin gözünü sözle boyamıştır. Aztekler saflık ve çaresizlik içerisinde kıvranırken, Cortes hesap ve oyun peşindedir. Kendi kültürleri Azteklere bir çıkış yolu bırakmamıştır. Özetle; kelimelerin bir silah olarak kullanılabileceğini hiçkimse farketmemiştir. Çünkü Aztekler için dil sadece bir ifade şeklidir, araç değil. Gelecek algısı Aztek halkının elini kolunu bağlar, din anlayışı toplumu felç ederken; İspanyollar üstün 'oyunculuk' yeteneklerini sergiler. 

Olayların seyrini İspanyollar belirlemektedir; zihinleri kilitlenen Kızılderililer ise bu kabusun bir an önce bitmesini ve herşeyin eskisi gibi olmasını niyaz etmekten başka tepki koyamaz. Sonuçta; 'kapalı ve kadere teslim olmuş' bir kültür, açık ve canlı bir uygarlık tarafından yok edildi. Kültürel alandaki yanlış algılamayı yalnızca İspanyollar görüyor ve bunu kendi amaçları için kurnazca istismar ediyorlardı. Kızılderililer arasında hızla yayılan bir yanlış algılama – anlam veremedikleri gelişmeler nedeniyle – önce donuk bir tedirginliğe yol açtı. Fakat iyi bir lider olan Cortes olan biten herşeyi kavrıyordu. Ve nihayet fikir, zihniyet üzerinde tahakküm kurdu. Peki, yetersiz imkanlara rağmen başkalarının kelimeler ve kavramlar dünyasına egemen olmak bu kadar kolay mı olmalıydı? 

Son günlerde ülkemizde tasavvuf ve tarih meselesi tekrar tartışılıyor. Tarafları özellikle üç noktada uyarmak isterim. Batı sosyolojisi, 'insanı ve toplumu devamlı değişen, değerleri nisbi ve değiştirilebilir' olarak açıklamaktadır. İnsandaki hiç değişmeyen faktörü, yani mutlak gerçeği arayan ruhu reddetmektedir. Oysa günümüzde karşılaştığımız 'değerler kargaşası' tabiat engelini aşıp, insan şahsiyetine takılan aynı zihniyetin ürünüdür. İnsanlığın sürekli bir ilerleme içinde olduğunu savunan Batı ile kültürel karşılaşmamızı, yani Batılılaşmayı 'doğal süreç' saymak asıl tehlikedir. Bu süreçte anlaşılır olan ya anlaşılmış ya da anlaşılmamıştır. Anlaşılmış olanlar ise yanlış veya doğru anlaşılmıştır. Artık iki yüzyıl boyunca edindiğimiz birikimlerin 'sağlamasını' yapacağımız an gelmiştir, ve geçmektedir...Zira bu 'temellük' islami temele uygun biçimde yapılmadığı gibi benimsenen Batılı değerler sosyal bünyemizde yaralar açmıştır. 

Bu noktada, elbette müslümanların tarihsel düşünme mecburiyetleri olup olmadığı sorusu da ele alınmalıdır. Ancak bu yöntemin ağır neticeler doğurabileceği unutulmamalıdır. Eğer konunun öznesine, yani İslamiyet'e ve herşeyden önce İslam'ın ana kaynağı Kur'an'a başvurursak, zorlanmadan İslam'da tarih tecrübesi imkanı bulunup bulunmadığı sorusuna yanıt arayabiliriz. Zaman için Kur'an'da geçen asıl terim 'vakt'tir. Bu kavram her tarih tasavvurunun şart koştuğu 'sukzessiv'(ardışık) özellik ve nitelikten yoksundur. Vakt daha ziyade kendi içine kapalı, değişmez ve olayların neredesi olarak mekansal gözükmektedir. Kısaca belirtmek gerekirse, 'statik' mekân telakkisi Kur'ani düşünce tarzına hakimdir. Ve bu gerçek 'ardışık' nitelikli bir zaman algısını gölgeler. Kısaca; zikredilen her olay, her çağda ve her mekanda cereyan edebilir mesajı verilmektedir. Keza Arap dilinde, zamanın, mekân ve olayın içine girdiğini görmekteyiz. Bu ise Arap zihninin, zaman ve mekân için ortak bir zarf inşa ettiğini göstermektedir. 

Batı düşüncesine koşut bir zaman kavramı Kur'an'da geçmediği gibi, ona benzer başka bir anlayış İslam düşüncesinde yer almaz. Kur'an bize evrensel ve çağlar üstü bir çerçeve sunmaktadır.  Fakat bu, Hz. Peygamber (a.s.) tarihten ve onun kaynağı zamandan bir görüş bildirmedi ya da çıkarım yapmadı demek değildir. Bu, daha çok mesajının zaman ve mekânı aşması olmaktadır ki, bugüne kadar öyle anlaşılmıştır. İslam dünyasında baştan beri tarihsel düşünceyi teşvik edebilecek çıkış noktaları bulunmasına rağmen Kur'ani düşünce tarzı egemenliğini sürdürmüştür. Bir kere Kur'anın inzâl  süreci başlı başına bir hareket noktası olabilirdi. Kur'an ve tarih arasındaki bağ açıktır. Her müslüman bilir ki, Kur'an bir defada değil, bilakis uzun yıllar zarfında inmiştir. Neden önce bu sonra öteki ayetin vahyedildiği ve tam tersi olmadığı veya tümünün birden vahyedilmediği sorusunun cevabı bilinir. Esbab-ı Nuzül diye bilinen vahye vesile olan olayları incelediğimizde ayetin indirilişinde kendisi ile ilgili ortam ve uygun bir durumun bulunduğunu görüyoruz. Böyle bir ilişki ve zaman ayarlaması Kur'an ayetleri sayısınca tekrarlanmıştır. Bu vakia en azından öteki ilkelerin yanında vahyin içeriğine dokunmadan dini kararlar için bir 'ölçü' sayılabilirdi. Ama böyle bir düşünce tarzı ve sonuç çıkarma ne islam fukahası ne mutakallimun ne de düşünürler tarafından tasvip görmüştür. Kur'an'ın kendine özgü düşünce tarzı ve biçiminin tarih boyunca korunduğunu göstermesi bakımından bu önemli bir noktadır.

Elbette İbn Haldun, Farabi, Biruni gibi büyük düşünürler tarihsel düşünme tarzını duyarlılıkla karşılamışlardır. Ancak teorilerinde tarihselcik anlayışına temel alınabilecek bir çizgiye rastlanılmaz. Mesela, İbn Haldun Asr-ı Saadet'i tarih modelinin dışında tutar ve onu özel bir olgu olarak ele alır. Kur'an'ın kendisinden ileri gelen düşünce tarzı ve yöntemi korunur.

Yukarıda Kur'an'ın bir kerede değil, 23 yıl içerisinde şartlara bağlı olarak  'sukzessiv' indirildiği tespitinde bulunduk. İslamiyet'in hızla yayıldığı sırada karşılaşılan yabancı unsurları islamlaştırma ve adapte etmedeki başarı (ve yetenek) onun bu niteliği ile açıklanabilir. Değişik toplumların İslama girişi ile birlikte bir çok yapı, gelenek ve kural İslam kültür binasına sokulmuştur. Sonraki nesillerin 'doğma' addettikleri bu olgu toplumsal hayatı ve İslam'ın gelişmesini bir bakıma zorlaştırmıştır. İbn Hanbel ile başlayıp Afgani'ye kadar uzanan tecdit hareketleri bu sebeble İslamiyet'in önüne sonradan gerilen bu duvarı aşıp İslam'ın özüne dönmek istemiştir. Zira, tarihin hiç bir döneminde Kur'an öğretisi ile toplumsal gerçekler arasındaki uçurum çağımızdaki kadar büyük olmamıştır. Dine aykırı olması bir yana, sosyal adalet ve eşitliği zedeleyen görüntüler, İslam'ın doğuşunda mücadele ettiği yapıların yeniden canlanışının habercisidir. 

Evet, İslamiyet yayılışında önüne çıkan hiç bir olgu ve gerçeği yadsımamıştır. Karşılaştığı tüm kurumları ayıklamış, arıtmış ve yeniden diriltmiştir. İslam medeniyetinin homojenliği işte buradan kaynaklanıyor. İslam coğrafyasında göze çarpan çeşitlilik ve renklilik dinin varyantları değil, yukarıda belirttiğimiz gibi, vahyin indirilişindeki 'sukzessiv' karakter ile yakından alakalıdır. Ayrıca Kur'an örf, adet ve gelenek hakkında 'epistemik' bir ayrım yapmaya gerek duymaz. Onları toplumsal hayat bakımından faydalı-zararlı kıstasına göre değerlendirir. Mevcudu yeniden yorumlar. Değişik coğrafya ve sosyal yapılardan gelen insanların niçin hemen İslam'la özdeştiklerini bu örnek ortaya koymaktadır. İslamiyet; kendisine sığınan her topluma bir disiplin ruhu, manevi bir dayanak ve toplumsal hayatı kucaklayan bir tavır kazandırmıştır. Müslüman olan hiç bir toplum kuralcılık ve şekilcilik içinde boğulmamıştır. İslam dairesi içinde kalarak kendini yenileme imkanı bulmuştur. 

Son olarak bir gerçeğin daha altını çizelim. Kur'an 'aşkınlık ve içkinlik' arasında kesin bir  ayrım getirmez. 'Rabbül alemin' bile tek başına bir 'aşkınlık' ifadesidir. Batı düşünce tarihinde aşkınlık ile içkinlik arasındaki sınırı kaldıran düşünce akımı 'sekülerizm' olmuştur. Max Weber, 'büyü bozuldu' derken işte tam bunu kastetmektedir. Batı, aşkınlık fikrini rasyonalizme kurban etmiştir. Coğrafyanın mihver ülke olmaya mahkum ettiği Türkiye'de tasavvuf anlayışını ortadan kaldırmak yerine Meclis-i Meşâyih kapsamında tarikatları denetim altına almak ve ıslah etmek ülkemiz için daha hayırlıdır.