Terör, Akıl Tutulması ve Politikacıların, Aydınların Rolü


Terörün asıl hedefinin ekonomik açıdan zarar vermek ve ya can kaybının yüksek olmasını sağlamak olduğu düşünülür. Elbette bunlar da amaçları arasındadır ve bunlar için farklı enstrümanlar da kullanılabilir, fakat bunlar ikincil amaçlarıdır. Terörün asıl hedefi toplumun düşünme melekelerini yok ederek, beyinleri felç etmektir. Ortaya çıkardığı dehşetin ve şiddetin boyutu ve duyulan korku ile bu beyin felcini oluşturarak, yanlış kararlar alınmasına, yanlış tepkiler verilmesine, toplumun birbirine düşmesine,  giderek ayrışmanın artmasıyla sonuçta önlem alınmazsa toplumun dağılmasına giden yolu açmaktır.  Bunu sağlayan en önemli şey terörün seçtiği hedeftir. Bu hedef önemli bir yazar, politikacı, din adamı, işadamı,  gazeteci, aydın olabileceği gibi, bir parti binası, gazete binası, kamu binası, okul, ev, metro gibi mekanlar da olabilir. Ya da insanların kitle halinde bulundukları miting, gösteri, yürüyüş, toplantı gibi etkinlikler de olabilir. Türkiye toplumu zaman ve duruma göre bu örneklerin hepsini de yaşadı. Bu somut hedeflerin yanında artık sanal dünyada siber terörle de yüz yüze bulunmaktayız. Bir bankanın, bir kamu kuruluşunun, bir şirketin sitesinin çökertilmesi ve ya bir kişinin internet hesaplarının ele geçirilmesi ve kullanılması bu tip teröre örnek olarak verilebilir. 

Kavramın etimolojik tartışmasına girmeden kısaca hatırlayacak olursak; terör ya da terörizm, siyasal, dinsel ve ekonomik amaçlara ulaşmak için, seçilen hedeflere yönelik uygulanan baskı, yıldırma ve her türlü şiddet içeren tekniklerin kullanılması demektir. Latince de sözcüğün anlamı "korkudan titreme” anlamına gelmektedir. Şiddet kavramıyla yakından ilişkilidir ve amaçlı bir şiddet kullanımıdır diyebiliriz. Terör şiddetin içinde ve altında değerlendirilebilir. Çünkü şiddet çok daha geniş bir alana sahiptir. Hayatın içinde ve doğasında vardır. Kimilerine göre doğuştan gelir kimilerine göre öğrenilen bir şeydir. Bu nedenle Johan Galtung şiddeti, yapısal şiddet, kültürel şiddet ve doğrudan şiddet olarak ayırmıştır. Bir bölgeyi, dini/etnik bir grubu veya aileyi ekonomik açıdan fakir, geri bırakmak bir nevi yapısal şiddettir. Yabancı düşmanlığı, cinsel ayrımcılık, islamofobi, ırkçılık kültürel şiddettir. Doğrudan şiddet ise fiziksel zarar vermeye yönelik eylemlerin hepsini içerir. 

İşte terör bu nedenle geniş bir alana yayılmış şiddetin, zor kullanmanın daha nitelikli özel bir kısmıdır. Yani terör şiddet kullanarak topluma dehşet, korku ve panik duyguları yaşatmak ve yıldırmaya çalışarak amaçlarına ulaşmayı sağlamaktır. Ağırlıklı olarak günümüzde politik/ekonomik amaçlara yönelik olarak kullanılmaktadır. Terörü anlamanın önündeki en büyük engel amacını ve hedefini sağlıklı bir şekilde değerlendiremeyerek yani sağlıklı bir düşünmeden geçirmeden tamda onun istediği amaçlara hizmet edecek şekilde korkudan kaskatı kesilip sinmek, yılmak ya da düşünmeden erken, ani reflekslerle en yakın politik rakip sayılan kişi, kurum ve mercilere saldırmaktır. Bu durum tam da terörün amaçladığı bir durumdur. Bu nedenle başta belirttiğimiz gibi terörün asıl hedefi amacına ulaşmak için toplumun sağlıklı düşünme melekelerini yok etmek, beyin felcine uğratmaktır. Terörün amaçladığı şey çoğu zaman toplumun yarılma noktalarını çok iyi hesap ederek, hedef saptırma yoluyla istenilen kesimlerle rakiplerini şiddet ortamında karşı karşıya getirmektir. Türk toplumunun hafızasında bu gibi yaşanmış örnekler bol miktarda bulunmaktadır. Sol görüşlü birini öldürerek dindarları ve sağ görüşlüleri suçlu haline getirmek ya da alevi bir aydını öldürerek tüm dindarları şüpheli duruma düşürmek en bilinen yöntemlerdir.  

Terörü anlama konusunda yapılan ikinci önemli hata da terörü icra edenleri doğru değerlendirememektir. Terör yöntemini seçenler bizzat kullanılan inanmış patolojik bir ruha sahip militanlardan başlayarak örgüt, parti, istihbarat örgütleri ve devletler gibi geniş bir kimliğe sahip olabilirler. Bu bakımdan terörü sadece kullanılan maşalardan yola çıkarak toplumun dışında yaşayan bazı anormal bireyler tarafından işlenen hastalıklı bir eylem türü olarak görmek, terör eylemini icra edenleri ve bu eylemi kullananları psikolojik bir ruhsal bozukluk içerisinde değerlendirmek onu anlamayı ve kaynağına inmeyi engeller. Kullanılan maşalar patolojik ruhlu meczup kişiler olabilir. Çoğu zaman davasına inanmış sağdan soldan veya çeşitli dinlerin inanmış müminlerinden oluşan bu militanlar asıl planlayıcıları her zaman tanımazlar ve onlardan çok farklı düşünce ve amaçlara da sahip olabilirler. Söz gelimi Sabancı Ailesinden Özdemir Sabancı’yı öldüren DHKP/C’li militanlar “Türkiye kapitalist siteminin önde gelen bir sermayedarını ortadan kaldırdıklarına” inanıyorlardı. Fakat işi yaptıran patronların amacı ise Türkiye’deki otomobil pazarındaki rekabet ve politik sonuçlarıyla ilgileniyorlardı. Kürt bölgesinde hastane, okul yakan, öğretmen ve doktor öldüren PKK militanları ezilen Kürt halkının hakları için “işgalci devlete” karşı savaştıklarına inanmaktadırlar. Yeryüzünde “şeriat devleti kurmak” gibi kutsal amaçlar için “cihat” ettiğini inanan IŞID militanları biat ettikleri “Halifenin” ve onun örgütünün dünya petrol ve silah şirketlerinin küresel pazardaki illegal bir uzantısı olduğunu bilmeyebilirler. Çünkü bir devletten petrol almak ve ona silah satmak daha zor ve maliyetli olmaktadır. Dağılan Iraktaki zengin petrol rafinerilerinin kontrolünü sağlayan ve karaborsada çok ucuza petrol satılmasını sağlayan bu örgütün “üsleri” devamlı “bombalanmakta” fakat onun varlığını sağlayan elindeki rafinerilerin bombalanmaması dikkatlerden kaçırılmaktadır. Kısaca bu “Şeriatçi” terör örgütü aslında sadece belli büyük ülkelerin -bunların arasına en son Rusya katıldı- karaborsadan ucuz petrol alabildikleri, karşılığında ise silah şirketlerinin garantili silah alıcısı olan görevlendirilmiş küresel yasadışı bir karteldir.   

Terörün diğer bir düşünülmesi gereken yanlarından birisi de sonuçlarıyla ilgilidir. Terörün ilk görünen maliyeti elbette can kayıplarıdır. Bunun telafi edilmesi mümkün değildir. Terörün belki telafi edilebilir maliyetlerinden birisi ekonomik kaynakları tüketmesidir. Fakat bunun sonuçları da yine sadece ekonomik kayıp olarak kalmamakta, bir bölgeyi ya da kesimi yoksulluğa ve geri kalmışlığa iterek radikalizme ve sosyal çöküntüye yol açmaktadır. Türkiye’nin Doğusu ile Batısı arasındaki uçurumun sonuçları herkes tarafından bilinmektedir. Son yıllarda bu uçurumun ortadan kaldırılması için önemli çalışmalar yapılmasına karşılık örgütün bu yatırımları hedef alması dikkat çekicidir. Her şeye rağmen terörün en büyük hasarı insani ve toplumsal maliyetidir. Bu yanıyla terör sosyal barışı bozarak, bir toplumun en büyük sermayesi olan birlikte yaşama iradesini hedef almaktadır. Bunun sonucu olarak bir toplumu ayakta tutan en önemli bağ olan ortak gelecek kurguları ve birlikte yaşama kültürünü yok etmekte, toplum giderek parçalarına ayrılmaktadır. 

Bugün dünyada ve ülkemizde küresel terörün en büyük amacı siyasal kanalları tıkayarak ekonomik sonuçlar elde etmektir. Bunun için siyasetin bilinen ve üzerinde uzlaşılan kurallarını bozarak, siyasetin meşru kanallarını işlemez duruma düşürmekte ve ülkeleri/toplumları terörün kaos ortamına sürükleyerek siyaseti ve ekonomiyi istedikleri şekilde dizayn etmeyi amaçlamaktadırlar. Bunu sağlamak için siyasetin en güçlü ve evrensel enstrümanı olan müzakereyi/tartışmayı ortadan kaldırmak için terör yoluyla toplumsal barışı bozarak farklılıkları birbirine düşman etmektedirler. Buna ek olarak kamuoyunun en meşru yansıması demek olan seçim sandığını hedef alarak, geçerliliği ve güvenilirliğini tartışmalı hale getirmektedirler. Bugün bir seçim sonrası ve yine kritik bir seçim öncesinde olan ülkemizde artan terör saldırılarını ve başkente kadar ulaşan ve tarihinin en yüksek can kaybına yol açan patlamaları bu bakış açısıyla okumak ve değerlendirmek gerekmektedir. Ortadoğu’nun bilinen sınırları ve kaynakları yeniden çizilir ve paylaşılırken Türkiye’nin bunun dışında düşünülemeyeceği tam aksine merkezinde olduğu ortadadır. 

Tekrar başta söylediğimiz tespitimize dönersek: Terörün en büyük hedefi toplumun düşünme melekelerini yok ederek beyinleri felç etmektir. Bundan sonra sağlıklı karar alamayan siyaset, diyalog yerine çatışma ve şiddeti seçen ayrışmış bir toplum, güvenin ve barışın yerini kaos ve düşmanlığa bıraktığı bir ülke ve gittikçe çöken bir ekonomi -etrafımızda örneklerini çokça gördüğümüz gibi- sırasıyla sahne alarak tanıdık bir filme dönüşecektir.  Bu oyunu bozmanın en kısa yolu terörün istediği bu etkiyi yaratmasını engellemektir. Elbette her şeyden önce ilk olması gereken öncelikli olarak terör eyleminin yapılmasını engellemektir. Fakat bu günümüzde her zaman mümkün olmamaktadır. Çünkü artık terör örgütleri kendilerinin göründüğünün ötesinde ve amaçlarının dışında farklı ülkelerin istihbarat örgütleri tarafından da yüksek teknolojiyle donatılarak kullanılabilmektedirler. Bu nedenle çoğu zaman durum içinden çıkılamaz bir şekilde göründüğünün ötesinde karmaşık bir hal almaktadır. Çoğu zaman sıkı güvenlik önlemleri ve ön istihbarat çalışmaları yetersiz kalmaktadır. 11 Eylül gibi bir saldırı; kendi dışındaki terörün ya nedeni ve ya destekçisi ya da en hafifinden seyircisi olan Dünyanın süper ülkesine karşı yapılabilmiş ve terör bu toplumu kısa süreliğine de olsa esir almıştır. Fakat bu fazla uzun sürmeden siyasi karar alma mekanizması hızla çalışmış, en önemlisi bütün toplum terör saldırısı karşısında birleşerek ortak bir tavır almıştır. Bundan da önemlisi politik önderler ile aydınlar farklı görüşlere sahip olsalar da ortak bir tavırda birleşerek terörün amaçladığı akıl tutulmasını ve arkasından gelecek olanları engellemişlerdir. 
Bugün ülkemizde artan terör ve şiddet ortamı ve etrafımızdaki ateş çemberinin kıvılcımlarının ülke içine sıçraması durumunda toplum olarak tam bir beyin felci ve akıl tutulması yaşamaktayız. Bu terör saldırılarının tam istediği ilk etkidir. Elbette öncelikli olarak önleme çalışmalarının önemi büyüktür. Bu bakımdan ihmali olanların cezalandırılması ve iktidarın siyasi olarak ta bir bedel ödemesi gerekmektedir. Bu yapılamıyor ve hukuk istenildiği şekilde çalışmasa bile rakiplerin bunu -üstelik bir seçim öncesinde- bir çatışma ve düşmanlığa dönüştürmek yerine bunu siyasi bir argümana dönüştürerek topluma anlatma yoluna giderek iktidarın sandıkta siyasi olarak cezalandırılmasının yolunu açmaları gerekmektedir. Siyasetin meşru yolları ile çözülebilecek iktidarın yanlışlarını bu meşru araçlarla çözmek yerine diyalogu kopararak, teröre karşı ortak tavır almak yerine, ona cesaret vermek, göz yummak ve ya destek sayılabilecek söylemlerde bulunmak sonun başlangıcı anlamına gelmektedir. Siyasi muhalefet meşru bir durumdur ve iktidarın yanlışlarına göz yumması ve ya sessiz kalması düşünülemez. Fakat siyasi muhalefetin amaçlarına ulaşmak için siyasetin meşru enstrümanlarını kullanmak yerine durumu fırsat bilerek siyasi hırsları yüzünden siyaset dışı yöntemleri kullanması doğru değildir. 
Politikacıların çoğu zaman hırslarına kapılarak teröre karşı ortak tavır alamadıkları ve sığ düşünerek bunu fırsata dönüştürmek için akıl almaz söylemlerle birbirlerini suçladıkları artık ülkemiz için alışılagelen bir durum haline gelmiştir. Maalesef bu son büyük Ankara saldırısında bile politikacılarımız yan yana gelerek teröre karşı ortak tavır alamamışlardır. Asıl bundan vahimi ise toplumun düşünme/bilgilenme/aydınlama kanalları demek olan aydınların bir araya gelememesidir. Akademisyen, entelektüel, gazeteci ve yazarlarımızda her zaman olduğu gibi son olaylar karşısında maalesef ortak bir tavır almak şöyle dursun düşünce farklılıklarını daha da derinleştirerek, toplumu daha da keskin hatlara bölecek şekilde taraflara bölünmüşlerdir. Herkes topluma kendi politik görüşleri doğrultusunda mesajlar vermekte ve birbirini suçlamaktadır.

Geriye tüm bu hesapların üzerinde oynandığı, İktidarında, muhalefetinde, aydınlarında kaynağı ve sahibi olan toplumun kendisi kalmaktadır. Eğer toplumda politikacılar ve aydınlar gibi sağlıklı düşünemez ve farklılıklarını çatışmaya dönüştürürse sona doğru gidiyoruz demektir. Fakat binlerce yılın tecrübesinden geçmiş olan ve tarihsel birlikte yaşama tecrübesi her şeye rağmen halen çok güçlü olan Türkiye toplumu direnmekte ve terörün istediği çatışma ortamına bir türlü girmemektedir. Bu toplum kısa sayılabilecek Cumhuriyet tecrübesinde sayısız saldırılar karşısında bu tarihsel/toplumsal bağışıklık sistemi sayesinde ayakta kalmış ve direnmeye devam etmektedir. Fakat bu durumun daima böyle devam edemeyeceğine yönelik fay hatları da giderek görünür olmaya başlamıştır. Bu nedenle topluma yön vermesi gereken ve bu fay hatlarını bir an önce onarması gereken aydın ve politikacıların bir an önce asli görevlerini hatırlamaları gerekmektedir.