Türkiye: Köprü Değil Fay Kırığı


Türkiye, Doğu ile Batı arasında bir köprü değil, o sadece büyük güçler, doğu seferlerinde çiğnerken öyle(ydi). Burası, durup durup harekete geçen derin bir fay kırığı. Afur tafur, ara ara lav püskürtmeler de bu yüzden.

Burası, fetret devirlerinde Doğu ile Batı arasında hep o derin fay kırılması hattı oldu. Bu, yaptığı her kulübeyi, barakayı; kurmaya çalıştığı her düzeni her nizamı, Doğu ile Batı arasındaki gerilimlerin durup durup stres boşaltan depremlerinin târumâr ettiği bir sarsıntı coğrafyası.

Burada, dirlik devirleri, Doğu ile Batı’yı harmanlayan bir “kudret hukuku”nun eseri oldu. Büyük İskender’den Roma’ya, Bizans’tan Osmanlı’ya bu hep böyleydi. Derin fayın enerjisi, o kudretin seyyâliyet kaynağına dönüştü, dirlik devirlerinde. Fakat coğrafyamız ahâlîlerinin, binlerce yıllık hafızaları, “başında taşıdığı tâc” alabora olduğunda, ne büyük hercümerçlerin, ne derin acıların bakiyeleri ile dopdoludur.

Coğrafya’nın sezgisi, halkı hep kudrete meftûn eyledi. Hep kudretin hukukunu özledi. Hukukuna hürmet eden kudreti, başına tâc eyledi.

Bu imparatorluk ahalîleri, hukukuna hürmet gösteren mağrûr imparatorların vakûr ve mütevâzî hizmetkârı olmayı şeref bildi.

Oysa bunlar çok eskidendi. Kudretin hukuk te’sis ettiği devirler geçip gitti. Gele gele geldik hukukun te’sis ve terbiye ettiği, hukukun her ayrıntısını tarif ettiği hükümetler çağına.

Lakin o çağa giriş, bu coğrafyada hukuk te’sis eden kudretin izmihlâli süreciydi. Dirliği çöküp dengesi altüst olarak bu coğrafya, gitgide çırılçıplak bir faylar cümbüşünün sarsıntılarıyla paramparça oldu. Elimizde kalan da, o fay sisteminin en derin fay hattı Anadolu.

Doğu ve Batı arasındaki bu ezelî fay, bu coğrafyanın acılar ve matemler coğrafyasına dönmesinin en temel müsebbibidir. Yerkürenin Batısında ve Doğusunda doğan her yeni kudret, Doğu’da ve Batı’da parlayan her yeni erdem ve fecâat burada çarpışır ve geri dönen tsunami dalgaları gibi burayı siler süpürür.

Ahâlîlerimiz fetret devirlerinde dağ eteklerine siner, ve ezici güçlerin Doğu ile Batı arasındaki seyelânında, heyelâna uğramayacak kayalıkları yurt tutardı. Büyük güçlerin huşûnet ve ufûneti durulduğunda ovaya iner, çift çubuk tutar, döllenip şenlik kurar; hukukuna hürmet gösteren kudrete hizmeti, dirliğinin bâcı, esenliğinin icâbı sayardı.

O devirler geçip gitti. Yeni bir çağın muhteris ve vandal medeniyeti, coğrafyamızdaki kudretin sukûtuna vâbeste desîselerle  Balkanlar'dan Basra Körfezi'ne, Kafkaslar'dan Sîna Çölü'ne, Yemen'den Cezâyir ve hatta Fas'a kadar coğrafyaları kendi nüfuz ve egemenlik alanı, "hasta adam"ın mülkünde konulup yutulacak sömürge ve hükümranlık alanları olarak paylaşma derdindeydi. Memâlikinin paylaşılması kıyameti olarak Harb-i Umûmî'ye bu sebeple girmek istemedi "hasta saltanat", fakat yine de girmiş sayıldı, "genç ve modern ittihâd"ın kendi kalesine atacağı golden galibiyet uman marifetiyle.

Yeni bir devirdi. Bu devirde halkın cumhuru ne isterse işler öyle karara bağlanmalı, memleket ona göre tedbir olunmalıydı. Fakat, kudretin hukuku uçup gitmiş, "başından kratosu'nu defetmiş büro'nun" ihtiras ve acemilikleri, zaten arasına kan girmiş ahalîlere çöken keder ve matemi silip "müsâmere coşkusu tadında bir umut" ile de halkın cumhurunu yönetime ortak edemedi. Belki sadece köksüz ve yurtsuz bir memur kitlesi için bir umut sayılırdı o "müsamere coşkusu". Bayramlarda coşmalıydı, sevinçten uçmalıydı, bir Cumhuriyetimiz olmuştu. Lakin yıllar süren savaşlarla dirliği mahvolmuş, umudu kırılmış, nesli kırılmış Anadolu ahalîleri mükedder ve me'yûs, yasının ortasında müsamereye uygun adım nasıl gülümsesin, yalın ayak başı kabak balolara, fener alaylarına nasıl koşsundu. Angarya kalkmış, ama ödeyemediği yol vergisi için misâl, yerine meccânen çalışmak konmuştu. Cumhûr, yılgındı, kendi kamburuna binecek Cumhurluğu taşıyamayacak kadar bezgin ve umutsuz.

Doğu'nun bu en yakın bölgesi olarak Batı'nın burnu ucundaki yurdunda, Anadolu ahalîleri, Cumhûr'un aslında kendisi olduğunu seksen yıl sonra kavrayabildi. Üstelik bunu kavrayabilmesi için defalarca darbelerle hırpalanması, yobaz, örümcek kafalı, irticâ özlemcisi, sıkma baş... olarak horlanması gerekmişti. İşte en sonunda yeniden biraz döllenip şehirlerin kondularına yerleşip şenlenecekti. Kızlarını bile okutacaktı, başını kapatarak. Cumhûr, sonunda anladı, Cumhûriyet'in kendisine "irade bahşettiği"ni. İrâdesini de hırpalanmak yerine hatırı sorulmaktan, kondusuna elektrik bağlatmak için yalvarmak yerine işlerini yoluna koyuverecek abdestli namazlı, "bizimle ağlayıp bizimle gülen, bizim gibi diklenip bizim gibi boyun eğen" birilerinden yana kullandı.

Maksat, olduğu gibi, neyse o olarak, hırpalanmadan ve horlanmadan adam yerine konulmaktı. Okuldan çocukları kovulmamak, belediyede yollu yolsuz işleri, hastanelerde her bişeyi insan gibi hallolunmak. Çok şeydi bunlar. Ne kadar incinmiş, ne kadar örselenmişti. Başka memleketler görmüşleri öyle söylüyordu. "Alamanya'da işler şöyle şöyle hallolurdu, burada niye hallolunmasındı". İşte halloluyordu ağır aksak. Gecekondusuna tapu verilsindi, ödeyemediği vergiler ve bilumum haraç silinsindi; Kürd ise yolu yapılsındı, elektriği bedava verilsindi. Kırılan gurur, ayaklar altına alınmış garibanlık çileleri tamir edilsindi. "Adam yerine konulsun"du. "Herkesin bir oyu, bir oy sayılsındı, sayılmasın diyen kızın adı da Aysun'du. Yazıklar olsundu, yuh olsundu!

Fay Hattı demiştik. En son 99 depremleri ile fiziken sarsılarak ve 15.000 kadar insanını kurban vererek bir yasa girdi Anadolu ahâlîsi. Kafası almadı, yüreğine sığmadı; kafasına girmedi, içine sinmedi ama bir şey öğrendi. O şey belli belirsizdi, onu politik bir bilince değilse de kitlesel bir sezgiye, kin ve öfke değilse de mağduriyetle demlenmiş bir dediğim dedikliğe dönüştüren ekonomik krizlerdi: "İrtica bahâne, soygun şâhâne!" "İşte çağdaş Türkiye bu"ydu, "işte laik Türkiye bu!" Ne olacaksa olsundu, bu mâkûs talih son bulsundu! Cumhûr'dan öcü gibi korkanlar, Cumhûr'un korkularında bir mafsalı kırdı. Cumhûr, kamusal alana doluştu.

Sonra bir kez daha kamusal alana sel olup aktı, tankların önüne yattı, kamyonları uçak pistlerine çapraz bıraktı. Boğaz Köprüsü'ne çıktı... Günlerden 15 Temmuz'du. Ya harrû, ya merrûydu.

Cumhur'du, irade "kayıtsız şartsız" onundu. Devleti onundu, emniyeti, askeriyesi, okulları, hastaneleri ve üniversiteleri de onundu. Bu her kimse ona el koymaya kalkanlar kahrolsundu!

O çok eskide kalmıştı ama "olsun"du. Devir o devir değildi artık ama, Cumhûr murâdına ancak kavuşmuştu. Bunu elden bırakmayacaktı, bu onun kalsındı. Bunu en iyi kavrayan adamların adı Bahçeli ve Perinçek'ti. Bu kolektif coşku sahiplenilmeli ve "derin Anadolu" derin bir biçimde yönlendirilmeliydi. Yoksa Allah korusundu.

Fay hattı evet, fakat bu hat, iki alanı birbirinden ayırıyorsa neyle nedir ayrışan?

Artık “Doğu ve Batı arasında” diyemiyoruz, çünkü böyle bir mütekabiliyet yok. Batı, coğrafî bir kavramdı; Japonya, yani dünyanın en Uzak Doğusu da, Batı’nın bir parçası haline geldikten sonra tefrik edici bir anlamı kalmadı. Bugün bir “küresel güç yoğunlaşması”ndan bahsedebiliyoruz. Bu güç de, çok merkezli ve coğrafî bir lokasyona sahip değil. İşte bu yoğunluklu güç, dünyanın “nizam verilecek kaos bölgeleri” tanımlaması yaparak oralardaki yapıları yıkıyor ve önce oraları kendi tanımına uydurarak “terör ve savaş bataklığı” haline getiriyor.

Türkiye’nin hala bir köprü olduğunu nasıl söyleyebiliriz! Küresel güç yoğunlaşmaları, hangi bölgeleri kaotize edecek şekilde, ekonomik (mesela ambargo, sıcak para vb.), askerî (Meselâ Afganistan, Somali, Irak, Suriye vb.) ya da siyasî (meselâ Venezuela, K.Kore, İran vb.) olarak bir sadme indirse bunun Türkiye’de -bütün dünyadan daha şiddetli bir biçimde- bir sarsıntıya yol açması, artık bir köprü değil, dinamik bir fay hattının hala çıplak bir biçimde var olmasından.

Bu fay hattının jeopolitik tefsiri yanlış. Çünkü bu fay hattı, yine uygunsuz bir terimle bir “Medeniyetlerarası Fay Hattı” olarak nitelendirilebilir. Ama medeniyetler terimi sorunlu bir terim. Çünkü Afganistan’da ya da Somali’de ya da Suriye’de ne tür bir medeniyet var ki, “Küresel Medeniyet” ile bir ters kutup oluşturabilsin?

Bunu doğru kavrayabilmek için ülke olarak kendi yapısal gerilimlerimizi, küresel gerilimlerin bir izdüşümü olarak kavramaya ihtiyacımız var.

Jeopolitikçi dangalaklık, Türkiye’yi hala bir “coğrafî köprü” olarak, lojistik ve mesela enerji koridoru olarak anlamlandırmak peşinde. Halbuki bu, Türkiye’de birbirine baskı yapan hangi kütlelerin biriktirdiği “kırılım enerjisi”nin asıl stres kaynağı olduğunu teşhis etmiyor. Bu, bana kalırsa, Türkiye’yi nüfustan hâlî bir coğrafî alan olarak değerlendirmeye kalkan bir körlüktür. Burada, öyle medeniyet vektörleri birbirine yük bindiriyor ki, kurmayı hayal edebileceğiniz her köprü, bu vektörlerin biriktirdiği gerilimle, hep bir “kırılım potansiyeli”nin tehdidine maruzdur; bundan doğan depremlerdir, Osmanlı’nın çöküşü de, Cumhuriyet’in kuruluşu, çok partili hayata geçiş, darbeler ve mesela son olarak “Riyaset Sistemi”ne geçiş dediğimiz hadise.

Bunu abartmayalım fakat, çünkü Türkiye, fay hatlarından sadece biri. Buradan kendimize tarihî bir ehemmiyet atfetme megalomanlığına pay da çıkarmayalım. Tarihî ehemmiyeti olan şey, geçmişte kaldı; şimdi asla o çapta bir ehemmiyetimiz olmadığını görelim. Pehlivan düştüğü yerden kalkar. Önce nereye düştüğümüzü doğru kavramalıyız.

Fay hattı, fiziksel olarak “depremle birlikte yaşamak” anlamına gelir. Ancak “Medeniyetler” vektörlerinin oluşturduğu sosyo-kültürel ve siyaseten şekillenmiş fay hatları ile çok uzun bir tarih boyunca birlikte yaşayamazsınız. Bu fayların biriktirdiği stres, siyasî coğrafyayı tarihin derinliklerine gömebilecek kırılımlar yaratır. Öyle ise faylanmalarla barışmak değil, onları aşabilecek “gerilim çözümleri” bulmak ve hayata geçirmek gerekir. Bu, o kadar kolay ya da kısa sürede başarılabilecek bir şey değildir. Nitekim, mesela İspanya, İngiltere gibi ülkelerde bile faylanmaların aşılamadığı “etnik gerilimler” buna örnektir. Bunu söyledim diye hemen “tek fay Kürd etnik fayıdır” demeye getirdiğimi sanacaklar çıkabilir. O fay, ana faylanmanın sadece tâlî bir dallanmasından ibarettir.

Türkiye, dünyada eşine az rastlanır “büyük boy depremlere gebe” bir faylanma ile karşı karşıyadır. Bu nedenle bu “özgün fay hattı”nın doğru tarif edilmesi çok mühim.