Türkiye'nin Aydınları


20. yüzyıl bir bakıma aydınların asrı oldu. Fakat bu durum geçici bir ‘olgu’ sayılır. Herşeyden önce sosyal bir vakıa olarak aydınların tarih sahnesine nasıl çıktıklarını ve onları nasıl bir akıbetin beklediğini biliyoruz.

Dreyfus Vakası (1898) sırasında lügate giren “aydın” kavramının içeriği ve tarihçesi önemlidir; zira bu kavram, rakiplerini karalamak ya da ortak tavır sergilemek adına siyasi bir kavgada icat edilmiştir. Aydınların sonu ise şimdilik bir soru işaretinde düğümleniyor. Gelecekteki rolünün geçmişten ve günümüzden farklı olacağı ise kesin.

Nereden çıktı şimdi bu tespit demeyelim. Sorunu açmak için ilkin bir başka konuya eğilelim ve önerelim: Aydınları birey olarak değil, aksine belli bir ‘zihniyetin’ temsilcisi olarak görelim! Böylece, onlara özgü ideolojilerin şartları ve sonuçları meselesi de açıklığa kavuşmuş olur. Elbette, aydınların hepsini aynı kefeye koymayacağım, ancak yürüttükleri mantığın yapısı ve benzerliği çok kimseye ilginç gelebilir.

Aydınların dünya görüşünde iki unsur, yani gelenekçi ve çağdaş yapılar birbirine sımsıkı bağlıdır. Orijinal olan tek şey sosyal ilişkilerin düzenlenebilir olmasıdır. Her aydının kafasında toplumu şekillendirebileceği fikri yatmaktadır. Toplum yalnızca onun önderliği sayesinde yönünü bulabilir veya yol alabilir kanısı hakimdir düşüncelerinde. "İnsanlar kendi tarihlerini yaparlar, ama bağımsız parçaları ya da seçtiklerini birleştirerek değil, aksine doğrudan mevcut ve nakledilen şartlar içinde bunu gerçekleştirebilirler."1) Çağdaş dünyada bir toplumu yeniden inşa etme bilincinin kaynağı işte bu cümlenin içinde saklı. Toplumsal ilişkileri kurgulama hevesi aydınların müdahale iştahını her zaman kabartır. Giderek ihtiyaca dönüşen bu iştah, gerekçeleri gelenekçi düşüncenin içine gizlenmiş yargılara, anlayışa ve kanılara göre gidilecek yönü tayin eder.

Ancak aydın, ideallerini bir ‘mutlakta’ sabitleştiriyor. İsteklerini toplumun veya insanlığın çıkarlarına dayandırıyor. Halkın sözcüsü olarak, tarihin gelişim sürecini nasıl olsa kestirebildiği için, kendinden emin bir şekilde arz-ı endam ediyor.

Mutlaka sabitlenmiş 'hâl' ona bir başka kaçınılmazı bahşediyor: Toplum çıkarlarının avukatı olmak talebi onun müdahalelerine kapı aralıyor; yazı, söz ve eylemine meşruiyet zemini hazırlıyor. Aslında etkinliğini sunduğu gerekçeler değil, bir yerlerden aldığı güç belirliyor. Çizdiğimiz bu çerçevede hem aydınların gelip geçici bir olgu oldukları vakıası incelenebilir hem onların topluma aşıladıkları dinamizm irdelenebilir. Bu durum onları toplum için bir sorun haline getirdiği gibi kendileri için de bir ‘sorunsalın’ başlangıcı olmaktadır.

Aydınlar, işin başından beri kendilerini ‘çağdaş’ ve ‘demokrat’ olarak tanıtmışlardır. Evrensel değerleri savunur gözükmeleri geniş kitleler arasında ‘millilik’ vasıflarının zayıf olduğu kanaati uyandırmıştır. Karşılaştıkları düşmanlıklar onları daha çok mest etmiş ve doğru yolda oldukları zehabına kapılmışlardır. Her ne kadar söylemlerinde 'demos'u işlemişlerse de gerçekte tam tersini yaşattılar. Çağdaşlık ve uygarlık kavgalarının toz bulutu içinde bir vakıayı doğru okumak lâzım: Türkiye’nin Aydınları’nın sığlığını artıran “safçılık” anlayışıdır. Safçılık, yalın ve tekdüze olmanın aşırı yorumudur. Uzlaşmak değil, ortaya koymak çabasıdır. Şerif Mardin'e göre; aydınlar arasında yüzyıldır süregelen bu yarış ‘pespâyelik’ ile sonuçlanmıştır zaten.

Türkiye’nin aydını o yüzden sürekli ‘çıplak mantığı’ savunur. Merhamet ve vicdanın onların yanında kıymeti harbiyesi yoktur. Siyaseti, kendi kuralları içinde yapmaya meraklı olmadıklarından, politika kulvarında hep ‘patinaj’ yapmışlardır. ‘Amigolar’ olarak seyirciyi sahaya indirmek ve ardından kavgaya tutuşturmak için çok uğraş vermişlerdir. Karl Mannheim’e göre; "her düşünce ve bilgi [tarihi ve sosyal] bir varoluşa bağlıdır"2), yani aydın mensubu olduğu toplumun hakikatini savunur ya da temsil eder. Halbuki, Türkiye’nin aydınları aklını ideolojik çekmeceler içine koyarak kendini inkâr yoluna sapmıştır. Raymond Aron, Sartre’nin ölümünden sonra yazdığı bir yazıda, "fikri sabit haline gelmiş devrimci bir mantık" düşünürü baştan çıkarttı demektedir. O yüzden, ‘uçuk siyasi hayaller ve tavizsiz tarihi kuruntular’ alaşımından ibaret olan sol fikriyatı yeniden değerlendirmek gerekmektedir.     

Her aydının kendi objektifinden yakaladığı bir açı var mıdır? Evet, hepsinin ortak açısı onlara sınırsız ve ölçüsüz keyfilik tanıyan mutlakçı mantıktır. Çektikleri resimler sürekli siyah ve beyazdır. Tek bir doğru vardır. İnsanlar iyi ve kötü arasında bir tercih yapmak zorundadır. Orta bir yol aramak, bir terkibe ulaşmak imkansızdır. Kısaca, çoğulculuk ilkesi onlara göre bir yazılım hatasıdır. Bilgiçlik ve aymazlık, aydını kendi halkıyla kavgalı bir noktaya sürüklemiştir. Toplumun çıkarıyla aydının isteği çarpışınca sorun ister istemez büyümektedir. Çünkü aydın kendini tarihle özdeşleştiriyor, topluma çeki düzen vermek istiyor ve hatta fildişi kuleden onun namına konuşuyor. Objektiflik adına halkın çıkarına olabilecek birçok şeye karşı çıkıyor. Brecht, ‘İlerde Doğacaklara’ isimli şiirinde bu acıklı durumu şöyle dizelere döker:

"Samimiyet zemini hazırlamak istedik
Lakin kendimiz de samimi olamadık".

Fikirlerini ideoloji kalıbına döken aydının arkasından sorumsuzluk rüzgârı delice esmeye başlıyor. Kimi kalabalıkları yol ayrımında durduruyor kimi çıkmaz sokağa tekrar çağırıyor. Toplumsal hayata müdahale etmek dürtüsü bürokratik ve sivil eliti adeta çıldırtıyor. Tarihimizin belli devirlerinde eleştiriden yola çıkarak iktidara nasıl geçildi ve sonuçları ne oldu? Aydınlar bu süreçte neler kazandı ya da neler kaybetti konusunda ciddi araştırmalar bekliyoruz, ama yine aydınlardan. Yıllarca siyasi iktidarların kurban seçtiği aydınların hayat hikayelerini okuduk. Şimdi sıra aydınların kurbanı olan politikacıların tarihini yazmakta. Hele, kendi tasarladıkları ve kurdukları düzenlerde ezilen aydınların haline ne demeli? 

Evet, 20.yüzyılda aydınların iktidar sarhoşluğu nereden kaynaklandı, üzerinde tekrar tekrar durup düşünmek gerekir. İsyankâr aydınlar, "Düşüncenin öğle vakti yüksekliğinde [...] ortak kavgaları ve ortak kaderleri paylaşmak için Tanrısallığı inkar ettiler".3) Veya mutlaklık mantığı içinde kendilerini öyle algıladılar. Evrensel özne bakış açısıyla dünyaya bakan ve yorumlayan aydınları kötü günler bekliyor. Aydınların biricik meselesi telakki edilen geleneksellikten çağdaşlığa geçişi anlatan öyküler de henüz yerli yerine oturmuş değil. Mantık kurguları ve zaman algıları her yönüyle tartışılmadı. Aydın ve iktidar ilişkisinde ortaya çıkan ikilem ve bunun toplum açısından doğurduğu sıkıntılar henüz yeterince incelenmedi. Fakat, bir şeyi çok iyi biliyoruz: Gerçek aydınlar ‘kamusal yalnızlığa’ mahkûm edildiler. Arif ve Alim’i şahsında buluşturmak isteyen okumuşlar, düzenin çarkları arasına itildiler. Siyasi ve ekonomik gücün azameti karşısında irken aydınların boyları- politika kazanı kaynadıkça – bir karış uzadı. Başı göğe erer ermez ali kıran baş kesen oldular.

İktidarları yanlarına çekemedikleri zaman; düzen yalan, biz doğru söyleriz ipine tutundular. Halkın ölçüleri ile yöneticilerin değerleri arasında yarattıkları hava boşluğunda rengarenk uçurtmalar uçurdular. Eğer, halkı telkin yoluyla ikna edemedilerse oyuna geldiğini ya da siyasi vaatlere kandığını söylemekten geri durmadılar.

Neyse ki, artık günümüzde huzur kaçırıcı konular kitle iletişim araçları ve eğitim kurumları eliyle sümen altı edilebiliyor. Bir kısım aydın- ki kendi aralarında birbirleri için ‘dönek’ tabirini kullanıyorlar - sosyo-ekonomik değişim rüzgarının getirdiği hiç bir fırsatı tepmek istemedi. ‘Türk entellijiansı’ büyük oranda ‘ganimetten’ payını aldı, zira anladılar ki, toplumu olduğu gibi kabul eder ve siyasi elitle iyi geçinirlerse hem refaha hem güce kavuşacaklardır. Büyük idealler ile yola çıkan ‘entellijensia’ sonuçta ya ihale takip etti ya da danışman oldu.

Sorumluluğuna sahip çıkacak aydının ayakları yere basmalı ve gözü yukarda olmamalıdır. Yoksa kazdığı kuyuya önce kendisi düşer. Tek başına güçsüz, ama etkin düşünürler geride iz bıraktılar, unutulup gitmediler. Tarihin kırılma anlarına ve büyük dönüşüm hareketlerine onlar eşlik, aynı zamanda topluma önderlik ettiler. Siyaset ile iş tutan aydınlar da hem toplumu hem de kendini yaktı!

Aydınların çağı kapandı mı? Bu soruya cevap vermek, aydının bundan sonraki konumu ve durumu ile yakından alakalı. Eski ve yeni unsurları harmanlayarak mutlak fikre 'çıpa' atan aydınların bu dünyada yeri kalmadı. Sattığı kitapların sayısı ne kadar çok ve prestiji ne kadar yüksek olursa olsun hiç kimse onun artık akıl satmasına tahammül etmeyecek. En azından burnundan kıl aldırmaz bilgiç tavırlarına sıcak bakan olmayacak. Aydınların konumunun ‘çağdaşlık’ sürecinde sarsılması ve rolünün çok kimsenin yapabileceği bir işe dönüşmesi madalyonun iki ayrı yüzü. Entelektüellik artık halkın arasına karışıyor. Gelecekte yapılan eleştirinin yetkinliği değil, yasallığı dikkate alınacak. Demokrasi sayesinde ifade alanları genişleyecek, insanların yeteneklerini kullanma fırsatı çoğalacaktır. Kişi, ahlaken ve siyaseten kendi namına akıl yürütebilecek ve görüşlerini yansıtabilecektir. Yeni teknolojiler ve iletişim ortamları veya sosyal medya zaten buna imkân sunuyor. N. Chomsky ifadesi ile "aydın olmak herkes için bir çağrıdır: İnsanlık için mühim olan sorunları çözmek için kendi aklımızı kullanmaktır."

Dışardan bakıldığında, aydının hariçten gazel okuduğu sanılan siyaset, topluma ivme kazandıracak tahterevalli kavgasından başka bir şey değildir. Yani, kişilerin veya toplumun dünya görüşünü belirleyecek olan ana fikirleri hayata geçirmek mevzubahistir. Bourdieu, bu noktada Sartre’nin ‘total aydın’ kavramı ile Foucault’un ‘özgün aydın’ konsepti arasında bir terkibe gitmek ister. "İnanıyorum ki, kendini peygamber seviyesinde gören aydınların çağı kapandı.[...] Yine inanıyorum ki, yönetim sorunlarını çözmek üzere göreve çağrılan 'uzman' rolünü de kabul etmeyeceğiz."4) Fransız sosyolog, aydın ve uzman arasına kalın çizgiler çiziyor. İşlevlerin karıştırılmasını istemiyor. Ona göre, aydın’ın görevi, uzman bilgi ve bulgularına eleştirel gözle yaklaşmak ve toplum açısından sonuçlarını değerlendirmektir. O halde uzman olgular, aydın değerler ile uğraşmak zorundadır.

Şüphesiz küresellik çağında aydın imajı kökten değişime uğramıştır. Özerklik anlayışı ve değerlere bağlılığı hızla sorgulanıyor. Aynı kişi ilerde kendini -farklı zaman dilimlerinde- hem uzman hem de aydın olarak tanımlayabilecektir. Örnekleri şimdiden siyaset ve ekonomi dünyasında çoğalmaktadır. Ancak onlarla ilgili tereddütler azalmış değildir, zira birçoğu bağımsız hareket etmiyor, aksine bir kurumun ya da kuruluşun sözcüsü olarak ortaya çıkıyor. Kamunun avukatlığını üstlenecekleri yerde, toplumsal sorunlar için özel çözümler üretmeye çalışıyorlar. Ki müdahil oldukları alanlar umumiyetle kısıtlı oluyor ve işleri, konulara daha iyi gerekçeler bulmakla sınırlı kalıyor.5)

Bu konuyu ele almaya devam edeceğiz.


Kaynakça

1. K. Marx & F. Engels, Band 8, Berlin 1972, s.115

2. Karl Mannheim, Konservatismus, Frankfurt 1984, s.47

3. A. Camus, Der Mensch in der Revolte, Hamburg 1969, s. 248

4. Pierre Bourdieu, Das Elend der Welt, Konstanz 1997, s.89

5. Philip Korom, Der Aufstieg der Expertenintellektuellen, in: SWS Rundschau, Sayı:1/2012