Türkiye'nin Sosyolojisi, Ak Parti ve Geleceği


Hızlı değişmelerin yaşandığı toplumlarda, sistemin oturması da bir o kadar zor. Osmanlı’nın bakiyesi olarak Türkiye Cumhuriyetinin sistem arayışı da bu doğrultuda hızlı değişimin sancılarını sürekli tevarüs ediyor.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki uzlaşma kültürü eksikliği, sistem arayışı sürecinde hep ötekine/ötekilerine bir güvensizlik siyaseti üretti. Sistem kurma çabaları, her kesimin kendi varlığına yönelik tehditleri bertaraf etme refleksleriyle malul hale geldi.

Cumhuriyetten demokrasiye geçiş mücadelesi bu gerginliğin yarattığı tartışma ortamında bir sistemin oturmasını zorlaştırıyor.

Kurulu düzenin en büyük mağdurları dindarlar ve sosyalistler olmakla birlikte, bu kesimlerin siyasi düşünce ve pratikleri sağlıklı bir çerçeve oluşturamıyor.

Sosyalist ve sosyal demokrat  geleneğin, Kemalist statükoculuğun bir antitezi olarak hayatiyetini sürdürme eğilimi, onu çoğunlukla statükonun dar ulusalcı kalıplarıyla uzlaşmayla itmiştir. Bu da genel anlamda solun halk nezdinde genel kabul gören bir düşünce ve siyaset pratiğine dönüşmesini engellemiştir.

İslami kesim ise, statükonun tehditkarlığı ve güvenilmezliği algısıyla kendi siyasi dilini tepkici bir formasyon ve üslupla geliştirmeye devam ediyor.

Geçtiğimiz hafta, üzerinde spekülasyonlar yapılan Ak Parti kongresinin içeriğini sağlıklı bir şekilde anlayabilmek de tüm bu anlattıklarımız nedeniyle pek kolay değil. İslami kesim uzun bir mağduriyet döneminden sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın önderliğindeki Ak Parti’de neler buldu sorusunu cevaplamadan da bu zorluk sürecek.

Recep Tayyip Erdoğan, bu kesim için öncelikle bir cesur yürek oldu.  Kendi deyişiyle kefenini giyerek bu mücadeleye atılmıştı. Lider ve karizma kültüne bağlı toplumlar için bunun önemini anlamak hiç de güç değil.

Uzun süren ekonomik ve siyasi bunalımların yaşandığı ülkede, belediye başkanlığında çizdiği profille diğer kesimler için de bir umut oldu ve kısa sürede bir kitle partisi haline gelip merkeze oturdu. (2001 ekonomik krizinde Türkiye’de moratoryumun bile düşünüldüğünü bilmeyenler bunu zor anlar).Bu anlamda uzun yıllar çevreye itilmiş kesimlerle ekonomik açıdan dezavantajlı kesimleri merkezin güç ve güven çizgisinde buluşturdu. Bunu sosyolojik dille ifade edecek olursak Ak Parti sanayileşme sürecindeki değişimlerin sonucu oluşan boşluğu iyi gördü.

Kendinden önce gelen ve islami kesimin oyuna talip olan siyasi geleneğin bulamadığı bir dili buldu. Toplum geneline ve dünya gerçeklerine hitap edebilecek bir dildi bu.

Statükonun ve sistemin açmazlarının cesaretle telaffuz edip  üzerine giden bir lider oldu Recep Tayyip Erdoan. Bu çerçevede sol ve liberal aydınların da bir süre desteğini aldı.

İslam Dünyasındaki mazlumlar için bir umut oldu.

Balkanlar başta olmak üzere misak-ı milli dışında kalan ile eski Osmanlı coğrafyasındaki mağdur halklar için bir umut oldu. (Uzun süre Balkanlar’ı gezmiş ve hatta zaman zaman orada yaşamış biri olarak bunu en yakından gözlemlemiş biriyim.)

Ak Parti Türk toplumunun sosyolojisinin gereklerine cevap vererek oluşturduğu siyaseti,  iç dinamizmiyle kendini yenileyerek sürdürme yerine statükonun ve sistemin bazı  zaaflarını ödünç alarak sürdürmeye çalıştıkça kendi muhalefetini kendisi oluşturmuş olacak.

Kendi muhalefetini kendisi oluşturma derken ne kastediyorum ?  Türk toplumu ve Türk siyaseti tartışılmaz bir biçimde Ak Parti’nin üzerinde yaslandığı toplumsal zemine muhtaçtır. O nedenle de Ak Parti gibi siyasi hayatımızda yer alacak partilerin zamanla özeleştirel bir duyarsızlığı oluşturmaları, ister istemez kendi muhalefetini üretecektir.

Recep Tayyip Erdoğan ismi elbette Türk siyasetinde bir marka isim olmuştur. Ve ismi Ak Parti ile özdeşleşmiştir. Son kurultayda divanda görev yapan bir Bakanın deyişiyle, “ Ak Parti Recep Tayyip Erdoğan’ın partisi” olmuştur.

İşte siyasi partilerin önemli açmazlarından biri de tam burdadır. Türk siyasi tarihini düşünün. Mustafa Kemal-İsmet İnönü, Turgut Özal-Mesut Yılmaz, Süleyman Demirel-Tansu Çiller ilişkileri, bu partinin doğal lideri sonrası ilişkilerini gösteren birkaç örnektir. Bu partilerden ikisi Türk siyasi hayatında şu anda yoktur. Biri ise artık ne Mustafa Kemal’in ne İnönü’nün ne de Ecevit’in eski partisidir.

Türkiye’deki siyasi partilerin uzun ömürlü olmamaları ile lidere bağlı partiler olma ısrarı arasında bir ilişki olduğu inkar edilmez bir gerçek. Siyasi partiler ilkesel düzeyde kurumsallaşamadıklarından hayatları da bir o kadar kısa oluyor.

Bunu bir başka anlamı da şu: Siyasi partiler bu anlamda kurumsallaşamadıkça sistem de değer ve ilkeleriyle kurumsallaşamıyor. Başkanlık sistemi arayışı da bunun ayrı bir yüzü.

Parlamenter sistemde güçler ayrılığı, kamuoyunun güvenini kazanacak bir adaletli dengeye oturtulamamıştır. Genel sağ seçmen tarafından  güçler ayrılığı millet iradesine güvenmezlik ve bir fren mekanizması olarak algılanmıştır.

Başkanlık sistemini ilk kez Recep Tayyip Erdoğan gündeme getirmiyor. Demirel de Özal da Türkeş de bunu dillendirmişlerdir. Fakat  her liderin, parti genel başkanlığından ayrılma niyetlerinin ardından başkanlık sistemine vurgu yapmaları, meseleyi bir sistem arayışının dışına itmiş, kişisel bir arayış olarak görülmesine neden olmuştur. (Başkanlık sistemi taleplerinin sürekli sağ partilerden gelmesi, güçler ayrılığına yönelik sağ siyasetçilerin rahatsızlığının bir göstergesi)

Gelelim başkanlık sistemi tartışmalarına. Şu ana kadar bu tartışmalar spekülatif bir tarzda yürütülmektedir.  Ciddi bir sistem değişikliğinin spekülatif bir tarzda sürdürülmesi bu ciddi talebi de yaralamaktadır. Kaç yıldır telaffuz edilen Başkanlık sisteminin detaylarına kamuoyu halen vakıf değildir. İktidarla muhalefet partileri arasında bu konuda kayda değer  bir diyalog zemini oluşturulamamıştır.

Başkanlık sistemi talepleriyle ilgili bir başka tesbit de, parti liderlerinin  Cumhurbaşkanlığına çıktıktan sonra sistemle ilgili vurgularının çoğalması ve partinin geleceğinin şekillenmesinde bu rahatsızlıklarının etkin olmasıdır. Bu da kamuoyunda sistemin kişisel taleplerle gündeme getirildiği algısını güçlendirmektedir.

Siyasi hayatta, toplumsal uzlaşı olmadan elde edilen kazanımların geçici olabileceğine dair pek çok örnek zikredilebilir.

Ahmet Davutoğlu’nun 20 aylık bir genel başkanlıktan sıradışı bir şekilde gönderilmesi, bu çerçeveden bakıldığında bir yere oturmaktadır. Yoksa  son noktada isimler önemli değildir.

Ayrıca, belirli bir inanç ve ilke geleneğinden gelen bir partinin, meşruiyeti sadece başarı kriteriyle sağlamaya çalışması da tartışılması gereken bir konudur. Ak Parti’nin başarısızlığı sadece bir partinin başarısızlığı olmayacak, bir kesimin Türkiye’deki uzun vadede siyasi hayatına ilişkin bir kanaat da oluşturacaktır.

Doğrudur, Ak Parti kamuoyu desteği bakımından şu ana kadar Türk siyasi tarihinde bir ilki gerçekleştirmiştir. Ekonomik ve siyasi alanda belirli başarılara imza atmış bir partinin, uzun vadeli bir yürüyüş için daha dikkatli olması gerekmez mi?

Liderle mukayyet parti görüntüsü Ak Partiye oy veren kitleyi  daha ne kadar süre tatmin edecektir ? ANAP ve DYP’nin aktif siyasi hayatının ancak 20 yıl sürdüğü düşünüldüğünde bu sorulara uzun vadeli inandırıcı cevaplar vermek gerekir, diye düşünüyorum.

Tekrar söylüyorum: Niyetimiz şu veya bu isim değil. Ama birikimi, yaklaşımı ve hitabetiyle Davutoğlu benzeri isimler partiye bir şey katmayacaksa kim katacaktır?  Davutoğlu’nun bile bile bu göreve geldiği,  süreci danışmanlar savaşının kısalttığı şeklindeki  spekülasyonlar, anlatmak istediğimizin dışında bir konuya işaret ediyor ve ayrıntıdır. Esas olan Ak Partinin, iç gelişim kanallarının tıkanıyor olmasıdır.

Bizimki dostça bir uyarı. Malum dost acı söyler. Kötü olan artık acı söz söyleyen dostlarınızın  kalmamasıdır. Bazı ilaçlar acıdır ama şifa verir.