Vehbi Başer ile Facebook Söyleşisi


 

 

Fikir Coğrafyası: Vehbi Hocam, söyleşi talebimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyor, sizi soru sormak isteyen arkadaşlarımızla başbaşa bırakıyorum.

Vehbi Başer: Estağfirullah efendim, ben hazırım. Açılış sorusunu bekleyebiliriz

Fikir Coğrafyası: Şu anda Türkiye'nin içinde bulunduğu fikri ortamın temel sorunlarıyla başlayabiliriz diye düşünüyorum.

Mustafa Everdi: İslam batılı bir din mi biz batılı mıyız? Öyleyse niye bu kadar batıya sövüyoruz?

Vehbi Başer:  Öncelikle ülke olarak bir zamanlar ya da dönem dönem sahip olduğunu gördüğümüz bir "fikrî gündemimiz"in bugünlerde olmadığını söylemek yararlı olur. Yani memleket olarak parçalanmış bir fikir gündemleri çoğulluğu ile karşı karşıyayız.

Bekir Paksoy: Mustafa: abinin sorusu isabetli hocam. Bu konuda kafalar karışık, özellikle çıkış yolu bulmak isteyen eşhas her gün bir şey söylüyor.

Mehmet Ali Öner: Bence biz, batıya değil insanlık suçu işleyen "batıcılara" sövüyoruz ve dahi Batı batı mıdır batı ise neresi kim? bir görüşe göre Fransa, Almanya batı değil misal? soru: Biz kime sövdük madem?

Vehbi Başer: Bu parçalı gündemlerden biri, Mustafa Everdi mîrimizin işaret ettiği "İslam neyin nesidir?" sorusu ile özetlenebilecek bir fikir gündemi oluşturuyor.

Vehbi Başer: İlk soruya cevabı tamamlamak sadedinde, bu parçalı fikir gündemleri arasında çok olsa "yarı geçirgen yüzeyler" bulunduğunu söylemek isterim.

Fikir Coğrafyası: Yarı geçirgen yüzeyleri biraz açabilir miyiz ?

Vehbi Başer: İslam, bir din olarak semitik dinler ailesinin bir örneğini oluşturuyor. Semitik yahut Sâmî yahut ehl-i kitap dinleri (Semâvî dinler) kültür sistemleri sınıflamasında Batı'ya ait kabul edilir. Doğulu dinler, Batı'da din kabul edilen şeyin büyük ölçüde dışında kalan hakikat sistemlerine dayanırlar. Batı dinleri temelinde, hayatın bir defalığına yaşanan bir süreç olması, bu bakımdan bu hayatın kritik önemi vurgusuna dayanırlar. Kaprisli denebilecek bir tanrı tasavvuruna ve bu tanrının insandan bu dünya için taleplerine yer verirler.

Doğu dinlerinde ise tanrı tasavvuru yoktur. Bu dinler, büyük hakikati mistik ya da rasyonel bir tarzda kurarak "büyük tarihsel çevrimler" içinde reenkarnasyona benzer beşerî tecrübe anlatılarına yer verirler.

Ancak, Müslümanların çeşitli coğrafyaları fethederek siyasi egemenliklerini yaymalarını müteakiben, bu coğrafyaların önceki medeniyetleri kendilerini Arap dilinde yeniden ifade etmeye ve İslâmî sembolleri kendi kültür ve medeniyetlerini ifade edecek şekilde kullanmaya başladıklarında, otantik İslam inançlarının yerini bu kadim medeniyetlerin sorunları ve bunların çözümleri almıştır. Böylece, tarihsel tecrübeler olarak Müslüman Medeniyetleri diyebileceğimiz yapılar ortaya çıktı. Bu açıdan bakıldığında, İslam, özellikle İran, Eski Mezopotamya, İskenderiye, Hind ve Çin'de doğulu dinlerin ya da mistik öğretilerin unsurları ile dönüşerek "doğulu bir Müslümanlık" biçimine büründü. Bunun kısmî bir istisnası, Roma geleneklerini de iktibas eden Osmanlı ile, daha farklı bir istisnası Mağrib ve Endülüs Müslümanlıklarıdır.

Doğulu kabul edilmesi mümkün olan, Müslümanların medeniyetlerinden bir bölümüdür; İslamın bizatihi kendisi doğulu değildir. Hatta şunu söylemek mümkün: Batı dinsel geleneklerinin en su katılmadık örneğidir İslam.

Bilmem sorunuza cevap oldu mu, Mustafa Everdi?

Mustafa Everdi: Evet teşekkür ederim

Anıl Koldaş: Vehbi Başer hocam ! Marx'ın ekonomi ve insan hayatının maddi anlamda köleleştirilmesi ile ilgili fikirlerini hesaba kattığımızda, bu eleştirilerin şimdiki yaşamda da bire bir olarak söylenebileceğini düşünüyor musunuz? Teşekkürler,selamlar.

Mesud Öz: Ben de bir soru arz edeyim o zaman. "Vakit gazetesi yazarının vefatının arkasından menfi söylem ile, Zeki Alasya arkasından ve Levent Kırca arkasından söylenenleri gözümüzün önüne getirirsek, bu ülke nasıl bir ruh hali içinde?" Tedavi(miz) nasıl olacaktır?

Vehbi Başer: Şimdi önceki iki soruyu cevaplamaya geçiyorum.

Bekir Paksoy: Biz BATILI mıyız, batılı olmalı mıyız, olabilir miyiz, olmazsak ne olur?

Vehbi Başer: Mesud Oz'ün sorusu sanırım "ölülerin ardından kötü söz söylememek" biçiminde özetlenebilecek geleneğimize rağmen, günümüzde ölülerin ardından bir anlamda "teneke çalan" bir tutumun yaygınlaşıyor olması ile ilgili.

Anıl Koldaş: Vehbi Başer: hocam ''Marx'ın sahip olduğu sistemsel eleştirilerin yapıldığı dönemlerdeki imkanlarla bugünkü imkanlar elbette çok farklı. Bu durumu dikkate aldığımızda, o zaman yapılan eleştirilere konu olan sıkıntılar şimdi yaşandığı takdirde aynı eleştirileri yapmamız ya da aynı eleştirel açılardan bakmamız doğru olacak mıdır? '' şeklinde soruyu düzeltmek istiyorum.

Fikir Coğrafyası: Biz BATILI mıyız, batılı olmalı mıyız, olabilir miyiz, olmazsak ne olur? Bekir bey bunu sormuştu.

Vehbi Başer: Peki, Bekir Paksoy'un sorusundan devam ediyorum. Biz Batılı mıyız? Aslına bakarsanız, Müslümanların iki batılı kolundan biri olduğumuzu söylemek mümkün. Osmanlı bir taraftan Türk devlet geleneklerini yaşatan, öbür taraftan zamanla Sünnî Müslüman devletlerin geleneklerini benimsemiş, ama Müslüman devletler arasında Roma(Bizans) kurumlarını temessül etmiş önemli bir tecrübeydi. Aslında, tuhaflık, Batıda ortaya çıkan yeni gelişmelerin ardından Batılılar bizi doğulu diye niteliyor olduğu için kendimizi doğulu gibi görmeye başlamamızda yatıyor. Paradoksal olarak biz, batılılaşmaya kendimizi doğulu gibi görerek başladık. Osmanlı bir Avrupa devletiydi, yönetim gelenekleri bakımından Pax Ottomana denilen şey, aslında Roma devlet geleneğine bizim getirdiğimiz bir yorumdu. Bugün bizim doğuya ait olduğumuz konusunda, Batılılar ile ağız birliği yapmış bir batı karşıtlığı hegemonyası altındayız. 

Biz batıdaydık, batılı bir dinin oldukça doğulu geleneklerini de bir hayli batılılaştırmış bir medeniyetimiz vardı. Sorun batılı olmamamızda değil, modernlikle karşılaşma biçimimizde yatıyor. Modernlik, batıda da büyük bir travma olarak ortaya çıktı. Bugün tembel müslümanların bir türlü kavrayamadıkları şey, batının da modernleşirken klasik batı medeniyetinde büyük yıkımlar ortaya çıkmış olmasıdır.

Eyyüp Ay:  Modernite ise eğer, o Zaman hırıstiyan batının bir serüveni, serencamı olan modernite ile din sorunu, İslamın karşılaşması gereken bir fenomendir en nihayetinde... Ancak müslüman halkaların modernite ile kastettikleri şey modernitenin hakikati değil, moderniteyi yaratan sömürgeci batılı halklarların hakikatidir. Bu bağlamıyla modern olan ile İslam olan arasında, zihni olmasa bile ahlaki bağlar vardır. Bunları keşfetmemiz gerekmez mi ?

Vehbi Başer: Sorun modernlik sorunudur: Eyyüp Ay, batı sorunu tali bir sorun olarak kalıyor. Burada bir de şunu tespit etmek isterim. Esasen Müslümanların modernlikle sorun yaşamalarının temelinde İslam'a sirayet etmiş doğu medeniyetlerinin uyumsuzluğu yatıyor. Modernlik, kültür tarihine müslümanların tanıttığı tavırların sekülerleşmiş bir biçimidir. Ama, dramatik olarak Müslümanlar kendi ortaya koydukları bu tavırlara doğululaşarak yabancılaştıkları için, modernlik büyük bir travma doğurdu.

Travma'nın bir kaynağı da, Batı'nın, modernliği yaymak yerine yöneldiği kültür yıkımı ve kültür emperyalizmi yatıyor. Bu açıdan bakıldığında bir Hindu ile bir Müslümanın aynı travmayı yaşadığını söylemek mümkün. Ancak, din olarak İslam ile Hinduizm için aynı şeyi söyleyemeyiz.

Vehbi Başer: Mesut beyin ölülerimize yönelik tavrımız konusundaki sorusuna gelince…Evet, geleneksel müslümanlığın ölüler konusundaki tavrı büyük ölçüde "tüm toplumu kuşatan" bir kültürel bütün olmaktan çıktı. Artık bu tavrın sadece mahalli cemaat ile ve cami cemaatinden insanlar arasında devam ettiğini söyleyebiliriz.  Bir ulus toplumun figürleri olarak "kamuoyuna mal olmuş" insanların cenazeleri konusunda sadece dindar olmayan Türkler değil, dindarlar da "geleneğin dışında" tavır ve davranışlar sergiliyorlar. Cenazeler konusundaki bu tavır ve davranışlar, tuhaf bir sekülerlik sergiliyor. Bu tür bir sekülerleşmenin hangi duygu ve tepkileri serbest bırakacağını da kestirmek zor değil.

Ölüm gelenekleri (kırsal dünyada) benim doktora tez konumdu. Şehirlerde cenazeler konusunda en maksimal tespit şu olabilir: Cenaze konusunda Müslüman görenekleri bir kabuk olarak sürüyor olsa bile, ölümün geleneksel yüzü, dünyamızdan büyük ölçüde kovulmuş bulunuyor. Bunun için mesela Erol Güngör'ün "Ölenler ve Yaşayanlar" başlıklı yazılarını okumak, Türklerde ölüm geleneklerini anlamak bakımından bir hayli ufuk açıcı olabilir. Bu soruya bu kadar cevap yeter sanırım.

Bekir Paksoy: Müslüman... gelenek ilişkisi üzerinde de bir kaç kelam arzu ederiz hocam şöyle ki; müslümanlar 'biz hakla memuruz', gelenek hakka muhalifse bizim neyimize diyor.

Vehbi Başer: Gelenek, Muhafazakar düşünce çığırının "dinin mahfazası" olarak gördüğü bir şeydir. Bu mahfaza o kadar mühim kabul edilir ki, gelenek çözüldüğünde ortada din diye bir şey de kalmaz. Fakat gelenek kelimesi affınıza maaruren, nesebi gayrı sahih bir kelimedir. Müslümanlar "örf" diye bir terim kullanırlar ve onu şeriatin kaynaklarından biri olarak kabul ederlerdi. Bu açıdan bakıldığında, örf, ancak edille-i erbaa denilen aslî dinsel normlara aykırı olmadığı ölçüde, "ma'rufu izlemek" anlamında Müslümanların uymaları beklenen bir şeydi. Gelenek kelimesi, batılılaşma sürecinde Müslümanların dillerine batılı "tradition" terimini karşılamak üzere girdi. Atalardan miras aldığımız herşeyi karşılayan ve sırf ananevî tarzda tevarüs ettiğimiz için hürmete layık olup olmadığını tartıştığımız bir şey oldu.

Müslüman, elbette örflere değil, öncelikle ilahî çağrıya kulak veren insandır. Bu açıdan bakıldığında, Kur'an, Cahiliyye Araplarının "kör gelenekçiliği"ni şiddetle reddeden bir mesajdır. İzutsu'nun çalışmaları "kavim asabiyetiyle bağlanılan atalar dininden" İslam'a geçişin aydınlatıcı bir tahlilini verir. Örf, aslî çağrıya ve ilahî yükümlülüklere aykırı olmamak kaydıyla, "insanların ma'ruf yolu" olarak bir değer taşır.

Fikir Coğrafyası: Hocam, Anıl Koldaş’ın sorusuna dönelim mi: ''Marx'ın sahip olduğu sistemsel eleştirilerin yapıldığı dönemlerdeki imkanlarla bugünkü imkanlar elbette çok farklı. Bu durumu dikkate aldığımızda, o zaman yapılan eleştirilere konu olan sıkıntılar şimdi yaşandığı takdirde aynı eleştirileri yapmamız ya da aynı eleştirel açılardan bakmamız doğru olacak mıdır? ''  diye sormuştu.

Vehbi Başer: Anıl Koldaş'ın sorusu, aslında Marx'ın yaşadığı dönem ile bugünkü koşullar arasındaki büyük farkı nereye koyacağımızla ilgili. Bu oldukça akademik bir konu. Şu kadarını söyleyeyim: Marx'ın çözümlemeleri kapitalizm diye bir gerçekliği esas alıyordu. Bugün artık kapitalist bir dünyada yaşadığımızı söylemek neredeyse imkansızdır. Marx'ın hala değerli olan tarafı, tutumundaki radikal eleştiridir.

Mehmet Emin Ceyhan: Vehbi hocam geçtiğimiz günlerde Fuat Sezgin hoca “batı, medeniyetini islama borçludur” demişti. Buna katılır mısınız?

Vehbi Başer:  Çok kısaca söyleyeyim, bütünüyle katılıyorum. Ama bunu şu şekilde sınırlandırmak isterim: Batı, modernliğin ruhunu Müslümanlardan almış olsa da, onu çok derin bir dönüşüme uğrattı: Sekülerleştirdi.

Fikir Coğrafyası: Vehbi hocam Anıl Koldaş'ın sorusunun bir parçası da şu :"Marx'ın ekonomi ve insan hayatının maddi anlamda köleleştirilmesi ile ilgili fikirlerini hesaba kattığımızda, bu eleştirilerin şimdiki yaşamda da bire bir olarak söylenebileceğini düşünüyor musunuz?"

Serhat Çetintaş: Comte, üç hal yasasında bahsettiği teolojik düşünceyi, modern bilimin gelişimiyle ortadan kalkan bir yanlışlık saymaktadır. Bu aşamada animizden tek tanrıcılığa bir gelişme sağlanmıştır. Dinsel inancı ise Comte, psikolojik bir olgu olarak ele alır. Daha sonraları ise kendisini de bir din sahibi ilan eder ve bunun "insanlığa inanma dini" olduğunu söyler. Bu bağlamda dinin evrensel bir ihtiyaç olduğunu kabul eder. Ancak sonraki düşünceleri ile ana görüşleri arasında bir uyumsuzluk olmuştur. Bu "uyumsuzluğun" arka planında neler vardır?

Alaattin Karaca: Yukarıdan beri izliyorum Vehbi Hocam. Başka arkadaşlara fırsat vermek için ben soru sormadım. "Müslümanların doğululaşması..." diyorsunuz biraz yukarıda... "Müslümanların doğululaşması"ndan kasdınız nedir?

Vehbi Başer: Köleleştirme, insan emeğinin iktisadî olarak değerli olduğu bir çağa aitti. Bugün artık insanın köleleştirilmesi sorunu ile değil "dehumanization"u ile karşı karşıyayız. Buna avamî dilde "ötekileştirme" filan deniyor. Ama sorun "insanın insanlık değerinden yoksun bırakılması" sorunudur. Bu açıdan bakıldığında, batılı medyalar, Müslüman, Ortadoğulu, Doğulu veya Batılı olmayan ötekileri halen dehümanize etmektedirler. Köle olarak bir değeriniz olmadığı gibi, insan bile sayılmıyorsunuz.

Eyyüp Ay: Doğu dini Batı dini bağlamında ilave bir bilgi ve soru hocam izninizle, batı dinlerin günlük ve şahsi ibadetler yoktur... Sıradan insan ibadetten muaftır aslında dini üstlenme yetkinliğine sahip değil onun adına ve onun yerine din adamları/ruhban sınıfı ibadet ve ritüelleri tedvin eder. Sıradan insan belirlenmiş sınırlı takvimlerde/Zaman'larda bu ibadetleri temaşa ederek katılabilir. Doğu dinlerin her nefis Tanrı ilişki kurabilme imkan ve kabiliyetine sahiptir ruhban sınıfı yol göstericidir. İslam bu bağlamıyla Doğu dinlerine daha yakındır... Ne dersiniz?

Vehbi Başer: Aslında Alaattin Karaca Hoca'ya kısa bir cevap vermekle yetineceğim: İktisadî İnhitat Tarihimiz üzerine yazdıklarında Sabri F. Ülgener Hoca, Osmanlı'nın içe kapanmasını çözümler. Biz kendi üstünlük bilincimizi kaybetmemize paralel olarak (yenilgilerimiz boyunca) medeniyetimizin doğulu karakteristikleri öne geçmeye ve İslam'ın olabildiğince mistik ve kaderci yorumlarına gömülmeye başlamıştık. Batılılaşma süreci, bizim aslında zihniyet olarak da batının ötekisi olarak doğululuğu sahiplenmemizle sonuçlandı. En batıcı olanlar ile en yerlici olanların ortak kabulü, bizim doğulu olduğumuz idi. Böylece, batılılaşma süreci boyunca, olmadığımız kadar doğulu kabul eder olduk kendimizi. Son bir nokta, Hindistan'ın Müslüman fatihlerinin Hind dünyasında yarattığı dönüşüme bakacak olursak, İslam ile doğu arasındaki asıl karşıtlığı orada görmek mümkündür.

Vehbi Başer: Eyyüp Ay'ın sorusu bir hayli akademikti.

Fikir Coğrafyası: Doğu dinlerin her nefis Tanrı ilişki kurabilme imkan ve kabiliyetine sahiptir ruhban sınıfı yol göstericidir. İslam bu bağlamıyla Doğu dinlerine daha yakındır... Ne dersiniz? (sorudaki bu son kısmı dikkate alsak en azından)

Vehbi Başer: Aslında: Eyyüp'ün Batı'ya ait gördüğü şey, daha ziyade Katolisizme aittir, Hristiyanlığa değil. Ortodoks kiliselerinde de Protestanlıkta da, Katolik Ruhban sınıfı "asli saf dindarlığı" yoktur. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam, esas vurgusu "bu hayatın Tanrı tarafından kritik bir imtihan" olarak bir defalığına yaratıldığı, asıl sorunun Tanrı'nın hakimiyetine boyun eğme/ihanet sorunu olduğu... gibi noktalarda ortaktır. Doğuda ne bir tanrı, ne şeriat, ne de ibadet vardır; büyük hakikat karşısında meditasyon...

Eyyüp Ay: Hırıstiyanlık öncesi tüm batılı dinlerde de öyledir hocam. Örneğin en arkaik hint-Avrupalı Hititlerde bile bu böyledir...

Fikir Coğrafyası: Serhat Çetintaş'ın sorusuna dönelim mi? Soru şöyle idi: "Comte, üç hal yasasında bahsettiği teolojik düşünceyi, modern bilimin gelişimiyle ortadan kalkan bir yanlışlık saymaktadır. Bu aşamada animizden tek tanrıcılığa bir gelişme sağlanmıştır. Dinsel inancı ise Comte, psikolojik bir olgu olarak ele alır. Daha sonraları ise kendisini de bir din sahibi ilan eder ve bunun "insanlığa inanma dini" olduğunu söyler. Bu bağlamda dinin evrensel bir ihtiyaç olduğunu kabul eder. Ancak sonraki düşünceleri ile ana görüşleri arasında bir uyumsuzluk olmuştur. Bu "uyumsuzluğun" arka planında neler vardır?"

Vehbi Başer: Serhat Çetintaş da çok spesifik bir soru soruyor. Aslında daha popüler bir düzeyde, hepimiz pozitivistiz. Değil mi ki, "din toplumun olmazsa olmaz bir ihtiyacıdır; dinsiz bir toplum yaşayamaz" diyorsunuz, Saint Simon, A.Comte ve hatta Durkheim ile aynı inancı paylaşıyorsunuz. Bu, dinin bir hayli "araçsalcı ve sağcı" bir yorumudur.

Vehbi Başer: Doğu dinlerinde meditasyon var efendim, ibadet herşeye serbesttir. Bir Hindu, sizin yanınıza durup namaz kılabileceği gibi, bir putperest ile de onun putuna ibadet edebilir.

Fikir Coğrafyası: Vehbi hocam bir de aşk acısı üzerine bir soru vardı.

Vehbi Başer: Kusurlu bir dünyada, kusurlu varlıklar arasında kusursuz bir vahdet arzusu... Aşk, tanımı gereği zaten acı ile sonlanmak zorundadır. İlahî aşk, bu acıyı örtmek için icad edilmiş sahte bir örtüden ibarettir. Aşka inanmak için koca bir yalan. Aşk konusunda bu yaşımda edebileceğim söz şu olsun: Aşk, aslında yoksunluklarımızın tersine çevirildiği bir dünya arzusundan doğan bir yanılsamadır. Böyle bir dünyada aşk ile varılacak her menzil hüsrandır.

Karo Beşyüzellibeş: Ben de tasavvufla ilgili bir sorum olacak : İslama tasavvuf elbisesi giydirilerek;Mevlana hoşgörüsü, Arabi'nin manevi aforizmaları ve fantastik söylemleri vb ifadelerle islama yeni bir vücûd mu inşaa etmeye çalışıldı ve çalışılıyor? Kuran'ı Kerim'i avama aktaran ve anlatan Peygamber var. Fakat ardından gelen sufilerin İslamın genetiğine müdahale ettikleri doğru mu?İslamın Sufi aklına ve yorumuna ihtiyacı mı vardı da, böyle bir kültür ve gelenek islamın özü oldu? Kısaca tasavvuf yorum mudur ve İslamın neresinde ikameti uygundur? Türklerin, İslamı İranlı hocalardan öğrenmesinin de bu tasavvuf ikliminde payı var mı Vehbi Başer üstadım ?

Vehbi Başer: Tasavvuf konusundaki yorumum, Müslüman Medeniyet(ler)i konusundaki görüşümün spesifik bir uyarlamasından ibaret.  İslam dramatik bir yayılma süreci gösteriyor. Bana kalırsa İslam iki koldan yayılma gösterdi: 1) Emevîler ve Abbasîlerin siyasal yayılmacılığı ile formel bir din karakterinde yayıldı. 2) Müslümanların bu siyasal şemsiyeselerden bağımsız olarak gayr-ı müslimlere tebliği ile de sivil bir müslümanlaşma süreci yaşandı. Ancak, İslam'ın bu sivil yayılması, daima hegamonik yayılmacılık tarafından kuşatılıp dönüştürüldü. İslamın bu yayılma süreci, kadim medeniyet coğrafyalarında yeni ve meydan okuyucu bir imanın galebe çalması demekti. Buna karşılık bu kadim medeniyetler, kendilerini bir yandan Arap dilinde ifade etmek, öbür yandan da İslâmî sembollerin içini kendi maznunları ile doldurmak biçiminde bir karşı hamleye yol açtı. Müslüman Medeniyetleri, bana kalırsa daha ziyade bu karşı hareketin bir ürünüdür. Bu anlamda, İslamın müslümanlıklara dönüştürülmesi konusunda en derin dönüşüm, bir taraftan Hristiyan ve Yahudi mistisizmleri ile İskenderiye ve Mezopotamya mistisizmleri, öbür yandan da İran ve Hind mistisizmleri İslam'a sirayet ederek onun manevî sermayesinin yerine yeni bir sinkretik mistisizm olarak tasavvufu ikame ettiler. Bu süreçte, pagan halk ezoterizmlerinin de, zamanla bir senteze ulaşan bu mistik potada eridiğini söyleyebiliriz.

Tasavvuf, tam bir karşı devrimdir. Şimdi müsaadenizle şu Doğu-Batı sorusuna geri döneyim. Ama bu meseleye geçmeden önce bir tavsiyede bulunmamı mazur görün: Müslüman Medeniyet Mirası konusunda bugüne kadar gördüğüm en önemli isim: Câbirî. Çok büyük bir cehd, müthiş bir analiz. Günümüzün küresel dünyası bir yeni paganizme ve yeni ortaçağa sürüklenme eğilimi gösteriyor. Şayet bu aşılabilirse -oldukça zor görünüyor- Doğu ve Batı'nın ayrı dünyalarının amalgame olmasından muhteşem bir "insanî duyarlılıklar bulamacında boğulma" tehlikesi ile karşı karşıyayız. Aşılamadığı takdirde ise, herkesin kendi yitik kimliğinin imgeleri ile avunduğu büyük ölçüde dehümanize edilmiş bir vahşi savaş içinde debelenip duracağız. Asıl ve radikal sorunumuz: İnsanlık haysiyetini neye dayanarak hak ettiğimizi bütün insanlar için bir müjde olarak tanımlama sorunudur.

Fikir Coğrafyası: SORULARI, YORUMLARI VE KATKILARIYLA SÖYLEŞİMİZE KATILAN TÜM HOCALARIMIZA VE ARKADAŞLARIMIZA TEŞEKKÜR EDİYORUZ.

Vehbi Başer: Umarım bu kadar kısa sürede cevap performansımı mazur görürsünüz.

Eyyüp Ay: Efendim Fikir Coğrafyası’na ve onun Aziz misafiri Vehbi hocama ve diğer katılımcı dostlara teşekkür selam ve muhabbetler...