Yazı ve Otorite


 

Akademik çalışmalar dışında epeyce bir zaman oldu yazmayalı. Bir ulusal gazetede sosyal,  politik (sosyo-politik desem daha havalı olurdu), ekonomik, kültürel ve benzeri konularda  müstear isimlerle (birden çok müstear kullandım) haftalık yazılar yazmıştım. Müstear kullandım çünkü yaşadığımız dönem en küçük eleştirilerin bile mukabilinden fazla ceza ve tepki gördüğü bir dönemdi. Hatta bir arkadaşımız,  yıllar önce yazdığı bir yazıda kullandığı bir iki ifadeden dolayı, dini bir örgütü övdüğü ve propagandasını yaptığı gerekçesiyle takibata uğradı. Savcılık hakkında soruşturma açtı, Üniversite bu soruşturmayı söz konusu kişiyi işten atmak için bahane ederek işlemler başlattı. Tanıdık bir savcıydı. Bu arkadaşın yazısının yıllar öncesine ait olduğu, şimdi adı geçen örgütten nefret ettiğini ve kendisine kefil olduğumu söyleyince, bir bakalım dedi. Dava takipsizlikle sonuçlandı. Benzeri onlarca örnek sıralamak mümkündür ve birçok insanın benzer deneyimleri olduğuna eminim. Bugünkü öfkeyi, nefreti, yandaşlığı anlamak açısından işe yarar diye anlatıyorum. Çok daha vahim olan, bu türden suç ya da kabahat arayanlara, bizim sömürgeci zihniyetli mujiklerin gönüllü bilgi (istihbarat mı deseydim) sağlamak için yarışmalarıydı. Kurulan mizansende rol almak,  o saflarda görünüp kendini emniyete almak, evlad-ü iyal gerekçesi arkasına sığınarak kimliğinden, kişiliğinden, duruşundan vazgeçmek. Saklanmak ya da görünmek gerektiğinde kılıktan kılığa girmek hep bu maişet endişesi ile açıklandı. Bakmayın şimdi mangalda kül bırakmadıklarına. Bunca kahraman üç beş senede nasıl olup da bu kadar çoğaldığına aklım ermedi.  

Bunların benimle ne ilgisi var? O dönem gazeteye yazdığım yazılar özenle toplanıp her seferinde doçentlik jürisine gönderildi.  Dosyanın içinde bir de “başörtüsüne özgürlük” bildirisine imza atanların listesi konuluyordu. Sağlam bir delil olarak. O dönem bana ve benim gibilere donkişot gözüyle bakılıyor ve siyaset bilmediğimiz için bu sıkıntılara maruz kaldığımız söyleniyordu. Karşıda devasa bir güç vardı, bu güce hiçbir siyasi, politik ya da ekonomik desteği olmayan birisi olarak karşı durmak romantiklik ya da macera idi. Bizimki bile bile ladesti ve sonuçlarına tevekkülle katlandık. Tam altı kez başarısız olduk (Hakkımızdaki şikayetlerin bir faydası oldu. Kesip biriktirmediğim yazılar bir dosya halinde. İnsan hayatında, hem de en verimli çağında altı yıl azımsanmayacak bir süre. Hem içerden/aileden, hem dışarıdan/dost ve ahbaplardan tavsiye, yazma ve konuşmaya ara vermemdi. Ara verdik. Yazıp konuşsak bile oto sansürden birkaç kez geçirdik. Ortaya tuhaf metinler çıktı. Konuşmanın ahengi bozuldu. Önce bir şey söyleyip sonra onu tamirle geçen bozuk bir üslup. En iyisi ara vermek dedik. Bu arada yazdığımız birkaç yazı, mala davara zarar vermeyen, bu ülkenin ve insanının hiçbir sorununa değinmeyen çerezlik olmaktan öteye geçmedi.

Freudian bir giriş oldu. Çocukluğumuza döndük. Yerli, milli ve şahsi sorunlarımıza ya da sıkıntılarımıza neden hep yabancı kavram/terimler kullanırız ki?  Zorunluluk mu tercih mi? Eskiden olsa, eski derken şöyle bir yirmi beş otuz yıl öncesini kastediyorum,  bir ayet ya da hadise başvururduk,  o da olmasa bir büyüğümüze danışırdık. Cevap genellikle sabır olurdu. Aslolan öbür taraftı. Bu taraftaki, sıkıntılar, eza ve cefalar, öbür tarafa götürülecek azık demekti. Sonra asr-ı saadetten örnekler.  Bizim yaşadıklarımız, yaşananların yanında sıradan, basit şeylerdi. Bir dava adamının daha büyük idealleri, daha asil dertleri olurdu. İyi ya da kötü bir teselli, bir hal çaresiydi. Sonra? Sonra yeni yeni dertlerimiz oldu, çeşitlendi. Bunları tanımlamak o kadar da kolay değildi. Aslında her şeyin cevabı ve çaresi vardı, lakin bu cevaplar alışık olduklarımızdan farklıydı. Yabancılaşma, yalnızlık, bunalım… Karanlık Gecelerin Nurlu sabahı bir türlü gelmiyordu.   Yoldaki İşaretler bir bir kaybolmaya başladı. Bu kez adresimiz ulular değil psikiyatrisiler oldu.  Tanımlamalar da değişti; depresyon, obsesif, şizofren.  Sosyal ve kültürel frenginin etkileri, sadece onu tetikleyenlere değil, bizim semtimize de bulaştı. Onlar zaten alışıktı. Toplumsal değişim, ilerleme, çağdaşlık bu türden arızaları absorbe ediyordu.  Biz hazırlıklı değildik ve sandviç olmaktan kurtulamıyorduk.  İkilemlerle boğuşma, bu yeni hale bir ad koma konusunda da pek mahir sayılmazdık. Dipnotlarımız büyük ölçüde değişti. Rüyalarımız da. Dünyevi olan pek de kötü değildi. Değil mi ki hiç ölmeyecekmiş gibi… Daha önce tu kaka ettiğimiz bazı tutum ve davranışlar hiç de düşman olduğumuz kadar lanetli değildi.  Adaptasyon (!) sorunumuz vardı. Ve başarılı bir şekilde adapte olduk. 

Bu yazının konusu, geçirdiğimiz değişim ve dönüşümleri  birkaç cümle ya da paragrafla, üstünkörü özetlemek değildi. Aslında içinde Baudrillard, Foucault, Wittgenstein, Deleuze, Derrida vs’den alıntıların olduğu, ontolojik, epistemolojik, diskur, contekst, analiz, hermenotik gibi kavramları kullanacağım bir metin hazırlamak niyetindeyim. Hatta bu işe Derrida’dan başlamak istiyordum. Dekonstrüksyion, Türkçeye yapı sökümü, yapı bozumu diye çevrilmiş. Bizim halimize, özellikle kendi durumumu anlamaya uygun bir yöntem. Zaman zaman Derrida’nın dediği gibi söze başlamak, ya da ondan ufak tefek alıntılar yapmak hoşuma gidiyor. Dört başı mamur bir yöntem sunmuyor ama metin/tekst çözümlemelerinde arada işe yarıyor. Vira bismillah diyerek giriştim ama şu cümleye fena halde takıldım. Anlamaya çalıştım. Tek başıma işin içinden çıkamayınca,  okuyucuyla paylaşıp sorumluluğu kısmen de olsa üzerimden atmayı seçtim: Diyor ki “yorumun iki yorumu bir “ortamla” yüzleşmenin iki farklı yolu demektir, burada “ortam” aynı zamanda bir yorumdur, bir oyun yani, keyifli bir diskur-gerçek bir yorumun gerekli olmadığı, “hakiki olamayan” merkezi konumdaki bir yapı.  Devamını okursam belki anlarım diye istifimi bozmadım. Merkezi yapı kavramının yırtıldığı/koptuğu  ortamla yüzleşmenin yollarından biri, kopuşa/yırtılmaya karşı pişmanlık duymaktır, üzgün ve nostaljik olmaktır ve yorumlamanın kaçınılmazlığını bir “sürgün” olarak “yaşamaktır”.   Derrida müfessirlerine baktım, onlar da galiba şunu demek istiyor,  sanırım bunu kastediyor diyerek sorumluluktan kaçınıyorlar.  En iyi Derrida ile ilgili ayrı bir yazı kaleme almak. Biraz tırstım ama peşini bırakacak değilim. Bir sonraki yazım galiba bu konuda olacak.  

Başka konular da vardı, onlardan birini de seçebilirdim. Siyasetin dili, doğu sorunu, üniversiteler, mülteci sorunu, dış politika, iç barış, hukuk, medya. Ülkenin canını en çok yakan sorun neyse oradan başlayayım gibi bir cesaret geldi bir ara ama kendimi sağduyuya devam ettim.  Zamanı gelince onu da yazarız. Uzun süren bir nekahet döneminden sonra hemen koşmaya başlamak doğru olmaz. Vesselam.