Yeni Türkiye'nin Poetikası: Diyâr-ı Rûm ve Rûmîlik


Tarihçi Cemal Kafadar; 'Kendine Ait Bir Roma' isimli yeni kitabında Diyâr-ı Rûm ve Rûmîlik  meselesini tartışmaya açıyor. Beş yıl önce yayınlanan 'Türkiye'nin Korkuları' kitabımın 'Yeni Türkiye'nin Temelleri' bölümünde bu konuyu birçok yönden ele almış; Türkiye'de vatan ve millet kavramlarının, Diyâr-ı Rûm ile Rûmîlik esasına dayanması gerektiğini savunmuştum. Önemine binaen yazımı burada kısaca özetlemek istiyorum.

İlkin şu gerçeği kabul edelim: Anadolu, Türklerin bilinçle ve isteyerek seçtikleri bir yurtdur. 11. ve 13. yüzyılda iki büyük göçle geldiğimiz Diyâr-ı Rûm tesadüf eseri vatan olmuş topraklar değildir. Türkiye dediğimiz toprakların Dârü-l İslam haline getirilmesiyle vatan olduğunu -a priori- bilmemiz gerekir. Bunun da, bu topraklarda yeni bir milletin doğuşuyla doğrudan alakası var. Aradan geçen 1000 yıl zarfında Türkler kendi “ismini” hiç bir zaman öne çıkarmadı; ama  Bizans, Arap, İran ve Frenk kaynaklarında hep bu isimle anıldılar. Şeyh Said'in İstiklal Mahkemesi önünde ifade ettiği gibi Ekrak taifesi Türklere Rûmî derdi. Seydi Ali Reis "Mirat-u Memalik"de Hindistan'da da Osmanlılara bu adın verildiğini söyler. O halde bizim milletleşme sürecimiz Orta Asya´da yaşayan soydaşlarımızdan ayrı bir mecrada ilerlemiş; Timur, Uzun Hasan ve Şah İsmail´i - Türk kavmine mensub olmalarına rağmen- “kendinden” saymamıştır. Malazgirt savaşı aynı zamanda Kürtlere´de Anadolu´nun kapısını açmış ve “tek millet” ve “tek devlet” olma yolunda ilk adım atılmıştır.  Anadolu Türkleri´nin fizyonomisi belki artık Orhun'daki Kültiğin ve İlteriş'nin yüz hatları ile uyuşmuyor.  Peki, o halde acaba neden Çin Seddini zorlayan bu insanları atalarımız olarak görüyoruz? Müşterek ve binyılların içinden süzülerek akan bir gelenek olduğu için değil mi?

Türklük ve İslamlığın uyuşmayan olgular olduğu Osmanlı Devleti´nin çöküş evresine girmesiyle birlikte iddia edilmeye başlanır. Oysa Bernard Lewis "Bir Arab'ın hıristiyan olması kadar doğal bir şey yoktur, ama Türkiye'de bir gayrimüslim asla Türk olarak kabul edilmez. Hıristiyan bir Türk eşyanın tabiatına aykırıdır!" der. Evet, bizde İstiklal Marşı örneğinde görüldüğü üzere din ve millet tarihte benzeri az görülür bir şekilde iç içe geçmiştir. Mustafa Kemal'de dinin bütünleştirici yönünü bildiği için "Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin İstiklâl" marşının değiştirilmesi tekliflerine iltifat etmemiştir. Ölümünden sonra başlatılan bunları birbirinden ayırma operasyonu başarısızlıkla sonuçlanmış, ama toplumsal kanama günümüzde hala durmamıştır.

Osmanlı millet sisteminin ise milliyetle hiç bir ilgisi yoktu. Olmadığı içindir ki Sırp, Bulgar ve hatta Arnavutların Rum kategorisine alınması gibi bir ucubelik doğuyordu. Bilindiği gibi toplum, mensubu oldukları dinlere göre milli cemaatlara ayrılmıştı. İlber Ortaylı, bunun bir tür dine dayalı adem-i merkeziyetcilik olduğunu belirtiyor. Bizim vatan ve millet kavramlarını Batı medeniyetinden ödünç aldığımız doğrudur. “Vatan” denilen kavram bugünkü şekliyle kapitalizmin ürünü ve aynı zamanda savaşlara gebe bir anlayıştır.

Milliyetçilik gelişmiş Batı toplumlarının ideolojik meyvası olduğuna göre, batılı bir milliyetçilik anlayışı eşyanın tabiatına uygundur.  Ancak, küreselleşen dünyamızda ulus devlet yeniden tanımlanmaya muhtaç bir siyasal ve sosyal düzen durumuna düşmüştür. Mevcut yapısı ve kurumları ile çağın sorunlarını çözmede yetersiz kalmaktadır. Tekrar icat edilmeli ve yorumlanmalıdır. Yeni Türkiye´de bu fikriyatın özgürlükçü ve demokratik bir zemine oturtulması şarttır. Ulus devletin işlevleri tarihsel ve konjunktürel olarak değişebilir, ama iki temel işlevi var ki mutlaka uygulanmalıdır: İlki birey ve örgütlü çıkarlar karşısında kamuyu doğru algılamak ve haklarını savunmaktır. İkinci olarak bu belirlenmiş tahakkuku öteki devletlerin çıkarları karşısında korumaktır. Her iki işlev için devletin bağımsızlığına gerek duyulacaktır. Bu temel işlevlerin kaybı veya sınırlanması durumunda egemenlik ve özgürlük tehlikeye düşer. Özellikle küreselleşme yüzünden bu iki işlevi yerine getirmekten hiç bir devlet kaç(ın)amaz.

Milliyetçilik fikri her ülkede önce seçkinler tarafından ateşlendi, ama toplumun her kesimi için inanılır olması gerekiyordu. Özgünlüğünü modern dünyada sosyal düzeni yeniden tanımlayarak elde etti. Milli eğitimde ortak kültür yarattı. Sanayileşme sonrasında Batı insanı kendini milleti ile özdeşleşmeye hazır buldu. Acaba neden? Çünkü ulus devlet çok boyutlu bir düzen tesis etmiş ve yurtdaşlarına onunla özdeşleşme imkanı sunmuştu. Milliyetçilik, modern toplumun doğuşunu ilk baştan millet ilkesine bağlamak suretiyle millet kavramını mutlaklaştırdı. Buna karşın Ernest Gellner ulus devlet ve milliyetçilik anlayışını toplumsal icabların bir sonucu olarak yorumlar. Ona göre, bir ülkede ekonomik bakımdan entegrasyonu sağlamak, öncelikli bir zarurettir.

Gerçi milletlerden önce toplumlar vardı. Fakat, milliyetçilik toplumu millet olarak yeniden tanımladı. Dolayısıyla “millet” aynı zamanda eski toplum ve düzen anlayışına karşı çağdaş bir eleştiri sayılmalıdır. Almanya´da “kan ve demir” üzerine kurulan ulus devlet, bizde “dil ve kültür” vasıtasıyla inşa edilmiştir. Bu insanlar günlük hayatta birbirlerini tanımıyorlardı. Fakat her birinin kafasında sadece bu dünyada değil ahirette de “beraber” olacakları  bir topluluk tasavvuru mevcuttu. Bu “imagined communities”in (Anderson/Gellner) reel olduğuna dair hiç kimsenin kafasında bir şüphe yoktu. Örneğin, 20.yüzyılın başında “Endonezya” diye bir ülke adı bilinmezken ve Avrupalı etnologlar tarafından uydurulmuşken, 20.yüzyılın ikinci yarısında bu ülkede yaşayan herkes istisnasız - dil,kültür ve tarih birliği temelinde - “Endonezyalıyım” diyordu. İngiliz tarihçi Eric J. Hobsbawn´da medya ve iletişim çağına özgü bir anafikirden yola çıkarak çizilen resmin belleklere kazındığını inkar etmiyor ve bu gözlemini millet tasavvurunun toplumsal kabul görmesi olayına yansıtıyor. Bu süreçte siyasi elitin rolü özellikle vurgulanır. Aslında gerçekleşen şey geleneğin hem keşfi hem de icadından başka bir şey değildir. Eski geleneklerin yeni çağa aktarılması her toplumda görülen bir olgudur. Yeniden inşa ve icad etmek ancak hızla değişen toplumlarda mümkündür. İşte bu durum ulus devletlere yeni bir toplum yaratma imkanı vermiştir. Onlar da sosyal entegrasyonu gerçekleştirerek kendi düzenlerini kurdular...

Ancak kavramlar bir toplumsal formasyondan ötekisine geçerken - prizmadan geçen ışıkta olduğu gibi - kırılır. Örneğin, Türkler vatan ve millet kavramlarını hasımlaştırıcı değil, birleştirici yönüyle benimsedi. Batı´da kimlik kavramı hüviyet ve ayniyet ile aynı kökten gelirken bizde şahsiyet olarak anlaşıldı. Alman sosyolog Luhmann’ın belirttiği gibi, kelimeleri anlam bağlamında değiştirebilir, ama etkisini hemen kıramazsınız. Ki olayları biz de mana ile irtibatlandırarak değerlendiriyoruz. Toplumsal düzeni insanlar ve eylemlerden değil, aksine iletişimlerden ibaret sayıyoruz. Türkiye bağlamında olayı izah etmeye çalışalım...

Osmanlı Sarayı, Avrupa´ya bakmış ve onun iki temel üzerinde yükselmiş olduğunu görmüştü. Vaki gecikmeyi benzer bir süreç yaşayarak telafi edebileceğini düşündü. Birincisi ulus devlet olgusudur. Sultan II.Mahmut "Tebaamın dinini artık yalnız cami, havra ve kilisede tanımak isterim!" derken milliyetçilik ideolojisi Avrupa´da henüz emekleme dönemindeydi.  Sultan II.Abdülhamid'in "Bu millet vatan dendiğinde köyünün meydanını anlar" teşhisini koymasının üzerinden öyle uzun zaman geçmiş değil. Bazılarının fena halde şikayetçi olduğu merkezi güçlendirme siyasetinin ana çizgilerini II.Mahmud çizmiş, Sultan II. Abdülhamid uzun barış yıllarından istifadeyle bunu imparatorluğa yaymıştır. Böylelikle bizde de ulus devlet çığrı açılmıştır. Özellikle Sultan Abdülhamid´in bu gayretleri Arnavut, Arap ve Kürtler arasında pek hoş karşılanmamıştır, ama onun ünlü dengeleme siyaseti bu ortamda olgunlaşmıştır. İbnülemin Mahmut Kemal, Son Sadrazamlar isimli eserinde anne tarafından Kafkaslı olan Sultan Abdülhamid´in veziri Tunuslu Hayrettin Paşa ile bu bağlamda bir tartışmasını ve ona verdiği cevabı nakleder: “Ben Türküm”. Kemal Karpat´ın da işaret ettiği üzere, Türkiye Cumhuriyeti'nin zihinsel kodlarını Abdülhamit devrinde gerçekleştirilen reformlar oluşturmaktadır. 

Yıllar sonra iktidara geçen ittihatçılar da Aile-i Osmaniye'yi 'vatan kardaşlığına' dayalı bir rejimde yönetebileceklerine samimiyetle inanmışlar, hatta bu yolda pek çok taviz vermişlerdi. İttihat ve Terakki yöneticilerini Padişahtan ayıran tek fark bu dengeyi bir türlü sağlayamadıkları için sert önlemlere baş vurmalarıdır. Etnik ayrımcılığın ideolojik mahiyetini ve siyasal tesirini önce yeterince kavrayamamışlardır. Pek çok aydının fikren ve kalben bu ülkeden uzak düştüğünü, hatta 'etnik zihniyeti' terk etmediklerini çok geç farketmişlerdir. Yaşadıkları yıkımın büyüklüğü başka türlü izah edilemez.

Tarihte pek çok örneği görüldüğü üzere bir ülkede kurucu unsur hiç bir zaman milliyetçi ol(a)maz; olursa devletin çöküşünü teşvik eder. Türkiye´de laikliğinin öncüsü Abdullah Cevdet, İslamcılığının gözcüsü Babanzade Naim ve Türkçülüğün sözcüsü Ziya Gökalp birer taşralı aydındır. Üç yazarımızda Diyarbakırlıdır. Kriz dönemlerinde taşranın nasıl etkili olduğuna dikkat çekmek için kökenlerini özellikle belirtiyorum ki, merkezdeki sarsıntının en çok çevrede hissedildiği  iyice anlaşılsın.

Osmanlı Sarayı´nın gözünde Batı medeniyetinin ikinci temeli ekonomik gelişmedir. Kalkınmanın en önemli ayağı olarak sermaye birikimi gerçeğini görüyor, ama kapitalist zihniyeti kavramakta zorluk çekiyordu. Örneğin; Osmanlı toplumunda dört sınıf vardı: Kapıkulu, ulema, köylü ve reaya. Bu yapının Batı ülkeleriyle hiçbir ortak ya da benzer yanı yoktu. Hatta Osmanlı´da para ve itibar arasındaki ilişki türünün Avrupa´dan çok farklı olduğuna ilk dikkat çeken Marx´ın kendisidir. Stefan Yerasimos'un Sırp iktisat tarihçilerinden aktardığı, günde 7 saat çalıştıkları halde yolda geçen zaman da hesap edilerek 8 saatin ücretini alan ve haftada toplam 35 saat çalışan gümüş madeni işçileri örneğine ne buyurulur? Fiziki ve zihni şartlar oluşmuş olsa bile Osmanlılar kapitalizmi uygulamaya ruhen hazır değildiler. Varolmak duygusu ile hayata bakışı bambaşkaydı. Teknolojik ve ekonomik yenilenme konusunda Çin tecrübesi Osmanlı´nın bu durumuna belki bir açıklık getirebilir. Barutu ilk bulan Çinliler de yeni bir çağa imza atamadı; buna karşın Batı, ateşli silahlar geliştirerek sömürgeciliği başlattı. Kendisinden önce hiçbir uygarlık bu denli acımasız olmamıştı. Batı dünyası, İnka, Aztek ve Maya servetlerini yağmalayarak, siyahları köleleştirerek ve yüzyıllar süren sömürgecilik dönemi ile sermaye birikimi sağladı. Sömürgelerden akan kaynaklar sayesinde bilği ve teknolojide ilerleyerek bugünkü konumunu elde etti.

Yine üretimde sömürülen emek sermaye birikime akmıştır. Kapitalizmin ilk sermaye birikimi ve daha sonra yükselişi döneminde, sadece erkek işçilerin değil özellikle kadın ve çocuk işçilerin gördüğü muamele hiçbir insani ilkeyle bağdaşmaz. İngiltere´de karın tokluğuna madenlerde çalıştırılan çocuklar ya da Fransa´da çocuklarını çalıştırmayan ailelere konan ağır vergiler artık bildiğimiz gerçekler. Ayrıca, “Üretim fazlası olmadan piyasa ekonomisine göre örgütlenen bir toplum kendini sıkıntıya sokardı. Tarım toplumlarında görülen açlıktan bin beter bir tehlikeye doğru yol alırdı. Bilim alanındaki ilerleme ilk kez bir toplumun kendini toptan piyasaların eline bırakmasına imkan verdi. Radikal toplumsal değişiklikler 'üretim araçlarının' gelişmesinden doğar tesbiti Marksist öğretiye haklılık payı sağlıyor. Hakikat ise bilimsel ve teknolojik gelişme olmadan bir üretim artışı asla gerçekleşemezdi.”(Ernest Gellner, Plough,Sword and Book, 1988)

Tüm olumsuzluklara rağmen Osmanlı Devleti´nin ekonomik alanda Batı ile rekabet etme şansı bulunuyordu. İngiltere´nin 19.yüzyıl dış ticaret cetvellerine baktığınız zaman Osmanlı Devleti´nin ilk sıralarda yer aldığını görürsünüz. Osmanlı Devleti, en azından kendi savunma ve savaş ihtiyacı için gerekli ürünleri hasıl edecek olan sanayi hamlelerinden uzak durmadı. Aşağı yukarı Japonya´da aynı zamanda sanayileşme yoluna girmişti. Edward Clark, 1840'ların bu bağlamda hakiki bir Osmanlı sanayi devrimi ümidi oluşturduğunu söylemektedir. Ki 1930'larda Atatürk Türkiye'sinin giriştiği devletçi sanayileşme hamlesinin kökleri 1840'ların sanayileşme çabalarında yatmaktadır.

19. yüzyılda kurulan bu fabrikaların akibeti ne oldu, rekabet güçleri nasıldı veya niçin battılar? Bu konuda henüz ciddi bir araştırma yok. En son 1913 Teşvik-i Sanayi Kanunu sonrasında girişimcilerin ve onlar tarafından kurulan anonim şirketlerin sayılarının hızla artması misâlinde görülebileceği gibi Osmanlı Devleti´nin kalkınma arzusu hiç eksik olmamıştır. Ancak Osmanlı'nın sonuçta bir ikame ekonomisi olduğu unutulmamalı, yükselmesi ve batması aynı sebebten olmuştur.