Zihniyet Dönüşümü


 

Türkiye'nin tarih sahnesinde tekrar iddialı olma sürecini 1994 yılında Refah Partisinin belediyelerde yönetime gelmesiyle özdeşleştirenler haksız sayılmazlar. Aslında İslami hareketlerin sürükleyici olabilme nitelikleri özellikle Milli Görüş hareketinin siyaset sahnesinde yer almasıyla somut bir görünüm kazandı. Burada Necmettin Erbakan'ın kişisel özellikleri de son derece belirleyici olmuştur. Ancak iktidarlara gelme sürecinde egemen olan muhalif çizgiyle, yönetim kademelerine ulaşıldığında karşınıza çıkan Devlet gerçeği arasında önemli farkların olmasına reçete hazırlanmamıştı. Milli Görüş geleneğinden gelen yöneticilerin bu sınavları nispeten iyi verememiş olmaları çoğu zaman sosyolojik katman farklılıklarıyla izah edilebildi. Gücü yönetmek, parayı yönetmek, lüksü yönetmek son derece zor sınavlardır ve bunları başaramayanlar pek fazla oldu.

 

AK Parti çizgisi bir şekilde Refah Partisi deneyimleri sonrası çıkan arızaların en aza indirilmesini de öngören bir yaklaşımla kendi yörüngesini oluşturdu. Bu oluşum aynı zamanda Milli Görüş gömleğinin çıkarılması anlayışını da gündeme getirdi. Milli Görüşün küresel iddialarına, yaşam öngörüsüne ve inanç çizgisine yabancı veya muhalif olup ancak Devlet yönetimi tecrübesi olan donanımlı siyasetçileri, bürokratları ve uzmanları devşiren AK Parti, iktidara gelme yarışında daha hazırlıklı oldu.

 

Milli Görüş söylemlerinin ve çizgisinin AK Parti içinde tekrar egemen hale geldiği bir dönemden geçiyoruz artık. Bunun iki temel nedeni olduğunu düşünüyorum. Birincisi AK Parti'nin belirgin bir kimliğe ihtiyacı var ve bu kimliğin ortaya çıkarılması için hareketin simge ismi, lideri, Recep Tayyip Erdoğan'ın taşıdığı kimlik tek alternatiftir. İkincisi bu kimliğe uygun bir küresel vizyon oluşturan, adaleti, merhameti ve vicdanı siyasetin merkezine taşıyan Profesör Ahmet Davutoğlu'nun belirlediği rotadır. Bütün arıza kendi içinde ciddi farklılıkları taşıyan AK Partililerin önemli kısmının bu kimliğe kısmen veya tamamıyla yabancı olmasından kaynaklanmaktadır. Bu yaklaşımın basit bir öğretisi yoktur, Müslümanca düşünmek, Müslümanca hareket etmek ile reel politiğe alet olmak arasında ciddi farklar vardır. AK Parti zihniyet olarak yeni bir eşikten geçmektedir ve bu sürecin yönetilmesi son derece hassastır.

 

Türkiye'nin en önemli siyasal özelliklerinden biri, değişim hareketinin muhafazakar kitleler tarafından gerçekleştirilmesidir. Gerçek bir sol olmadığı için, kendisini sol diye tanımlayan kitlelerin de statükocu olmalarından dolayı, tekrar bir yenilenme olacaksa yine AK Parti'nin itici dinamikleri sayesinde olacaktır. Mevcut gergin ve çatışmacı ortam sürdürülebilir değildir ve en önemlisi Türk milletinin bir kısmı Recep Tayyip Erdoğan gibi bir liderin kıymetinin farkında değildir. Böyle bir liderin arkasında Dünya'da norm belirleyebilecek bir kapasitenin oluşabileceğini de görmemektedir. Bunun tersine kısır çekişmeler, yakışıksız tartışmalar, yukarıda bahsettiğimiz vicdan ve merhamet ile alakası olmayan partizan tutumlar gözlemleyebiliriz.

 

Tarihle randevumuzu kaçırmayalım!

 

Yaşanılan iç uyumsuzluklar, terör belası, mülteci krizi ve siyaset dünyasının çözümler üretmekteki yavaşlığı, Türkiye'nin küresel bir aktör olma özelliğini biraz olsun geri plana itti. Ancak bu özellik halen mevcut. Arap Baharı denilen tuzağı iyi yönetemediğimiz aşikardır, gerek duygusal veya romantik nedenler gerekçe gösterilsin, gerekse prensiplerin ve ilkelerin arkasında durarak reel politikten kopulması eleştirilsin, sonuç olarak bu süreç Türkiye'yi çok zorladı. Bunun nedeni çok farklı ve güçlü aktörlerin Türkiye'nin planlarıyla uyuşmayan projelerinin olmasıydı. Maalesef her ülke insanlığın saadeti diye bir kavramı zihninde taşımıyor.

 

Her şeye rağmen zaman akıyor ve tarih yeniden şekilleniyor. İster içinde olalım ister dışında kalmaya çalışalım "Yeni bir Dünya" kapımızda. Tarihe karşı sorumluluğumuz bunun aktörleri arasında olmamızı gerektiriyor çünkü bizim bir medeniyet projemiz var. Bu proje tam olarak ne Asrı Saadet zamanında ne de Osmanlı dahil tarihimizin en parlak dönemlerinde dahi tam manasıyla gerçekleşmemiştir. Dünya beşten büyük derken tam da buna işaret ediliyor. Afrika'ya gidip siyahi bir Devlet Başkanına sarılırken tam da bu mesaj veriliyor. Elbette bu süreç zor olacak ve önünde bir çok engel mevcut ancak bu iddiadan vazgeçmek tarihe, medeniyetimize ve inancımıza ihanet olur.

 

Son yılların en önemli özelliği sosyal ve ekonomik açıdan derin sonuçları olacak küresel bir kriz döneminden geçilmesidir. Aslında insanlığın yaşadığı adaletsizlikler ve eşitsizlikler karşısında yeni bir modelin doğmasına işaret eden bu çok yönlü paradigmal mütasyonu iyi okumamız gerekir. Bunun için akıl etmek gerekir, ortak aklı harekete geçirmek gerekir, düşünceye zincir vurmadan nefretin ve ırkçılığın önüne geçmek zorundayız. Bu krizi bir fırsata çevirmenin ihtimali var ve bunu kaçırmamalıyız.

 

Bu tarihi süreçte bir kimlik tanımlamasına ihtiyaç var. Güncel tartışmaların dışına çıkabilen, eleştirel baktı diye ötekileştirilmeyen, trollanmayan, düşman ilan edilmeyen düşünürlere ihtiyaç var. İlkelerimizi tekrar sıralayan, evrensel değerlerin aynı zamanda İslami değerler olduğunu da vurgulayan bir entelektüel kesimin önü açılmalı. Evet korkularımızı yenerek İnsan Hakları, Adalet, Eşitlik, Özgürlük herkes için kusursuzca dağıtılmalı. Yaşanılan bir medeniyet krizi var ise içinden çıkacak bir medeniyet tasavvuru da olacaktır mutlaka. Eski Dünya'nın can verdiği bu günlerde çoğulculuğun oksijen fonksiyonu vardır, kavram kargaşalarından soyutlanmış yeni bir dünya ancak böyle mümkün olabilir.

 

Dünyanın merkezi değişmeye mahkum. Sömürgecilik mantığından kurtulamamış egemen aktörler kendi içlerindeki farklı kültürleri yönetmeyi beceremiyorlar. Evrenselliklerinin çalındığına inanan bu ülkeler bir çok coğrafyada zulümlere ortak olmaktadırlar, aynı zamanda tüm enerjilerini kendilerini savunmaya adamaktadırlar. Dünya’nın gidişatından kopmuş olan bu ülkeler milliyetçiliklerine sarılarak düşünce ve kontrol polisi oluşturuyorlar ve böylece meşruluklarını kaybediyorlar. Bu modelin karşısına durabilecek özgüvene ve niteliğe sahip olduğumuza inanıyorum ancak bir çok reflekslerimiz halen arızalı. Bu nedenle muhafazakar çizgide olan ve özellikle İslami hassasiyeti taşıyan düşünürlerimiz, akademisyenlerimiz ve entelektüellerimizde bir sancı mevcut. Bir şeylerin yapılması gerektiğine inanıyorlar, bazı kodların yenilenmesine ihtiyaç olduğu görüşündeler ancak bunları anlatmaya cesaret bulacakları ve dikkate alınacakları bir zemin eksik. Bunu Fikir Coğrafyası belirli ölçülerde telafi edecek gibi. Kendimizi tedavi edecek bir ruh tahliline ihtiyaç vardır, yoksa niçin mevcut dinamikler bizden yana olmasın. Mülteci krizi dahi bugün ülkemiz için bir çok fırsat sunmaktadır. Tarihi tecrübelerimiz ve son iki asırda yaşadığımız acılar belki de bizleri bu günlere hazırlamıştır. İster AK Parti içinde, ister muhafazakar kesimde bu dönüşümü sağlayacak entelektüel altyapı ve derin akıl mevcut, onu ateşleyip hız kazanmanın tam zamanıdır.