Şansölye Merkel’in Partisi CDU’daki Güç Mücadelesini Kim Kazanır ?

Ayrıca göçmenlere bakış açısı olumlu olan Laschet’in ülkede yaşayan Türklerle de çok güzel dialogları var. AFD'ye bakış açısı ise demokrasiye zarar verdikleri ve onlara hiç bir tavizin verilmemesi yönündedir. Özetleyecek olursak CDU içersindeki Genel Başkanlık krizi  gündemi daha çok meşgul edecek gibi. Krizin aşılmasındaki kilitlerden biri Merkel’in Başbakanlığı bırakıp bırakmayacağına bağlı görünüyor. Her halükarda seçilecek olan yeni Genel Başkan  Almanya’nın olduğu gibi Avrupa Birliği’nin kaderini de belirleyici olacak. Tüm olumsuz gelişmeler ve krizin derinleşmesi ise sadece ırkçı parti AFD’nin daha da güçlenmesine katkıda bulunur . Böyle bir sonuç ise Almanya için felaket olabileceği gibi AB için de büyük bir sorun oluşturur.

Ramazan Yelken kullanıcısının resmi
Prof. Dr. Ramazan Yelken

Prof. Dr. Ramazan Yelken ile Siyasete Kurumsallaşma Üzerine Söyleşi

Prof. Dr. Ramazan Yelken ile söyleşimizden satır başları: 
- Sağ partilerin ömürleri hep liderlerinin ömrü ile sınırlı kaldı. 
- Cumhuriyet Halk Partisi bir çok lider değiştirmesine rağmen kurumsal varlığını ve devamlılığını koruyabildi. 
- Ak Parti Siyaset Akademisi kurumsallaşma adına bir adımdı. 
​- Siyasete katılımı engelleyen en önemli şey insanlara değer verilmemesidir.

Laikliğin Dönüşümü, Kutsalın Dönüşü: Post-seküler Çağ

Türkolog Eric Jan Zürcher Türkiye’nin kesinlikle seküler bir devlet olmadığını savunuyor. Hatta bir adım daha atarak Hakan Yavuz’u da referans göstermek suretiyle Osmanlı Devleti’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne nazaran daha bile seküler sayılabileceğini iddia ediyor. Zürcher’in Türkiye’nin seküler bir devlet ol(a)madığı yönündeki iddiasının en büyük şahidi din üzerindeki devlet kontrolü. Zürcher’e göre Türkiye’de devlet din karşısında tarafsız kalmıyor, bilakis dinin alanına girerek ‘iyi İslam’ – ‘kötü İslam’ ayrımı yaparak birincisini destekliyor, ötekini bastırıyor. Türkiye’nin niçin seküler veya laik olamadığı sorusuna ise (soruyu bir toplantıda ben sormuştum) “çünkü Türkiye’nin geleneğinde kilise yoktu” cevabını veriyor.

Urfalı Beyzâde: Akif İnan

Maraş Lisesi’ndeki edebiyat ekolü yenilikçiydi ve öztürkçe kelimeleri göze batacak denli çok kullanırdı. Yani genellikle yakın dönem edebiyatçılarını daha çok okuyor ve benimsiyorlardı. Dolayısıyla Akif İnan’ın edebiyat anlayışıyla Maraşlıların edebiyat anlayışı birbiriyle uyuşmuyordu. Her ne kadar edebiyat hocaları Yusuf Ziya Beyzâdoğlu Divan şiirini sevdirerek okutmuşsa da, eski şairler gibi yazmaya hiçbiri de heves etmemişti. Maraş ekolü bir Fuzûlî, bir Nâbî ve bir Şeyh Galip’ten çok, yakın dönem edebiyatçılarını takip ediyor, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, İlhan Berk, Cemal Süreya, Ece Ayhan gibi şairleri okuyorlardı. Mehmet Akif İnan ise Urfa’da temelden aldığı Divan edebiyatı zevkini sürdürüyor, aruzla şiir yazma anlayışını 1950’li ve 60’lı yıllarda da kendince devam ettirmek istiyordu. Ne de olsa Maraşlıların toprağında Necip Fazıl’ın, baba tarafından onun toprağında da Nâbî’nin mayası vardı.

Vehbi Başer kullanıcısının resmi
Prof. Dr. Vehbi Başer

Genetük-IV : Yeni Türkiye 2/ Ana(yama)yasa(yamama)

 Anayasalarımız hep, kendisini ihlale yeltenen iç düşmanın defterini dürmek için mermisi namluya sürülmüş bir tüfek gibiydi. Esasen "kamu olarak halkın hukukunu devlet denen aygıta dayatan" bir Anayasa, düşünülmesi bile muhal bir şeydi. Yasama deyince "vatandaşın her işine burnunu sokan devlet"ten bir ferman çıkmasını anlıyorduk. Anayasama deseler, devletin daha doğarken anamıza, yaşımıza, yaşamamıza ferman buyurması filan diye anlardık.

Ex Oriente Virus (*)

Hollywood felaket filmleri (Contagion, Resident Evil vs.) ne derece karanlık tablolar çizse ve ne derece toplumun bilinçaltı korkularını kaşısa da, bugün Çin'de ortaya çıkan salgının gerçeklerinin o korkuları beslemeye yetmediği görünüyor: Çin'de açıklanan ölüm sayısı 633 (6.2.2020 tarihi itibariyle). Ünlü SARS gribi ise 349 ölüme neden olmuştu. Tüm dünyaya yayılan bu salgının şu an için Çin dışında yolaçtığı ölüm ise: 2. Bizce bu rakamlar "çok tehlikeli bir salgın" ile karşıkarşıya olduğumuz haberini tekrar düşünmemizi gerektiriyor.

Sade Yazmak

“Sade” yazmak, “basit” yazmak değildir. Çoğu kimse sade kelimesini basit kelimesiyle aynı anlamda kullanır. Oysa sade, içinde derinlik barındıran bir kavram… Fakat basit, sathidir; yüzeysel, üstünkörü, aceleye getirilmiş yazıdır. Sade yazmak, herkesin “bir şekilde” anlamla ilişki kuracağı, ama üzerinde durdukça, düşündükçe metnin içinde anlam katmanlarının dürüldüğünü fark ettirmek demektir. Derinlikli, nitelikli yazmak... Basit ise, çağrışımları sınırlı yazıdır; hemen anlamı ele verir.

Tarihe Dokunmak: Taş Baba Üzerinden Zaman Yolculuğu

Biz eğer ki ülkemizde bir bilinç yaratmak istiyorsak bu temasın fotoğrafını ders olarak okutmalıyız. Çünkü kasların hafızası vardır. Elbette bir esere  nasıl bir hassasiyet ile  yaklaşılması gerçeğinin atlanmaması gerekir. O noktada da ülkemizin insanlarını olumsuzlayarak bunun olabileceğini düşünmüyorum. Anadolu’nun çok farklı yerlerindeki eserler üzerinde çalışma yaparken çok farklı insanlar ile karşılaşan biri olarak üst telden değil de üslubunda anlattığınızda inanılmaz hassasiyetlerin yeşerdiğine şahidim.

Küreselleşme Perspektifinden Batı Medeniyeti ve İslam Toplumu-Ekonomik Analiz

Medeniyet kodları örselenmiş olan İslam toplumu, zihni bulandırılan ve sahip olduğu medeniyetle ilişkisi pamuk ipliğine bağlı olan geniş halk kitleleri henüz konunun felsefesini bile anlamaktan acizdir. Ama elbette, mesela çeyrek yüzyıl öncesinden daha iyidir. Bu yaşanan bir fetrettir ve daha önce de (Moğol ve Haçlı istilaları senasında) yaşanmıştır. Fransa Hitler tarafından işgal edildiğinde De Gaulle mücadeleyi bıraksaydı, Fransa ve Avrupa savaş sonunda gözünü bir başka dünyaya açabilirdi. Dolayısıyla hali hazırdaki fotoğraf rehaveti değil, çalışma şevkini artırmalıdır.

Şehirdeki Köylüler

Şehir” kozmopolit yapısı gereği farklı kültürlerin, kurallar çerçevesinde bir arada yaşamayı, birbirine saygı göstermeyi öğrenmesi gereken bir yer. Şehirdeki köylüler, “yabancıları” hiçbir yolla kendilerine benzetemeyeceklerini, eninde sonunda karşılıklı tahammüle dayalı bir hayat kurmalarının gerekeceğini, “medeniyetin” ancak sözleşmeler üzerine yükselebileceğini öğrenecekler. 

Astana-Soçi-Tahran Derken İdlib'de Neler Oluyor?

Ülkemize güney sınırımızdan gelen terörist unsurlar karşısındaki teyakkuz ve güvenlik haklarımızın altını çizmek kaydıyla ve Esed ailesinin bu konuda sütten çıkmış ak kaşık olmadıklarını bilmekle beraber diplomatik yolları tüketmekte erken davrandığımızı düşünüyorum. Bu aceleci karar, çok bilinmeyenli bir denklemin ortasında bıraktı bizi. Israrla hep vurgulamışımdır: 1) Rusya ve Çin’in, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde veto gücüne sahip daimi üyeler olduğunu dikkate aldığımızda, BM ile bu konuda bir yere varamıyacağımızı öngörmeliydik. 2) Obama yönetiminin son dönemlerinde ABD'de derin devletde büyüyen çatlakların Suriye'de karşımıza çıkacağını dikkate almalıydık.  3) Libya’daki Kaddafi sonrası durumdan ders alarak, sayısız uzlaşmaz grubun bulunduğu bir ülkede sonuca varmanın kolay olmayacağını düşünmeliydik. Her neyse…Mit müsteşarının Suriyeli yetkililerle görüşmesini ciddi bir adım olarak görüyorum. Adana Mutabakatı üzerinden derinleşerek giderek zararın neresinden dönülürse kardır.

Lüks Konut ve Konaklama Vergileri, Yahut “Şişman Kedileri Tokatlamak” Çare midir?

Devletin büyümesi devlet harcamalarının da büyümesi demektir. Savaş çok masraflı bir şeydir. Siyasi istikrarsızlığın, ekonomik istikrarsızlığın, önünü görememenin, belirsizliğin ve risklerin bedeli ağırdır. Daha akıllıca bir yol, barış odaklı politikalar uygulamak, diplomasiye ve iyi komşuluk ilişkilerine önem vermek; ülke içi ve bölgesel sorunları savaşarak, tehditle, rejim değişikliği hedefleyerek, gücümüzü aşan risklerin altına girerek değil; müzakerelerle, diyalogla, diplomasiyle, açık kapı politikasıyla, karşılıklı yatırımlar ve ticaretle çözmeyi denemektir. Demokrasi ve hukuk devleti standartlarının yükseltilmesi, keyfiliklerin önüne geçilmesi, hukukun üstünlüğünün ve kanun devletinin tesisi, iç barışın ve siyasi istikrarın sağlanması öngörülebilirliği arttıracak, riskleri azaltacaktır

Transhümanizm yeni eğitim felsefemiz mi oluyor?

Transhümanistler geri kalmış toplumların aradaki mesafeyi kapatamayacağı gibi ileri ülkeler ile aralarındaki bu mesafenin sürekli açılacağını söylüyor. Harari“İslam toplumları 20. Yüzyılda teknolojiyi ıskalayarak büyük bir felaket yaşadılar. 21. Yüzyılda ise bizim sorduğumuz soruların ne anlama geldiğini bile anlayamayacaklar.”, yani daha büyük bir felaketi yaşayacaklar diyor.

Hukukçu Gözüyle Şahsiyet Dizisi

Bu tür dizilerle şiddet ve cinayet  adaleti gerçekleştirmek için bir yöntem olarak kullanılıyor. Bu durum kişisel öç almayı meşru gösterip  adalet duygusunu ve devlet algısını yerle bir ediyor. Dizideki suçluların cezalandırılması  ibret değil bir örnek olarak kişilerin beynine yerleşiyor. Devleti ve  adaleti kurumsal olmaktan çıkarıp kişisel bir intikam idealize ediyor.

Modern Dünyanın ‘İlah’ı : Piyasa

Üreticinin, satıcının, tüketicinin rızasına, irade ve inisiyatifine bağlı olmayan ve aksine, bu ekonomik aktörleri kendine kul haline getirmiş olan ‘piyasa’nın hâkimiyetini ve tasallutunu kayıtsız şartsız tesis ettiği ekonomik düzen, fordist üretim tarzı ile teşekkül etmiştir. Son teknoloji makinalarla gerçekleştirilen seri üretim verimliliği zirveye taşımış ve prodüktivite patlaması yaşanmıştır. ‘İlah’laşmış ‘piyasa’ böylece, cennetin bu dünyada deneyimlenmesini takdir etmiştir. Nasıl mı?

Nereye Düşer Vardar Yenicesi

Buraya 1430'lu yıllarda önce kalabalık Türkmen grupları iskan edilmiş ve akıncılarla şehir, önemli bir askeri merkez haline gelmiş. Evrenosoğulları ailesi   şehir ve çevresinde pek çok vakıf kurarak burayı aynı zamanda bir kültür merkezi haline getirmeye gayret etmiş. Bu vakıflar aracılığı ile bölgeye yeni bir düşünce, hayat anlayışı ve medeniyet gelmiş, camilerin yanında ve onlarla iç içe eğitim öğretim merkezleri kurulmuş, daha sonra medreseler ve tekkelerle birlikte şehrin kültürel alt yapısı oluşturulmuş.

Mevlana, Akif Ve Okumakta Tekâsül

Okumadan yazmanın en büyük göstergesini söylemek gerekirse, ürünlerdeki dil yanlışları ve dil zevksizlikleridir. Sağlam metinler okumuş ve onlarla haşir neşir olmuş hiçbir yazar bu tür zevksizlik ve yanlışlıklar içine düşmez. Ama ne yazık ki bugün, onlara eksiklerini hatırlatacak, okumadan yazar olunamadığını anlatacak Yahya Kemal’lerimiz yok.