Türkçülükle Nereye Kadar ?

22 Mayıs 2020

 

Bana göre Türklük İslam’ın Ahmet Yesevi şubesidir ve bir nimettir, mutluluktur. Peki bu tanım hukuken bağlayıcı olabilir mi, olmalı mı diye sorarsanız, cevap: Hayır, asla! Çünkü kimse sübjektif bir tanıma katılmaya zorlanamaz. Zorlanırsa hukuk da insan da bozulur. Bir başka Türklük vizyonunu dayatmak da aynı sonucu verecektir. Hele bir de o vizyon çelişkilerle doluysa… İşte Türkiye’de yüz yıldır olup biten budur.

Hukuk, tartışmaya açık konularda masaya yumruk vurmak için değildir. Yumruk vuran hukuk “Tartışma bitmiştir!” demekle aslında halk içinde daha derin kırılmalara yol açar. Hukuk sistemimiz tam da bu karakterdedir: Felsefi tartışmalara arızalı çözümler getirmekte, arızalı çözümleri kanunlaştırarak olmadık toplumsal problemler üretmektedir.

Böyle bir atmosfer içinde eğitim gördüğümüz için “akl-ı selim” ülkemizde pek nadir bir meziyet oldu. İlber Ortaylı’ya isnat edilen şu söze bakalım: “Yunanistan’da din adamlarının çoğu Yunan milliyetçisi, Rusya’da din adamlarının çoğu Rus milliyetçisi, Ermenistan’da din adamlarının çoğu Ermeni milliyetçisi ama Türkiye’deki din adamlarının çoğu Türklük düşmanı! İşte Türk Milletinin önemli sorunu budur!”

Bu zırva Ortaylı’ya ait olmayabilir. Ona aitse çok vahim çünkü tespitin iler tutar yanı yok. Ona ait değilse bile analize değer çünkü Türkçülüğün retoriğini güzel örneklendiriyor.

“Zırva” kelimesini ağır bulanlar için açıklayalım:

Yunanistan Anayasası’nın 3. maddesi “Doğu Ortodoks Hristiyanlığı Yunanistan’da baskın dindir” der.

Rusya’da 1997 tarihli Vicdan ve Dini Örgütlenme Özgürlüğü Kanunu’nun giriş kısmı açık açık Ortodoksluğun Rusya için özel statüde olduğunu belirtir.

Din ve devletin ayrı olduğunu iddia eden Ermenistan’da da Anayasa’nın 18. maddesi ile din özgürlüğüne ilişkin kanunlar Apostolik Kilisenin milli kilise olduğunu ilan eder.

Şu halde bu ülkelerde din adamlarının devletle uyumlu milliyetçilik yapmasında şaşılacak, övülecek ne var? Türkiye ise bu ülkelerin tam zıttı bir mantalite sergilemiş. Yıllarca dini kimlikle savaşmış... Halen de strateji gereği barışık. Irkçı gündeme teslim olmayan İslam’a hala diş bileniyor.

Türkçüler ya devletin kuruluş vizyonundan gafiller ve hayal aleminde yaşıyorlar ya da dürüst değiller. İhtimal, herkesin kendileri gibi çelişkileri doğallaştırmasını bekliyorlar. Doğallaştıralım da bunun sonucu ne olacak? Yüz yıllık Türkçü devletin hala hukuktan kültüre, ekonomiden savunmaya, bilimden sanata, spordan siyasete bütün alanlarda bir uydu devlet görüntüsü verdiği gerçeği karşımızda dururken… Türkçülük kaliteli bir muhteva ortaya koymamışken… Kamplaşma ve kavga ile özdeşleşmişken…

Türkiye’de devletin kökenlerini anlamak için okunması gereken eserlerden biri Yusuf Akçura’nın 1904 tarihli “Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı makalesidir. Üç tarz-ı siyaset; Osmanlılık, İslamcılık ve Türkçülüktür. Akçura Türkçülüğü şöyle tanımlar: “Irka dayanan siyasi bir Türk milleti teşkil etmek”. O yıllarda Osmanlı Devletinde ırk bilinci gayrimüslimlerde vardı. Müslüman arasında ise din kimliği baskındı; ırka dayalı ulus bilinci mevcut olmadığı gibi ayıp, hatta günah sayılırdı. Akçura, Osmanlı toplumundaki Türk unsurlarda işte bu günah bilincin uyandırılmasını, Türklüğü benimsememiş unsurlarınsa Türkleştirilerek aynı bilince erdirilmesini savunmuştur.

Osmanlı yıkılınca üç tarz-ı siyaset içinden Osmanlılık kendiliğinden elenip gitti. Elde kaldı İslamcılık ve Türkçülük. Halk bu iki alternatiften İslam kimliğine ne kadar yatkınsa Cumhuriyetin kurucu kadrosu da aynı ölçüde Türkçülüğe yatkındı. Onun içindir ki halkın desteğine ihtiyaç duyulan istiklal ve ilk teşekkül yıllarında İslam söylemi kullanıldı; halkın dönüştürülmesi aşamasına geçildiğinde de Türkçülük devreye sokuldu. Dönüşümün önündeki engel olarak da yine İslam görüldü. Çünkü İslam ırk kimliğini vurgulamayı, hele hele başkalarına dayatmayı asla hoş görmüyordu. İslam’ın etkisi kırılmadıkça yeni devletin mayası tutmayacaktı. Irk ve ulus meydana gelmeyecek; devlet de bir türlü kurulamamış olacaktı.

Devletin mayasını en iyi özetleyen cümle ilk yılların en etkili Adalet Bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt’a aittir: “Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır: O da hizmetçi olmak, köle olmak hakkı!” (1930, Ödemiş). Atatürk’ün bakanları, yakınları içinde böyle kafatasçı sayısız insan vardır. Kendisi ise daha yumuşak ve politiktir. “Ne mutlu Türküm diyene” demiştir. Yani “Türküm de kurtul! Bizi uğraştırma!”

Bugünkü konjonktürde bu söz “Kürt değilim!”, “Laz değilim!” deme beklentisi gibi okunabilir. Halbuki o günkü konjonktürde “İslam kimliğimle var değilim!” anlamına geliyordu daha çok. Çünkü Türkçülüğün o yıllardaki asıl rakibi İslam’dı. Irkçı perspektifle doğası barışmayan İslam…

Kurucu ideolojiye basitçe “İslam düşmanı” demek doğru olmaz. Kurucular Türkçülük mayasının tutmasına fayda verecek şeylere dost, engel olabilecek her şeye düşmandı. Bu yüzdendir ki laiklik yolunda ilerleyen Türkiye, din devleti Osmanlı’da bile görülmeyen “gayrimüslim nüfustan kurtulma” politikaları izledi. Gayrimüslimler Türkleştirilemezdi. Irk olarak Türk olan gayrimüslimlerin dahi bağlılıkları devlete değil, kiliselerineydi. Halbuki Cumhuriyetin projesi için devlete bağlı bir nüfus zorunluydu. Ve o noktada tekrar İslam’a muhtaçlık baş gösterdi: Müslüman nüfusun bin yıllık devlete güven ve itaat refleksi vardı; o refleks üzerinden halka şekil verilmesi mümkündü.

Türkçülüğün daimi paradoksu da bu oldu: Türkçülük, başarılı olmak için, aslında rakip gördüğü ve hoşlanmadığı İslam zeminine muhtaçtı. Muhtaçlık zamanla o kadar arttı ve aşikar oldu ki “Tanrı dağı kadar Türk, Hıra dağı kadar Müslüman” şeklinde sloganlar zuhur etti. Tanrı dağı kadar Türklük şeklindeki ırk odaklı bir söylemle öne atılan birinin, Hıra dağı şöyle dursun, şadırvan kubbesi kadar bile Müslüman bilincine sahip olduğu şaibelidir. Ama ideoloji halka öyle satılmalıydı. İslam’a sırtını dönen Türkçülüğün halkı ürkütüp yok olacağı açıktı. İslam kullanılmalı, elde tutulmalıydı. Kısacası yüz yıllık dindarlık da laiklik de yalandı. Türkçülük taktiksel rotalar izleyerek sosyolojik zeminini genişletmeye çalışıyordu.

Bu yöntem kısmen etkili oldu. Zira halkın büyük bir kesimi İslam’dan kopmak istemiyordu. Yine azımsanamayacak bir kesim biat bekleyen devletin gölgesinden ve menfaatlerinden vazgeçmek istemiyordu. Çelişkiler içinde yaşayıp gitmek “kötünün iyisi” bir seçenekti. “Türkçülük” ve “İslam” birbirini sulandıran, başkalaştıran iki anlayış olarak zorunlu bir evlilik yapacaklardı.

Türklükle de Müslümanlıkla da problemimin olmadığını belirteyim. İkisini de kıymetli görüyorum. Fakat bu menfaat evliliğini tasvip etmiyorum. Fikriyatımız için, vatanımız için zararlı buluyorum. Bizi dürüst olmaktan, düzgün zemin kurmaktan alıkoyan Türkçülüğe de İslamcılığa da karşıyım.

Türkçülüğün nüvesinin de yolunun da meyvesinin de çelişki olduğu anlaşıldı. Türkçülük düşüncesi potansiyellerimize manidir. Ayak bağıdır. Şablonlara ayarlı insanlar, hayatın hiçbir gerçeğiyle yüzleşip yol alamazlar. Türkçülük de suni, savruk bir şablondur. Türkçü bir insan ve devlet realiteye saygı duymayı bırakmıştır, bocalamaktan kurtulamaz.

Türklük Türkiye’de resmi söylem planında “ırkla alakasız vatandaşlık bağını”, ekstra-legal tutum planında ise “ırkı” ifade ediyor. Kimse hars, kültür vs. kavramlarla tevil üretmesin çünkü hiçbir tevil pratikte sağlama alınmıyor; basbayağı ırk ve ırkçılık devreye giriyor. Türklük böyle çatallı bir olgu olarak yaşatıldığı için de Türkçülük devleti bir yandan ayakta tutan, diğer yandan da zayıflatan bir hareket olarak hayata geçiyor. Düalist zeminden düalist neticeler ortaya çıkıyor. Tutarlı bir Türkçülük ancak Nihal Atsız tarzı şeffafça faşist ve dinsiz olursa mümkündür. Onun da toplumda hiç şansı olmadığına göre…

Türkiye’de on yıllardır izlenegelen strateji, “Türklük vatandaşlık bağıdır” tanımını vitrine koyarak alttan alta ırk gündemini takip etmek ve ırk temalı ülküler peşinde koşmaktır. İnsanların algılarını kalıba sokmaktır. Bu heves Türkiye’de yıkıcı bir kültürsüzlük fırtınasına yol açmıştır.

Daha ilk günde konulan hedef şu değil miydi: Herkes kendisini Türk ırkından bilecek, o bilinçle biçimlenecek ve tanrısal devlet mekanizmasının neferi olacaktır. Ne kadar da demode hedefler… Ne kadar da 19. yüzyıl… Evet, öyle ama biz hala bu insancıl olmayan akımın tesirinden çıkamadık. Ulus devlet olacağız derken insanlığımız zedelendi. Önce “yaratıldık”, sonra da birbirimize düşman edildik.

Anayasalara göz atalım: 1876 Kanun-ı Esasisi’nde 4 yerde Türkçe kelimesi geçer. Müstakil olarak Türk ve Türkiye geçmez. 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda 1 maddede Türkiye geçer. Türk de Türkçe de hiçbir yerde geçmez (Türkçe 1923’te eklenmiştir). “Türk” kelimesi tek başına ilk defa 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda geçer: 18 kez. 1961 Anayasası’nda sayı 29 olur. 1982 Anayasası’nda ise sayı 73’tür.

Verilerin analizini bir anekdotla yapayım. Bir gün bir ortamda bu verileri paylaştım ve “Bu tablo size ne anlatıyor?” diye sordum. Hazır bulunanlardan biri, hiçbir tefekkür ışığı göstermeyen şu nobran tepkiyi verdi: “Rahatsız mı oldunuz hocam?”. Ben de “Evet, size bu şartlanmış cevabı verdiren bir sistemin varlığından rahatsızım” diye karşılık verdim.

Düşünmeyen, düşünmek istemeyen insanlar eğitim sisteminin eseri değil mi? Eğitim sistemi yasaların, anayasanın eseri değil mi? Zihinlerine bir şeyler tepiştirilmiş, endoktrine edilmiş insanlar üretiyoruz. İşe yarıyor mu? Türkçülük uğruna kavgaya hazır olanlar olduğuna göre -birileri açısından- işe yarıyor olmalı. Ama aynı şahıslarda yasaları kritik edebilecek, sıfırdan yazabilecek, insanların gönülden memnuniyetine arz edebilecek kabiliyet var mı? Yok. En diplomalısı kanunları dışarıdan alıp tercüme etmekten ötesini beceremez. Tek yaptıkları kanun anayasadır ki o da zaten milleti ideolojiye göre yontmak içindir. Yüz yıldır, bırakın finansal altyapı gerektiren işleri, salt zihinsel altyapı gerektiren hukuk gibi alanlarda bile bir arpa boyu yol alamadık. Dışa bağımlıyız. Zihinsel açıdan kapana sıkışmışız. Orijinal olamıyoruz. Taklit ve tekerleme ile gün geçiriyoruz. Üstüne de milliyetçilik taslıyoruz.

Türkçülük projesi, tefekkür kapasitesi hadım edilmiş yığınlar meydana getirdi. Atatürk Türkiyesi dediğimiz bu ülkenin evlatlarının hiçbir konuda fikir, vicdan ve irfan hürriyetleri yok. Hür olacak gelişim çizgisi yok ki… Tabulardan tabu beğenmeye itiliyoruz. Buna da şaşmamak gerek çünkü anayasalardan görüldüğü üzere bizzat devlet gittikçe artan dozda tabu dayatıyor. Tabu benimseme milli karakter haline getiriliyor.

Osmanlı’da bir Rumun, Bulgarın, Ermeninin ırkçılık yapmasını anlayabiliriz. Çünkü bütünden parça koparmak istiyor. Peki bütünü yöneten Türkün ırkçılık yapmasını nasıl izah edeceğiz? Türkçülüğün kökenleri katiyen milli değildir. Türkçülük milletimize giydirilmiş bir deli gömleğidir. Giydirenlerin de Türkün tarihi misyonundan intikam peşinde oldukları kanaatindeyim.

Zengin insanlar vardır, gıpta edilirler. Zenginliği göze soktukları an çirkinleşirler. Güzel insanlar vardır. Güzelliklerine mağrur oldukları dakika çirkinleşirler. Makam sahipleri kibirlendikleri zaman insanların samimi saygı ve sevgisini yitirirler. Türk tarihi de başarılarla doludur. İhtişamlıdır. Fakat başarılarla övünmek basitliği sonradan peyda olmuştur. Aynı zamanda Türkü ikilimde bırakmaktadır. Zira Türkün tarihindeki kayda değer başarılarının neredeyse tamamı İslam kimliği altında elde edilmiştir. İslam’ı çıkartınca Türkten geriye kalan şey Şamanizm, büyü, kımız, at, silah, çadır ve sairedir. Bu devirde hala bunlarla övünmek Türkü küçülteceği için devlet mitoloji üretmeye koyuldu. Ve ülke adım adım mitler, masallar alanı haline getirildi. Yüz yıldır enerjimizin büyük bir kısmını ideoloji konuşarak heba ediyoruz. Bu halden çıkmak için en temeldeki ideolojik kasılmayı aşmamız gerekiyor.

Evet, belki Osmanlı’da Türklük kaybolmuştu, bu aşırıydı. Fakat Cumhuriyet döneminde de Türklük sonradan görmelere has bir üslupla devlet politikasına dönüştürüldü. Bizim köylüsünden kentlisine gittikçe kaba bir topluma dönüşmemizde zihinlerimizin kaba propagandayla sürekli taciz altında tutulmasının ciddi payı vardır. Türkçülük zihin yapımıza ağır hasarlar vermiştir. Yanıp sönen bazı faydaları var diye bu ırkçı ve tenakuz dolu ideolojiye daha fazla teslim olamayız. Açıktır ki Türkçülükle geleceğe yürüyemiyoruz. Saplanıp kalıyoruz. Huzur bulamıyoruz. Türkçülüğün bize gösterdiği tek ufuk kavgalı bir ülke olmaktır.

Dikkat edilirse Türkçülük en çok bölücülüğü sorun eder fakat bölücülüğe aslında kendisi yol açmıştır. Nasıl mı? Devletin ırk bilinciyle ulus yaratma projesine uyum sağlayanlar derhal imtiyazlı bir grup olarak teşekkül etmiştir. Bir de bu projeye uyum sağlamayanlar, sessiz kalanlar veya itiraz edenler olmuştur. Kimilerinin “başı ezilmiş” ve nesillere aktarılacak düşmanlık tohumları ekilmiştir. Zamanla daha da ileri gidip devlete savaş açma zemini arayanlar olmuştur. İşte bu acıklı bölünmüşlük tablosunun kaynağı Türkçülük ideolojisidir. Türkçülüğün içi başka dışı başka bir çizgide seyretmesi, ince-kaba dayatmalardan medet umması halkın devlete içten güven duymasını engelleyerek devleti daima tehlikeye açık hale getirmektedir. Tehlike altında kalan devlet de mütemadiyen halk içinden düşmanlar belirlemekte ve gözüne kestirdiği bir kesimi ezerek bütün kesimleri disipline sokmaya çalışmaktadır. Başarılı oldukça yani vatandaşlarını hizaya çektikçe de aslında onların düşünme ve üretme enerjisini köreltmektedir. İnsanları ham içgüdülere hapseden her devlet gibi kendi altını oymaktadır.

Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: “Men ferraka fe leyse minna”. “Fark gözeten, tefrika çıkartan bizden değildir”. Yani kim insanları sahici birlik duygusu içinde görmezse ben de onu kendimden bilmem. Bu ülkede fark gözetme işini Türkçüler başlatmıştır: Türkler, Türkleştirilmesi gerekenler, bilinçlendirilmesi gerekenler diyerek… Bütün devlet politikaları sevgisiz ayrımcılık ve mekanik toplum algısı temelinde geliştirilmiştir.

Hiç Osmanlı’daki Kürt isyanlarından bahsetmeyin. Onlar bölgesel bey ve ağa otoritesi içindi ve halk nezdinde sistematik kabul görmemişti. Bu ülkede devlet karşıtı Kürtçülük, Türkçülüğe tepki olarak yayılmış ve keskinleşmiştir. Türkçü görüntüsünde Çerkezcilik de -ki devlet içinde güçlü bir ağdır- Türkçülüğün neticelerindendir. İnsanların kendi güzel kültür ve kimliklerini açıklayıp yaşamasına izin verilmezse bunun gibi daha nice komplikasyonlar vücuda gelir ve gelmektedir. Komplikasyonların kök sebeplerine sahip çıkmakla hastalıklar iyileşmez; daha da kötüye gider.

Türkçülüğün bir sonucu da şu olmuştur: İslam bilincinin yoğun saldırıya maruz bırakılması sebebiyle artık Türkiye’de Müslümanlık da bir ortak kimlik olarak hukukileştirilemez, hukukileştirilmemelidir. Bugün Türkiye’de Türkçülük yerine İslamcılığı ikame etmeye çalışırsanız onun da toplumsal başarı şansı aynı oranda düşük olacaktır. “Türklük şablonuna uysun” diye laiklikle yontulan halk belki planlandığı kıvamda Türk olamadı ama İslam da kalamadı. Bu saatten sonra İslamcılık yaparsanız toplumda bölücülük yapmış olursunuz.

Bu noktada biraz da Türk-İslamcılık adı verilen tuhaf buluşu inceleyelim (Türk-İslam sentezi, Türk İslamı gibi kavramlardan ayrı, daha eylemsel ve politik bir ideolojiyi kastediyoruz). Nedir Türk-İslamcılık? Devletin “Müslümanlar devleti kendilerinin zannetsin” stratejisidir. Diğer taraftan da “Devleti tamamen yabancı görüp elimizden kaçırmayalım; dişimizi sıkalım, bir gün devlet biz oluruz” diyen Müslümanların buldukları orta yoldur. Bu çözüm iki taraf için de bir ölçüde başarılı olmuştur. Fakat o da pek tutarlı, düzgün bir yol değildir. Türk-İslamcılık, Müslüman Türkler arasında faşist reflekslerin azımsanmayacak derecede doğallaşmasına yol açmıştır. Irkçı yörüngeye yaklaşan Müslümanlar fark etmeden İslam yörüngesinden uzaklaşmıştır. Daha makro boyutta ise Türk=İslam=Devlet şeklindeki özdeşleştirmeler ülkemizde savruk politikaların temeli olmuştur. Çünkü devlet resmi olarak laiktir. Bu gibi koalisyonlar bir yandan (laik) devletin altına dinamit koyuyor, diğer yandan da devletçiliğin bahanesi oluyor. Bir bocalamadır sürüp gidiyor.

Kabul edelim ki uzun zamandır devlet algılarımız sağlıklı değil… Hegelvari bir fetişizm, “devlet üzerinden insan yaratma” kibri içindeyiz. Zaten Türkçülük, Kürtçülük, İslamcılık vs. nedir? İnsanın bazı bencil duygularını yaşatmasının bir kamuflajı… Türk, Kürt, İslam olmakla yetinemeyen insan kendisine yabancılaşma içindedir. Ve bu tür yapaylıklar insana özgüdür. Hiçbir kedi kedicilik yapmaz; hiçbir ağaç ağaççılık yapmaz. Kedi kediliğini yaşar. Ağaç ağaçlığını yaşar. Özündeki kıymetten şüphede olan insan ise ideolojik karakter alarak kendisini kıymetli göstermeye çalışır.

Uzun sözün kısası; Türkçülük temelinde kurgulanan hukuk sistemimiz arızalıdır. Laik olamaz, İslam olamaz, ırkçı olamaz, ırkçılık karşıtı olamaz; tutarlı hiçbir karaktere bürünemez.

Bu kördüğümden kolay bir çıkışın olduğunu sanmıyorum. “Biz biriz, kardeşiz” söylemleriyle geçiştirilemeyecek bir kültür buhranı içindeyiz. Fazlasıyla bölünmüş bir toplumuz ve bunun farkındayız. Hiçbir kesim -istese bile- diğerini elimine edecek güçte de değil. Didişip duruyoruz. İdeolojik ısrarlar devleti kronik badirelere sokuyor. İnsanlığını devlet gölgesinde hissetmeye alıştırılmış kitlelerin nereye savrulup ne yapacağı kestirilemiyor.

Bütün ideolojik aşırılıkları huzur ve dirliğimiz için aynı derecede riskli görmekle birlikte resmi ideoloji olarak türetilen Türkçülük ve laikçilik boyutunda daha cesur özeleştirilerin gerektiği kanaatindeyim. Özeleştiriye izin vermeyenler devletin ve milletin göreceği zararları erteliyor, büyütüyor.

Hülasa Osmanlı’dan elde kalan vatanımızı alçıya alan, bir yönüyle kalıplarken diğer yönüyle koruyan Türkçülere teşekkür ederiz. Fakat o alçı artık bu ülkeyi boğuyor. “Türkçülük buraya kadar” deyip taze bir sosyal adalet felsefesi ve hukuk nosyonu zemininde geleceğe yürümemiz gerekiyor.

 

emir

hocam, belki makale bastan sona haklı evet fakat son paragrafta bahsettiğiniz taze bir adalet felsefesi nedir? bunu da biraz anlatır mısınız? yoksa kendinize ilk vazife olarak şu an ki vaziyetin habis köklerini ifşa etmek olarak mı görüyorsunuz?

Cu, 05/22/2020 - 22:30 Kalıcı bağlantı
Musa

Güzel yoğunlaşmış, bir şeyler yazmışsınız ama, bu yazdıklarınız da orada ifade etmeye kendi fikirleriniz içinden delil bularak hakikat haline getirmeye çalışarak iddia ettiğiniz ve "yanlışlıklarını" sıraladığınız "kaba ideolojik" tavırların aynısını, "Türklük İslam’ın Ahmet Yesevi şubesidir ve bir nimettir, mutluluktur", Osmanlı’da bir Rum’un, Bulgar’ın, Ermeni’nin ırkçılık yapmasını anlayabiliriz. Çünkü bütünden parça koparmak istiyor." gibi ifadelerle perdeleyerek nesnel verilermiş kullanmak açıkça bir manipülasyondur. Sadece bu iki şeyi ki bunlarda samimilik varsa, dikkate aldığımızda ortaya iki gerçek çıkmaktadır. Türklüğün İslam’ın Ahmet Yesevî şubesi olduğunu ifade etmeniz, asırları aşan bir bilinç olarak Türklüğün varlığına işaret etmiş oluyorsunuz. İkinci ifadede, yine samimi iseniz, bahsettiğiniz kavimlerin bütünden parça koparmak istediklerin dolayısıyla mazur görülebileceğini söylüyorsunuz. Türklüğün siyasî bir bütünlük peşinde koştuğu dolayısıyla bütünü korumaya çalıştığını neden görmek istemiyorsunuz?
İkinci mesele ise ki, bu da çok vahimdir, Türkçüler/milliyetçilerin, etraflarını yıka yıka kendini var ettiğini, dolayısıyla yıkıntıların üstünde gayrimeşru bir abide halini aldığı yargısını içeren ifade ve yaklaşımlar, bir varoluş mücadelesi veren bir milletin, sen varsın ama varlığını Türklük siyasî aklını, Türklüğü kültürel kavramını, milli devlete kimlik veren aktüel tavrını unutmalısın diyorsunuz. Bu aslında “yoksun" demek oluyor. 10 yıllık bir varoluş savaşından sonra seninle işim kalmadı artık hayatımda olmamasın demektir. Sizin hayatınızda olmamasını istiyorsanız olmasın sorun değil, ama kendi ideolojik tavrınızı genel geçer bir gerçek, yaşanılan çağın bir tavrı olarak hakikat olarak sunmak bir miktar sınırları aşmak olmuyor mu?
Üçüncü mesele, Türkiye’de bir kısmın ki, bunlar içinde Türk, Kürt, Çerkes vs. olabilir, yaşadığı aidiyet sorununu Türklüğün bir çıktısı olarak sunmak, hakikatte aidiyet probleminin, bunun doğal sonucu olarak terörizmin meşru gerekçelere dayandığına dair ifadeleriniz hedefleriniz hakkında ipuçları vermektedir. Bu bahsettiklerinize Türklük bir zemin teşkil etmediği gibi bunun önünde kale gibi duran, bütün korumak konusunda milletin nezdinde ortak bir şuur oluşturan bir gerçekliği ifade etmektedir.
Dördüncü mesele ise, Türklüğün, bir anlamda varlığını tarihsel devamlılığına güçlü bir imkân sağlayan İslam’ın, Türklükle olan irtibatının koparılmasına dair bir tavrın ürünü olarak değerlendirmemek mümkün görünmemektedir. Türkçülüğün, İslam’ı yoğun bir saldırı altına olduğu, marjinal örnekler üzerinden söylenerek genelleştirilmiş bir suçlamadır. Türkiye’de bütün ideoloji sahiplerinin ki bunlar içinde bazı İslamcılar da bulunmaktadır, İslam’la sorunu olanlar vardır. Bu ifadeler, Milliyetçilik/Türkçülük üzerine yıkmaktır ve yanlı ve ideolojik nefretin ürünü olarak sırıtmaktadır. Bir de bunun tuhaflığına dair vurgu ise kötü niyetli görünen bir söylemdir. “Nedir Türk-İslamcılık? Devletin “Müslümanlar devleti kendilerinin zannetsin” stratejisidir”, diye tanım da bin yılı aşan bir birlikteliğin ürünü olan tavrın inkârı raddesindedir.
Buna daha pek çok şey yazılabilir ama bu kadarı meselenin anlaşılmasına yeter diye düşünüyorum.

Ct, 05/23/2020 - 14:34 Kalıcı bağlantı

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.