Ayasofya’nın İdeal Statüsü Ne Olmalı?

16 Temmuz 2020

 

Ayasofya Danıştay kararıyla müze olmaktan çıkarıldı, Cumhurbaşkanlığı kararıyla da yeniden ibadete açılmak üzere Diyanete devredildi. Zaten uzun süredir kamuoyunun beklediği bir karardı. Hayırlı olsun.

Bir kuşağın özlemi, rüyası

Ayasofya’nın yeniden cami statüsüne kavuşturulması, ibadete açılması ve Ayasofya’da cemaatle namaz kılmak Türkiye'de bir kuşağın, hatta kuşakların rüyasıydı. Benim neslim Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Kadir Mısıroğlu başta olmak üzere, şairler ve kanaat önderlerinden Ayasofya’nın yeniden ibadete açılacağı günlerin özlemini duyarak, rüyasını görerek büyüdü. Şimdilerde sık dile getirildiği üzere, bizim için Ayasofya müzeye dönüştürülerek köreltilmiş, küstürülmüş bir mabeddi; Fatih’in emanetiydi, fethin sembolüydü, Ayasofya’ya ibadethane olmak yaraşırdı… 1934’te o zamanki siyasi iradenin fermanına uygun olarak bir Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye dönüştürülen Ayasofya, 86 yıl sonra yeniden ibadete açıldı; böylece ilk sahiplerini değilse de, sonraki sahiplerini, onların torunlarını sevindiren bir statüye kavuşmuş oldu.

Kamuoyunda, özellikle karara destek verenlerin hararetli sevinci ve coşkusu karşısında aykırı laflar etmek kolay değildir; tepki çekmesi ya da görmezden gelinmesi muhtemeldir. Ancak bu coşku eninde sonunda dinecek, hayat normale dönecektir. Sadece memnun olanların memnuniyeti açısından değil, aynı zamanda endişelenenlerin endişeleri açısından da meseleyi soğukkanlı bir değerlendirmeye tabi tutmanın uzun vadede önemli yararları olabilir. Bu bağlamda Ayasofya kararını değişik açılardan değerlendirmeyi deneyelim.

Öncelikle, siyasi otoriteyi tebrik etmek gerekir; dünya kültür mirasına dâhil, iki bin yıllık tarihiyle, dünyanın ikinci en geniş çaplı kubbesiyle bütün dünyanın tanıdığı, hayran olduğu bir yapı olan Ayasofya hakkında cesur, statükoyu değiştiren bir karar. Danıştay kısmı işin prosedürel tarafı. Asıl kredi siyasi iradenin; zira Ayasofya’nın ibadete açılması konusunu yeniden kamuoyunun gündemine getiren de, kamuoyunu buna hazırlayan da, bu sonucun taşlarını döşeyen de o. Bir taşla birkaç kuş birden vuran, çok yönlü getirisi olan bir karar: korona, kötü ekonomik gidişat vs. derken ortaya çıkan tereddütleri giderme, dağınıklığı toparlama ve safları yeniden sıklaştırmaya yaradığı kesin. Yukarıda sözünü ettiğimiz gibi, bir kuşağın rüyasını gerçekleştirdiği için epey hayır duaya vesile olacak bir karar. Dünyaya “buraların hakimi benim” mesajı verdiği de izahtan vareste, vs. vs. Ancak mesele bundan ibaret değil. Her konuda olduğu gibi, bu konuda da sağlıklı bir sonuca gidebilmek için bu kararı da artıları ve eksileri, avantaj ve dezavantajları birlikte değerlendirmekte yarar var.

Önce artılardan başlayalım: Beş yüzyıl cami olarak hizmet vermiş, sonra müzeye çevrilmiş, bir anlamda asli fonksiyonundan uzaklaştırılmış bir yapı yeniden asli fonksiyonuna kavuşturuldu mu? Evet. İslamcı-dindar muhafazakar bir neslin rüyası gerçekleştirildi mi? Evet. Milli ruh yeniden alevlendirildi, milli-dini duygular galeyana getirildi mi? Evet. Düşmanlara, “bu toprakların hakimi biziz, biz ne dersek o olur” mesajı verildi mi? Evet. Siyasi otorite açısından bakıldığında, saflar sıklaştırıldı, bir süreliğine de olsa iktidar tahkim edildi mi? Evet.

Bir de eksilere bakalım: Bu karar başta dini hassasiyeti yüksek çevreler olmak üzere, Hristiyan alemini ve Batı dünyasını Türkiye aleyhine pozisyon almaya, Türkiye’nin imajını karalama ve uluslararası itibarını zedeleme yönünde birtakım faaliyetlere kaynaklık edecek mi? Evet, etmeye başladı bile. Sosyal medyada Türkiye aleyhtarı söylem ve eylemler gözle görülür biçimde arttı. Hatta işi Türk bayrağını lavabo havlusu üzerine işleyip ayak altında çiğnemeye müsait bir nesne haline getirenler bile oldu.

Din ve ifade özgürlüğü konusunda gerek içerden, gerekse dışardan Türkiye hakkındaki eleştiriler yoğunlaşacak mı? Evet. Bu yönde de halihazırda bir hareketlilik olduğu ve bundan sonra da olacağı kesin. Türkiye'yi bu bakımdan sadece gayrimüslim çevreler değil, Müslüman çevreler de eleştirecek. Nitekim Amerika kıtasının en büyük Müslüman teşkilatı ISNA (Islamic Society of North America/Kuzey Amerika İslam Birliği) de Türkiye'yi eleştiren bir karar yayımlamış durumda.

Bir diğer önemli husus da şu: Ayasofya’nın Müslümanların ibadetine açılması Ayasofya’nın biz yeni sahiplerini sevindiriyor; ama acaba bizden önceki sahiplerini üzmüyor mu? Ayasofya’nın İstanbul fethedilip camiye dönüştürülmeden önce yaklaşık bin yıl kilise olarak hizmet vermiş bir yapı olduğunu unutmayalım. Mimarisi ve iç dekorasyonuyla Hristiyan dünyanın en görkemli eserleri arasında sayılan Ayasofya Doğu Roma’nın başkenti İstanbul’da bin yılı aşkın bir süre kilise olarak kullanılmış bir yapıydı.

Uzatmayalım, meseleye bir yönüyle baktığımızda, bugünkü karara imza atanların ve buna destek verenlerin sık sık dile getirdiği gibi “kılıç hakkı” denebilir; “Fatih’in mirası” denebilir, “fethin sembolü” denebilir; “iç işimizdir, işimize kimseyi karıştırmayız” denebilir…

Ancak meseleye başka açılardan da, soğukkanlı bir şekilde bakabilmek, Ayasofya’nın statüsünde tarih boyunca yapılan değişiklikleri sakin bir şekilde sorgulayabilmek de lazım. Bu konuda atılan ve atılacak adımların emsal teşkil etme potansiyeli, Hristiyan-Müslüman dünya ve Batı-Doğu ilişkilerine muhtemel yansımaları nedeniyle bu konu üzerinde salim kafayla düşünüp hareket etmekte yarar var. Bu çerçevede sorulması gereken 4 önemli soru şudur: 1) Fatih’in kararı doğru muydu? 2) Mustafa Kemal’in kararı doğru muydu? 3) Bugünkü karar doğru mu? 4) İdeal çözüm nedir?

Fatih’in kararı doğru muydu?

Diyebilirsiniz ki, “sen kimsin ki koskoca Fatih’in kararını sorguluyorsun?” Haklısınız, biz kimiz ki çağ açıp çağ kapatmış bir imparatorun kararını sorgulayacağız. Ancak, siyasi mülahazaları bir kenara bırakıp da, ilmin ışığında ve salim kafayla meseleye bakılırsa, bütün insani kararlar sorgulanabilir, eleştirilebilir, övülebilir, yerilebilir. Bir karar sırf Fatih verdi diye, veya sırf Mustafa Kemal öyle buyurdu diye, veya bir başka kudretlü-devletlü öyle ferman buyurdu diye “bizatihi” doğru olamaz. Kararları doğru ya da yanlış yapan kişiler veya sıfatlar değil, ilkelerdir, bu ilkelerin kendisinden türetildiği ilahi buyruklardır.

Bu çerçevede soruyu yeniden soralım: Bir mabedin, siyasi egemenlik sembolü olarak statüsünün değiştirilmesi, bir kilisenin cami yapılması doğru mudur? Hayır, değildir. Neden? İlke bellidir: Sana yapılmasını istemediğin şeyi sen de başkasına yapmayacaksın. İster Hz. Muhammed’in (as) sözü olarak, ister bütün dinlerin ve hukuk sistemlerinin paylaştığı ortak temel bir ahlâki ilke olarak kabul edin, bu tür konularda yolumuza ışık tutması gereken ilke budur. Biz Müslümanlar, Hristiyanların bizim camilerimizi kiliseye çevirmesine razı olur muyuz? Asla. İspanya’da Endülüs İslam medeniyetinin güzide hatırası Kurtuba Camii’nin tepesinde çan kulesini görünce içimiz cız ediyor mu? Evet. O halde, sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapmayacaksın. Üstelik Hz. Peygamber (as) döneminde bir kilisenin camiye çevrildiği bir örnek, bizim bildiğimiz kadarıyla yoktur. Kudüs’ün fethi sırasında Hz. Ömer herhangi bir kiliseyi camiye çevirmemiş, hatta (Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği ve göğe yükseldiğine inanılan) ünlü Kıyamet Kilisesi’nde namaz kılmaya davet edildiğinde bunu reddetmiş, nedeni sorulduğunda “ben burada namaz kılarsam Müslümanlar bunun anısına burayı camiye çevirmek isteyebilirler” diye endişesini dile getirmiş, yakındaki boş bir alanda namazını kılmış, buraya daha sonra bugün hâlâ ayakta olan Hz. Ömer Camii inşa edilmiştir. “Müslümanlar fethettikleri bölgelerde kimseye zarar vermemişler, onları dinlerinde, inançlarında ve ibadetlerinde serbest bırakmışlardır” argümanı Ayasofya kararı karşısında büyük yara almaktadır. Fatih’in Bosna’nın fethinden sonra yayımladığı ünlü emanname (yerli halkın can, mal ve din güvenliğini garanti eden ferman) ile Ayasofya kararını uzlaştırabilmek de kolay değildir. Bir tarihçi çıkar da “o zamanki anlayış ve işin raconu o idi ki, siz fethettiğiniz yerde bir sembolik statü değişikliği yapmadan orası fethedilmiş sayılmazdı,..” der ve ikna edici belgelerini de ortaya koyarsa ne âlâ, değilse, Fatih’in kararı gerçekten de sorgulanması gereken bir karardır.

Mustafa Kemal’in kararı doğru muydu?

Peki tek parti döneminde, Mustafa Kemal’in tam yetkili otorite olduğu yıllarda 1934 tarihli bir Bakanlar Kurulu kararıyla, 1453’ten beri yaklaşık beş yüzyıl cami olarak hizmet vermiş bir yapının bu kez müzeye çevrilmesi doğru muydu? Bu satırların yazarına göre, hayır, bu karar da doğru değildi. Belki amaç Batı dünyası ile ilişkileri düzeltmek, Avrupa’ya şirin görünmekti; belki bu ülkeyi Osmanlı geçmişinden biraz da uzaklaştırmaktı; belki laikleşmenin sembol adımlarından biri olarak düşünülmüştü, vs. Sebep her ne olursa olsun, bir caminin, bir ibadethanenin, vakıf senedine aldırış etmeden statüsünün değiştirilmesi de doğru değildi. Bu anlamda bugünkü karar bir yanlışın düzeltilmesi anlamına da gelebilir. Üstelik, bir dönemin siyasi icraatlarının zamanla değiştirilebilir şeyler olduğunu, mutlak-değişmez-değiştirilemez şeyler olmadığını göstermesi bakımından da anlamlıdır, bu açıdan Erdoğan’ı kutlamak gerekir.

Bugünkü karar doğru mu?

Bu saatten sonra, yani Danıştay ve Cumhurbaşkanlığı kararını verdikten sonra bu kararın sorgulanması çok anlamlı olmayabilir. Kamuoyunun çoğunluğunun da bu karara destek verdiği anlaşılmaktadır. Hele bunun siyasi otorite açısından yukarda sayılan kazançları da düşünüldüğünde, kararın sorgulanması herhangi bir sonuç doğurmaz, belki birilerinin size kızmasına sebep olabilir. Ama madem hakikatin hatırı her şeyden üstündür, bir kararı doğru yapan o kararı kimin verdiği ya da verdirdiği değil, söz konusu kararın temel ahlâki ilkelere uygun olup olmadığıdır; o halde bugünkü kararın da bu süzgeçten geçirilmesinde yarar olabilir. Bu açıdan bakıldığında bugün alınan karar en doğru karar olmasa bile, ehven-i şerdir; Ayasofya’nın ibadete kapalı bir müze olmasındansa,  beş yüzyıl boyunca sahip olduğu Müslüman ibadethanesi, yani cami statüsünde olması daha tercih edilebilir bir durumdur.

Ancak, ki bu önemli bir ancaktır, o temel ilkeyi yeniden hatırlamak zorundayız: Hristiyanlar veya Yahudiler, eskiden Müslümanların egemen olduğu coğrafyalarda (Balkanlar, orta ve doğu Avrupa, Afrika, Kırım-Kafkasya, Hindistan...) bir dönem Müslümanlara ibadethane olarak hizmet vermiş camilerimizi “artık buraların sahibi, egemen gücü biziz, bu yapılara istediğimiz muameleyi yaparız” demelerine, camileri kiliseye çevirmelerine razı mıyız, değil miyiz? Ayasofya’yı sadece Müslümanların ibadetine açarsak, Kurtuba Camii’nin kiliseye dönüştürülmesine, Allah korusun Mescid-i Aksa’nın altının oyulmasına hangi gerekçeyle karşı çıkacağız? İşte bu hayati nokta, bizi, Ayasofya’nın statüsü konusunda daha farklı bir çözüm önermeye götürmektedir.

En ideal çözüm ne olabilir?

Yukarıda sayılan gerekçeler ve sakıncalar dikkate alındığında, bizce Ayasofya için ideal çözüm, bu mabedin hem Müslümanlara ve hem de eski sahipleri Hristiyanlara hizmet verecek bir statüye kavuşturulmasıdır. Mabed içinde yapılacak uygun düzenlemelerle içinde hem Müslümanların namaz kılabildiği, hem de Hristiyanların kendi ibadetlerini yapabildiği bir ortamın oluşturulması birçok sorunu kendiliğinden ortadan kaldıracaktır. Böylece hem en başta ibadethane olarak inşa edilmiş bir yapı asli hüviyetine kavuşturulmuş olacak; hem de Hristiyanları küstürmenin, Müslümanlara karşı diş biler hale getirmenin, Türkiye'nin kendi ayakları üzerinde durma çabalarından hazzetmeyen Batılı egemen güçlerin de “din ve inanç hürriyeti” ve “azınlıklara baskı” temelinde Türkiye'ye yönelik haklı-haksız eleştirilerinin önüne geçecektir.

 

Alev Özuzun

Tebrikler, çok iyi, akılcı, her açıdan mantıklı bir düşünce yazısı...en azından planlanan düşünceye, uluslararası politik açıdan daha ılımlı/sempatik stratejik bir hedefle ulaşılmış olunurdu.
Saygılar

Pa, 07/26/2020 - 18:09 Kalıcı bağlantı

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.
9 + 4 =
Bu basit matematik problemini çözün ve sonucu girin. Örn. 1+3 için cevabı 4 olarak girin.