"Kendini Kendine Adamak" ve Ararken Kaybolmak

22 Mart 2020

“İşi taş yontmak olan bir baba ile ebelik yapan bir anneden dünyaya gelen Sokrates, yoksul sayılabilecek bir sınıfa aittir. Kendisi de bir aile kurmuştur. Askerlik hizmeti dışında, doğrudan gelir getiren sürekli bir işi olmamıştır. Duvar ustasıdır, ancak bunu da geçinmek için yapmamıştır. Bütün yaşamını felsefeye adamış, yaz kış çıplak ayakla ve ince bir entariyle Atina sokaklarında dolaşmış, sürekli gençlerle konuşmuş, onlara sorular sorup, cevaplarını bulabilecekleri diyaloglara girmiştir. Sokrates, Buda ya da Konfüçyüs gibi soylu ya da zengin bir aileye mensup değildir. Doğumu da yaşamı da sıradandır. İnzivaya çekilmemiş, hep toplumun içinde kalmıştır. Sokrates’i ahlak kahramanı yapan şey, savunduğu inanç ve değerlere uygun yaşaması, hatta bu uğurda ölmesidir.”[1]

 

İnsan anlam arayan ya da bir anlama göre yaşayan bir varlıktır. Sokrates örneğinde ‘hayatın anlamı’, insanın benimsediği inanç ve değerlere uygun yaşaması ve gerektiğinde bunun için ölümü göze almasında mündemiçtir. Ancak uğruna sahip olunan en değerli varlığın bile feda edilmesi, hayatın ve varoluşun bir amaca kavuşmasıyla ilgili daha çok. İnsani gelişim ya başkalarıyla bilinen bir geleneği ya da başkalarıyla anlamlı olan bir amacı arayarak kemale ulaşır.

Anlam arayışı özünde daha çok bireysel süreçleri vurgulasa da birlikte yaşamdan kaynaklanan sebeplere ve toplumsal içeriklere sahiptir. Değerler ve tavırlar diğerleriyle birlikte yaşayan insan için anlam taşır. Bu bakımdan tek başınalık tercihi bile bir soyutlanma ve inzivadan çok diğerlerine yönelik özel bir duruştur. Anlam sistemlerinin çoğullaşması, rekabeti, mutlaklaşması veya izafileşmesi bireysel olmaktan çok sosyolojik bir vakıadır. Çoğullaşma bir yönüyle anlam sarsıcı ve hatta yıkıcı tecrübelerin artışıyla ilgilidir. Yeni zamanların belirsizlik ve akışkanlıkla malul olmuş dünyasında durmaksızın yeni anlamlar sökün etmektedir.

Varlığa ve hayata bir anlam atfetmek, kendisi hakkında düşünen insanın çevresi ve başkalarını da kuşatan özel bir anlayışa ulaşmasıdır. Anlamın muhtevasında hayata ve gerçekliğe ilişkin bir yorum ve tercih sözkonusudur. Bugün anlamın kuşaklar boyu aktarılan bir hafıza yerine bir tercih ya da yorum konusu olması, zamanımızın bireycileşmiş seküler karakterinden dolayıdır. Sekülerlik basitçe dinden bir uzaklaşma değil, aksine giderek yaygın hale gelen belirsizlikler, kontrolsüz gelişmeler ve küresel krizlerle dini anlamın da seküler cevaplar arayışına katılmasıdır.

Bugünün insanı ciddi bir anlam ve değer karmaşası içindedir. Anlam zaman içinde hakikati temsil eden vahyin, metafizik öğretilerin ve sıkı dokunmuş mutlakçı ideolojilerin geçerliliğine can verirken, bugün gelinen noktada çoğullaşmış eşdeğer sistemler, birbirine denk cemaat kalıpları olarak sıradanlaşmış ve izafileşmiştir. Bu yüzden aramak ya da arayışın bireyci kutsanması, aslında derinliksiz bir yolculuk ve popüler bir ilgiye dönüşmüştür.

Bugün insanlar geniş kapsamlı müşterek bir inanç sistemi yerine anlamlar piyasasında arza sunulmuş çeşitli alternatiflerle karşılaşmaktadır. Ulaşılan her bir hakikat esasen kendisi için çileli seferlere çıkılan bir keşif değil, tercihe sunulan ve hepsi de doğru sayılan şıklardan biridir sadece. Çoğullaşan anlam sistemleri kuşatıcı iddialardan uzaklaşırken umut potansiyelleri de zayıflamıştır. Dolayısıyla seçeneklerden biri haline gelen ve kudreti sendeleyen anlamın kuşatıcılığı ve dermanı da gevşemiştir. Anlam sistemleri sanki boş zamanlara ertelenmiş bir rahatlama egzersizi gibi. Aslında başlı başına bir sistem özelliği de kalmamıştır yeni öğretilerde. Yeni anlam örüntüleri hayatı kuşatmıyor, detayları doldurmuyor, akışı yönlendirmiyor, daha çok törensel bir aksesuar gibi. Boşluk doldurmak, hava almak ya da deşarj olmak için müracaat edilen bir kategori yalnızca. Revaçtaki anlam kalıpları bireysel güçsüzlük, başarısızlık, depresyon ve aitsizlik gibi sıkıntılara cevap veriyor.

Anlam böyle izafileşince ona bağlı değerler de izafileşiyor. Sınırlı bir alanda sınırlı ve değiştirilebilir bir anlam, etkisiz, güçsüz ve çabuk kaybolan değerler sunabiliyor yalnızca. Eğer bir değerler krizi varsa bugün, aslında bir anlam ve hakikat sorunu vardır.

Varoluşun anlamı ya da anlamlı bir oluş, yaşamın bir takım değerlerle uygun bir amaç ve gaye kazanmasıdır. Dolayısıyla sürekli bir anlam peşinde koşmak bir amaç olamaz. Değerlere ve pratiğe dönüşmeyen bir anlam sistemi, zihinsel bir yük olabilir ancak. Kendini sürekli bir arayışa abone kılmış anlam arayıcısı ya da kazıcısı olmak çoğu zaman yaldızlı bir statü gibi algılanabilmektedir. Oysa hakikati, zihni anlamda tam tekmil kuşatmak mümkün değildir; imkan dahilinde olan ise tercih edilen ve iman edilen anlama uygun bir hayatı pratiğe çıkarmaktır.

Ezberler ve miras alınmış kalıplar içinde yaşamaya razı insanın sistemin anlamıyla ya da hayatın anlamına yönelik zihinsel bir derdi olmaz. Lakin hayatın kritik anlarında sisteme ve anlama uygun cevapları tekrarlıyor ve şüphesiz bir kararla teslim oluyorsa, burada pratiğin değerini teslim ediyor demektir. Hakikat yaşamın pratiğinde içkindir. Anlam sadece bir arayışa konu değildir, tutarlılık için anlamlı eylem de gerekir. İnsan kendisiyle sadece zihinsel olarak ilgilenmez, kendisiyle ilgilenme sorumluluk ve cesareti aynı zamanda hayata müdahil olmayı gerektirir. Müdahil olmak anlamlı bir risk alma ve cesaret örneğidir.

Birey olmanın üst değer haline geldiği bir dünyada anlamlı bir hayat tasavvuru, ilk olarak kendiliğini farketme ve özfarkındalıkla oluşmaya başlar. Anlam örgüleri zamanın seyrinde yön belirlemeye yarasa da genellikle hafızayı biçimlendiren bir müktesebat ile onu besleyen tahayyüllerden oluşur. Burada sözü edilen örgü kolektif bir kimliğin içinde hazır halde bulunan bir dünya görüşü ve zihniyettir daha çok. İnsanların çoğu bu kolektif zihniyet ve örüntüleşmiş dünya görüşü sayesinde hayat içinde bir duruş sorunu yaşamazlar. Ancak hazır kalıpların zahmetsizce kullanılması pratik bir rahatlık getirse de, bu durum insanları yine de zaman zaman sorgulama ve kendilerine dönme ihtiyacından alıkoymamaktadır. Bu esasen her insanın kendine özgü biyografi oluşturma çabasından kaynaklanır. Geleceğe ve kültüre tam bağlı da olsa her insan kendi hayatının mimarıdır. Mutluluk, verili bir aidiyete gönüllü katılmakta yatar. Gönüllü olmak da kişisel bir yorumdur sonuçta.

Hayat mücadelesi ve hayatın kendisi insani varoluşun kaynaklarından biridir. İnsan yaşama azmi ile tutunmaya çalışan bir varlıktır. Ancak bu tutunma mücadelesinde kişi kendi başına değildir. Yalnız yaşayamaz, bir aile, akrabalık ve komşuluk gibi sosyal bağlar içinde sürdürür hayatını. “Kendi” için yaşamak diye bir şey yoktur özünde. Kendini kendisiyle zorunlu bağı olan ailesinde görür. İnsana içinde doğduğu, yetiştiği ve kimlik bulduğu aidiyet grupları olan aile, din, millet ve vatan için ya da bir düşünce etrafında belirginleşen idealler için yaşaması gerektiği öğretilir. Belki de bu yüzden geleneğin ve kimliğin ağır bastığı topluluklarda hayatın anlamı daha çok aidiyetlerde karşılık buluyor. Kolektif konfor sunan kimlikler, anlamın sağlayacağı mutluluğu fazlasıyla verir. Bütünlüklü bir hayat ve ilişkiler şeması sunan bir kimlikte varlık bulan şahsiyet zihni bunalım ya da yönsüz bir hayat nedir bilmez.

Kolektif yaşam ve kültürel hafıza insanlara her ne kadar kimlikle ilgili özel tavırları yüklese de modern gündelik hayat, her türlü tarihi, dini ve milli bağları giderek araçsallaşan bir mecraya sürükler. Burada yaşıyor olmanın mazisi bize irfanı, imanı ve ihsanı olan bir kimliği atfederken, şimdi yaşıyor olmanın kültürü ise küresel tüketim dünyasında ayakta durabilmenin değerlerini kullanmaya mecbur ediyor. Modern dünya hazır kalıplarla tekrar eden muayyen bir hayat döngüsü yerine sürekli artan ve akan bilgi seliyle her bir insanın kendi yaşamıyla ilgili kararlar almasını zorluyor. Bugün her bir insan için hayatın anlamı, geçmişin müstakim gelenekleriyle süren istikrarlı bir dünya ile modern kurumların yabancılaştırıcı metalaşmış kültürü arasında bir cedeli içeriyor. Gündelik hayat dünyası ne geçmişin huzur veren dinginliğini ne de bugünün riskleri bertaraf eden güvenini sağlıyor. Üstelik artık hayata hükmeden güç merkezlerine karşı, hafızayı ve hayatı savunacak bir sivil iradenin imkanı da giderek zayıflıyor.

Hayat, ayakta durabilmek için geliştirilen gel-git stratejileriyle yürüyor. Hiç bir geleneğin ya da yaşam tarzının kendi bütünlüğü içinde tercih edilme ve yaşanma ihtimali yok. Her gelenek ya da kültür, bugünün insanı için ihtiyaç anında bir stepne sadece. Gündelik hayatın rutinleri geleneğin bir dünya ve varlık tasavvurundan kopuk olduğu gibi modernliğin insan ve toplum modeline de tam olarak bitişmiyor.

Gündelik hayat rutinleri, insani ilişkilerde bütün kadim değerleri ve anlayışları bertaraf eden bir duyarsızlığı ve vicdansızlığı ikame ediyor. Bir kariyer hengamesinde nefes nefese hayatların ne yavaşlayıp varlığı anlama ne de durup tefekkür etme şansı kalmıştır. Sorun liyakatlıları seçen mekanik bir sistem ve onun bürokrasisi değil, sistemin seçkinlere ve bizden olanlara geçit vermeyen rasyonelliği de değil. Sorun daha çok bu dünyanın içinde var olabilme hırsıyla insaf, merhamet ve adaleti devre dışı bırakan insani tükeniş ve savrulmadır. Popüler piyasacı kitle kültürü, kimliğin kadim kodlarını folklorik bir metaya dönüştürüyor. Ömrü bir mühlet ve sorumluluk olarak gören ve insanı bir kemalat için kendi nefsinde ve aidiyetinde tezkiye ve mücadeleye çağıran irfanın aksine bugün “kendini kendine adayan” narsist bir bilinç, gündelik hayatın kişilik modeli olarak yaygınlaşıyor. Her medeniyet özünde bir insan ve toplum modeline dayanır. Küresel tüketim kültürünün metalaşan değerler sisteminde insan yeni benlik ve aidiyet krizleriyle varlıktan ve anlamdan kopuşun sancılarını yaşıyor. Bencil ve narsist eğilimler kültürel hafızanın umut ve gelecek vadeden birleştirici ve dayanışmacı bütün simgelerini buharlaştırıyor.

Anlamın tüketime konu olduğu bir kültürde popülerleşen “arayış”, bireyci bencilliğin ve tüketimci yoksullaşmanın bir yansıması sadece. Çoğullaşan anlam seçeneklerine rağmen, aklın ve imanın araçsallaşmasıyla kültürler çölleşmekte, insani yaşam çürümektedir. İnsan ancak krizin küreselleşmesi, felaketlerin ve salgınların sosyal ve kültürel ayrımları eşitlemesi karşısında yeni bir sendelemeyle kendine gelmektedir. 

Anlam arayışını yalnızca entellektüel ve zihni bir çaba olarak görmemek lazım. Anlam çoğu zaman eylemle, insanca yaşamak için verilen fiili mücadele ile somutlaşan bir tasavvurdur. Esasen sadece zihni sınırlar içerisinde geliştirilmiş bir anlam dünyasının hayata dokunmadığı müddetçe geçerli bir iddia oluşu da şüphelidir. Esasen giderek artan küresel riskler ve felaketler anlamın eylemsel ve kamusal boyutlarını öne çıkarıyor. İnsanlar kendilerini kuşatan çevresel ve toplumsal krizlerde ancak hafızayı ve dayanışmayı ihmal etmenin faturasıyla yüz yüze geliyor. Artık kendiliğini farketmeye, bireysel performans ve kariyeri artırmaya yönelik tekil arayışlar değil, bir kolektifliğin dayanışmasına ve bir aidiyetin sıcak ortamına taşıyacak anlam arayışları revaçta. Kuşkusuz bunda insanın bütün bireyci gelişim imkanlarına rağmen, küreselleşmenin giderek artan ve yaygınlaşan endişe, kaygı, risk ve güvensizlik artıran yansımaları etkili olmaktadır. Belki de bu yüzden insan anlamdan çok evini ve kardeşlerini aramaktadır.

 


[1] Hasan Ali Yücel, İyi Vatandaş İyi İnsan, Kültür BY, Ank. 1993, 33; Ahmet Cevizci, Etiğe Giriş, Paradigma, İst. 2002, 35

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.