Siyasal İslam’ın Zaferi

24 Şubat 2020

“Yıldıray Oğur: Siyasi İslam’ın çöktüğünü mü düşünüyorsunuz?

Abdullah Gül: Öyle, tüm dünyada.

Karar Gazetesi, 18 Şubat 2020”

 

Siyasal İslam’ın çöktüğü, veya iflas ettiği, veya bittiği, veya öldüğü farklı isimler tarafından farklı zamanlarda ilan edildi.Meşhur Amerikalı yazar Mark Twain’e atfedilen bir söz vardır. “Ölümümle alakalı söylentiler fazlasıyla abartıldı.” Benzer şekilde siyasal İslam’ın iflas ettiği veya öldüğü iddiası fazlasıyla abartılı bir iddia. Hatta iflas, ölüm, hezimet bir tarafa, siyasal İslam’ın bir asırdan fazla süren mücadelesini önemli bir açıdan zaferle bitirdiğini iddia etmek bile mümkün. Hem de bunu Müslüman dünyada seküler devletçiliğin kalesi olarak bilen, ve elbette sekülerliği fazlasıyla abartılan, Türkiye’de başararak.

Siyasal İslam’ın ölümü/bitişi/iflası/çöküşü iddiaları esasında siyasal İslam’ın asıl hedefinin ne olduğundan ziyade, iddia sahiplerinin gizli ve açıktan bu ideolojinin temsilcisi kişi veya partilerden beklentilerini yansıtır. Dolayısıyla siyasal İslam, kendisi ile alakalı beklentiye girenleri bir şekilde hayal kırıklığına uğratmaya devam ettiği müddetçe benzer ilanlar yapılmaya devam edilecek.

Nitekim 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, siyasal İslam’ın çöküşünü, siyasal İslam’la ilişkilendirilen iktidardaki partinin “demokrat ve özgürlükçü” olamaması, “temel insan haklarını” benimsememesi ve bunun neticesi olarak “iyi yönetişim” gerçekleştirememesine bağladı.

Siyasal İslam’ın temsilcisi kişilerin veya partilerin elbette dönem dönem başarmak/hayata geçirmek istedikleri arasında Gül’ün sıraladığı hedefler oldu. 2000’li yılların başında, Gül’ün de dahil olduğu dönemin siyasal İslam’ın temsilcisi kişiler, Adalet ve Kalkınma Partisi ile demokrasi ve insan haklarına saygılı bir politik sistem ve yerel yönetimler ve dini cemaatler/tarikatlerin yaptığı sosyal yardımlar ile yumuşatılacak ancak dünya kapitalizmi ile entegre neo-liberal bir ekonomik sistem vaat etmişti.

Elbette ne demokratik politik sistem ne de neo-liberal ekonomik sistem siyasal İslam ideolojisi ve düşüncesinin özü ile doğrudan ilintiliydi. Ancak ideolojinin temel kaynakları tevil edilerek pekala uygunluk iddia edilebilirdi. Bu kombinasyonun tam zıttına tamamen faşist bir politik sistem ve sosyalist bir ekonomik sistem de ideolojinin kaynaklarının uygun bir şekilde tevil edilmesi ile pekala meşrulaştırılabilirdi. Nitekim siyasal İslam’ın temsilcisi kişiler veya partiler ideolojinin doğduğu kabul edilen ondokuzuncu yüzyıldan itibaren farklı, hatta birbiri ile zıt politik ve ekonomik duruşları bünyesinde barındırmıştı.

Bu zıt duruşlar aslında siyasal İslam’ın özündeki iç çelişkilerin değil, (kişi veya parti) temsilcilerinin içinde yaşadıkları yer ve zamanın yarattığı kısıtlar ve fırsatların önüne koyduğu koşulların sonucuydu. Söz konusu koşullara göre, siyasal İslamcı bir kişi veya parti anayasal monarşiyi veya demokrasiyi savunabileceği gibi, faşizmi andıran bir sistemi de pekala savunabilir. Esasında bu iki zıt duruş siyasal İslam ideolojisinin özü itibariyle tutarsızlık oluşturmaz. Zira siyasal İslam ideolojisinin özü açısından politik veya ekonomik sistem neticede temel bir konu değil, ikincil bir konudur.

Siyasal İslam herseyden önce bir tepki ideolojisi olarak doğdu. Tepki duyduğu şey de, ondokuzuncu yüzyıl ortaları itibariyle Müslümanların Batılı devletler karşısında düştüğü zayıflık ve acizlik durumuydu. Osmanlı, Tunus, Mısır, İran gibi ülkelerde politik elitler bu durumu düzeltme doğrultusunda reformlar hayata geçirmiş, ancak bu reformlar Batılı devletlerle asimetrik güç ilişkisini düzeltememişti. Üstüne üstlük Batı’dan ilhamla hayata geçirilen reformlar dinin kamusal rollerini, özellikle hukuk ve eğitim üzerindeki etkisini ciddi anlamda kısıtlıyordu. Geleneksel İslam’ın temsilcileri ulema sınıfı ise bu gidişat karşısında genellikle pasif kalıyor, bir kısmı ise aktif bir şekilde destekliyordu.

Siyasal İslam, dinin kamusal rollerinin geriletilmesine tepki olarak doğdu. Ve temel iddiası dinin, özellikle İslam’ın insan hayatını sadece kişisel ve ailevi düzlemde değil, toplumsal ve devlet düzleminde de düzenlediğiydi. Ve bu her dönem geçerliydi. Zira İslam Allah’ın son ve en mükemmel diniydi ve Hristiyanlık gibi seküler devlet, seküler hukuk, seküler ekonomi, seküler eğitim, ve saire ile uyumlaştırılabilecek gibi de değildi. Hayatın her alanı ile alakalı uygulanacak hükümleri vardı. 

Siyasal İslam’ın öz iddiası esas olarak buydu: İslam hayatın her alanı için hükümleri olan bir dindi ve bu dinin hükümleri doğrultusunda bütün hayat, kişi, aile, toplum, devlet ve uluslararası sistemi de içine alacak şekilde dönüştürülmeliydi. Bu dönüşümün tam olarak nasıl ve hangi doğrultuda olacağı elbette belirsizdi. Esasında yüz yıl sonra bile halen daha belirsizdir. Zira, siyasal İslam, iddia ettiği gibi İslam’dan hayatın bütün alanını düzenleyecek hükümler çıkarmakta başarısız olmuştur. Ancak bu yönüyle siyasal İslam’ın başarısız olduğu iddia edilebilir, iflas ettiği, öldüğü, çöktüğü, bittiği değil.

Bu iddia aslında pek de yeni sayılmaz. Türkiye’de siyasal İslam’ın ölümü/bitişi/iflası/çöküşü, konuyla alakalı tartışmalarda sıklıkla anılan Fransız Siyaset Bilimci Olivier Roy tarafından öne sürülmüştür. Roy, 1992’de yayınladığı, 1994 yılında Siyasal İslam’ın İflası olarak Türkçeye tercüme edilen, orijinal başlığı L’Echec de L’İslam Politique, yani Siyasal İslam’ın Başarısızlığı olan kitabında esasında siyasal İslam’ın söz konusu başarısızlığından bahseder. Kısaca, siyasal İslam, siyasi ve ekonomik olarak herhangi bir yenilik getirmemişti, kurduğu sistem(ler) varolan seküler sistemlerin üç aşağı beş yukarı kötü birer kopyasıydı, ayrıca uluslararası sistemde de herhangi bir değişime öncülük etmemişti. Bu haliyle İslamcılık, sadece ve sadece “toplumsal ve siyasal olarak uyumsuz bir gençliğin protestosunu ve hayal kırıklığını cisimleştiren sosyo-kültürel bir hareketten başka bir şey değildi” (Olivier Roy, Siyasal İslamın İflası, Metis, 1994, s. 251).

Roy’un siyasal İslam’ın başarısızlığını ilan etmesinin Soğuk Savaş döneminin bitimi ile denk gelmesi elbette rastlantı değil. Bu iki açıdan manidardı. Öncelikle, 1990’lı yıllar liberal demokrasi ve kapitalist serbest piyasa ekonomisi kombinasyonunun tam zaferinin, dolayısıyla, insanoğlunun mükemmel sistem arayışının sonunun geldiğinin (tarihin sonu tezi) ilan edildiği yıllardı. İkinci olarak ise, Soğuk Savaş döneminde siyasal İslam varolan politik ve ekonomik sistemlere mesafeli ve eleştirel yaklaşırken, İslam’dan ilhamla tamamen özgün üçüncü alternatif olacak bir politik ve ekonomik sistem vaat etmişti. Tarihin sonu tezi ile birlikte, 1990’lu yıllar itibarıyla ise vaat edilen özgün politik ve ekonomik sistem kurulamamıştı, hatta teklif dahi edilmemişti. Takip eden yıllarda da kurulamayacaktı. Ne Roy’un iddiasına destek olarak sunduğu İran’da ne de siyasal İslam’ın iktidara geldiği ve iktidarını perçinlediği Türkiye’de.

Siyasal İslam’ın bu başarısızlığı elbette bugün itibarıyla bakıldığında bir başarısızlıktır. Takip eden on yıllarda siyasal İslam içinden çıkacak parlak zekalar bu sorunu elbette çözebilir. Ancak başka bir ihtimal daha var ve bu ihtimal ne siyasal İslam’la, ne İslam’dan hüküm çıkaracak zekaların parlaklığı ile alakalı. Doğrudan İslam’la alakalı. Daha net bir ifadeyle, İslam, siyasal İslam’ın iddia ettiğinin aksine, hayatın her alanı için hükümleri olan bir din olmayabilir. Geleneksel İslam’ın temsilcisi ulema sınıfının reformlar karşısında pasif kalışı, hatta bazılarının aktif desteklemeleri, büyük olasılıkla İslam’ın bu tabiatı ile alakalı. İslam gerçekten de hayatın her alanı ile alakalı hükümler çıkarılabilecek bir din olsaydı, dinin kaynaklarından hüküm çıkarma işini yüzyıllardır yapan ulema modern zamanlar için gereken hükümleri de pekala çıkarabilirdi. Ancak bunu yapmadı, beki de yapamadı. Siyasal İslam bazen açıktan bazen gizliden ulemayı yetersizlikle, İslam’ın gerçek potansiyelini bilmemekle, çağın ihtiyaçlarının farkında olmamakla veya asırlar önce dinden yeni hükümler çıkarmaya olanak sağlayan içtihad kapısını kapamakla suçladı. Yaşanan sekülerleşmenin sebebi kısaca İslam değil, ulemaydı.

Siyasal İslam’ın ilk temsilcileri de İslam fıkhının varolan haliyle yetersiz olduğuna inanıyorlardı aslında. Öte yandan bu yetersizlik, içtihad kapısının açılarak İslam’dan yeni hükümler çıkarılmak suretiyle aşılabilirdi. Ancak, bu varolan bir durumla alakalı bir iddia değil, İslam’la alakalı keskin bir inancın ilanıydı. Yani, siyasal İslam’ın İslam’la alakalı kapsamlılık iddiası İslam’la alakalı tepkisel ve keskin bir inançtı ve İslam’ın kaderini Hristiyanlığın kaderine benzetmeme gayretinin neticesiydi.

Siyasal İslam, şimdilik İslam’dan hayatın her alanını düzenleyecek hükümler çıkarma noktasında başarısız olsa da, esas büyük iddiasının çok daha geniş kesimler tarafından kabulü noktasında başarılı oldu. Yani, siyasal İslam, İslam’ın hayatın her alanı için söyleyecek bir sözü olan bir din olduğunu dosta düşmana kabul ettirdi. Onlarca yıldır süregiden İslam Ekonomisi, İslam ve Demokrasi, İslam ve Çevre, İslam ve Kadın ve benzeri tartışmalar esasında İslam’ın hayatın her alanı ile alakalı olduğu varsayımı üzerine yapıldı, yapılıyor ve yapılacak. Benzer tartışmaların Hristiyanlık, Yahudilik veya başka bir din için yapılmaması, -ki bu siyasal İslamcıların şikayet ettiği bir konudur,- bu dinlerle alakalı benzer bir iddianın/inancın olmaması ile alakalıdır.

Esasında “İslam’da bu”, “İslam’da şu” gibi makro tartışmalara girenlerle veya herhangi bir siyasal davranışı, yolsuzluk yerine israf söylemi kullanmak gibi, dini bir zeminde eleştirenler de aynı varsayım ile hareket etmekte ve siyasal İslam’ın İslam’la alakalı iddiasına açıktan veya gizli olarak destek vermektedir. Bu ise siyasal İslam’ın başarısızlığının, ölümünün, çöküşünün, veya bitişinin değil, bilakis başarısının ve zaferinin göstergesidir.

“Ruşen Çakır: Dün Saadet Partisi’nin düzenlediği Büyük Kudüs Mitingi yapıldı. Siz de Gelecek Partisi Genel Başkanı olarak o mitinge katıldınız. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu katıldı… Demokrat Parti Genel Başkanı katıldı. 

Ahmet Davutoğlu: Dünkü konuşmalarda Sayın Kılıçdaroğlu’nun konuşmasının metnini alın. Sayın Karamollaoğlu’nun konuşmasının metnini alın. Benim metnimi alın. Sayın Demokrat Parti Genel Başkanı’nın… Bütün konuşmaları alın ve sonra “Bunlar kimin konuşmalarıdır?” diye soyut olarak sorsanız, ayırt etmek mümkün değil.

MedyaScope, 10 Şubat 2020”

 

 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.