DÜŞÜNCE https://fikircografyasi.com/ tr Osmanlının Bir Kültür Politikası Var mıydı? https://fikircografyasi.com/makale/osmanlinin-bir-kultur-politikasi-var-miydi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Osmanlının Bir Kültür Politikası Var mıydı?</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="text-align-justify">Tarih anlayışımız daha çok siyasi tarih merkezli bir çerçeveye oturduğu için Osmanlı Devletinin aslında günümüzde de devam etmekte olan kültür, sanat boyutunu yeni yeni tartışmaya açıyoruz. Açıkçası pandoranın kutusu açıldıkça da ortaya şaşırtıcı ve güzel şeyler dökülüyor. Benim gündeme getireceğim konu da bunlardan biri.</p> <div data-align="left"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/resimler/ulkeler/osmanli_1.jpg?itok=LWZfnsZe" width="402" height="480" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p class="text-align-justify">Osmanlı devleti pek çok alanda bağlı bulunduğu İslam uygarlığının takipçisi olmakla birlikte özellikle yaşanılan coğrafyanın ve bu coğrafyada yer alan eski medeniyetlerin etkisi ile yeni oluşumlar meydana getirmiş ve bu yeni katkılarla Türk İslam uygarlığını kendine özgü bir çerçeveye taşımıştır. Aslında genelde İslam uygarlığını da böyle bir çerçevede değerlendirmek mümkündür: Nasıl ki dağ başında tümüyle saf bir özellik arz eden kartopu aşağıya doğru yuvarlanmaya başladığı andan itibaren geçtiği yol üzerindeki farklı cisimleri, bir kısmı olumlu bir kısmı olumsuz, içine alarak ve büyüyerek yoluna devam ediyorsa uygarlıklar da benzer süreçleri yaşayarak doğar, büyür ve gelişirler.  Osmanlı, uygarlık noktasında Selçuklu ile ilişkili ama ondan farklı. Onlar tarihte kalmadan mevcut duruma eklemeler yaptılar. Mimariye bakmak bile aradaki farkı görmeye yeter.</p> <p class="text-align-justify">Osmanlı yönetimi ve toplumu, 8. Yüzyıldan itibaren bir uygarlığa dönüşme istidatı gösteren İslam düşüncesinin ustadan çırağa geçen bir zanaat gibi 12. yüzyıla kadar Arapça, bu evreden 16. yüzyıla kadar Farsça eliyle devam eden, özellikle yazılı kültürün sözü edilen yüzyıldan itibaren Türkçedeki ve Türk-İslam uygarlığındaki en önemli temsilcisidir.</p> <p class="text-align-justify">Kültürel gelişmeler siyasi gelişmeleri belli mesafeden izler. Bunun en karakteristik görünümlerinden birini Osmanlı devlet yapısı içinde gözlemlemek mümkündür. Bu anlamda Osmanlı Devleti kuruluş aşaması olan 14. Yüzyılda, daha çok  kuruluşun getirdiği sancılarla boğuşmuş, yine bu konumun doğal bir yapısı olan kaba inşa faaliyetleri ile meşgul olmuştur. Devlet siyasi sınırlar itibariyle büyüdükçe; komşu Türk Beylikleri olan Germiyanoğulları, Aydınoğulları, Karamanoğulları gibi yönetimleri kendi bünyesine kattıkça, buralarda daha şehirli bir hayat tarzı var olduğu için, o yörelere mensup kültür sanat adamları da Osmanlı Devletinin sınırları içine girmiş ve Osmanlı kültürünün böylece temelleri oluşmaya başlamıştır. Kuşkusuz, bu oluşumda daha önce   kendinden önceki dönemlerde oluşmuş Kahire, Tebriz, Bağdat, Semerkant, Hama ve Basra gibi uygarlık merkezlerinin etkileri olmuştur. İlk dönem Osmanlı aydınları aynı kaynağın ürünü olmakla birlikte biraz farklı üslup özellikleri taşıyan bu merkezlerde eğitim görmüş ve böyle bir birikim ve bakış açısıyla Osmanlı ülkesine dönmüşlerdir. Bu etkileri  edebiyatta, mimaride, hat ve plastik sanatlarda, musikide ve bütün bunların bir anlamda motivasyonu olan  tasavvufi anlayışlarda görmek mümkündür.</p> <p class="text-align-justify">Aslında Osmanlı kültüründe zihniyet olarak birbirine paralel giden iki temel akımı gözlemlemek mümkündür. Bunları, daha çok zahiri ve şer’i bakış açılarını esas alan ilmi anlayışla tasavvufa yaslanan batıni anlayış olarak tanımlamak mümkündür. Her ikisi de birbirini küçümseyerek varlıklarını sürdüren bu akımlar, zaman zaman birbirlerine galebe çaldıkları dönemler olmakla birlikte, bütün Osmanlı Devleti boyunca yan yana yaşamaya devam etmişlerdir.</p> <p class="text-align-justify">Osmanlı Devleti içinde bir kültürel bakış açısının oluşmaya başlaması ve bunun bir farkındalık olarak ortaya çıkışı II. Murat devrinde başlar. Aslında bu dönemi Emevi yönetiminin son devrelerinde ortaya çıkan Şuubiyye hareketine benzetmek mümkündür. Bu hareket nasıl Arapça’ya karşı Farsça’nın bir başkaldırı ve başarısı ise II. Murat devri de Anadolu’da beylikler döneminden itibaren – biraz da yeni beylerin Türkçe’den başka bir dil bilmemesinin etkisiyle- başlayan Türk Dili’ne ve kültürüne gösterilen ilginin bir devlet politikası haline gelmesi ve saraydan teşvik görmesi hadisesidir.</p> <p class="text-align-justify">Bu oluşum zamanla daha nitelikli bir konum kazanmış ve İstanbul’un fethinden sonra artık Osmanlı üslubu diyebileceğimiz bir çerçeveye bürünmeye başlamıştır. Bunun en somut göründüğü alan mimari, en yoğun göründüğü alan ise yazılı edebiyattır (özellikle şiir). Edebiyattaki ilk örnekler Şeyhî, Ahmet Paşa ve Necatî’dir: Bunlardan Ahmet Paşa daha çok mükemmel örneklerini vermiş İran edebiyatının yeni bir dille ifadesi özelliği taşırken, Necatî ise o güne kadar folklorik üslup çerçevesi içinde varlığını sürdüren birikimi bir edebi dil konumuna taşıyarak kendisinden sonra Bakî ile klasik üsluba dönüşecek önemli bir geleneğin başlatıcısı olmuştur. Bu yapı, sadece edebi alanda değil, 16. yüzyılda mimari, diğer güzel sanatlar, hatta tarih yazıcılığında bir imparatorluk kültür ve kimliğine dönüşmeye başlar.</p> <p class="text-align-justify">Bilinçli ya da bilinçsiz oluşturulmak istenen bu ortak kültür ve kimliğin ortaya çıkmasında hamilik çok önemli bir rol üstlenir. Merkezde saray, devlet büyüklerinin mekanları, taşrada şehzade sarayları, paşa ve bey konakları hamilik merkezleri olarak dikkat çeker. Bu yapı 16. yüzyılda kurumsal bir kimlik kazandıktan sonra 19. yüzyıla kadar devam edecektir.</p> <p class="text-align-justify">Bütün bu gayretler sonucunda Osmanlı toplumu dünyada sınırlı sayıda millete nasip olan bir yüksek kültür donanımına ulaşır. Kanuni döneminde başta padişah, Kanuni Sultan Süleyman, vezir, Sokullu Mehmet Paşa, Kaptan-ı Derya, Barbaros, mimar, Sinan, şair, Baki gibi muhteşem tablo bu çabanın ürünüdür.</p> <p class="text-align-justify">Bundan sonra içerik olarak büyük bir değişiklik yaşamaksızın üsluba dayalı arayışlar çerçevesi içinde Sebk-i Hindi, Hikemi tarz ve Mahalli üslup gibi adlarla devam edecek olan edebi gelenek, dünyada hemen hemen hiçbir kültürel etkinliğe nasip olamayacak bir süreç içinde ve hakim bir tarz üzerinde 19. yüzyıla kadar   varlığını devam ettirmiştir. Benzer şekilde mimari, plastik sanatlar ve musiki de üslup değişiklikleri ile varlığını sürdürür.</p> <p class="text-align-justify">Osmanlı kültür siyasasında İstanbul’un fethi sonrasında karar verici en önemli aktör Fatih Sultan Mehmet’tir. Fakat, onun temellerini attığı bu yapılanmayı oğlu II. Bayezid bir sisteme kavuşturmuştur.   Fatih Sultan Mehmed ve Yavuz Sultan Selim gibi çok önemli iki karizmatik liderin arasında kaldığı için silik bir padişah intibaı veren II. Bayezid, aslında tam da bu hareketli dönem içinde elde edilen verilerin bir sisteme dönüştürülmesi noktasında olması gereken bir isim olarak kültür tarihimizin ve kültür politikalarımızın en önemli adlarından birisidir. Şair padişahlar içinde ilk mürettep divanın sahibi, plastik sanatların saray himayesine alınarak bir sisteme dönüştürülmesi, mimariye kazandırdığı yeni isimler ve yeni ivme, edebi alanda oluşturduğu himaye sistemi, elit eğitimine ilgisi, onun kültürel alandaki önemini gösteren örneklerdir. Kendisinden sonra kısa süre padişahlık yapan oğlu Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Savaşı sonrasında Tebriz ve çevresinden getirdiği çok sayıda sanatçı ile Doğu ve Batı kültürleri arasında yeniden bir sentez oluşturmuş ve böylece doğu Türk-İslam kültüründe teşekkül eden birikimle Osmanlı kültürünü son bir kez güçlendirmiştir. Kuşkusuz, Kanuni Sultan Süleyman döneminde siyasi alanda olduğu gibi kültürel alanda da elde edilen parlak başarılar İstanbul’un fethi sonrasından itibaren yatırım yapılmaya başlanan kültürel birikimin muhteşem patlamasıdır. Kuşkusuz, Kanuni Sultan Süleyman atalarından devraldığı birikimi en üst düzeyde teşvik ederek bunun gelişmesine zemin hazırlamış ama başka alanlar gibi asıl daha önceki birikimlerin bir anlamda  değerlendiricisi olmuştur. Böylece artık bir Osmanlı kültüründen söz etmek her bakımdan mümkün hale gelmiştir.</p> <p class="text-align-justify">Tarihte uzun onaltıncı yüzyıl olarak adlandırılan Kanuni Sultan Süleyman ve II. Selim dönemi sonrasında yöneticilerin sanat ve sanat faaliyetleri ile ilgili tavırları, oluşan geleneği büyük ölçüde takip etse de gerek siyasi yapının önceki dönemler gibi olumlu seyretmemesi, gerekse de yöneticilerinin önceki dönemlerle karşılaştırıldığında uzun süre tahtta kalan istikrarlı bir yapı sergileyememeleri sonucu sanat-saltanat ilişkileri farklı bir boyuta  taşınmıştır. III. Murad ve III. Mehmed dönemleri bu bağlamda değerlendirildiğinde bir geçiş dönemi olarak düşünülebilir. Çünkü her iki sultanın yönetimi dönemindeki kültür sanat üretimleri klasik dönemin ürünleri olarak değerlendirilmekle birlikte özellikle dilde aşırılığa kaçış, öbür alanlarda da soyuta yönelme eğilimine karşılık, Devlet bir anlamda sanata müdahale eder ve faaliyetlerin doğal seyre çekilmesini sağlar.   Mesela bu dönemde sultanın meddahlar, kıssahanlar ve mukallitleri   nedim/musahip olarak yakınında görevlendirmesi dikkat çekicidir. Yöneticilerin bu dönemde eserlerin sade yazılması konusunda verdikleri direktifler sadece edebiyat metinlerine değil, diğer sanat dallarına da yansımış ve yerli bir ekol vurgusu ortaya çıkmıştır. Hatta bu talepler metinlerin içeriklerine ve sanat faaliyetlerine yön vermiştir.</p> <div data-align="left"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2020-04/mahmud_pasha.png?itok=vu-w4_pa" width="350" height="480" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p class="text-align-justify">Padişahlar yanında özellikle Fatih Sultan Mehmed’in veziri olan Mahmut Paşa, Osmanlı kültürüne katkıda bulunan çok önemli isimlerden bir diğeridir. Sözü edilen Paşa, aynı zamanda Fatih döneminden itibaren bu kültürün nasıl güçlü bir devşirme kabiliyetine sahip olduğunun da çok önemli bir göstergesidir. Bilindiği gibi bir Hırvat beyinin oğlu olarak dünyaya gelmiş Mahmut Paşa, hayatının erken dönemlerinde Osmanlı akıncıları tarafından devşirilmiş ve bu konumdaki Hristiyan devşirmeler gibi bir ailenin yanına yerleştirilerek Türkçeyi ve İslami adetleri öğrenmesi sağlanmış, ardından acemi oğlanlar kışlasında zekası ve kabiliyetleri ile dikkat çekmesi neticesi Enderun’a alınmış, burada da olumlu vasıflarıyla temayüz etmesi sonucu olarak Fatih Sultan Mehmed’in ders arkadaşı olarak seçilmiştir. Eğitimlerini birlikte sürdüren bu iki deha, daha sonra da birlikte çalışmaya devam etmişler, birisi Osmanlı tahtının padişahı olurken diğeri de Veziriazamlık makamına oturmuştur. Her ikisi de divan sahibi birer şair, Türkçenin dışında birkaç yabancı dil bilen ve Doğu ve Batı dünyasının başta felsefe olmak üzere temel bilgilerine, güzel sanatların değişik şubelerine hakim isimlerdir. Asıl belirtilmesi gereken Mahmut Paşa’nın Türkçeyi sonradan öğrenmiş birisi olarak divan edebiyatı geleneğinde şiir yazabilecek kadar bu dilin inceliklerine vakıf olmasıdır. Bu dönemde artık Osmanlı kültürü kendi içine dahil olan bir yabancıya bu kadar güçlü şekilde etki edebilecek dominant bir karakter kazanmıştır.</p> <p class="text-align-justify">Kuşkusuz Osmanlı kültürü bu gücünü devletin bütün coğrafyasına yayılmış eğitim sisteminden alıyordu. Bu sistem bir taraftan medreseler eliyle ihtiyaç duyulan akli ve dini bilimleri öğretirken öte yandan tekkeler birer halk eğitim merkezi ve Mevlevilik gibi bir kısmı, güzel sanatlar akademisi gibi işin sanatla ilgili eğitimini tamamlamaktaydı. Ama yukarıda ifade edildiği gibi bu durum, 16. yüzyıldan itibaren öylesine hakim bir karakter kazandı ki İmparatorluk coğrafyasının en batı noktası olan Balkan şehirlerindeki yapıyla doğusundaki bir şehirdeki yapı, küçük coğrafi yapı malzemesi ve özellikleri istisna edilecek olursa aynıydı. Bunu en karakteristik olarak bütün Osmanlı coğrafyasına yayılmış Mimar Sinan ve öğrencilerinin mimari eserlerinde görmek mümkündü. Bunun yanında yine Osmanlı coğrafyasının en batısındaki şehirlerinde örneğin Bosna’da yaşayan bir şairin divanı ya da mesnevisi ile Bağdat’ta yaşayan yahut Amasya’da yaşayan Diyarbakır’da veya Üsküp’te yaşayan bir şairin eseri hem şekil hem de içerik bakımından büyük ölçüde aynıydı.</p> <p class="text-align-justify">Bu kendine yeten tablo 18. yüzyıla kadar devam etti. Ama artık  sadece Osmanlı Devleti değil bütün Avrupa merkezli imparatorluklar sıkıntı içindeydi. Çünkü bu yapıyı meydana getiren insan unsuru değişmiş, ulus devlet anlayışı moda olmuş, bu da başta yönetim olmak üzere pek çok şeyi tartışmaya açmıştı. Bu dönemlerde Osmanlı aydınlarının çok sayıda layihalar hazırlayarak bunlarla devleti kurtarmaya çalıştıkları malumdur. Elbette bu çareler bütünüyle Avrupa ve Rusya karşısında yenilmeye başlayan askeriye üzerineydi. Bunun için pek çok değişikliğe gidildi. Bu faaliyetler kaçınılmaz olarak eğitime yansıdı ve sonucunda da yeni bir insan ve yeni bir zihniyet oluşmaya başladı. Bu yeni anlayış kültür ve sanatta da artık geleneksel birikimle yetinemezdi. Özellikle Tanzimatla birlikte tabii önce yönetime yönelik sistem arayışları başladı, ardından da kültürün içerdiği her şey tartışılmaya başlandı. Bu da ister istemez geleneksel müzik yanında batı müziği, eski mimari yanında batı tarzı binalar, hat yanında modern resim, divan edebiyatı yanında Avrupai etkide yeni örnekler, medrese yanında yeni mektebi ortaya çıkmaya başladı.</p> <p class="text-align-justify">Devlet kendince bu ikileme çare üretmeye çalıştıysa da bu mümkün olmadı.<br /> <br /> <strong>Sonuç </strong><br /> <br /> I. Dünya Harbiyle birlikte bir devletin ve bir medeniyetin kaybıyla sonuçlandı. Tabii yeni devlet, yeni bir kültür sanat anlayışı demekti. O da elbette başka bir yazının konusu.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/mustafa-isen" lang="" about="/yazarlar/mustafa-isen" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Mustafa İsen</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Cu, 04/10/2020 - 20:58</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-226" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1586716350"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Neşat Sazoğlu </span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/226#comment-226" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Hocam, bir solukta okudum. …</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Hocam, bir solukta okudum. Bilimsel ve tez sayılacak bir makale. Aklına ve bilgine sağlık...</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=226&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="qwugjgJae-GoLIIM0tnNrGAtVCzjAZ2yest9PRZ5Pmg"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Ct, 04/11/2020 - 14:09</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/226#comment-226" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-227" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1586716350"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">FERİDUN YAĞCI</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/227#comment-227" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Osmanlı kültür ve sanatının…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Osmanlı kültür ve sanatının Türk İslam uygarlığı çerçevesinde gelişmesine katkısı olan padişahlar dönemiyle bilgiler içermesi yönünden güzel bir yazı. Selam ve saygılar hocam.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=227&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="JB6VFYA1NWGqkyRoUsY2gv4z_1HBhiCX9iyNLKWV0SM"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Ct, 04/11/2020 - 16:24</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/227#comment-227" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-234" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1586716350"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Ramazan TANRIKULU</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/234#comment-234" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Böyle bir başlık uygun…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Böyle bir başlık uygun düşmemiş burada &quot; Klâsik Dönem Osmanlı Düşünce Dünyası&quot; denilebilir di. Ayrıca insanların sosyo ekonomik dönüşüm başlangıcı olan bilim ve teknoloji alanında özellikle İslam&#039;ı ve Devleti hurafelerle ilişkilendirmek suretiyle bilimde teknoloji de veya medreseler de nasıl geri kaldığımız hiç tartışmasız kabul edilen bir alan .Bunu günümüz dünyasında dijital devrim olurken sessiz sedasız bekleyen Türk Medeniyeti şimdi kendine neden soru sormuyor Neden geri kaldık . Niçin bilim insanlarımızın sayısı az. Dünyaya teknoloji ve bilim alanında katkılarımız az. Türkiye de ekonomik çöküntü nün temel sebebi teknoloji ve bilim alanında geri kalmışlık değil mi? Akademik personel veya akademisyenler sessiz kalmayı neden tercih ediyor? Bunlarla mücadele yöntemlerini nasıl değiştirelim gibi hiç bir düşünce yok ! Türk modernitesi ilgili tartışmalar niçin çok az ? Post-modern toplumları incele sonra buralarda tartışalım ki kültürü ve ahlâk sahibi olanlarla bu topluma katkı sağlamak amacıyla bir işimiz olsun. Maalesef akademisyenler mevkii ve makam için Liyakat ehli yerine cehalet ehli nasıl olur ? Gibi soruları soramıyoruz ? En güzel dileklerimizle Cehaletin örgütlü dinamik yapısından kaynaklanan içinde bulunduğumuz ideolojik kısır tartışmalar ne zaman son bulur?</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=234&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="4yDB1Ncif0yFm4uLOfDiPj0wK6-_Dxzasrr0na0H3_k"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pa, 04/12/2020 - 17:26</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/234#comment-234" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-236" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1587022594"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Hüseyin Bürge </span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/236#comment-236" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Muhterem hocam sayın vekilim…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Muhterem hocam sayın vekilim yüreğine sağlık selam dua ile</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=236&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="uLp2MWrUNdCTDgmllqnhLMsy1ZnprVhbnEDbX8jXlPs"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pt, 04/13/2020 - 20:33</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/236#comment-236" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-239" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1587022594"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">mehmet doğan</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/239#comment-239" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">sevgili hocam.. beğeniyle…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>sevgili hocam..<br /> beğeniyle okudum.. bildiklerimiz üzerinden farklı zaviyeler gelişti zihin haritamızda.! bir atlas gibi paramparça türk ve islam coğrafyasının kültür ve sanat üzerinden tekrardan okumalar; analizler yapması kaçınılmaz gözüküyor..<br /> dua ile esenlikler diliyorum, kalem ve kelamınıza sağlık.!</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=239&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="pf2J45omVnvNvamW3DAdIIIGttiAdtiyM2Vdlj94p-c"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Çar, 04/15/2020 - 23:34</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/239#comment-239" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-314" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1588036392"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Nur GÜL</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/314#comment-314" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Ancak bu kadar düzgün ve net…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Ancak bu kadar düzgün ve net anlatılabilirdi. Kaleminize sağlık! Hoşgörü değil ayrıcalık ve muhatabının sınırlarına müdahele isteyenler sizi suçlamaya devam edecektir. Lütfen geri adım atmayın. Destekçiniziz.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=314&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="24wjOs4sldOl108DSfClb8IzTSVAy64sTeXwmNru5Sg"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Sa, 04/28/2020 - 02:21</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/314#comment-314" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-410" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1588351037"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Nazlı Cerhan</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/410#comment-410" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Seslendiremediklerimizi…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Seslendiremediklerimizi MÜTHİŞ GÜZEL aktarmışsınız. Zihninize sağlık. Yorumlarıyla yıkıcılığa devam edenlerin sayısı inanın sizin gibi düşünenlerin sayısından çok çok daha az. Bizler sadece onlar gibi her dakika &quot;kendimizi ifade etme&quot; bencilliğine vakit ayıramıyoruz. Yazdıklarınızın her kelimesine canı gönülden katılıyorum. Benim fark ettiğim 30 yıldır acayip sistemli LGBT Propagandasıyla karşı karşıyayız. Vicdanımızla oynuyorlar. N&#039;olur yazmaya konuşmaya devam edin. İyi ki varsınız. Sizi tanımasam da düşüncelerimizi savunmaya devam edeceğiniz inancıyla yüreğim ferahladı. Minnet ve saygılarımla...</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=410&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="SbblfnsYCPDbSy45C77twinJhF5xzopfl2O29zR-D8s"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Per, 04/30/2020 - 22:26</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/410#comment-410" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=806&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="7_0oaXek4OlPaBRMo8zTGE1E4kC4MT8ol8aRarGIghI"></drupal-render-placeholder> </section> Fri, 10 Apr 2020 17:58:39 +0000 Mustafa İsen 806 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/osmanlinin-bir-kultur-politikasi-var-miydi#comments Psikanalitik Diplomasi https://fikircografyasi.com/makale/psikanalitik-diplomasi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Psikanalitik Diplomasi</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="text-align-justify">&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">Vaktiyle rahmetli Nur Vergin hocamdan “uluslararası ilişkiler sosyolojisi” dersi almıştım. 26 yıl öncesinden bahsediyorum. Sosyolojik bakış açısı kimi uluslararası ilişkiler teorilerinin merkezinde veya içinde yer almaktadır. Bununla birlikte özellikle soğuk savaş döneminde psikolojinin de etkili bir uluslararası ilişkiler analiz yöntemi olarak kullanıldığını görmekteyiz. Ama her ne hikmetse bu sosyo-psikolojik yaklaşım, sadece bunun ne kadar büyük bir güç olduğunun farkında olan devletlerce kullanılmaktadır.</p> <p class="text-align-justify">Buradan yola çıkarsak, uluslararası ilişkileri analiz etmek ve politika oluşturmak için milletlerin toplumsal hafızası ve bireylerin kişisel psikolojilerini idrak etmek zorunda olduğumuzun farkına varırız. Nihayetinde uluslararası ilişkiler insan ve toplum üzerine inşa edilmiştir.</p> <p class="text-align-justify">Toplumların yüzlerce belki de binlerce yıllık yaşanmışlıklarından kaynaklanan toplumsal hafızaları o toplumun aynı zamanda genetik dokusunu oluşturur. Bireysel değerler bu hafızanın dışında bir eğilim göstermek hususunda serbest olsalar da toplumsal kanaat her zaman bunun üzerinde yer alır. Bu yüzden kişi, değiştirdiği ve üstlendiği her yeni konum için bu hafızaya ait değerleri otomatik olarak yüklenir.</p> <p class="text-align-justify">Bu nedenle devletin dış politikasını oluşturanlar, kendi psikolojik birikimlerini bir kenara bırakmak suretiyle, kendisine yüklenen toplumsal hafıza ile karar vermek zorunda kalırlar. Onlar, artık birey değil toplumun ta kendisidir. Bu durumda, bir milletin toplumsal hafızası ne kadar güçlü ve köklü ise, o ülkenin iç ve dış politikası da o kadar sağlam olur. Zira yüzlerce veya binlerce yıllık yaşanmışlıklar karar vericilerin en büyük bilgi ve esin kaynağıdır.</p> <p class="text-align-justify">Peki, liderlerin kişisel birikim ve değerlerinin hiç mi önemi yok? Elbette ki hayır. Zaten her toplum kendi hafızasını daha yukarıya taşıyacak bir kişiyi kendisine lider olarak seçer. Bu durumda bireysel yetenekler toplumsal hafızayı güçlendirecek bir kıvraklıkta ve güçte olmalıdır.</p> <p class="text-align-justify">Gel gelelim bu saptamayı dış politika oluşturma sürecine aktarmaya.&nbsp; Muhatap olduğumuz ülkelerin lider psikolojilerini ve toplumsal hafızalarını ne kadar iyi tanır isek, o ülkeye yönelik politika oluşturma süreçlerimizi de o kadar sağlam bir temel üzerine inşa etmiş oluruz. Bunu gerçekleştirmek elbette ki çok zahmetli bir iş. Dahası öyle üç beş yılda yapılabilecek bir çalışma da değil. Nasıl ki bir psikiyatr veya psikolog danışanını aylarca, belki de yıllarca takip ederek bir sonuca ulaşmaya çalışıyorsa, bu da esasında aynı temele dayanıyor. Aradaki tek fark danışanı iyileştirmek değil, ülkelerin zafiyet ve gücünün sınırlarını saptamaktır. Uluslararası ilişkilerde büyük dediğimiz ülkeler böylesi bir bilgiye sahip olabildikleri sürece büyüklüklerini koruyabiliyorlar.</p> <p class="text-align-justify">Bu nedenle, yakın bir geçmişe kadar liderlerin hastalıklarına dayanarak psikolojilerini tahlil edebilmek için, dışkısından idrarına, kanından saç teline kadar her türlü veri hayati bir önem arz ediyordu. Bu kişilerin bedensel hareketlerinin tahliline değinmeye bile gerek yok sanırım. Ayrıca ülkelerin en ücra köşelerinde çıkan birkaç sayfalık yerel gazetelerin takibiyle de toplumun kılcal damarlarına inilebiliyordu.</p> <p class="text-align-justify">Ancak iletişim teknolojilerindeki akıl almaz ilerleme, küreselleşmeyi çok farklı boyutlara taşıdı. Toplumların hafızaları farkına varamayacağımız bir hızda birbiriyle etkileşime girdi ve genetik dokularında gözle görülür bozulmalar ortaya çıktı. Bütün toplumsal değişimler artık iletişim teknolojisine sahip çok küçük bir azınlık tarafından rahatça kontrol edilebilmektedir. Bu dijital dünya baronları her ülkenin toplumunu o ülkelerin liderlerinden çok daha iyi tanıyorlar. Seçime gidecek bir liderin sonuçları garantiye almasının tek yolu, Mark Zuckerberg veya Jack Dorsey’den destek almasıdır. Bunu son ABD seçimlerinde test etmiş olduk.</p> <p class="text-align-justify">Bir ülkenin bir birey gibi geçmişindeki bütün zafiyet ve moral değerlerinin anlaşılmaya çalışılması eskiden biraz daha zahmetliydi. Bunun için ülkenin arşivleri didik didik incelenir, ülke içindeki her bir etnik, dini ve kültürel değerler için ayrı ayrı araştırmalar yapılır ve bunların hepsi çok özenli hazırlanmış anketler ile test edilirdi. Şimdiyse daha yüzeysel bir tarih bilgisi üzerine, günümüz sosyal medya tahlili birçok derde deva olabilmekte. Arap baharında çok başarılı bir şekilde işletilen bu süreç ile onlarca ülkede neredeyse hiç para harcanmadan ve güç kullanılmadan akla hayale gelmeyecek değişikler gerçekleştirildi. &nbsp;Ve gerçekleştirilmeye devam ediyor. Benzeri bir süreç hali hazırda Rusya’nın çevrelenmesi sürecinde de başarılı bir şekilde uygulanmaktadır.</p> <p class="text-align-justify">Bugün sarı yelekliler ve köylülerin neden Paris sokaklarında olduklarını, Fransız generallerinin neden bildiri yayınladıklarını Fransız ihtilaline kadar bağlayamadığınız sürece Fransa üzerinde gerçekçi bir dış politika oluşturulması mümkün değil. Lakin bugün birçok ülkenin dış politik söylemi ve uygulaması saha dışında top çevirmenin ötesine geçememektedir. Hatta diplomasinin, Yunanistan dışişleri bakanının yaptığı gibi hamasetin ötesine geçmeyen basit ayak oyunlarına dönüştürüldüğünü bile görürsünüz.</p> <p class="text-align-justify">Bu nedenle dış politikada “analiz” ve “strateji” kavramlarının ötesinde “idrak” kavramını önceleyecek bir zihniyet oluşturulmalıdır. Muhatabınızı anlamadığınız sürece gerçekçi bir politika oluşturmanız mümkün değildir. Dost olduğunu düşündüğünüz bir ülkeden hiç beklenmedik bir diplomatik karşılık görüyorsanız, hemen o ülkenin toplumsal yapısını inceleyin. Siyasiler genellikle toplumlarına izah edemeyecekleri radikal eylem ve söylemlerden uzak dururlar. Ama böylesi bir radikal eylem içine girmiş iseler bilinmelidir ki bu kararın arkasında duran bir toplumsal hafıza vardır. Bu nedenle, sözde siyasi dostluk söylemleri üzerine dış politika üretmek kadar tehlikeli bir durum yoktur. &nbsp;Lakin toplumsal temelli dostluklar için aynı şeyi söylemek tabi ki haksızlık olur.</p> <p class="text-align-justify">İletişim teknolojilerindeki gelişmeler toplumları tahminlerin ötesinde bir yenilik ve değişim sürecine yöneltti. İnsan havsalasının yerle yeksan olduğu bu süreçte bireyler kendilerini tanımlamaktan aciz kalmaya başladı. İnsanlar farkına varamadıkları bir bilinçaltı yüklemesiyle karşı karşıyalar. Bu durum birey ve toplumlarda korku, güvensizlik, endişe, panik, tatminsizlik, sevgisizlik, inançsızlık, heyecan gibi psikolojik sorunların temel unsurlarını tetikledi.&nbsp; İşin daha da vahimi, insanlar dinsel ve ahlaki değerlere sarıldıklarını sandıkça bunlardan uzaklaştıklarının farkına varamadılar. Toplumsal kimlik bozukluklarının da temeli bu şekilde netleşmeye başladı.</p> <p class="text-align-justify">Bu da doğal olarak, ülkeleri yönetenlerin kendi toplumlarına ayak uydurmalarında zorlandıkları bir süreci ortaya çıkardı. İç politikasını yönetemeyen liderlerin dış politikada aklıselim stratejiler geliştirme ihtimali de her geçen gün azalmaya başladı. Belki de bu yüzden son dönemlerde popüler hale geldiği üzere, toplumlar lider seçimlerinde sinema, müzik ve eğlence dünyasından çıkmış karakterlere ilgi göstermeye başladı. Sanıyorum insanlar bu şekilde hayatı yaşanılır kılmaya çalışıyor veya içinde bulundukları çıkmazla ironik bir şekilde alay ediyorlar. Toplumlarla birlikte değişen liderler sadece iç politikanın değil aynı zamanda diplomasinin de dilini değiştirdiler. Diplomasi artık eskisi kadar zarif değil. &nbsp;</p> <p class="text-align-justify">Sonuç olarak yürüteceğiniz dış politikanın birincil dayanağı, sahip olduğunuz toplumsal hafızanızdır. İkincisi ise, muhatap olduğunuz ülkenin lider psikolojisi ve toplumsal hafızasına dair bilgilerinizdir. Dış politika oluşturulurken, ülkeler danışan koltuğuna oturtularak, bilinçaltının tüm dehlizlerinde dolaşılmak suretiyle anlaşılmalıdır. Geçmişte bunun yöntemleri daha zor ve zahmetli iken bugün her şey çok daha farklı bir boyutta gerçekleşmektedir.</p> <p class="text-align-justify">Küreselleşme içinde her geçen gün yalnızlaşan insanlar, iç ve dış politikanın en kaygan zeminini oluşturmaktadır. Bütün bu olumsuzluklara rağmen, kutsal saflık çukuruna mahkûm edilmiş insanı idrak edebilen liderler, ülkeler ve dijital baronlar dünya politikasında söz sahibi olmaya devam edeceklerdir.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/ali-maskan" lang="" about="/yazarlar/ali-maskan" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Ali Maskan</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Cu, 05/14/2021 - 19:53</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-1841" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1621239188"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">ERHAN</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/1841#comment-1841" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Ali bey her yazısında daha…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Ali bey her yazısında daha önce duymadığımız veya hafızamızda yer etmemiş bir kaç kavram gündeme getirmektedir, kendisine teşekkür ederiz.<br /> Devletlerin dış politikası veya uluslararası ilişkileri bağlamında &#039;&#039;Psikanalitik Diplomasi&#039;&#039;, &#039;&#039;Uluslararası İlişkiler Sosyolojisi&#039;&#039;, &#039;&#039;Sosyo-psikolojik yaklaşım&#039;&#039; kavramları bu yazıda öğrenmiş veya hatırlamış olduk.<br /> Uluslararası bilimsel makale ve dış politika analiz yazıları yayınlayan itibarlı az sayıdaki dergi hariç Sosyal Medyanın gücü, etki alanı alışageldiğimiz basın yayın organlarının pabucunu dama atmış durumda. Bir çok yayın grubu basılı yayınlarına son vererek dijital alanda hayatiyetlerini devam ettirmeye çalıştıkları bir gerçektir. Ülkemizde yakın tarihlerde medyanın hükümetleri düşürdüğü , bakanları istifaya zorladığı hafızalarımızdadır. ABD başta olmak üzere bir çok ülkede sosyal medya sahiplerinin istekleri doğrultusunda şekillenerek sonuçlanan seçimleri de henüz unutmadık. Söz konusu dijital güce karşı geliştirilecek pro-aktif yaklaşımın ne olacağını uzmanlardan duymak , bilmek isteriz. Aman dikkat</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=1841&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="myJhlDpVAKUJS3K1mcsJLFR3aBWa-a35sEe7z3QfJyo"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pa, 05/16/2021 - 23:15</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/1841#comment-1841" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1172&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="Xe5jWw4h2QZGHAa168IC4OpTx2f8ptyTJo_0LuFOsdg"></drupal-render-placeholder> </section> Fri, 14 May 2021 16:53:23 +0000 Ali Maskan 1172 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/psikanalitik-diplomasi#comments Hollanda Mektebi https://fikircografyasi.com/makale/hollanda-mektebi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Hollanda Mektebi</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><h1 class="text-align-justify" style="margin-top:16px">&nbsp;</h1> <p class="text-align-justify" style="margin-bottom:11px">Hollandalılar sınırlarını bilen ve sizinle ilişkide sınırlarınızı bilmeye ihtiyaç duyan bir millettir. Bu yüzden bir Hollandalıyla herhangi bir ilişki içine girmek üzereyseniz kendi sınırlarınızı açıkça ifade etmeli ve onun sınırlarını açıkça duymalısınız.</p> <p class="text-align-justify">Tanıştığınızda “senli benli olabilir miyiz?” diye sorarlar. Ancak siz izin verirseniz size “sen” diye hitap ederler.</p> <p class="text-align-justify">Hiçbir işte emr-i vâki yapmayı sevmezler. Her şeyi önceden bilmek, planlamak, kontrol etmek isterler. Tabii ki bu mümkün değildir.</p> <p class="text-align-justify">Bağımsızlık, Türkler gibi Hollandalıların da karakteridir. Özgürlükleri için yaşar ve ölürler!</p> <p class="text-align-justify">İçinden geçmekte bulunduğumuz pandemi sürecinde Hollanda halkının özgürlük tutkusunun somut bir örneği yaşandı. Yasalara saygılı, kurallara uyumlu, sırasını beklemeyi bilen bu sabırlı halk, hükümetin akşam dokuzdan itibaren sokağa çıkma kısıtlaması uygulaması üzerine, tabir caizse çıldırdı. İsyan patladı. Büyük şehirlerde halk polisle çatışmayı bile göze aldı.</p> <p class="text-align-justify">Çünkü bu kısıtlama Almanların ikinci dünya savaşı sırasında uyguladıkları yasağın tıpatıp aynısıydı. Hollandalılar kendilerini kapana kısılmış hissettiler. Sokaklardan taşan isyanın tercümesi şuydu: Biz sorumluluğunu alabilen, kurallara uyan, fiziki mesafe ve maske gibi önlemlere riayet edebilecek sorumlu bir halkız. Bize sürü muamelesi yapamazsınız. Bizim özgürlüğümüzü kısıtlayamazsınız. Kural koyabilirsiniz, hepsine harfiyen uyarız, ama bizi kı-sıt-la-ya-maz-sı-nızz!</p> <h2 class="text-align-justify"><em><strong><sub>Bana nasıl yediğini söyle…</sub></strong></em></h2> <p class="text-align-justify">Hollandalı Avrupa’nın köylü takımından. Yemeyi, içmeyi pek bilmez; kılık kıyafetine özen göstermez. Şu ikinci kelimeyi istidraden söyledim; geri alıyorum. İçmeyi bilir: Su yerine bira, çay makamında şarap.</p> <p class="text-align-justify">Ah, bir de kahve içerler. Herhangi bir iş yerinde kahve makinasının başı köy çeşmesi demektir.</p> <p class="text-align-justify">Sabahtan akşama ellerinden kahve fincanı düşmez. Trende de yanlarına kahve termosunu veya matarasını almamışlarsa mutlaka istasyondan karton bardakta kahve alırlar.</p> <p class="text-align-justify">Yardımsever, aynı zamanda çoğunlukla ahlaklı bir Protestandırlar. Katolik ve Hümanistleri de ahlaken Protestandır. İsraftan hoşlanmazlar. Adeta Kur’an-ı Kerim’in “Yiyiniz, içiniz; israf etmeyiniz!” ayet-i kerimesi doğduklarına kulaklarına okunmuştur.</p> <p class="text-align-justify">Kahvaltı vereceklerinde “kaç dilim ekmek yiyeceğinizi” önceden sorabilirler. Yemeğe gelecek misafirlerin kaç kişi olacağını sormalarında tabii bir şey olabilir mi?</p> <p class="text-align-justify">Ofisine gittiğinizde kahvenin veya çayın yanında size kek veya kurabiye ikram etmek isteyebilirler. Bu durumda ev sahibi kurabiye kutusu açar, içinden bir kurabiye alıp sizin önünüzdeki tabağa bırakır. Yemek istiyorsa bir kurabiye de kendi tabağına… Sonra kurabiye kutusunu kapatır ve yerine koyar. Bunu cimrilik olarak algılamayın. İsraftan kaçınmadır.</p> <p class="text-align-justify">Yemekten söz edilmişken, ne yediğinizden çok ne zaman yediğiniz önemlidir. Ortalama bir Hollandalı yemek saatine pek titizlenir. Sabah bir “boterham”, yani ekmek arası bir şeyler yer. Bir veya iki sandviç de öğle yemeği için yapar ve çantasına atar.</p> <p class="text-align-justify">Fakültede iki haftada bir bölüm toplantısı yapardık. Herkese uyacak ortak bir zaman bulmak güç olduğundan bu toplantılar öğle vaktine denk gelirdi. Bölüm başkanı dâhil Hollandalı meslektaşlar saat tam 12 olduğunda çantalarından sandviçlerini çıkarırlar ve her defasında “kusura bakmayın, fazladan sandviçim yok” diyerek öğle yemeklerini yerlerdi. Biz 2 Türk ve 2 Arap hoca öylece kalırdık. Evden getirdiğimiz bir sandviç olsa bile odamızda ya toplantıdan önce veya sonra yerdik. Fakat Hollandalı meslektaşımız öğle yemeği yiyecekse bunu tam 12:00’da yemek zorundadır.</p> <p class="text-align-justify">Çünkü düzen bir kez bozuldu mu domino etkisiyle her şey zıvanadan çıkar. Öğle yemeğini vaktinde yiyemezse akşam 18’de acıkmayacaktır. Buna dair bir anım var:</p> <p class="text-align-justify">Yine VU Amsterdam’da çalıştığım yıllarda bir gün fırtına çıktı ve ülkede olağanüstü hal ilan edildi. Ulaşım tamamen durdu. Nihayet saat beşe doğru özel araçların trafiğe çıkmasına izin verildi.</p> <p class="text-align-justify">Bölüm başkanı Henk, dekan Bram, eski dekan ve oda arkadaşım Martin’i aracımla evlerine bırakabileceğimi söyleyince pek sevindiler. Üçü de Utrecht’e yakın bir kasabada oturuyorlardı. Ben de güzergâhımı azıcık değiştirerek onları evlerine götürebilirdim. Trenler çalışmıyordu.</p> <p class="text-align-justify">Hemen eşlerini aradılar ve bir arkadaşın onları eve bırakacağını haber verdiler. Üniversitede yeterli park yeri bulunmadığından aracım yaklaşık 10 dakika yürüme mesafesinde bir yerdeydi. “Aracımı alıp geleyim” dedim, “araca kadar yürümeyi tercih edeceklerini” söylediler.</p> <p class="text-align-justify">Buraya kadar her şey normal seyretti. Herkes odasına gidip çantasını, evrakını, kitabını alıp geldi. Tam çıkacakken birisi saate baktı… Aman Allahım! Saat altıya kadar eve yetişmeleri mümkün değil. Herkes aynı fikirdeydi. Bana dönerek “akşam yemeğine yetişmemiz mümkün değil, eve varmamız yarım saat sürer; en iyisi biz burada yiyelim.” Onları burada bırakıp gidecek halim yok; benim acelem de yok. Ben zaten fakülteye geldiğim günlerde gece on birde bina kapanıncaya kadar odamda çalışan biriyim.</p> <p class="text-align-justify">Bu kez herkes yeniden telefonlara sarılarak evlerini aradılar. “Siz bizi yemeğe beklemeyin, biz yetişemiyoruz; üniversitede yiyip geleceğiz.” Oysa taş çatlasa 18:15’te evlerinde olabilirler ve bilemediniz 18:30’da sofraya oturabilirlerdi.</p> <p class="text-align-justify">Çok mu yemekten bahsettim? Son bir şeyi daha eklemeliyim müsaadenizle.</p> <p class="text-align-justify">Bir yemeğe davet edildiğinizde olağan muhabbetlerden biri ev sahibinin bu mükemmel sofrayı ne kadar da ucuza mal ettiğini bir şekilde ifşa ederek, bununla iftihar etmesidir. “Bak ne kadar akıllıyım!” mesajını altyazılardan okuyabilmelisiniz.</p> <h2 class="text-align-justify"><strong><em><sub>Hak ve özgürlükler, değerler</sub></em></strong></h2> <p class="text-align-justify">Hollandalı hakperesttir. Ne kimsenin hakkına ve alanına tecavüze yeltenir ne de kendi hakkının çiğnenmesine göz yumar.</p> <p class="text-align-justify">Hollandalının bisiklet tutkusunu açıklayacak üç dinamik var: özgürlük, ucuzluk ve sağlık. Bunlar içinde birinci maddenin en önemlisi olduğunu sanıyorum. Bisiklet bireysel bir ulaşım aracıdır. Bisiklette ne kimseye bağlısınız ne de kimse size bağlı. Birisiyle birlikte bisiklet sürebilirsiniz elbette. Herkes kendi bisikletinin pedalını çevirir, herkes kendi rotasından sorumludur; ama yine de yan yana sürer, hatta sohbet ederek aynı yere gidebilirsiniz.</p> <p class="text-align-justify">Bana bir Hollandalıyı resmet deselerdi bisiklete binen bir sütçü kız tablosu yapmak isterdim. Ne yazık ki ressam değilim.</p> <p class="text-align-justify">Hollandalı çalışkandır. Fevkalade çalışkandır. Devasa projeleri muvaffakiyetle tamamlama iradesine sahiptir. “Dijk”lar ve “polder” bunun şahididir. 16’ncı yüzyılda inşa edilen setler (dijk) denizden toprak kazanmanın bir yoludur.</p> <p class="text-align-justify">Hollandalı ile Karadenizlinin farkı şudur: Rizeli denizi doldurarak toprak kazanır; Hollandalı boşaltarak. Önce denizin içine setler inşa edilmiş, sonra setlerin arkasındaki sular denize pompalanmıştır. Polderlar böyle oluşmuştur ve bu işlem halen devam etmektedir.</p> <p class="text-align-justify">Suları büklüm büklüm buran mühendislik Hollanda’nın bihakkın medâr-ı iftiharıdır.</p> <p class="text-align-justify">Hollanda’da işler karşılıklı saygı ile yürür. İkiyüzlülük erdem sayılmaz.</p> <p class="text-align-justify">Biriyle aranız bozulmuşsa ne elinizi uzatırsınız ne de onun elini tutarsınız. Çünkü el vermek gönül vermektir. Elini tuttuğunuz, el sıkıştığınız birine düşmanlık edemezsiniz.</p> <p class="text-align-justify">Birinin elini tuttuğunuzda samimiyetinizi göstermeli ve sımsıkı kavramalı, elini ciddiyetle sıkmalısınız. Öyle parmaklarınızın ucuyla tokalaşmak ciddiyetsizlik ve lâkaydî emaresidir.</p> <p class="text-align-justify">Bununla birlikte Hollandalı müzakere ustası, pazarlık cambazıdır. Öğrenmeye ve keşfetmeye açıktır. Ekonomide, iç ve dış politikada konuşmak ve bir uzlaşma noktası bulmak işin özüdür. Dikkat ederseniz hükümetler daima çok parçalı koalisyondur. Halk, gücü ve yetkiyi dağıtmayı, siyasetçileri birbirleriyle dengelemeyi tercih eder.</p> <p class="text-align-justify">Hollanda’da söz söyleme hakkı kutsaldır. Bu ülkede bulunan herkes eşit durumlarda eşit muamele görme hakkına sahip olduğu gibi, görüşlerini açıklama veya susma özgürlüğünü de kullanır.</p> <p class="text-align-justify">Serde sömürgecilik var ya, Hollandalı yek deriden çâr post çıkaracak denli kurnaz, yaralı parmağa bevl etse fatura kesecek kadar – sözümona - akıllı olabilir.</p> <p class="text-align-justify">Sadece akıllı değil, bir Hollandalı daima haklıdır.</p> <p class="text-align-justify">Her durumda haklı olduğunu kendine ve size ispatlayacak bir açıklamaya veya teoriye sahiptir. Bu hususiyet nev’i beşerin tab’ında var; lakin Hollandalı zeytinyağı misali üste çıkma konusunda mevhûb.</p> <p class="text-align-justify">Hollandalı çalışkandır dedim. Tasrîhe muhtaç… İcap ederse gönüllü çalışır, para almaz; ama kahvesiz çalışamaz. Nokta.</p> <p class="text-align-justify">Elçin iyi ki sordu.. “Hollandalılar nasıl insanlardır?” diye sorunca birkaç kelam ettim elbette; ancak bu sabah yürüyüşe çıktığımda akşamki soru zihnime avdet etti yeniden. Defterimi çıkarıp, Hollanda mektebindeki tedrisatıma dair son derece sübjektif intibalarımı ve kanaatlerimi karalamaya başladım gün doğarken.</p> <p class="text-align-justify">Arz ederim efendim.</p> <p class="text-align-justify"><a href="mailto:fatihokumus@yahoo.com">fatihokumus@yahoo.com</a></p> <p style="margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"></span></span></span></p> <p style="margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"></span></span></span></p> <p style="margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"></span></span></span></p> <p style="margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"></span></span></span></p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/fatih-okumus" lang="" about="/yazarlar/fatih-okumus" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Fatih Okumuş</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Çar, 05/12/2021 - 09:57</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1158&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="ewiRXXrD0zYFuS0lP1DLgDHYmGbmQr-vunk3zXXYoVU"></drupal-render-placeholder> </section> Wed, 12 May 2021 06:57:08 +0000 Fatih Okumuş 1158 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/hollanda-mektebi#comments İsrail, Müslümanlar ve Bitmeyen Uyuma Numarası https://fikircografyasi.com/makale/israil-muslumanlar-ve-bitmeyen-uyuma-numarasi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">İsrail, Müslümanlar ve Bitmeyen Uyuma Numarası</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="MsoNoSpacing text-align-justify" style="border:none">&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">İsrail hepimizi ağır bir imtihandan geçiriyor. İsrail hepimizin yüzüne ayna tutuyor. İsrail bugün varlığıyla herkesin söylemlerinin ve eylemlerinin test edildiği hayati bir sınavı imgeliyor. İsrail, yalın bir gerçeğin güzelim teoriyi berbat etmesi gibi, insanlık adına, yüce ilkeler adına, insani değerler adına ileri sürülmüş her ne varsa altını oymakta, moloz yığınına çevirip bir kenara atmaktadır. İsrail bugün, yaşamı anlamlandıran her ne varsa onu yutan kara bir deliği andırmaktadır. İsrail, insanlıktan çıkmış vaziyette. İsrail, gücüyle, imkânlarıyla ve karanlık ilişki ağıyla insanlığı da insanlıktan çıkarmaktadır. İsrail’in insanlığı insanlıktan çıkarttığına Filistin daha ne kadar dayanabilir bilemiyorum.</p> <p class="text-align-justify">Filistin’de insanlar yaşamlarıyla, yaşam koşullarıyla ve ölümleriyle insanlığın ve insandışılığın en ince haritasını çıkartıyorlar. Bu haritanın her hattı, her detayı masum çocukların, kadınların ve erkeklerin canlarıyla, kanlarıyla çizilmekte. Görülmesi gerekenin görülmesi ve yapılması gerekenin yapılması için haritanın daha ne kadar detaylandırılması gerekecek? Daha kaç tane bebeğin ölümü istenmektedir? Kaç tane çocuğun canı istenmektedir? Kaç tane erkek ve kadının yaşamı istenecek? İsrail Başbakanı Netanyahu bir keresinde “İsrail kendini korumak için ne gerekiyorsa yapacaktır. Bu sadece bizim hakkımız değil, aynı zamanda görevimizdir" demişti. Hala da söylemeye devam ediyor İsrailli yetkililer. Peki, İsrail kendini ne zaman korunaklı hissedecek, kendini ne zaman güvende hissedecek? Bu kanla beslenen ölüm makinası ne zaman doyacak, bu gözyaşı vadisinin geçilmesi ne kadar sürecek?</p> <p class="text-align-justify">Bu, İsrail devletinin uğradığı lanet olsa gerek. Hiçbir zaman kendisini korunaklı hissedemeyecek. Hiçbir zaman kendini güvende hissedemeyecek. Paranoyak bir ruh halinde, güvenlik için masum insanları öldürecek ama kendisini daha çok korunaksız ve güvenliksiz hissedecek. Sisypos’un uğradığı cezaya benziyor İsrail’in laneti. Kocaman bir taşı zirveye taşımakla cezalandırılan Sisypos, taşı zirveye çıkarttığında taş sürekli aşağı yuvarlanmaktadır. Bu bıktırıcı döngü içerisinde debelenen Sisypos gibi İsrail de, daha çok güvenlik için harekât başlatmakta ancak hep daha çok korunaksız hissetmekte.</p> <p class="text-align-justify">İşin İsrail’le ilgili kısmında yeni birşey yok. İsrail ne düşündüğünü saklıyor ne de yaptıklarının arkasında durmamazlık ediyor. O bildiğini okumakta sınır tanımadığı gibi kendisine çizilecek fiili veya ilkesel sınırlamayı da kabul etmiyor. Bu tarz ilişkilere, yükümlülüklere girmeyeceğini de yukarıda değinildiği gibi zaten açık açık söylüyor. İsrail’in dünyamızın, küresel düzenin istisnası olması da buradan geliyor.</p> <p class="text-align-justify">Gelelim işin İslam dünyası, Müslümanlar ile ilgili kısmına. Keşke işin bu kısmı İsrail tarafı kadar net olsaydı! Burada da esas itibariyle pek yeni bir şey yok. Tevarüs eden yanılsamalı bir varoluş tarzı üzerinden yol alınmaya devam ediliyor. Bu tarzın yapıbozuma uğratılması gerekiyor. Meselelere bütüncül bakmayan, projeksiyonu ısrarlı ötekinin yanlışına çeviren bu varoluş tarzı, kendisine, kendi gerçekliğine karartma uygulamayı stratejik bir konumlanış olarak sunuyor. Ötekinin kötülüğünü, yanlışlığını, insandışılığını anlatıyor. Zalimin zulmünü dile getirmeyi rafine bir stratejik hamle olarak görüyor.</p> <p class="text-align-justify">Oysa meseleyi bütüncül görmek; İsrail’in yaptıkları veya Filistinlilerin yaşadıkları ile yapıp ettiklerimiz arasındaki bağı/bağlantıyı görmeyi gerektiriyor. Örneğin Filistin’de yaşananlar ile İkizdere’deki dere, orman arasında bir bağlantı var. Meselenin istihdam politikamızla ilgisi var. Akademimizin niteliği, medyamızın haliyle ilintisi var. Adalet ve özgürlük konusundaki duyarlılığımızla ve şüphesiz pratiğimizle ilintisi var. Bu açıdan meseleyi bütüncül görmek ve mesele içindeki sorumluluğumuzla yüzleşmek işin başını, başlangıcını oluşturuyor. Hatta en önemli faslını oluşturuyor. İsrail’in sıcak saldırılarının ardından bütün İslam dünyasında görmeye alıştığımız duygusal kabarma, saman alevi gibi parlayıp sönen kitlesel dalgalanma süresi ve içeriği ile sorumluluk savmaktan öte &nbsp;bir anlam taşımamaktadır. Zira kabarma ve dalgalanma meseleye ne bütüncül yaklaşıyor ne de yaşanan olaylarda kendi sorumluluğuyla yüzleşmek için bir adım atıyor.</p> <p class="text-align-justify">İşin şüphesiz büyük resim kısmı var. Ayrıntılı hesaplar, derin bağlantılar boyutu var vs. Bir de bu ayrıntılı hesapların, derin bağlantıların kaderini tayin eden gündelik hayatın akışı, organizasyonu var. “Şeytan ayrıntıda gizlidir” diye söylenmiyor boşuna. Canların ortaya konulduğu fiili bir savaşın ardından Hz. Peygamberin “küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz” uyarısı burada anlamını buluyor. Bu uyarı ne küçük cihadın anlamsız, önemsiz ne de büyük resme dikkatin gereksiz olduğunu dile getiriyor. Bütünselliğe, bağa, bağlantıya ve bunun önemine vurgu var. İşin ipi ucu burada kaçınca iş yukarıda belirttiğim gibi sorumluluk kaçkınlığına, kendi gerçekliğine karartma uygulamaya, ötekine yönelik aşırı vurgu ile kendini, kendini görünmez kılmaya dönüyor. Kendimi değiştirmeden, yapıp ettiklerimi değiştirmeden başkalarının arzu ettiğim yönde değişmesini arzu etmenin&nbsp;fantezi dünyasında yaşamayı seçmek ve başına gelecek her türlü musibeti hak ve o musibetlere davetiye çıkarmak olduğu ortadadır. Afrika atasözü çok çarpıcı: Uyuma numarası yapanları hiçbir güç uyandıramaz.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/abdulbaki-deger" lang="" about="/yazarlar/abdulbaki-deger" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Abdulbaki Değer</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pa, 05/09/2021 - 14:26</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1171&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="72C6QseiMlE2nkfIjc99-kJBtEhMCvb7GTVmTQdftIE"></drupal-render-placeholder> </section> Sun, 09 May 2021 11:26:36 +0000 Abdulbaki Değer 1171 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/israil-muslumanlar-ve-bitmeyen-uyuma-numarasi#comments Psikolojiden Önce Ne Vardı: Pre-psikolojinin Tarihi https://fikircografyasi.com/makale/psikolojiden-once-ne-vardi-pre-psikolojinin-tarihi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Psikolojiden Önce Ne Vardı: Pre-psikolojinin Tarihi</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><h1 class="text-align-justify" style="margin-top: 21px; margin-bottom: 3px;">&nbsp;</h1> <ol> <li class="text-align-justify"><strong>Niçin pre-psikoloji?</strong></li> </ol> <p class="text-align-justify">Psikoloji bir bilim dalı. Tabii ki tarihsel bir sürecin sonunda ortaya çıkmıştır. Kendisine doğum tarihi olarak 1879 yılını ve kurucusu olarak da Wilhelm Wundt’u (1832 – 1920) seçmiştir. Ama hayatı çalkantılarla başlamıştır, geçmiştir, geçmektedir.</p> <p class="text-align-justify">Bilim olarak psikolojinin ortaya çıkışının bir öncesi vardır. Her ne kadar modern psikoloji göbek bağlarından kurtulmuş görünmekte ise de, pre-psikoloji diye bir şey vardır. Nasıl çocuğun doğumu için şartlar oluşturuluyor ise, psikolojinin doğumu için şartlar oluşturulmuştur ve bu şartları oluşturan pre-psikolojidir. Üstelik bu şartlar genellikle zannedildiği gibi fizikteki gelişmeler falan da değildir. Fizikteki gelişmeler psikolojinin doğumu için sezaryen gibidir. Oysa çocuğun ortaya çıktığı toplum, çocuğun anababası ve ataları onun tarihsel şartlarını oluşturur. Psikolojinin tarihsel şartları diğer bilimlerinki gibidir, ama ayrı bir tarihsel süreç ve gelişimi gösterir.</p> <p class="text-align-justify">Kimlik hafızadır, tarihtir. Psikoloji hafızasına sahip olmadığı için kimliği de oturmamıştır. Kimliğin oturabilmesi için kişinin zihne sahip olması gerekir. Zihin de geçmişin birikimi demektir. Oysa psikoloji geçmişin birikimine itibar etmez, İsa’ya öykünür ve “yeni” bir bilim olduğunu iddia eder. Burada “yeni” aslında geçmişi olmayan anlamına gelir. Her ne kadar psikoloji kitapları bazen pre-psikolojiden söz eder gibi görünseler de, bunu onların devamı olduğu düşüncesi ile yapmazlar. “Böyle şeyler de vardı” demek için onlardan söz ederler ve onların kendileri ile “artık” bir ilişkisi olmadığını ima ederler. Bu açıdan pre-psikoloji psikoloji kitaplarında mezar taşları olarak yerini alır. Sanki nüfus cüzdanında yer verilmiştir, ama psikoloji onları tanımamaktadır. Onlardan söz ederken, görmediği, tanımadığı atalarından söz eder gibidir. Çoğu zaman ekler; “devir değişti”. Yani “artık onların bir hükmü yok” demektedir.</p> <p class="text-align-justify">Oysa tarihten kaçılamaz. Pre-psikoloji psikolojinin köklerindedir ve kökler uygun zeminde yeniden yeşermek için beklerler. Psikolojinin pre-psikolojisi hem psikolojinin dünyaya gelmesini sağlamış, hem de ona hüviyetini vermiştir. Ama pre-psikoloji çocuğu tarafından reddedilmiş, terk edilmiştir. Diğer bilim dallarından, mesela kimya, babasıyla ilişkisini sürdürür ve simyanın kimyanın öncüsü olduğunu kabul ve itiraf eder, oysa psikoloji adını anmaktan bile hoşlanmaz.</p> <p class="text-align-justify">Pre-psikoloji tarihi psikolojiye kimliğini hatırlatma denemesidir. Çünkü geçmiş geleceğin aydınlatıcısıdır. Geçmişi bilmeyen geleceği anlayamaz. Üstelik geçmiş aslında geçmiş de değildir ve an içinde geleceğe taşınmaktadır. Geleceği yönlendiren de odur. Geçmiş gelecekte yaşar (Heidegger’i hatırlayabiliriz).</p> <p class="text-align-justify">Pre-psikoloji tarihi psikolojiye kimlik oluşturma denemesidir. Psikoloji 20. Yüzyılın hızlı değişimleri içinde koşar adım gelişmekte ve durup kendini değerlendirme, düşünme çabasına girmemekte, girişememektedir.&nbsp; Bilinmektedir ki, varoluş bir süreçtir. Bireyin varoluşuyla kendini sürekli olarak oluşturduğu gibi, psikoloji de kendini oluşturmaktadır.</p> <p class="text-align-justify">Varoluşçu yaklaşımla psikoloji kimliğini yaşayarak oluşturur. Kendini sürekli olarak yeniden tanımlar, oluş halindedir. Bu oluş-halindelik kimliğini oluşturma gereğini ifade eder. Zaten henüz bu aşamaya gelmediyse, ergenliğe henüz girmemiş demektir, çünkü kimlik ergenlikte oluşur; gelişim psikolojisi öyle der. Psikoloji ergenliğe girip Erikson’un dediği gibi başarılı bir kimlik oluşturacaksa, bunu pre-psikolojinin tarihine sahip olarak yapacaktır.</p> <p class="text-align-justify">Sonuçta ben dediğimiz şey yaşadıklarımızdır ve onların zihinlerimizdeki izlerinden ortaya çıkar. Ama aynı zamanda ben içinde bulunulan toplumsal şartların bizdeki yansımasıdır ve toplum tarihseldir. Bu yüzden pre-psikoloji hem psikolojinin uzak geçmişidir, hem de psikolojinin benliğinin ve kimliğinin oluşacağı toplumsal-tarihsel süreçlerin oluşturucusudur. Bunları oluşturarak aslında psikolojiyi oluşturmuştur. Bu şartlarda benlik ve kimlik edinen psikoloji ancak pre-psikolojiyi bilerek, benimseyerek, kabul ederek bir kimliğe sahip olabilir.</p> <p class="text-align-justify">Tabii ki psikoloji pre-psikolojiye karşı “ret” tutumunu sürdürebilir ve onunla bağlantı kurmak istemeyebilir. Bunu şimdiye kadar yaptığı gibi, bundan sonra da sürdürebilir. Bu durum bir açıdan bakıldığında ergenlik dönemini uzatmak demek olur. Muhtemeldir ki, bu da olacak olanı geciktirmekten başka bir işe yaramaz. Peki, psikoloji illa ki pre-psikolojiyle barışmak zorunda mıdır? Görünen durum bunu bir şekilde yapmaya çalıştığını göstermektedir. Ancak psikoloji gene de redd-i miras yapabilir tabii ki. Kendine başka bir yurt bulabilir. Ama unutulmamalıdır ki, böyle bir durumda şimdilik pre-psikoloji tabir ettiğimiz tarih psikolojiden başka bir çocuk yapma yolunu tercih edecektir. Bu çocuğun muhtemel adı noolojidir ve kavramın kökeni Aristo’ya kadar götürülebilirse de, buradaki anlamıyla imayı (bildiğim kadarıyla) Edgar Morin yapmıştır. Morin Kaybolmuş Paradigma: İnsan Doğası (1973) adlı kitabında tarihin bittiğini ve noolojik çağın başladığını söyler. Eğer psikoloji pre-psikolojiyle barışmazsa, ona kardeş gelme olasılığı kapıda durmaktadır.</p> <p class="text-align-justify">Aslında cesur bir şekilde psikolojinin önünde başka bir olasılık olmadığı iddia edilebilir. Bu cesareti gösterme gönülsüzlüğüm, daha doğrusu tereddüdüm psikoloji henüz kimliğine kavuşmadığı için zaman zaman (ergenler gibi) beklenmeyen yönde davranma olasılığı taşımasıdır. Normal süreç, psikolojinin böyle bir barışmaya yöneldiğinin işaretleri ile doludur. Bu çalışma da psikolojinin pre-psikoloji ile ilişkilerinin tarihsel çizgilerini ortaya koyma amacını taşımaktadır. Psikoloji bu yolu seçse de seçmese de, bilim olarak psikolojiyi anlamaya çalışmanın bir ürünü olarak da değerlendirilebilir.</p> <p class="text-align-justify">Belirtilmesi gereken bir husus da burada ele alınan süreçlerin psikoloji biliminin ortaya koyduğu süreçler olmasıdır. Burada tarih psikolojik ilkeler çerçevesinde okunmakta ve değerlendirilmektedir. Tek fark psikolojinin bunu şimdiye kadar sadece bireyler için düşünmüş olmasıdır. Burada psikolojinin bireyler için ortaya koyduğu kurallar psikolojinin kendisine ve kendi tarihine uygulanmaktadır. Dolayısıyla bunların kabul edilmemesi psikolojinin kendini inkar etmesi demek olur. Sonuçta burada ortaya konan kuralları ortaya koyan odur. Sadece psikolojinin birey olarak insana dayattığı kurallar (pre-)psikolojinin kendisine yöneltilmektedir.</p> <p class="text-align-justify">Psikoloji insanla uğraşır, ama psikoloji insan değildir, diyerek bu değerlendirmelere karşı çıkılabilir. Bu eleştiriye verilecek cevap dirilik (yaşıyor olmak) açısından bireye uygulanan kuralların yaşadığı (ölü olmadığı) düşünülen bilim gibi (zihinsel veya toplumsal) yapılara uygulanabileceğidir. Psikolojide bunun örnekleri bulunabilir. İlk akla gelen de Musa ve Tektanrıcılık veya Bir Yanılsamanın Geleceği olabilir.</p> <p class="text-align-justify">Özet olarak, pre-psikoloji tarihi psikolojinin kimliğini oluşturan geçmiş ve ortamsal şartların oluşum tarihidir. Psikoloji ergenliğinden ancak böyle kurtulabilir. O bir yana, psikolojinin ne durumda olduğu ancak böyle anlaşılabilir. Hızlı bir şekilde yaşayarak ardından bizi de koşturan psikolojiye bir soluklanıp geriye bakma denemesi olarak da okunabilir bu çalışma. Yoksa psikolojinin cesedi yakışıklı olacaktır.</p> <p class="text-align-justify">Bu çalışma psikolojiye meşruiyet kazandırma gibi bir amaç taşımaz, sadece hali anlamlandırma çabasıdır. Hal geçmişle oluşur çünkü.</p> <ol start="2"> <li class="text-align-justify"><strong>Psikolojinin ataları</strong> <ol> <li><em>Hint</em></li> </ol> </li> </ol> <p class="text-align-justify">Psikolojik anlamda insanın ne olduğu ile ilgili olarak Hintlilerin geniş kültür ve birikimlerinin olduğu açıktır. İnsanın dış dünyadan uzaklaşıp içine dönmesi gereğini vurgulayan Hint düşüncesi, içine dönen insanın neyle karşılaşacağını da anlatır. İç psikolojik süreçler ve insanın yaşayacağı durumlar, bu durumlarda ne yapması gerektiği gibi hususlar uzun uzun ele alınmıştır. Psikoloji onları da reddederek işe başlamıştır, çünkü kendisinin “yeni” olduğunu düşünmüştür. Psikolojinin Budizm’i reddetmediği öne sürülebilir, ama hatırlanmalıdır ki Budizm Batıda psikolojiden önce bilinmekteydi; Schopenhauer (1788 - 1860) hatırlanabilir. Psikoloji uzun zaman tüm pre-psikolojiye yaptığı gibi, Budizm de yokmuş gibi davranmıştır, bu da basbayağı reddetmektir.</p> <p class="text-align-justify">Freud Oedipus kompleksi ile oğul ile babayı çarpıştırırken, Hint Bhagavad Gita’da babanın mirası için oğulları çarpıştırır.&nbsp;</p> <ol> <li> <ol start="2"> <li class="text-align-justify"><em>Yunan: Theophrastus</em></li> </ol> </li> </ol> <p class="text-align-justify">Theophrastus (MÖ 371 – MÖ 287) eski Yunan’da karakter analizi yapan kişi. En azından şimdilik ondan önce karakter analizi yapan bir metin bilinmiyor. Theophrastus kitabının başında diyor ki, “Sık sık kafama takılan, ama muhtemelen beni sonsuza kadar şaşırtacak olan, şu soru üzerinde düşündüm: neden tüm Yunanistan aynı gökyüzünün altında yatarken ve tüm Yunanlılar aynı eğitimden geçerken karakterler bu kadar çeşitli?” Yazar, kitabında bu düşüncelerinden sonra bir örneğini La Bruyere’in Karakterler (1687) kitabında göreceğimiz türden bir karakter tanımlama çalışmasına girişiyor ve çeşitli karakterlerin özelliklerini anlatıyor. Kısacası, basbayağı kişilik psikolojisi yapıyor. Ama gene de psikolojiye yaranamamıştır. Psikoloji onun adını bile anmaz, ama pre-psikolojinin ilk kaynaklarından biri olarak görülebilir.</p> <ol start="3"> <li class="text-align-justify"><strong>Büyükbaba: Aristo</strong></li> </ol> <p class="text-align-justify">Aristo (MÖ 384 – MÖ 322) “ilk öğretmen”di. Fizikten metafiziğe hemen hemen her konuda kitap yazdı. İnsan ve insan psikolojisi ile ilgili düşüncelerini Nikomakhos'a Etik adlı kitabında anlattı. İnsanın özelliklerinin yanı sıra erdemlerini ele aldı. Her ne kadar o bunları siyaset bilimi olarak ele almışsa da, düşünceleri tamamen psikolojiyle ilgiliydi. Aslında Aristo’nun bu düşünceleri tarih boyunca insan anlayışlarına kaynak oluşturdu. Dolayısıyla insanlar kendilerini yüzyıllar boyunca Aristo ışığında anladılar. Ama psikoloji Aristo’yu da anmaz. Aslında Aristo felsefe ve diğer bilimler gibi psikoloji için de temelleri oluşturan kişi olarak kalmaya devam eder, psikologlar Etik’i okumasalar bile. Hele Etik’teki “iştah” konusu felsefeciler arasında zaman zaman kullanılmaya devam etse bile, psikolojinin kapsama alanına henüz girememiştir bile.&nbsp;</p> <ol start="4"> <li class="text-align-justify"><strong>İslam dünyası: İlm-i ahlak</strong></li> </ol> <p class="text-align-justify">İslam dünyası Aristo’yla tanıştığında felsefedeki düşünceleri bir yana, psikoloji ile ilgili düşünceleri ilm-i ahlak için temel oluşturmuştur. İlm-i ahlakçılar insanın davranışlarını güzelleştirebileceğini düşünmüşlerdir. Bu da onların insanın davranışlarını açıklamaya ve ona öneriler getirmeye yöneldikleri anlamına gelir. İnsanın teorik ve pratik aklı vardı, pratik akılda şehvet ve gazab kuvvetleri vardı, vb. Ama psikoloji diğer birçok görüş gibi onları da önemsemedi. Söz gelimi Freud cinsellik ve saldırganlığı içgüdü olarak kavramsallaştırırken, cinselliğin şehvet, saldırganlığın gazab olduğundan söz etmez. Freud belki ilm-i ahlak bilmiyordu, ama Musa ve Tektanrıcılık yazarının “ikinci Musa” lakaplı Musa bin Meymun’u (Maimonides) (1135 – 1204) bilmemesi imkansızdır.</p> <p class="text-align-justify">İslam dünyası Yunan felsefesi ile karşılaşınca İslam’ın kendi kavramlarını işlemek yerine felsefenin kavramlarını irdelemiştir. Bu yüzden ilm-i ahlakçılar Kur’an’ın insan görüşünden çok felsefecilerin ahlak görüşüne dayanırlar. İslam dünyasında dini safta Muhasibi (781 – 857) başı çekerken, ahlak felsefesi safında Nasreddin Tusi (1201 – 1274) başı çeker.&nbsp;</p> <ol start="5"> <li class="text-align-justify"><strong>Batının doğum sancıları: Papazlar</strong></li> </ol> <p class="text-align-justify">Psikoloji kitaplarının 1880 yıllarından sonra yazıldığı izlenimi edinilir, çünkü psikoloji pre-psikolojiyi safdışı bırakmıştır. Oysa bu tarihten önce yazılmış bir sürü psikoloji kitabı vardır. Bu kitapların çoğunu papazlar yazmış ve insanları “irşat” etmeye çalışmışlardır. Söz gelimi bu kitaplarda önemli bir yer işgal eden “irade” psikolojide hala yoktur. Tabii ki papazlar dini metinlere dayanırlar ve dini öğütler verirler, ama sonuçta insan anlayışından söz ederler. Psikoloji kendinden önce yazılmış kitapların okunmasını da yasaklamış gibidir.</p> <ol start="6"> <li class="text-align-justify"><strong>Psikolojinin ayak sesi: Galton</strong></li> </ol> <p class="text-align-justify">Darwin, Sir Francis Galton’un (1822 – 1911) halasının oğluydu. Yani Galton soylu, zeki ve zengin bir aileden geliyordu. Boş kaldıkça keyifler yapıyor, kafasına göre takılıyordu. Meteoroloji haritalarını buldu, paratoner keşfetti, silah icat etti, vb. Hatta bir ara psikologlar tarafından dünyanın en zeki adamı olduğunu karar verildi.</p> <p class="text-align-justify">Galton zekiydi, zeki olduğunu biliyordu ve zekanın nereden geldiğini de anlamak istiyordu; zeka ile kalıtım ilişkilerini inceledi. Bunu yaparken istatistikin temellerini attı. İlişkiyi görmeye çalışıyordu, korelasyon katsayısını buldu. Velhasıl genelde öğrencilerin (sadece onların mı, bence akademisyenlerin de) başına bela olan istatistik Galton’la başladı. Galton zamanında henüz psikoloji bilim olarak ortaya konmamıştı, ama Galton’un çalışmalarında “ben geliyorum” diyordu ve geldi. Galton psikolojinin ayak sesi oldu.&nbsp;</p> <ol start="7"> <li class="text-align-justify"><strong>Babanın evlada yol açışı: Rus edebiyatı: Dostoyevski</strong></li> </ol> <p class="text-align-justify">İnsan psikolojisinden bahsederken edebiyattan bahsetmemek olmaz. Psikolojinin ayak seslerinden biri Galton ise, diğeri kuşkusuz Dostoyevski’dir (1846 – 1881). Romanlarında insan kişiliğinin derinlerine inen Dostoyevski, hemen hemen her romanında insani bir tutkuyu veya sorunu masaya yatırır ve bir cerrah inceliğiyle teşrih eder. Dostoyevski insana dışardan bakarcasına tutkuları roman kahramanlarıyla ortaya koyduğu gibi, kendini de masaya yatırmış ve Yeraltından Notlar’ı yazmıştır. Romanda aşikar olan bilinçdışı kavramını psikolojiye Freud sokacaktı. Dolayısıyla Dostoyevski babanın evladına yol açması olarak kaldı. Dostoyevski psikolog romancıydı, ama daha çok pre-psikolog. Bu yüzden psikologlar da onu uzaktan seyretmeyi tercih ettiler. Klasikler bağlamında onu okurlar, ama psikoloji kitaplarında adı geçmez.</p> <ol start="8"> <li class="text-align-justify"><strong>Felsefenin rüzgarları: Kierkegaard ve Nietzsche</strong></li> </ol> <p class="text-align-justify">Felsefe başından beri insanla uğraşmıştı, ama bunu psikoloji olsun diye yapmamıştı. Kah ahlak, kah varlık ve hatta bazen bilgi üzerinden insan anlayışı ortaya koymuştu. Kendisinin psikolog olduğunu öne süren iki filozof vardı: Kierkegaard ve Nietzsche.</p> <p class="text-align-justify">Kierkegaard (1813 – 1855) felsefe yapıyordu, ama aynı zamanda psikologtu. Kaygıyı psikolojinin temeline oturttu. Onunla bağlantılı olarak analizler yaptı. İnancı, inançsızlığı, batıl inancı, ikiyüzlülüğü, hakareti, kibiri, korkaklığı inceledi. Ama kabul görmedi. Psikolojinin onu kabul etmemesinin. Reddetmesinin nedeni dindarlığı değil, pre-psikoloji olmasıydı. Kierkegaard şanssızdı, dünyaya biraz erken gelmişti. Elli veya 70 sene sonra dünyaya gelse şansı olabilirdi. Harika psikolojik analizlerine rağmen psikolojide yer bulamadı. Psikolojiye girmek için varoluşçuluğu ve varoluşçu psikolojiyi beklemesi gerekiyordu.</p> <p class="text-align-justify">Nietzsche (1844 – 1900) her şeyi yıkıp, üst-insana bir köprü olmak üzere insanın yeniden inşasını öngörüyordu. Tanrıyı öldürüp insan ruhunun çıplaklığını ortaya serdi. İnsanlar onu coşkuyla karşıladı. Kendisinin ilk psikolog olduğunu söyledi. Ama psikologlar onu da kendi soylarına almadılar. Aslında geçmişi yıkıyordu, pekala psikoloji onu benimseyebilirdi, ama geçmişten kopmaya çalışan psikoloji ondan da uzak durmayı tercih etti.</p> <ol start="9"> <li class="text-align-justify"><strong>Psikolojinin ebesini öldürmesi: Wundt</strong></li> </ol> <p class="text-align-justify">Wilhelm Wundt (1832 – 1920) &nbsp;psikolojiyi kurduğu kabul edilen kişi. Kurduğu laboratuar dönüm noktası. Yani, psikolojinin ebesi Wundt’tur. Psikoloji önce ebesini redderek işe başlar. Tarih verilir, ama kendi psikolojide geçmez.</p> <p class="text-align-justify">Wundt basit ve üst düzey zihinsel süreçleri ayırmıştır. Ona göre duyum, algı, dikkat gibi süreçler alt düzeydir ve laboratuarda incelenebilir. Ama bellek, öğrenme, düşünme gibi üst düzey süreçler ise laboratuarda incelenemezdir.</p> <p class="text-align-justify">Wundt içebakış yönteminin kullanılabileceğini düşünüyor ve bunun şartlarını ortaya koyuyordu: içebakış nesnel ve tekrarlanabilir olmalıydı. Yetmedi. Ardından içebakış bilimsel olmadığı gerekçesiyle rafa kaldırıldı. Wundt da onunla beraber. Günümüzde insanların kendilerinden menkul (self-report deniyor) ifadelerle (sosyal, duygusal, çoklu) zekaları bile belirlenebiliyor, ama bunlar içebakış sayılmıyor.</p> <p class="text-align-justify">Psikoloji Wundt’la ebesini reddetmiştir. Çünkü nasıl dünyaya geldiğini bilen oydu ve bu şekilde dünyaya gelmiş olmak psikoloji için kabul edilebilir değildi. Psikoloji ebesini inkar ederek aslında kendisini öncesinden kopardı. Kendine yeni bir kimlik edindi, geçmişi olmayan, “ağaç kovuğundan çıkmış” kimliği. Bunun için süreç yeni başlıyordu. Psikoloji sadece ebesini değil, diğer atalarını da reddedecekti. Etti de.</p> <ol start="10"> <li class="text-align-justify"><strong>Psikolojinin babasıyla vedalaşması: James&nbsp;</strong></li> </ol> <p class="text-align-justify">Wundt’un ilk psikoloji laboratuarın kurmasından bir iki yıl sonra William James (1842 – 1910) Psikolojinin Prensipleri’ni (1890) yazdı. İki ciltlik bu muhteşem eser psikolojinin kutsal kitabı sayılır. Herkes sonradan psikolojiye giriş kitabı yazar, çünkü James psikolojiden çıkış kitabı yazmıştı ve aşılamadı.</p> <p class="text-align-justify">James aynı zamanda filozoftu, ama kitapta bilim insanı tarafı ağır basıyordu. Olayları masaya yatırıyor ve oldukça tutarlı kavramsallaştırmalar yapıyordu. Bunun anlamı psikologlara neyin ne olduğunu söylüyor olmasıydı. Felsefecilerin Aristo’ya bakarak yerlerini belirlemeleri gibi, psikologlar da Prensipler’e bakarak yönlerini bulurlar, o bir deniz feneridir.</p> <p class="text-align-justify">James psikolojinin yönünü çizerken zaman zaman psikolojini babasına atıfta bulunuyordu. Örneğin benlikten söz ederken bir “öz”den bahseder ki, günümüzde psikolojinin ele almadığı bir şeydir, çünkü pre-psikolojiktir. Öz neredeyse babanın psikolojideki son izidir. Psikoloji James’le birlikte babasıyla vedalaşmıştır.</p> <p class="text-align-justify">Psikoloji Wundt’la kurularak oral döneme (sözü edilmeye başlamıştır), James’le anal döneme geçmiş, neredeyse ishal olmuştur. Fallik dönem tabii ki Freud’tur; şimdi ise latent dönemdir.&nbsp;</p> <ol start="11"> <li class="text-align-justify"><strong>Psikolojinin babasını öldürmesi: Freud&nbsp;</strong></li> </ol> <p class="text-align-justify">Sigmund Freud (1856 – 1939) psikolojiye Oedipus kavramını ve kompleksini soktu. İnsanlar onun bireyin yaşadığı bir karmaşa olduğunu zannetti. Ama Freud Oedipus ile psikolojinin babasını öldürmeye çalışıyordu, öldürdü de. Dolayısıyla Oedipus kompleksi psikolojinin babasını, yani pre-psikolojiyi öldürmesidir. Freud babayı öldürürken onu kendi silahıyla öldürdü, Oedipus kavramını pre-psikolojiden aldı, üstelik en derinden, mitolojiden.</p> <p class="text-align-justify">Freud’dan önce hipnoz kullanılıyordu, o pre-psikolojinin yöntemi idi. Freud önce hipnozu alaşağı etti, onun yerine Şamanist yöntemi ihya etti; bilinçdışını bilince getirdi. Bu yöntemi Şamanistler şifa amacıyla kullanıyorlardı. Freud’un yaptığı şey bunu güncellemek, modernleştirmekti. Başardı da.</p> <p class="text-align-justify">Freud’un bilinçdışı kavramı yeni değildi, yöntemi yeni değildi, hatta Oedipus karmaşası da yeni değildi (ancak kimse bunu dile getirmeye cesaret edemiyordu), ama o bunları öyle bir sistem haline getirdi ki, herkes küçük dilini yuttu (büyük dillerini zaten kullanamıyorlardı, çünkü Freud düşüncelerine itiraz edilmesinden hoşlanmazdı). Çünkü Freud sistemiyle psikolojide uçsuz bucaksız bir derinlik (ve psikolojisi) yarattı. Ulaştığı nokta cazibe doluydu, öyle ki bir girdap oluşturdu ve birçok kişiyi avucuna aldı.</p> <p class="text-align-justify">Psikoloji kendine yeni yol arıyordu. Davranışçılar kuru bir davranış alanı açarak psikolojiyi sınırlarken Freud engin derinlikleri psikolojinin emrine veriyordu. Psikolojiyi bilime yaklaştırmak isteyenler davranışların kökenlerini bulmaya çalışırken, Freudçu yol bilinçdışına seyahate çıktı.</p> <p class="text-align-justify">Freud id, bilinçdışı gibi bilinmez kavramlara dayalı bir sistem geliştirdi. Bilinmeze dayalı bilebilme imkanının cazibesi açıktı; ayrıca, babadan kurtulmak isteyen psikolojiye özgürlük duygusu verdi. Artık psikologların önünde ne pre-psikoloji vardı, ne kurallar, ne ahlak. Sihirli bir seferdi bu. Psikoloji de kapıldı büyüye ve yürüyüp gitti. Kimse nereye gittiğini bilmiyordu, ama yolculuk harikaydı. Freud’un ardından başta denizleri gösteren birilerinin gelmesi gerekiyordu.</p> <p class="text-align-justify">Freud psikologların önüne denizi, “bir deniz”i koydu. Ardından başka denizleri gösteren birilerinin gelmesi iyi olurdu, ama öyle biri çıkmadı. Herkes onun denizinden başka bir deniz bilmiyordu, o da bir süre sonra sıkıcı hale geldi. Freudçu yaklaşım hala bireyi anlamanın temellerinde bulunur, ama artık insanlar Freud’un yolunu pek izlemezler. Bunun bir nedeni de insanlara belirsizliğin cazip gelmesine karşın insanların elle tutulacak şeylerden yana tercihte bulunmalarıdır. Freud’un engin denizlerdeki yolculuğu insanlara somut şeyler sunmadı, bu yüzden bazıları o yolculuktan eli boş dönmek zorunda kaldı.</p> <ol start="12"> <li class="text-align-justify"><strong>Babaya ağıt: Jung</strong></li> </ol> <p class="text-align-justify">Freud’un babayı öldürmesi tabii ki sessizce kabullenilmedi. Herkesin “bilim” çizgisine ve nesnelliğe yöneldiği bir dönemde Carl Gustav Jung (1875 – 1961) pre-psikolojiye işaret etti. Bilim çizgisi determinizmdi, Jung eşzamanlılığı hesaba katmamız gerektiğini düşünüyordu. Kollektif bilinçdışı, arketipler, “self”, hatta gölge gibi kavramlarla Jung’un yaptığı şey babaya ağıt yakmaktı. Bunların hepsi de pre-psikolojinin psikolojiye yansımalarıdır. Jung Tarot ile, I Ching, simya gibi konularla ilgilenirken hem babaya saygı hem de ona yakılan ağıtlardı bunlar.</p> <p class="text-align-justify">Jung’dan sonra babanın sesi gittikçe kısıldı, zaten Jung’u da kimse tam anlayamadı. Bunun nedeni psikolojinin kendine yoğunlaşması ve pre-psikolojiye artık itibar etmiyor olmasıydı.</p> <ol start="13"> <li class="text-align-justify"><strong>Babanın silkinişi: Varoluşçu psikoloji: Heidegger’den Maslow’a&nbsp;</strong></li> </ol> <p class="text-align-justify">Özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra tüm dünyada Varoluşçuluk rüzgarı esti. Bu rüzgar psikolojiye de yansıdı. Psikoloji pre-psikolojiye sırtını dönmüştü, ama bu rüzgarla psikoloji pre-psikolojinin silkinişine şahit oldu. Psikolojinin genelde sırt çevirdiği insanın varoluşu ve temel duyguları varoluşçularla ve özelde Heidegger (1889 – 1976) ile psikolojiye sızdı. Heidegger’in ontolojik olarak insanın ve dünyanın varlığını sorgulaması, daha doğrusu tesis etmesi psikolojiye önemli açılımlar sağladı.</p> <p class="text-align-justify">Varoluşçulukla birlikte insancıl psikoloji yükseldi. İnsancıl psikoloji insana psikolojinin alıştığı anlamdan farklı bir anlam vermeye çalışıyordu. Bu anlamı dillendiren Maslow (1908 - 1970) oldu. Kendini gerçekleştirmeyi her şeyin üstüne yerleştirdi ve din ve aşkın yaşantıların varlığına ve önemine işaret etti.</p> <p class="text-align-justify">Heidegger de, Maslow da aslında pre-psikolojinin silkinişleriydi. Onların açtıkları yoldan transpersonal psikologlar girdi.</p> <ol start="14"> <li class="text-align-justify"><strong>Psikolojinin babasına dönüşü: Transpersonal psikoloji</strong></li> </ol> <p class="text-align-justify">Psikolojinin belki de şanssızlıklarından biri davranışçılık rüzgarının uzun süre etkili olmasıydı. Davranışçılık psikolojiyi fazlasıyla nesnelleştirdi. Bu insan açısından bakıldığında insanın dışsal bir nesne olarak ele alınmasıydı. Buna karşılık, pre-psikoloji zaman zaman harekete geçmeye çalıştı. Bu yöndeki en ciddi çaba transpersonal psikoloji oldu. Özellikle dini yaklaşımlar çerçevesinde insandaki (Freud’un derinliğinden farklı bir) derinliği yakalamaya çalışan bu yeni akım, psikolojiden daha “ruhlu” görünüyor. Jung psikolojiyi “ruhsuz bir ruhbilim” olarak tanımlamıştı. Ondan sonra da psikoloji ruhbilim olarak değil, insan davranışı bilimi” olarak tanımlanmayı tercih eder olmuştu. Transpersonal psikoloji bu bakımdan ruhlu bir ruhbilim olma iddiasındadır. Henüz bebeklik döneminde olmakla birlikte, babasının (pre-psikolojinin) desteğiyle kısa zamanda çocukluğa geçebilecek gibi görünmektedir.</p> <ol start="15"> <li class="text-align-justify"><strong>Psikolojinin atalarına dönüşü: Budizm</strong></li> </ol> <p class="text-align-justify">2000 yılı psikoloji için dönüm noktasıdır. Pozitif psikoloji (daha öncekilerin negatif olduğunu ima edercesine), insanı anlamanın yeterli olmadığını, psikolojinin insana yön göbtermesi gerektiğini öne sürer. Bunun için de dünyanın çeşitli din ve inanışlarından derlediği “karakter güçleri”ni hedef olarak koyar. Artık psikoloji insana önerilerde bulunmak, hedef belirlemek görevini üstlenmiştir. Bu, aslında pre-psikolojinin temelde yaptığı, ama psikolojinin pre-psikolojiyi reddiyle birlikte gündemden çıkardığı bir husustur. Pozitif psikoloji kendi başına ayakta durmakta güçlük çeker ve Doğu’ya yönelir; Meditasyonu, mindfulness’i keşfeder. Bu keşifler aslında pre-psikolojinin önermeleridir. Dolayısıyla hem pozitif psikoloji, hem de Budist psikoloji psikolojinin pre-psikolojiyle uzlaşma arayışlarının bir ifadesidir.</p> <ol start="16"> <li class="text-align-justify"><strong>Neden hatırlıyor?</strong></li> </ol> <p class="text-align-justify">Peki, psikoloji neden pre-psikolojiyi hatırlamaya yönelmiştir. Bunun en önemli nedeni psikolojinin oturmamış kimliğidir. Psikoloji kendisini tesis etmeye çalışırken, bir yandan yeni alanlar üretir, ama öte yandan elindekileri kaçırır. Bilişsel bilimler böyledir, psikolojiyle başlamış, ama bilgisayarlar ve yapay zeka ile birlikte bağımsızlığını ilan etmiştir. Aynı durum yapay zeka çalışmaları için de geçerlidir. Önceleri insan zihnini model alarak çalışmalar yapan yapay zeka, psikolojiyle bağını koparmış ve kendi başına bir çalışma alanı oluşturmuştur ve üstelik psikolojiden çok mühendislik halini almıştır. Benzer eğilimler, psikolojiden ayrılma işaretleri gösteren duygu bilimi, ilişki bilimi, kişilik bilimi gibi yeni bilimlerde de görülmektedir.</p> <p class="text-align-justify">Psikoloji kendisine bir kimlik ararken, babasından başka çıkış yolu olmayacağını yavaş yavaş anlamaktadır. Babanın (pre-psikolojinin) psikoloji içindeki uyanışları bunun işaretleridir.</p> <ol start="17"> <li class="text-align-justify"><strong>Geleceğin psikolojisi</strong></li> </ol> <p class="text-align-justify">Kısaca özetlemek gerekirse, psikoloji Oedipus kompleksiyle babasını reddetmiş, sonra da kimliğini bulamamıştır. Babasını reddedişin süreci yukarıda ele alınmıştır. Kimlik edinmenin önemli yollarından biri kişinin geçmişiyle ve babasıyla barışmasıdır. Psikolojide zaman zaman ortaya çıkan akımlar ve düşünceler bu yolda çabalar olarak okunabilir.</p> <p class="text-align-justify">Psikoloji bunu başarabilir mi? Babası ile uzlaşabilir mi? Bunu yapabilmesi için öncelikle insana bakışını gözden geçirmesi gerekiyor. Ayrıca insanla ilgili bilgi edinme sürecini de yeniden ele almalıdır. İnsanın insanla ilgili bilgisi bir nesne ile ilgili bilgisinden farklıdır. Bu farklılığı yakalayamadığı sürece psikoloji insana dışardan bakmaya devam edecek demektir. Bu da insana içeriden bakacak bir bilim dalının ortaya çıkışına yol açar, psikolojiye kardeş gelir. Ve öyle görünüyor ki kardeş psikolojiden daha çok “insani” olacaktır.</p> <p class="text-align-justify">&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/hasan-bacanli" lang="" about="/yazarlar/hasan-bacanli" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Hasan Bacanlı</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pa, 05/09/2021 - 10:33</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-1818" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1620648905"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Mustafa Uslu</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/1818#comment-1818" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Sizi İnes Kongreside Bilim…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Sizi İnes Kongreside Bilim konusu konferansınızı İlber Ortaylı hocayla beraber dinlemiştim ve siz konuşurken döndü bana ve dediki; &quot; Bu hoca aklı basan biri belli, oldukça faydalandım ve bende çıkıp bir kaç kelam etmeliyim hürmeten &quot; diyip sizden sonra yarım saat anlattıklarınıza binaen konuşmuştu...<br /> Yazdıklarınız duygularıma tercüman oldu hocam.. Faydalandım, saygılar</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=1818&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="o4OdVF9zaNjMvoRTf-btr4zzpGMaatRd1Qwtntgb3BI"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pa, 05/09/2021 - 23:25</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/1818#comment-1818" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-1819" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1620648905"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Selahiddin</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/1819#comment-1819" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Psikolojide ekolojik…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Psikolojide ekolojik yaklaşımı öne sürenlerin psikoloji tarihine yönelik eleştirilerine göz ardı edilir gibi değil. Psikoloji bir bilim olarak ele aldığı olguların doğadaki dağılımıni bile incelemeden o olguları laboratuvarda incelemeye başlamış. Bu gün bile olguların ne sıklıkta meydana geldiğini bilmiyoruz. Örneğin bir insan günde ortalama kaç kez saldırgan davranisla karşılaşır? Kaç kez yardım etme davranışı gösterir? Sahi, çevrenizdeki kişiler size bir günde ortalama kaç kez teşekkür eder? Bilmiyoruz, bunların oluşum sıklığını bile bilmiyoruz. Yapacak çok iş var, çoook.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=1819&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="Y0v3rniUuiRarBjVK0rNMQaRZGPZN9ve5Uyz-lfRC0Q"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pt, 05/10/2021 - 00:42</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/1819#comment-1819" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1170&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="Zrx7ES7GaWp2ZPQ6lTddIuoqO13uwcP5Au5dymGvaVY"></drupal-render-placeholder> </section> Sun, 09 May 2021 07:33:25 +0000 Hasan Bacanlı 1170 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/psikolojiden-once-ne-vardi-pre-psikolojinin-tarihi#comments Eylemsiz Dua, Mescid-i Aksa ve Kadir Gecesi https://fikircografyasi.com/makale/eylemsiz-dua-mescid-i-aksa-ve-kadir-gecesi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Eylemsiz Dua, Mescid-i Aksa ve Kadir Gecesi</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="text-align-justify" style="margin-bottom:11px">&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">Bu kaçıncı tekrar? Kutsal günlerde ibadethanelerimize yapılan baskınlar, bir buçuk milyarlık İslam aleminin güçlü bir şekilde kınamaları, &nbsp;Müslümanların dua ve yakarışları… Bugün yaşananlar da bize bir şey anlatmayacak. Tıpkı bugüne dek yaşananların hiçbir şey anlatmadığı gibi.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Kınıyoruz:</strong></p> <p class="text-align-justify">En güçlü biçimde kınıyoruz, kınarken de en yüksek perdeden tehdit ediyoruz. Kitlesel bir gaz çıkarma gerçekleşiyor. Gazımız alınıyor ve rahatlıyoruz.</p> <p class="text-align-justify">Demek ki bunun bir hükmü yok. Ancak bu hükümsüz müptezellik İslam alemi denilen yığının niteliksizliğini tescillemekten başka bir şeye yaramıyor. Bunu anlamıyoruz. Hatta bu kınamalar her seferinde işgalci katil Siyonist güruhu rahatlatıyor. Gösterecekleri en büyük tepkiyi gösterdiler, tehlike geçti diye.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Kınamıyorlar:</strong></p> <p class="text-align-justify">Çağdaş dünya. Evrensel değerleri yücelten, evrensel değerlerin sözcüleri ve yılmaz savunucuları, inanç hürriyetini ve insani değerleri en yüksek sesle savunan, insanlığın geleceği için umut olan, kuyruğuna takıldığımız, en mübarek pusulamız, kıblemiz muasır medeniyetler; her seferinde bu fecaatlere karşı kör, sağır ve dilsiz oluyor. Dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir tapınakta benzeri yaşansa taş üstünde taş kelle üstünde baş bırakmamacasına oraya barış, demokrasi, hürriyet götüren çağdaş uygarlıklar dökülen kan ve göz yaşı Müslümanınsa, basılan mekan camilerse birden uzaklara çok uzaklara dalıp sessizleşiyor.</p> <p class="text-align-justify">Çağdaş uygarlıkların Müslüman müstemlekelerindeki yerli işbirlikçilerden oluşan yönetici kadroları ve elitler de “ama, fakat, lakin”li kınamamsı kaygılar bildirmekten öte gidemiyorlar. Müptezel müstemleke halkları ve barbar çağdaş uygarlıklar!</p> <p class="text-align-justify"><strong>Dua- yakarış ve kargış:</strong></p> <p class="text-align-justify">En son Mescid-i Aksa’dan geriye doğru gidildiğinde Filistin’den Doğu Türkistan’a Cezayir’den Arakan’a kadar dünyada Müslümanlar yüz yıldan fazla cehennemin her türlüsünü yaşadılar. Bu kanlı tarihte anne karnındaki bebeklerden yüz yaşını geçmiş yaşlılara kadar Müslümanlar dünyada herhangi bir canlının başına gelebilecek en büyük acıları yaşadılar. Ve bu acılar dualarda, yakarışlarda, kargışlarda her dilde ifade edildi. Bebekler bombalandı. Dualara konu oldular. Ancak Allah bu dualara belli ki itibar etmedi. Allah; dualar ve lanetlerle Kudüs’ün Arakan’ın, Suriye’nin, Doğu Türkistan’ın ve diğer nice mazlum toplumların üzerinden bela ve musibetler kaldırmadı. Belli ki Allah bu dualara itibar etmiyor ve Müslümanlara bir şey anlatıyor. Ancak aklı ile bağı kopmuş Müslümanların bunu anlayacağı yok. Belki de Allah “doğru bir eylemle birleşmeyen dua”ya itibar etmiyor. Belli ki Allah her felaketi, her belayı kendisine havale eden Müslümanların bu müptezelliğinden hoşlanmıyor ve onlardan “doğru bir eylem” bekliyor. Belki de Allah o doğru eylemi görünce dualara cevap verecek. Ancak bu kanlı tarih Müslümanlara bunu öğretemedi. Ve yine bu akşam Kadir Gecesi’nde Müslümanlar dünyanın her yerinde mutat olduğu üzere birtakım sorunları Allah’a havale edecekler ve Allah da bu dualara itibar etmeyecek.</p> <p class="text-align-justify">Gizli köşelerde göz yaşlarıyla yapılan duaların yerini sosyal medyada dokunaklı görsellerle yapılan paylaşımlar aldığında da bir şeyin değişmediğini anlamıyoruz. Allah demek ki bu kolaycılıktan pek hazzetmiyor. Alemlerin Rabbi kendisi ile çelişmiyor: “Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez.” (Ra'd – 11). Değişmek; doğru, adil, iyi ve güçlü olmak için irade gösterip harekete geçmedikçe Allah bu yolda istediklerinizi size vermez.</p> <p class="text-align-justify">Dünyada Müslümanların kanı ve gözyaşı ile sulanmamış toprak bırakmayanlara karşı işi Allah’a havale edenler birbirlerine karşı nasıl da cengaverleşiyorlar. Her mezhep, her tarikat, her cemaat Cennet’in kapısını tutmuş kendilerinden olmayanları Cehennem’e göndermekle meşgul. Orada işi Allah’a bırakmıyorlar. Örgütlenirken, vakıf ve dernekler vasıtası ile maddi zenginlikler elde ederken, nüfus ve itibar peşinde koşarken, politik pazarlıklar yaparken, ticari olarak örgütlenirken işi Allah’a havale etmiyorlar. Sakalın teli, bıyığın boyu, pantolonun paçası, eşarbın biçimi gibi meselelerden iman, şirk, inkar kavgası çıkarırken işi Allah’a havale etmiyorlar. Peltek se ile gırtlaktan çıkan h arasında müthiş bir külliyat oluştururken işi Allah’a havale etmiyorlar. Kendilerine cemaat, bağlılar, para, itibar, nüfus kazandıracak meselelerde diller kılıç, erenler gayetle cevvalken iş düşmana gelince meseleler Allah’a havale ediliyor. Belki de Allah’a içten içe şöyle diyerek vicdanlarını teskin ediyorlar. “Rabbim yüz yıldır yapılmayan eziyet kalmadı, günahsız kullarına yapılmadık işkence kalmadı, biz hepsini sana havale ettik ama senin de gücün yetmemiş olacak ki bu zulümler artarak devam ediyor, biz ne yapalım?” Sümme haşa kendi müptezelliğimizi Allah’a havale etmekten ne zaman vaz geçeceğiz. Belki de dua doğru bir eylem ve irade ile desteklenmedikçe dua değildir. Bunu hiç düşündük mü?</p> <p class="text-align-justify">Bu gece Kadir Gecesi.</p> <p class="text-align-justify">Belki dua ederken bunları aklımızda olur ve dualarımızı doğru eylemlerle donatırız. O zaman muhakkak Allah bizi duyacaktır.</p> <p style="margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"></span></span></span></p> <p style="margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"></span></span></span></p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/abdurrahim-toprak" lang="" about="/yazarlar/abdurrahim-toprak" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Abdurrahim Toprak</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Ct, 05/08/2021 - 13:16</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-1807" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1620648905"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Abdullah</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/1807#comment-1807" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Gavur gavurluginu yapar…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Gavur gavurluginu yapar lakin bütün mesele müslümanlar ne durumda. İsrailli bir yetkili derki hakaret ederek bizi korkutamazsınız eğer camileriniz dolarsa o zaman korkarız.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=1807&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="wKnlAdPDJ7uiORYT6UcFhZ6Wtgtr9n2Q_M-4fgOchII"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Ct, 05/08/2021 - 14:45</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/1807#comment-1807" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-1808" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1620648905"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Şerafettin Kızıltaş </span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/1808#comment-1808" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Kaleminize sağlık. Emin olun…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Kaleminize sağlık. Emin olun duygularımı paylaşmışsınız. Şöyle bir Twit atıım bu gün. Umut ile hamasetin gözetiminde yapılan operasyonla İtrail devlet başkanı ve hükmet üyeleri gözaltına alınarak Kudüs Filistin&#039;e Başkent yapıldı. Kadir geceniz mübarek olsun.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=1808&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="pCA48tIy9IwXVaGTzFVxlpEEpYjSOmz3_udwARpVLv8"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Ct, 05/08/2021 - 14:52</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/1808#comment-1808" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1169&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="oHaJPZBjHPRhoYflZ2uJKVQbNmok4NprrjPDZO-Nqlc"></drupal-render-placeholder> </section> Sat, 08 May 2021 10:16:32 +0000 Abdurrahim Toprak 1169 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/eylemsiz-dua-mescid-i-aksa-ve-kadir-gecesi#comments “Kültüre, İktidar Olmak” veya “Kültürel İktidarı Sağlamak” Üzerine Bir Derkenar https://fikircografyasi.com/makale/kulture-iktidar-olmak-veya-kulturel-iktidari-saglamak-uzerine-bir-derkenar <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">“Kültüre, İktidar Olmak” veya “Kültürel İktidarı Sağlamak” Üzerine Bir Derkenar</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="text-align-justify" style="margin-bottom: 8px; text-indent: 35.45pt;">&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan’ın “Kültürel iktidarı inşa edemedik” bağlamındaki sözleri üzerinden farklı kesimler, farklı tartışmaları yaptılar. Cumhurbaşkanı’nın 2017 yılında yapmış olduğu konuşmada “Siyasi olarak iktidar olmak başka bir şeydir. Sosyal ve kültürel iktidar ise başka bir şeydir. Biz 14 yıldır kesintisiz iktidarız. Ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var.” ifadesi, uzun süreli olan tartışmaları da meydana getirdi. İktidar sürecinin üzerinden 15 yıl geçtikten sonra Cumhurbaşkanını böyle bir konuşma yapmayı sevk eden en önemli etken, “yerleşik hegemonyanın” yıkılmadığının bilgisine ve düşüncesine sahip olmasıdır.</p> <p class="text-align-justify">Cumhurbaşkanı’nın kullanmış olduğu bu cümlelerin, sarf edildiği mekânın ve kurduğu cümlelerin bağlamından hareket edildiğinde “kültüre, egemen olma” üzerinden bir mücadelenin hâlâ devam ettirildiğini de görebiliriz. Cumhurbaşkanı’nın konuşması üzerinden yapılan bu tartışmalar, kültürün hâlâ önemli bir mücadele alanı ve bunun üzerinden iktidar/güç olma isteği olduğunu göstermektedir. Kökenleri itibariyle yaklaşık 200 yıllık geçmişe sahip olan iki sınıfın rekabetini yeniden ortaya çıkaran bir bağlam olduğunu görebiliriz. Kültür-iktidar tartışmasının, “Mektep-medrese, gelenekçi-modernist, sol-sağ, dindar-seküler, muhafazakâr-yenilikçi” gibi sığ düaliteler bağlamında ve bu düalitelere sahiplenenler tarafından özünden koparılarak tartışıldığını düşünüyorum.</p> <p class="text-align-justify">“Kültürel İktidarı” meydana getirme gayesi, Ak Parti ekseninde olan bir “sınıfsal” bir gaye olmayıp kökenleri itibariyle güçlü bir medeniyet tecrübesi yaşamış olan bu toprakların çocuklarının evrensel bir işi ve amacı olması gerekir. Oysa bu gayenin yerine kültürel iktidarı sağlamak, “galip gelmek” ile “mağlup olmak” mücadele ilişkisine indirgenmiştir. Bu galip-mağlup olma düalitesi, tarihsel kökeni itibariyle eskilere dayanır. Başını “yenilikçilerin veya seküler seçkinci elitlerin” çektiği Tanzimat-Islahat-Meşrutiyet (1834-1908) süreçlerinde yani yaklaşık 80 yıllık olan bu süreçte “kültürel iktidar” olma kavgasını görebiliriz. Bu süreç, Cumhuriyet’in ilan yılı olan 1923 yılından itibaren boyut değiştirse de “seküler elitlerin” kendilerinden olmayanı dışarıda bırakmasıyla devam ettirilmiştir. Tahakkümle ilişkili bir durum olan hâkim olma çabası ve gerçekliğini, farklı boyutlarda devlet egemen bir anlayışla varlığını devam ettirmiştir. Ülkede “kültürel iktidar”ın, Kemalist eğilimler bağlamında bir ağırlığa ve etkiye sahip olması gayet normaldir.</p> <p class="text-align-justify">Siyasal iktidarı, kültürel iktidar üzerinden sağlama çabası son derece pratik ve geçici bir gayedir. Bu pratik ve geçici gayeden en çok zarar gören, iktidarların aracı haline getirilen ve üzerinde her türlü istismarın yapılabildiği bir unsur haline getirilen “kültür” olmuştur. Nitekim İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kendinden önceki yönetim tarafından basılmış olan kitapların künyesini imha ederek hibe yoluyla dağıtıp tasfiye ettiği 200.000 kitap kültürün araçsallaşmasının ve istismar edilmesinin en büyük göstergesidir. Önceki hafızayı yok etmenin göstergesi olan bu yaklaşım, literatüre ve ilmin ruhuna da uymayan bir ilkelliktir. Çünkü künye, kitabın hafızasıdır, bir kitabın künyesini imha etmek hafızayı imha etmek demektir.&nbsp; Kültürün unsurları üzerinden (matbuat, sanat veya şahsiyetler vs.) egemenlik gerçekleştirme çıkmazından hiç kurtulamayacağız gibi görünüyor. Bu egemenlik inşasının en bariz örneklerinden biri; Osmanlı Tuğrası olan tabelanın üzerine Latin Alfabeli yazılı tabela yerleştirmektir.</p> <p class="text-align-justify">Furet’in dediği gibi iktidara gelenler önceki yönetimlerin şeytanlaşmış olduğu paradigmasını inşa ederler. Nitekim Osmanlı Devleti de bu kaderi -şeytanlaştırma- yaşamış ve nasibini almıştır. İnkılapların ortaya konulma nedeni ve pratikleri, zaten kendi hakimiyet alanını oluşturacağı gayesiyle “kültürel iktidarı” tesis etmek idi. Rejim eksenli inşa edilen “kültürel iktidar”dan anlaşılan ve bununla yapılmaya yapılan şey, yerel düzeyde mikro ölçekli jakoben bir tahakküm meydana getirmekti. Nitekim bu maksadın yani hegemonyanın, hâsıl olmadığı da söylenemez. Sistemin kurucusu ve sahibi olduğu iddiasına sahip olan irade, başta eğitim olmak üzere kültürel alanda “itiraz” edilemez bir nüfuzu meydana getirmiştir. Oysa iktidarların türüne ve meşrebine bakılmaksızın “kültüre, iktidar olmak” veya “kültürel iktidarı sağlamak” gibi gayeler, meselelere ve fikirlere “gettocu” bir düzlemde bakmayı ve tüm süreçleri “gettocu” bir bağlamda okumayı doğurur. “Kültüre, iktidar olmak” veya “kültürel iktidarı sağlamak”, “kendi tıynetinden” adamları bir yere doldurmaktan ibaret olan süfli bir bakıştır. Bu süfli bakıştan kurtulamadığımız süreçte ne felsefileşmiş ne de irfanileşmiş bir medeniyeti inşa etmemiz mümkün değildir.</p> <p class="text-align-justify">Cumhurbaşkanı’nın kastettiği “kültürel iktidarı sağlamak” meselesinin; sağlık, ekonomi, imar ve bayındırlık ve askeriyede uluslararası düzeyde sağlanmaya çalışılan itibarın ve gücün eğitim ve kültürde de sağlama çabası olarak algılamak isterdim. Fakat konuşmanın-metnin tamamına bakıldığında kast edilenin “kültürüne ve köklerine yabancılaşmış” yaklaşımlara atıfla “yerleşik bir hegemonyanın” yerinden edilerek yerine farklı bir gücün ikame edilmesi gereği olduğu anlaşılır. Ayrıca siyasal iktidarın, kültürün kurucusu veya inşacısı olmasının ne kadar doğru olduğu da tartışılmalı bir mevzudur. Tıpkı bir dönem “dindar neslin” devlet veya siyasal iktidar eliyle gerçekleştirilmek isteyişin yanlış olduğunu düşündüğüm gibi “kültüre, iktidar” olmayı da yanlış buluyorum ve siyasal iktidarların “kültüre, iktidar” olmasının sorunlu olduğunu düşünüyorum. “Kültüre, iktidar olmayı” veya “kültürel iktidarı sağlamanın” sorunlarına bizatihi Sovyet ve Maocu Komünizmi üzerinden üretilen tecrübeyi, bu tecrübeye şahit olan toplumlar en acı bir biçimde yaşadı. Biz de benzeri bir sistemin ve yaklaşımın üretmiş olduğu tecrübeyi, benzer bir biçimde farklı boyutlarıyla yaşadık. Nitekim felsefileşmiş ve irfanileşmiş bir medeniyet numunesini tesis edemeyişimizin en büyük nedeni, başlangıçta “kuruculuk” vurgusu üzerinden farklıkları tasfiye edici bir “kültürel iktidar” mekanizmasının inşa edilmiş olmasıdır.</p> <p class="text-align-justify">Başlangıçta kendini inşa eden “kültürel iktidar” mekanizması, kendini tasvip, tasdik ve takdis etmeyen kültürel yapıları ve kişileri kendinden uzaklaştırmakla yetinmemiş ademe mahkum etmiştir. Bu durumun en bariz iki örneği; Halide Edip Adıvar ve Mehmet Akif Ersoy örneğidir. Kadim geleneğin bilgi anlayışının ve müderrislerinin tasfiyesinin kurumsal en büyük örneği ise Darülfünun’dan İstanbul Üniversitesi’ne geçiş sürecidir. Burada sadece sistem, kadim bir kurumu ve müntesiplerini tasfiye etmemiştir. Niyazi Berkes ve Macit Gökberk gibi kişiler örneğinde kendilerinin Hocası olan Babanzade Ahmet Naim’e karşı sergilemiş oldukları acımasız ve tahkire varan saygısızlık bu tasfiyenin ve tahkirin en açık örneğidir. Bu kişilerin böylesi bir tutum sergilemiş olmalarının nedeni, sistemin adına yapılan “bekçiliğin” gönüllü muvazzafları olmalarındadır. Söz konusu bu örnek, kişilerin indinde de büyük bir toplumsal ve değerler tasfiyenin gerçekleştirildiğinin göstergesidir. “Kültürel iktidarı sağlamak” adına Babanzade Ahmet Naim, Ali Muzaffer Bey, İsmail Hakkı Bey, Ahmet Refik Bey, Halil Nimetullah Bey, Avram Galanti Bey, Ömer Ferit Bey gibi isimler tasfiye edilmişlerdir. Bu kişiler, “üniversite reformu” ve yeni sisteme uymadıkları gerekçesiyle tasfiyeye uğramışlardır. Bu topraklarda hoca-akademisyen olarak yaşamalarına müsaade edilmemiştir. Yine hem Fuat Sezgin’in hem de Nurettin Topçu’nun akademisyen olarak konumlarını sürdürememelerinin nedeni, “mürteci” olarak yaftalanmalarıdır.</p> <p class="text-align-justify">Yalnızca akademisyen-hocaların tasfiyesi değil entelektüel-düşünürlerin de sisteme uymadıkları gerekçesiyle tasfiyeye uğramaları veya sistemin dışında tutulmaları söz konusu olmuştur. Hikmet Kıvılcımlı, Nazım Hikmet, Kemal Tahir ve Sabahattin Ali gibi sol-sosyalist eğilim taşıyan kişilere karşı yine Mehmet Akif Ersoy, Eşref Edip, Necip Fazıl Kısakürek ve Nurettin Topçu gibi İslami temayülleri olan kişiler de yaşam alanı bulamamışlardır. Yalnızca fikir dünyası değil bazı sanat türleri ve bu sanatları icra edenler de tasfiyeye uğramışlardır. “Kültüre, iktidar olmak” veya “kültürel iktidarı sağlamak” adına, belli ideolojik kalıpları ve siyasal iktidarları benimsemeyenler daima tasfiyeye uğramışlardır. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">Oysa büyük devletler, kültürel zenginlikleri tasfiye etmekle vazifeli olmaktan daha çok refah ve özgürlük zeminini sağlamakla vazifelidir. Yani devlet; iktisadi, siyasi ve içtimai zemini sağlıklı bir hale getirdiğinde medenileşme ve medeniyetleşme meydana gelir. Kültürel eğilimler ve toplumsal ilişkilerin sağlıklı olması, sağlıklı kişilerin ve toplumların meydana gelmesini sağlar. “Kültüre, iktidar olmak” veya “kültürel iktidarı sağlamak” gibi süfli bir amaç neticesinde gelinen durumda sağlıklı bir toplumu veya sağlıklı kişilikleri inşa edebildiğimizi söyleyemeyiz. Toplumda inşa edilen tüm fraksiyonların yani “sol-sağ, laik-dindar, kentli-köylü” gibi anlamsız düalitelerin muhatapları, birbirlerini anlama gayreti içerisinde bulunmadığı gibi birbirini mahkûm etme çabası içerinde bulunmaktadır.</p> <p class="text-align-justify">“Kültürel iktidar olma” söylemini “iktidar” kavramının yalın anlamıyla anlamak yerine hem hikmetle ilişkili olan “hâkim” olma ile anlamak istiyorum. Dünya kültürlerinin esinleneceği, imreneceği ve müracaat edeceği bir kültür olma sürecini nasıl meydana getirebiliriz? &nbsp;meselesi üzerine düşünmemiz gerekir. Birbirimizi yok saymak veya dövmek yerine birbirimizi anlayarak bu toprakların varoluş düzleminin gereği olarak tüm dinamiklerimizi fikir, sanat ve kültür üretmeye sevk etmeliyiz. Oysa bu asli amacı gerçekleştirmek yerine enerjimizi birbirimizle uğraşarak yok ediyoruz. Bunun en bariz son örneklerinden biri; Cumhurbaşkanı’nın “kültürel iktidarı” sağlayamadık ifadesinin kültürün kendinde bulunduğunu iddia edenler tarafından “bunlar zaten kültürsüz” söylemine indirgenmiş olmasıdır. Böylesi bir yaklaşım, 200 yıllık süreçte var olan “sen-ben” veya kayıkçı kavgasının tezahürü ve göstergesidir.</p> <p class="text-align-justify">Yine İbrahim Kalın ile Erkan Oğur'un birlikte yapmış oldukları halk müziği icrasına duyulan ilkel tepki, bu yozluğun ve paçozluğun göstergesidir. “Dindar”&nbsp; ve “siyasi” kimliğe sahip olan İbrahim Kalın gibi biriyle birliktelik gösteren Erkan Oğur'un linç edilmesi tahammülsüzlüğün diğer bir gösterge türüdür. Oysa türkü, bu ülkenin mayası ve metafiziğidir. Türkü, kendi tarihinden ve köklerinden sonra ortaya çıkmış olan çok farklı müzik enstrümanlarını bile kendini icra ettirmesine müsaade eden bir zenginliktir. Türkü, farklı kültürleri ve kişilikleri bir araya getirecek çok önemli bir kuvveye ve kuvvete sahiptir. Bu kuvvenin fiile dönüşmesi için çaba sarf eden iki farklı sanatkârın iyi niyetle bir araya gelmesi ilkel bir bağnazlık örneğiyle karşı karşıya kalınması durumunu doğurmuştur. Böylesi ilkel bir tepkiselliğin verildiği bir durum, üzerinde ciddi olarak düşünmemiz gereken bir durumdur.</p> <p class="text-align-justify">Entelektüel ve akademik kimliğinin yanında müzik ve fotoğrafçılık gibi sanatsal faaliyetlerle meşgul olan, bir siyasetçi olmaktan daha çok bürokrat bir konuma sahip bir kişiyi bir partiye mahkûm etmek (ki bu da olabilir) ve bu mahkûmiyet üzerinden “sarayın adamı” gibi süfli söylemlerle mahkûm etme karşısında kendisini “devrimci” olarak niteleyip daha sonra “hata ettiğini” söyleyen (sanki ayıp işlemiş) yaptığı şeyin arkasında duramayan bir devrimcinin, bir yığın tarafından nasıl “devrildiğine”şahit olduk. Yani kapitalizmin ileri versiyonu olan “dijitalleşmeye”, sosyal medyaya yani twitter’a yenilmiş olan “sol devrimcinin” tecrübesine şahit olundu.</p> <p class="text-align-justify">Erkan Oğur'un “Güzel, tok bir sesi var. Bağlamasını güzel çalıyor, deyişler söylüyor. Halk müziğini seven birisi olduğunu sezdiğim için bu işe eşliği kabul ettim. Sanırım bu benim hatam idi. Hatasız bir insan gösterin. Yoksa konumuyla, yaptığı işlerle, bulunduğu pozisyonla alakam yok.” ifadelerinde “tasdik edici”, “sezisinde yanıldığı” ve “hata” vurguları ağır bastığı gibi İbrahim Kalın’ın pozisyonuna duymuş olduğu karşıtlığı da ifade eden bir içerik vardır.</p> <p class="text-align-justify">Bu beyandan hareketle Erkan Oğur üzerinden göstergesel olarak görmemiz gereken şey, bu ülkenin kültürü ve sanat insanı olduğu iddia edenlerin, hâlâ “ergin olmayış” durumundan kurtulamayıp, “ergenlere” mağlup olan bir olgunlaşamama durumunu görebiliriz. İbrahim Kalın’ın neden böyle bir şeye ihtiyaç duyduğunu da bilmiyorum. Eğer Erkan Oğur üzerinden kendi sanat yeteneğini meşrulaştırmak ise yıllardır muhafazakârlarda var olan “eziklik kompleksinin” bir tezahürüdür. Bir mahallenin, öteki mahalleye duyduğu kompleksin göstergesidir.</p> <p class="text-align-justify">Bu ülkede solun veya Kemalizmin kültürel olarak zengin olduğu meselesi ise şehir efsanesine dayanmaktadır. Bu efsaneye olan inanışı, hem nicelik hem de nitelik olarak yıkacak birçok gösterge vardır. Öncelikle yıllardır mevcut ve kendilerini kollayan sistemin tüm imkânlarını kullanan, muhaliflerini “ötekileştirici” yaklaşımlarını esas ve ilke haline getirdikleri sistemden almış aldıkları güçle varlık buldukları halde sayısal varlıklarının ne kadar fazla oldukları tartışma konusudur. İkinci olarak bu sayısal grubun ortaya koyduğu üretimin ve değerin niteliği de ciddi tartışılması gerekir. “Sağ kültürden anlamaz” şeklinde yaklaşımı çökertecek birçok örneğin göstergesi olan onlarca örnek olan “sağdan” olan onlarca kişiyi ve meşgalelerini örnek olarak verebiliriz.</p> <p class="text-align-justify">Avrupa ekseninde 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra solun-marksist düşüncenin etkinliğinden ve hâkimiyetinden bahsedilebiliriz. Fakat Türkiye’de bunun böyle olduğu iddiası da yersizdir. Deniz Gezmiş veya Yılmaz Güney örneği üzerinden kültürün solda olduğunu söylemek yersiz bir hezeyan durumudur. Eğer solun kültürel iktidarı kişiler indinde elinde bulundurduğu iddiası doğru olsaydı “gönüllü sürgüne” razı olan bir “İslamcı” olan Yozgatlı İhsan Efendi’nin mahdumu “çok kültürlü, 5 dil biliyor” diye lanse edilen Ekmeleddin İhsanoğlu’nu tercih etmek zorunda kalmaması lazım gelirdi.</p> <p class="text-align-justify">“Sağ” kesimin ise elinde büyük bir sermayesi olmasına karşın kültürle kurmuş olduğu ilişkisi ise tam bir hayal kırıklığıdır. Bu ülkede “sağ, muhafazakâr, gelenekçi, İslami, İslamcı” olarak isimlendirilen entelektüel, akademisyen, yazar, düşünürler; sistemin gadrine, solun yersiz kibrine, maruz kaldığı tasfiye edici pratiklerine, sağ sermayenin ve sağ iktidarın kıymet bilmeyişine karşı direnerek varoluşunu hâlâ sürdürüyor. Sistemin zafiyetlerinden doğan enkaz haline gelmiş toplumsal durumların, ülkede kronikleşmiş bir sağın ürettiği enkazın, molozların ve sorunların ise Said Halim Paşa, Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek, Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç gibi isimlerle adı anılan İslamcılığa mal etmek ise hem cehalet hem de İslamcılık nazarında İslami düşünceyi itibarsızlaştırma durumudur. Sahipsizmiş gibi görünen İslami düşüncenin ve İslamcılığa karşın “vurun abalıya” tutumudur.</p> <p class="text-align-justify">Velhasıl bu ülkede tüm kesimlerin derdi; “kültüre, iktidar olmak veya “kültürel iktidarı sağlamak” olmaktan daha çok ülkenin ruhuna, mayasına ve köklerine saygı duyarak kültürel olarak katkıda bulunmak mücadelesi olmalıdır.&nbsp; Felsefileşmiş ve irfanileşmiş medeniyetin en önemli şartı farklı unsurların bir arada bulunmasıdır. Twitter üzerinden “devrilmeden" birbirimizle iş yapmayı ve birbirimizi anlama çabası içerisinde olmayı öğrenmemiz lazım.</p> <p style="margin-bottom:8px; text-align:justify; text-indent:35.45pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="color:black"></span></span></span></span></span></span></span></p> <p style="margin-bottom:8px; text-align:justify; text-indent:35.45pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"></span></span></span></span></span></span></p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/ahmet-dag" lang="" about="/yazarlar/ahmet-dag" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Ahmet Dağ</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Per, 05/06/2021 - 17:20</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-1805" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1620396352"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Galip BİLGİLİ</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/1805#comment-1805" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Muhterem hocam Ogünfen önce…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Muhterem hocam<br /> Ogünfen önce ve o sözden sonra iktidarın yani hükümetin<br /> Kültürel iktidar olmak için herhangi bir adım attığını gördük mü?<br /> Malum iktidar ağlama yeri değildir<br /> İcraat yeridir.<br /> Hükümet inşaat alanında yaptığının onda birini.bu alanda yap-ma-mıştır</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=1805&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="DVE2XNTrDYXo3QWx61jw5YBRzCpSifWiptPL6vygw5E"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Cu, 05/07/2021 - 15:06</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/1805#comment-1805" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1168&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="MRFEh8ma6DxaTUXuYcj0RVBFwGwICMPVmSYheoELqf4"></drupal-render-placeholder> </section> Thu, 06 May 2021 14:20:54 +0000 Ahmet Dağ 1168 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/kulture-iktidar-olmak-veya-kulturel-iktidari-saglamak-uzerine-bir-derkenar#comments Pandemi: Evren Karşısında Acizliğimiz https://fikircografyasi.com/makale/pandemi-evren-karsisinda-acizligimiz <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Pandemi: Evren Karşısında Acizliğimiz </span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="text-align-justify" style="margin-bottom:11px">&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;<sub> "Evren hakkındaki en korkutucu şey; size kayıtsız olmasıdır" (Stanley Kubrick)&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;</sub></p> <p class="text-align-justify">2019'un sonu ve 2020'nin başı yeni bir döneme açıldı: Covid-19 virüsü tüm dünyayı esir aldı. İlk kez Çin'de görülen bu ölümcül ve bulaşıcı virüs, bir bebeğin içinde hayat bulduğu plasentasını bile şifa niyetine yiyebilen Çin halkının yarasaların tadına bakmak istemeleri sonucu insanlara da bulaştı. Bunun uydurma mı yoksa hakikat mi olduğu konusu tartışıldı uzun bir süre. Söz konusu olan Çin'di çünkü. Nevi şahsına mahsus bir ülke. Geçmişte komünizmin, bugün de vahşi kapitalizmin ana vatanlarından biri en nihayetinde. Teknoloji kadar bilginin(!) de üretildiği ve dağıtıldığı bir ülke sonra. Öyle ki, Çin ile Harvard üniversitesinden mikrobiyologların bilim adına (!) çalışmalar yürüttüğü izdivaçların varlığı konuşulmaya başlandı uzun bir süre. Kapalı kapılar ardında hangi kendinden menkul "üst akıl" kim bilir ne gibi "kötülükler" planlanıyor olabilir diye sorgulamaya başladı dünya insanı.</p> <p class="text-align-justify">Çin devleti virüsün yayılmasını önlemek için - alışık olduğu üzere -&nbsp; insan hak ve özgürlüklerini askıya almaktan hiç imtina etmeden, virüse yakalanmış olan vatandaşlarına büyük yaptırımlar getirerek karantina uygulamasına başladı. Demokrasi ve insan hakları havarisi olan Batılıların ve onlara özenen ya da özenmeyen, onlar gibi olmak isteyen ya da istemeyen diğer dünya halklarının bu uygulamalar karşısında nutku tutuldu. Ama Çin bu sert önlemlerinin semeresini kısa sürede aldı. Güç ve otorite kazandı. Bu sefer durum "vahşi komünizmin" denendiği yıllardaki gibi değildi ama. İnsanları birer böcek gibi öldürmek değildi amaçları çünkü. Bilindiği üzere vahşi komünizm döneminde en yüksek ölüm sayıları Josef Stalin idaresindeki Sovyetler Birliği'nde, Mao Zedong idaresindeki Çin'de ve Kızıl Kmerler idaresindeki Kamboçya'da kaydedilmiştir. Yalnızca bu üç rejim tarafından öldürülen sivillerin sayısı en düşük tahminlerde 21 milyondan en yüksek tahminlerde 70 milyona kadar ulaşmıştır. İnsanlığın ve insanların üzerinden vahşi komünizm böyle silindir gibi ezip geçmişti işte.</p> <p class="text-align-justify">Öte yandan, virüsün laboratuvar ortamında üretilmediğine/üretilemeyeceğine dair dünya bilim çevrelerinde bir konsensüs oluştu.. Zira koronavirüs uzun zamandır doğada var olan bir virüs türüydü. Hatta Yalın Alpay - Türkiye'nin "dâhi çocuğu"; keskin zekâsı ve ciddi birikimi ve tutarlı açıklamaları ile bilinen akademisyeni -&nbsp; konu hakkında şöyle önemli bir değerlendirmede bulundu; " Virüs çoğu şeyi flulaştırdı. Dolayısıyla dünya insanını daha büyük bir tehdit karşısında homojen bir yapıya getirdi. Kimlik politikalarını anlamsızlaştırdı. Pandemiyle birlikte insanoğlu doğa karşısında ne kadar aciz olduğunu bir kere daha anlamış oldu.(.......)"Bu gezegenin gerçek virüsü insandır." ..İnsan ile dünya arasında ciddi ontolojik farklılıklar var. Karşılaştığımız dünya, bu çıplak evren, simetriği dışlayan, kendi içinde bir rasyonaliteyi barındırmayan, herhangi bir zihin taşımayan, metal, gaz, fiziksel elementlerden oluşuyor. Ancak (yine de) bu evren içinde hakikat ve anlam arayan insandan başka herhangi bir zihin yok. Hayatın anlamlandırılamayacağını bile bile bu kaygıyı tek yaşayan insanın kendisi. Ancak dünya ve insan uyumsuz. Bu ikili sürekli birbiriyle çarpışıyor. Ve bu sürekli çarpışma, ideallerin ve gerçek yaşamın her çarpışmasında yara alması gibi, doğa ve insan da birbirleriyle çarpıştıkça birbirlerinden yara alıyor.. İnsan yapıp ettikleri ile ozon tabakasını deliyor, sıcaklıklar artıyor ve buzullar eriyor. Doğa da onu her defasında antikor geliştirdiği hastalıkları yenileyerek tekrar hasta ediyor. Dinî terimlerle esprili bir şekilde ifade edecek olursak; Cennet'ten kovulmayla beraber insan sürgüne geldiği için, kendi bedeninin var olduğu yere ait olmadığını zaten cezalandırılmasından biliyor" (Bu söyleşinin tamamını izlemek isteyenler için link: <a href="https://youtu.be/cb9QsRUyyK4">https://youtu.be/cb9QsRUyyK4</a> )</p> <p class="text-align-justify">Virüs bir nevi ırkçılığa geçit vermeden tüm dünyaya yayılmıştı artık.Ve hayat tamamen durdu. Virüsün bulaşıcılığı karşısında hayatı durdurmaktan başka bir çare yoktu çünkü. Belki de bu ilahi adaletin bir tecellisi bile olabilirdi. Böylelikle yaşamını borçlu olduğu, kendisine oksijen sağlayan güzelim doğaya hoyratça davranmanın bedelini ödüyordu insan. Bu düşünceden hareketle bazı "komplo teorisyenleri", bu virüsün çevreci hareketler tarafından laboratuvar ortamında üretilmiş olabileceğini dillendirmeye başladı..Ve bunun gibi herhangi bir güvenilir mesnedi olmayan pek çok komplo teorisi mantar gibi üremeye başladı. Uzman kelimesinden bile hoşlanmayan ama herhangi bir konuda derinlemesine bilgisi, eğitimi bile olmayan insanlar başka başka teoriler yazmaya başladı. Dijital çağda bilgi kirliliğinin hava kirliliği kadar yangınlaştığı bir ortamda bu teoriler ekran ekran paylaşıldı.. Kamuoyları oluşturuldu; düşüncesinden ziyade&nbsp; "inancını" kanıtlamak için bilgi(!) ve bulgu(!) avına çıkanlara şahit olundu. Ancak bu arada Covid-19 insanları yaşlı genç, çoluk-çocuk demeden hasta etmeye ve dahi öldürmeye devam ediyordu.. Devletlerin sağlık sistemleri ciddi anlamda zorlanırken, sağlık çalışanları da insan üstü çabalarının sonucu kendilerini herkesten daha çok yorgun ve bitkin hissediyordu.. Hatta Kanada'da , bu aşırı strese dayanamayıp intihar eden hemşire ve doktorlar bile oldu. Ve maalesef virüsün katlettiği sağlık çalışanlarının sayısı dünya çapında artmaya devam ediyordu.. Ancak tüm bunlara rağmen, sağlık çalışanları büyük bir özveriyle görevlerini ifa etmeye devam ediyordu..</p> <p class="text-align-justify">Tarihe geri dönüp baktığımızda,&nbsp; milyonların hayatını elinden alan salgınlardan tam sekiz yıl boyunca dünyayı esir eden bir başka salgın da Hindistan'da ortaya çıkan kolera virüsünden kaynaklanmıştır. Ve&nbsp;1852-1860 yılları arasına denk gelen 3. Kolera salgını yedi salgın arasından en öldürücü olanı olarak nitelendirilmiştir.</p> <p class="text-align-justify">Salgınlardan kişisel olarak korunmanın ve içinde bulunduğumuz toplumun da korunmasının başlıca yöntemleri ise şu üç basit maddede ifade edildi;</p> <ul> <li class="text-align-justify">Virüsün ağızdan girmesini engellemek ve eğer sizde virüs varsa başkasına bulaştırmamak için maske kullanmak.</li> <li class="text-align-justify">Sosyal mesafeye dikkat ederek virüsün havada asılı kaldığı anda size bulaşmasını engellemek.</li> <li class="text-align-justify">Hijyen kurallarına harfiyen uymak. Ve çok çok gerekmedikçe evden ayrılmamak.</li> </ul> <p class="text-align-justify">Tüm dünya ülkeleri tedbir amaçlı " evde kal" sürecini başlattı. Ancak İngiltere ve İsviçre sürü bağışıklığının kazanılması gerektiğini düşünerek, normal yaşama devam edilmesini uygun gördü. Ve maalesef takip eden günlerde bunun bedelini çok ağır ödediler. Sonrasında bu politikayı izlemekten vazgeçtiler. Eğer vazgeçmeselerdi milyonlarla ifade edilebilecek insanın hayatlarını da ellerinden almış olacaklardı. Zira bu politikadan dolayı, 1918'de ortaya çıkan İspanya gribinden dolayı 50 milyon kişi hayatını kaybetmişti.</p> <p class="text-align-justify">Dünya tabiat karşısındaki acziyetini her an yaşarken, diğer taraftan mikrobiyologlar hummalı bir şekilde aşı bulmak için gece gündüz çalışıyordu. Ve fakat aşı konusunda da bazı insanlarının zihni epeyce bir karışıktı. Aşı karşıtı lobiler bilimsel gerçeklikten ve delilden uzak çarpıtılmış bilgi(!) ve bulgularını (!) pazarlamaya başladı. Ancak unuttukları çok önemli bir gerçek vardı; insanlık tarihi boyunca ortaya çıkan salgınlardan korunmanın tek yolu aşılanmaktan geçiyordu. Ve bugüne kadar aşılar sayesinde milyonlarca insanın hayatı kurtulmuştu.&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">Pandemi sürecinin kahramanları şu üç grupta toplanıyordu:</p> <ul> <li class="text-align-justify">Hem kendi hayatını hem de başkalarının hayatını önemseyerek tedbirlere azâmi riayet ettiği için can kurtaran ve koruyan insanlar.</li> <li class="text-align-justify">Kendi hayatlarını tehlikeye atmak pahasına da olsa hasta insanlara gereken tıbbî yardımı esirgemeyen sağlık çalışanları.</li> <li class="text-align-justify">Ölüm saçan bu virüsten dünya insanını kurtarmak için yıllardır dirsek çürütüp, kitapların, makalelerin, laboratuvarların içinde kaybolup bilgisine bilgi katan mikrobiyologlar.</li> </ul> <p class="text-align-justify">Pandeminin bir an önce bitmesi ve normal hayatlarımıza dönebilmemiz için her birimize çok büyük sorumluluklar düşüyor. Umarım bu sorumlukların bilincinde tercihler yaparak hem kendi hayatımızı hem de başkalarının hayatını tehlikeye atmadan bitiş çizgisine ulaşabiliriz.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/fatma-yilmaz-goybulak" lang="" about="/yazarlar/fatma-yilmaz-goybulak" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" content="Fatma Yılmaz Göybulak" class="username">Fatma Yılmaz G…</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pt, 05/03/2021 - 09:12</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-1794" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1620239210"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" content="Prof. Dr. Hasan Boynukara">Prof. Dr. Hasa…</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/1794#comment-1794" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Teşekkürler Fatma Göybulak</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Teşekkürler Fatma Göybulak</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=1794&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="UZSL2TYJrxNl_Dmku6EkwU3Rld6YRFgfN4hBTu-C0KI"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pt, 05/03/2021 - 09:32</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/1794#comment-1794" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1167&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="DUt0k2g60OSnYExxoZHkbOkUhytgXxiBt2qwcU3OQQY"></drupal-render-placeholder> </section> Mon, 03 May 2021 06:12:59 +0000 Fatma Yılmaz Göybulak 1167 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/pandemi-evren-karsisinda-acizligimiz#comments Bir İdeal Adamının Hikayesi: Dağlar Sana Gelmezse https://fikircografyasi.com/makale/bir-ideal-adaminin-hikayesi-daglar-sana-gelmezse <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Bir İdeal Adamının Hikayesi: Dağlar Sana Gelmezse</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <p><em>Ne gariptir ki, birisini kaybettiğimiz zaman onu<br /> arama çabalarımız&nbsp; artıyor. Oysa hayattayken<br /> keşfedilseler ne kadar kolaylaşırdı hayat.</em></p> <p>&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <p>İstanbul, bir coğrafyanın göz bebeği olduğu kadar, Baydur ve ailesinin de göz bebeğiydi. Ablası Münire Bakbak ve Abisi Münir Yılmaz uzun yıllar önce İstanbul’a yerleşmişler. Kalabalık aileleriyle İstanbul’da mukim olmuşlardı. En küçükleri Melahat Dönmez, İzmir’de kalmış babasının yerleştiği İzmir’i yurt tutmuştu.</p> <p>Kayın biraderi Kemal’in sesiyle irkildi: “Baydur bir çay daha içer misin?” olur der gibi gülümseyerek başını salladı.</p> <p>Kemal, salondan içeriye doğru seslendi: “Apo, hadi bi tazele çayları!”</p> <p>Otuzlu yaşların başında genç bir adam çalıştığı odadan salona geldi. Boş bardakları topladı. Mutfaktan hızlıca tazelediği çayları servis ettikten sonra Baydur’a doğru dönerek: “Baba, sunuma çalışmaya devam ediyorum.”</p> <p>-&nbsp;İyi olur oğlum. Seni de sıkıştırdım biraz ama senin kadar hâkim değilim bu merete.</p> <p>Göztepe-Kadıköy minibüs hattını kullananlar iyi bilir. O hat üzerinde seyahat yaparken İstanbul’un kısa tarihini geçersiniz. Kadıköy’de kurulan ve eski adıyla Rus pazarının hemen yanından kalkan bu minibüsler Maltepe’ye kadar uzanır eski ve yeni olan her bir şeyin önünden sanki tarihi bir kronolojiyi takip eder gibi İstanbul’un sakinlerini menzillerine ulaştırırlar. Bu hattın kullandığı Fahrettin Kerim Gökay Caddesi ise birbirinden özgün sokaklar tarafından kesilir. Üstelik bu cadde üzerinde bulunan semt, mahalle adları ise nev-i şahsına mahsustur. Tüccarbaşı, Çemenzâr, Sahray-ı Cedid gibi. Hat ilerledikçe isimler de farklılaşır daha gündelik ama sıradan tabirlerle karşılaşırsınız. “Köprü”de ineceğim diyenlerle, “Çemenzâr”da ineceğim diyenler arasında ciddi farklar hissedersiniz. Çemenzâr’da Fahrettin Kerim Gökay Caddesini kesen Mustafa Kaya Sokağı ile Dr. Fazıl Gökçeören sokağının kesiştiği noktada dört katlı bir apartmanın en üst katında oturuyordu, Kemal Işık. Kemik erimesinden müsebbip aksamasını ciddiye almadan her gün, sabah-akşam bu dört katı inerçıkardı. İyi bir kuyum, sarraf ehli ve ustasıydı. Üsküdar’dan dönüp, eve girdiğinde kan ter içinde kalmış bir şekilde kendini salondaki ikili kanepeye atar, soluklanması için kendine zaman tanırdı. Ancak her zaman ki rutini bu akşam gerçekleşmemiş, kız kardeşi Müzeyyen’in eşi Baydur misafiriydi. Uzun yıllar basit bir meseleden dolayı konuşmayan bu ikili artık karşılıklı sohbet ediyorlardı. Uzun uzun Erzurum’u konuştular, geçmişi ve eskilere değindiler. Kemal sordu; “Baydur, yarın ne yapacaksın?”</p> <p>Baydur, bu soruyu beklercesine Erzurum için bir şeyler yapmak niyetiyle başladığı projenin nasıl bir coğrafya projesine dönüştüğünü anlattı. Kemal, sabırla dinlediği bu çalışmayı merakını yenemeyerek sorduğu sorularla geliştiriyordu.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Türkmenistan’dan döndükten sonra maişeti sürdürecek bir alan bulamamıştı. Zaten orada elde ettiği maaşından hâsıl parasını da Azer Kutalmış’ın okul masraflarına tahsis etmişti. Emekli maaşı yetmiyordu ve bu sıkışmışlık duygusu onu her anlamda yoruyordu. Çalışmayı hiçbir zaman terk etmemiş olan bu adam, boş durmayı reddetmiş, bu dönemde memleket için ne yapabilirim diyerek ilkin Erzurum bölgesinin istatistiklerini taramış fakat elde ettiği bulgular meselenin Erzurum’u aştığını görünce Kars, Ardahan, Sivas, Erzincan, Ağrı, Muş gibi illeri de projesine katmıştı. Her kattığı il yeni bir data seti ve bu setin incelenmesi, analiz edilmesi anlamına geliyordu. Ne yapabilirim diyerek başladığı iş yaklaşık 4-5 yılını almıştı. Üstelik proje için Devlet İstatistik Enstitüsüne sık sık giderek bölge istatistiklerini tedarik etmişti. Bununla da kalmamış bölge tarihini daha detaylı ve sorgulayıcı bir şekilde okumuştu. Her yıl 160 bin kilometrenin üstünde yol yaparak incelediği yurt gezilerinde bölgeyi iyi tanıma fırsatı bulmuştu. Zaten bölgenin çocuğuydu; insanına, suyuna, taşına toprağına aşinaydı.</p> <p>&nbsp;</p> <p>2001 yılının Nisan ayının ilk günleriydi ve İstanbul kıştan çıkmış, her taraf bahara kesmişti. Sıcaklar daha bastırmamış, boğaz ve çevresi yeşilin bin bir tonunu sergiliyor. İç kesimlerdeki semtlere geçtikçe renkler ve coşku daha da bir çeşitleniyordu. İnsan malzemesinin en mümbit ve çeşitliğini sergileyen bu kent şimdi de onu kucaklamıştı. Erzurum’dan arkadaşı Bekir Sıddık Soysal, projenin gelişim ve oluşum süreci içinde Baydur’a bir nevi fikri refakat etmişti. Hem projeye aşinaydı hem de ne güçlük ve uzun çalışmalarla ortaya çıktığını biliyordu. Bu projenin mutlaka kamuya açılması konusunda ısrar ediyordu, Baydur’a. Ancak nasıl?</p> <p>&nbsp;</p> <p>Bu nasıl sorusuna kendisi bir cevap vermekte gecikmedi, Bekir Sıddık Soysal. Yine Erzurum’dan arkadaşları olan Ali Kobazoğlu, İstanbul Ticaret Odası yönetim kurulu üyesiydi. Baydur’u o da tanıyordu. Projeyi anlattı Ali Kobazoğlu’na, Bekir Sıddık Soysal. Projeden etkilenmişti Ali Kobazoğlu ve hemen ticaret odasının bürokratlarıyla görüşüp bir toplantı ayarlamışlardı. Toplantı tarihi 5 Nisan Perşembe olarak belirlenmişti.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Sabah hafif bir kahvaltı yaptılar. Alparslan’ın içi içine sığmıyordu. Babasını ilk defa bu kadar mutlu ve coşkulu görmüştü. Evden çıktılar Göztepe minibüsleriyle Kadıköy’e, ardından keyifli bir vapur çay sohbetiyle Eminönü’ne vardılar.</p> <p>&nbsp;</p> <p>-&nbsp;Bekir yine gecikir, gör bak, dedi oğluna.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Alparslan sessiz bir gülümsemeyle, buluşacakları Mısır Çarşısının önüne doğru babasını hareketlendirdi. Gittiklerinde ikisi de gülmekten kendilerini alamadılar çünkü Bekir Soysal gelmiş onları bekliyordu.</p> <p>&nbsp;</p> <p>-&nbsp;Bekir senin günahını aldık bilesin dedi.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Meseleyi tahmin edercesine cevap verdi, Bekir: “Hadi beyim hadi. Şimdi günah zamanı değil. Daha sonra ben sorarım soracağımı…</p> <p>&nbsp;</p> <p>Hızlıca İstanbul Ticaret Odası’nın boğaza bakan kapısından giriş yaptılar. Gece hazırlamış olduğu sunumu salondaki görevlilerle paylaştı, Alparslan. Baydur Yılmaz ve Bekir Soysal, Ali Kobazoğlu’nun 2’nci kattaki odasına çıktılar.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Sunum için gelmiş pek çok misafirde oradaydı. Her birisi bir dağ psikolojisinde ve edasındaki bu misafirler kendi alanlarında farklı kurum ve sektörleri temsil ediyorlardı. Ali Kobazoğlu’nun odası tam bir şenlik alanı gibiydi. Çaylar içiliyor, farklı farklı birden fazla sohbetin yapılması odada bir uğultunun oluşmasına sebep veriyordu. Türkiye Süt, Et, Gıda Sanayicileri ve Üreticileri Birliği'nin Genel Sekreteri Prof. Dr. Erkan Benli, İstanbul Esnaf Kefalet Kooperatifi Başkanlığı ve İstanbul Kasaplar Derneği Başkanlığı yapmış Hüseyin Özçelik, TEMA Vakfı Başkanı Hayrettin Karaca, TÜGEM Genel Müdür Yardımcısı olan; Fevzi Topal, Yüksek Strateji Merkezi Başkanı ve aynı zamanda bir finans uzmanı olan Dr. Can Fuat Gürlesel, çocukluğunun geçtiği mahallelerden tanıdığı Cengiz Solakoğlu, ki önemli bir noktada Koç Holding A.Ş. Tüketim Grubu Başkanlığı yapıyordu. Ayrıca Dr. Hakkı Erdoğdu Türkiye Yem Sanayicileri Birliği Genel Sekreteri bulunuyordu. Öte yandan Erzurum’dan da gelenler vardı. Erzurum Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Başkanı Hakkı Hınıslıoğlu bu kişilerden biriydi. Ayrıca projenin büyüklüğü ve iktisadi bir yekûn arz etmesi nedeniyle birkaç da iktisatçı hazır bulunuyordu sunumda.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Ülkenin en zor günleriydi ve Türk insanı ekonomik krizlerle sarsılıyordu. Memleketin dört bir tarafını ümitsizlik sarmıştı. Meclis karışıktı. İstifalar, transferler her gün gazete manşetlerini süslüyordu. Güneydoğu’da terör azmış, gün olmuyordu ki şehit haberleri ve gözü yaşlı anneler izlenmesin televizyonlarda.&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <p>Bu iklimde, bir adam çıkmış ve bölgesel bir kalkınma modeli oluşturduğunu iddia ediyordu. Son yıllarda hiçbir sorununa çözüm bulamamış bir ülkede, böylesi bir inanç ve gayret çıkışı ancak romantik ve beyhude bir çaba olabilirdi. Bu iklimden kendini uzak tutmaya çalışanlar vardı elbette. ‘Türkiye'de Entegre Hayvancılık Sektörü Üzerine Bir Model Önerisi’ olarak takdim edilen sunuma katılanların arasında da bu psikolojide insanlar vardı ancak birçoğu ülkenin içinde bulunduğu ümitsizlikten nasibini almışlardı. Bu halet-i ruhiye proje sunumundan sonra yapılan eleştirilerde gün yüzü gibi açığa çıkmış, kendini göstermişti.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Projenin sunumundan birkaç yıl sonra çalışmasını Adnan Menderes’in oğlu Aydın Menderes’e takdim etmiş, çalışmadan ziyadesiyle memnun olan Aydın Menderes de bu çalışmayı istemişti. Elinde bulunan tek nüsha baskıyı Aydın Menderes’e vermiş ancak teknolojinin azizliğine uğrayan Baydur, daha sonra çalışmanın digital aslını kaybetmişti. Bu duruma son derece üzülmüş ve soluğu Aydın beyin yanında almış projenin aslını istemişti. Aydın bey, o dönem projenin önemine istinaden kilitli bir ortamda sakladığını söylemiş ve kendisine ulaştıracağını ifade etmişti. Ancak kader devreye girmiş ve Aydın Menderes beyin ömrü bu projeyi Baydur’a ulaştırmaya yetmemişti. Ölümünden sonra oğlu Alparslan, İTO’nun digital arşivlerinde projenin sunumunun digital kopyasını bulmuş ancak bu haberi babasına verememişti.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Salon hınca hınç dolu değildi ama gelenlerin büyük bölümü sektörü bilen, tanıyan uzmanlar ve kanaat önderleriydi. Merakla sunumu bekliyorlardı. Oturum başkanı Mete Kılıç kısa bir giriş konuşması yaptıktan sonra sözü Baydur’a verdi. Kürsüye gelen Baydur kısaca salonu bir süzdü. Heyecanlı olduğu belliydi çünkü sesi titriyordu. Sakinleşmek ve zaman kazanmak için elindeki notları kürsüye yerleştirdi, gözlüğünü cebinden çıkardı ve salonu derinden tarayan gözlerine yerleştirdi. Şimdi hazırdı:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Efendim benim, 1975 yılında yurt dışına çıkışımla birlikte kendi kişisel tarihimde bazı şeyler oldu. O dönemde hakikaten çok iyi hocalardan ders aldık. Belki de bir lisedeki talebe gibi yetiştirildik. Onun için de bir nosyona sahip olduk, rakamları konuşturmayı öğrendik ve böylece bu işe başlamış olduk. Projemizin adı "Tarım ve Tarıma Dayalı Sanayilere Entegre Edilmiş Doğu Anadolu Projesi" ama işin gerçeği Doğu Anadolu ve Hinterlandı, Doğu Karadeniz, Doğu Anadolu'nun İç Anadolu'yla olan geçit yörelerinin de bu hinterlandın içinde olduğunu söyleyebiliriz. Ancak sunumuma, Hazreti Muhammed'e ithaf bir kıssayla başlamak istiyorum. Ben bu kıssayı The Reader's Digest Ansiklopedisi'nden almıştım. Diyor ki yüce yaradan; ‘Ey Muhammed, dağlar sana gelmezse, sen dağlara git.’ Ben de projemi arz etmek için size geldim.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Baydur, salonda bulunan misafirleri onurlandırmak için hazreti peygamberin hayatından bir alıntı yapmıştı. Ki büyük bir aşkla sevdiği Hazreti Muhammed’in hayatını farklı kaynaklardan birkaç kez okumuş ve peygambere olan hayranlığını hiç gizlememişti. En sevdiği şahsiyetten getirdiği bu kelam salonda yüksek dağlara çarpmış gibiydi. Yıllar sonra dağlara gittiğini ancak istediği yanıtı alamadığını ifade etmişti, Baydur.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Sözüne devam etti Baydur:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Şimdi burada birinci bölümümüz tespitler ve teşviklerden oluşmaktadır. Her şeyden önce tespit yapmak lazım. Neredeyiz, nasılız? Bir sanayiye girdiğimiz zaman, tarıma girdiğimiz zaman, neler yapmalıyız? Elimizde hangi doneler vardır? Bunları çok iyi etüt etmek, elden geçirmek lazım. Projemizin başlangıcı tespittir. Benim Tarım Bakanlığı'ndaki yıllarımda, uygulamalı tarımsal projeye başlanırken; ilkin tespit edelim, neredeyiz, nereden başlıyoruz, nereye gideceğiz? diye çok uğraştım. Maalesef böyle kaldı. Çünkü bizde bir heves var, aman getirin, tatbik edelim. Bunu dünya tatbik etmiş, biz niye etmeyelim gibi bir hava vardır. Ama bu derdimi o devirde anlatamamıştım. Tabii daha sonra Erkan benli hocamın döneminde bu tespitler gayet güzel yapıldı, ama bunlara maalesef başlayamadık.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Projesinin çıkış noktası olan Erzurum üzerine tespitlerini aktardı ilkin:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Erzurum, Kuzey Anadolu Dağları ile Güney Doğu Torosların birleştiği noktada kurulmuş bir şehirdir. Şehrin kurulduğu yer deniz seviyesinden 1950 metre yüksektedir. Buradan hangi istikamete giderseniz gidiniz rakım düşmeye başlar. Bu yöreden üç nehir çıkar; Karasu (Fırat), Aras ve Çoruh. Bu nehirlerin her üçü de değişik denizlere dökülürler. Her üçü de uluslararası sulardır. Erzurum'un stratejik önemine bir de su politikası eklenmiştir.</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Metod konusunda donamıyla tarihçesine değinmeden edemezdi:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Erzurum, Selçuklu Devleti zamanında bir ilim ve irfan şehri olmuştur. Anadolu Selçuklu Devleti'nin Erzurum, Erzincan, Sivas, Kayseri ve Konya hattında gelişmiş, kendine yeterli bir şehir olarak temayüz etmiştir. Erzurum, Osmanlı Devleti'nin sınırları içerisine dâhil olduğu yıllarda stratejik öneminden ötürü dikkatleri üzerine toplamıştır. Yavuz Sultan Selim döneminde Tebriz, Ahıska ve Suriye'deki Türkmen Boylarının Erzurum'a iskân edilmeleri ile doğu sınırlarının emniyete alındığını görüyoruz. Daha sonra Kanuni Sultan Süleyman döneminde alınan ve uygulanan bir karar ile Erzurum'un ekonomik önemi bütün Ön Asya'da vurgulanmıştır. Çünkü o devrin ağır sanayiinin bir örneği olan top döküm fabrikası kurulmuştur. Haliyle, bu fabrikanın etrafında orta ölçekli ve küçük ölçekli sanayiler gelişmiştir.</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>Yavuz Sultan Selim döneminde terkedilmiş durumda olan şehir; endüstri, tarım, ticaret ve kültür şehri olmuştur. Şehir bu nedenle beynelmilel bir hüviyet kazanmıştır. Venedikli, Cenevizli, Rum tüccarlar ile Ön Asya'da dağınık cemaatler halinde yaşayan Ermenileri de barındırmıştır. Daha sonraları şehir yine ekonomik sıkıntılara düşmüş, ancak, IV. Mehmet döneminde vergi muafiyeti getirildiği için; daha doğrusu Anadolu'nun yedi sancağından biri olan Erzurum, hayatiyetini devam ettirmiştir.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Salon bu girizgâh konuşmasının nereye varacağını merakla bekliyordu. Konuştukça ve anlatmaya devam ettikçe heyecanını yenmişti. Kürsüye olan hâkimiyeti bedenine yansımış, tarlada ihtirasla avuçlarının arasına aldığı toprağı sıkar gibi kürsünün kenarlarını sıkıyordu. Ekrana gelen kimi grafiklerin doğru olup olmadığını kontrol etmek için kimi zaman arkasına dönüyor, okuma gözlüklerinin üstünden sunumu yönlendiriyordu.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Projenin oluşumu sürecinde uzun saatler sohbet ettiği arkadaşı yazar ve mütefekkir arkadaşı Bekir Sıddık Soysal’dan bir alıntı yaparak konuşmasına devam etti:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Bekir Sıddık Soysal bir makalesinde "Şehirler insanlar gibidirler, çıkardıkları münevverlerle, irfan sahibi insanlarla yaşarlar." diyordu. Bu konuda yani yetiştirme anlamında elimden bir şey gelmez, ancak bu insanları o beldede tutmak için gayretimiz olur. Birikimlerimi bir araya getirmeden önce Doğu Anadolu'daki problemleri tespit ve çözüm yollarını bulmak, halk pratiklerini ortaya çıkarmak için bir ilmi gezi yaptık. Bu gezide Ziraat ilmine aşina olan bizler en kötü uygulamaları gördük, çok üzüldük. En mükemmel uygulamayı gördük; hem sevindik hem de şaşırdık. Bunu bir örnekle açıklarsak: Tir ekim metodundan bahsetmek yeterli olur. Bugün, Tarım Metodolojisi; tamamen bitki ve hayvanın ekolojiye göre seçilmesi, ıslah edilmesi, geliştirilmesi ve teknolojileri üzerine kurulur. Halbuki Tir metodunda çevre bitkiye uygulanmıştır ve mükemmel sonuç alınmıştır. Tir buğdayları, tane fenolojisi olarak birbirine benzeyen 38 botanik varyeteden müteşekkil, yazlık karakterli, Vavilov'un Triticum compositum dediği bir buğday çeşitliliğidir. Yazlık karakterli olduğu için kışa dayanamaz soğuktan ölürler. Ancak Tir metodu ile ekildiğinde en soğuk kışlardan etkilenmez ve fakir bakım şartları altında verimi çok yüksektir. Bu metodun kökeninin Orta Asya'nın kuzey doğusu olduğu kanaati hâkimdir.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Yetiştiği bölgenin birçok fırsatı barındırdığı belirtmek için örnekler veriyordu. Ümitsizlik dağlarını yıkmak için çözümün önlerinde durduğunu anlatmaya çalışıyordu:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Değerli dostlar, böyle dâhice bir metodu uygulayan bölgenin kalkınmışlık düzeyinin düşük olması ise esef vericidir. 1970-1980 yıllarında bölgede araştırmalar yaptığım için bu bilgileri bir araya getirmeye karar verdim. Örnek şehir olarak da Erzurum'u almak doğru olur dedim. İlkin "Erzurum'un Tarım-Orman ve Tarım-Orman Endüstrisi Açısından Kalkınma Programı İle Bu Programın Geleceği İçin Araştırma Konusu Olabilecek Husus ve Sorunlar" adlı çalışmayı tamamladım. Çalışma, çalışmaya kapı açtı, akabinde "Üretim faaliyet kolları(sektörler) itibariyle Erzurum'un Durumu" adlı çalışmayı tamamlandım. Bu çalışmada biyometrik metotlarla kalkınmada starter faktörü tespit ettik. Adeta Amerika'yı yeniden keşfettik. Starter faktör hayvancılık idi.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Tarihi ve kendiliğinden, yüzlerce yıllık bir tecrübeden süzülmüş bir birikimden bahsediyordu:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Bin yıllık uygulama doğru ve yerinde idi. Bölgenin sanayiye ihtiyacı kaçınılmaz idi. O halde sanayinin ham maddesi bölgenin temel üretimi olan bir sanayi olmalıydı. Daha sonra projeyi şekillendirdik. Proje, Tarım ve Tarıma dayalı sanayilere entegre edilmeliydi ve birbirinin mütemmimi olan 8 alt proje veya kademeden meydana gelmeli idi. Burada Devlet İstatistik Enstitüsüne minnet ve şükranlarımı arz ediyorum. Çünkü çalıştığım rakamlar bölge gerçeklerini ortaya koymuştur.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Projenin menşei üzerinde ısrarla durdu. Çünkü hayatının hiçbir döneminde batıya karşı bir hayranlık beslememişti. Batı felsefesi ve tarihi üzerine olan derin okumaları ve sonrasında mesleki gezilerinde yerinde müşahedeleriyle bazı kanaatlerini netleştirmişti. O’nun için özgün olmak ve sorunları doğru tespit etmek çözümün başlangıcıydı. Mutlaka ve mutlaka sorunlara göre orijinal ve doku reddiyesi olmayacak çözümler üretilmeliydi. Tıpkı her hastaya aynı tedaviyi uygulayamayacağınız gibi. Çözüm adına iklimini, insanını, inancını yok sayamazsınız. Sesini yükselterek devam etti:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Bu proje batıdan alınıp uygulanan bir proje değildir. Bu proje bölge insanına, onun örf ve adetlerine, cemiyet hayatına, duygu ve düşüncelerine, geliştirdiği manevi müesseselere uygundur.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Projenin esaslarını sayarken hayata dair ürettiği varlık ilkelerini sayıyor gibiydi. Kendine yetmek, özgün olmak, iktisadi olarak muhtaç olmamak, birey olmak, geçmişten ve coğrafyadan kopuk olmamak, katılımcı olmak, kapsayıcı olmak, üretken olmak gibi.</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Saygıdeğer hazirun, Doğu Anadolu Projesi; Alt projelerden meydana gelmiş entegre bir projedir. Bizi devletle ilişkilerimizde devamlı el açar durumdan kurtaracak yani halkın kendi kendine veya lider/kurum marifeti ile teşkilatlanarak ekonomik ve sosyal açıdan geleceğini teminat altına alma mücadelesinde öneme haiz bir teşebbüstür. Bu yönüyle sivil bir projedir.</p> <p>Tarihimiz boyunca en büyük sıkıntılarımızdan olan sosyal dinamiklerimizi olumlu anlamda değiştirecek ‘İhtiyaç-Güven-Üretim-Teşkilatlanma’ esası üzerine kurulduğu için üretici ve beşeridir.</p> <p>Bu proje geçmişimizle geleceğimizin yeniden inşası için; öncelikle Anadolu normlarını esas alarak Selçukludan Osmanlı'ya, Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne kadar tevarüs etmiş sağlam dokunun (Halkın yaşattığı müessese ve birlikler) yeniden inşası ve oryantasyonudur.</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Projenin ilkeleri salona birbiri ardına bir bomba gibi düşüyordu. Her ilke, her patlama salonda kıpırdanmalara neden oluyordu. Kimi misafirlerin gözlerinde bir ışıltı belirivermişti. Şimdi nereden çıkmıştı bu adam, tam da zamanıydı. Bir rakamlar seli beklerken sosyal, gündelik hayatı karşılayan bir girizgâh adına bir nevi manifesto gibi bir konuşmayla karşılaşmışlardı. Giriş kısmı böyleyse projenin kendisi neydi?</p> <p>&nbsp;</p> <p>Kürsüdeki adam nefes almamacasına konuşuyor ve konuşuyordu:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Bu proje ile üretim kademelendirilmiştir. Hammadde üretimi, üretimin mamul hale getirilmesi ve mamulün standardizasyonuna tamamen uygunluğu, kantite ve kalitede standardizasyonu sağlayacak ve üretimden satışa kadar büyük bir istihdam sağlayacaktır. Değerli dostalar, bu proje ile halkın veya üyelerin, üretimin bütün safhalarına iştiraki sağlanmıştır. Öte yandan proje ile bölge halkı tabana inmiş sanayi ile tanışacak, tanıyacak, bilecek ve güçlüklerini çözecek, kendine güvenle diğer tamamlayıcı sanayi dallarına geçecektir. Projenin modeli, hukuki açıdan birlikler. Sosyal açıdan ahilik ve gelişmecilik temeli üzerine kurulmuştur. Bir diğer ifade ile üretim ve esaslar stabil, duygu ve düşünce ile üniformdur. Diğer kalkınma modelleri ile mukayese edildiğinde farklıdır.</p> <p>Konuşmamın başında da belirtmiştim. Tek bir ilden yola çıktık ama 16 ili ve Karadeniz hinterlandını kapsadığı için dünyadaki örneklerden farklı olmuştur. Proje çok geniş tutulmuştur. Bu genişliği kontrol altına almak ve projedeki bütün safhalar karışıklığa meydan verilmeyecek şekilde kademelendirilmiştir.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Detaycılığı açığa çıkmaya başlamıştı. Projenin tüm aşamaları en ince noktalarına göre planlamıştı. Her şeyi kademelendirmiş, her kademeyi bir önceki ve ya sonrakiyle ilişkilendirerek böylece otokontrol mekanizmaları kurmuştu. Her birim bir öncekini ve bir sonrakini bir nevi denetliyordu. Hatta sisteme girecek olan maddi hasılayı bile hesaba katmış, vergi ziyaına sebep olmamak, devletin bir kaybı olmaması için bir bankacılık sitemi kurgulamıştı:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Ürününü birliğe veya birlikten birliğe satan birimler veya üyeler, paralarını bankadan alacaklar veya bankadaki hesaplarına geçecektir. Banka konusu daha sonra açıklanacaktır. Bölgede değer kaybeden arazi, gayrimenkul kıymetlenecektir. Bu sebeple tarım arazileri katiyetle iskâna açılmayacaktır. Bunun takipçisi belediyeler ve birlikler olacaktır. Ekonomik hayata devlet müdahalesi hızlı bir ivme ile azalacak, devlet asli görevi olan adalet, emniyet, eğitim hizmetlerini deruhte edecektir. Sağlık sektöründe ise yardımcı olacaktır.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Projede devletin konumunu anlatırken bile bir beklentiden ziyade devrim gibi bazı kavramları anlatıyordu. Bu coğrafyada bireyin kendi hikâyesini yazabilmesi için devletten ve onun belirlediği iktisadi, sosyal ilişkilerden kendisini bağımsızlaştırması gerektiğini ifade ediyordu. Hür fikrin ve özgünlüğün yeşermesi için her anlamda kişinin bağımsız olması şarttı, onun için.</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“İlgili ve yan sanayilerin ortadan kalkmaya başlamış olan serbest meslek ve hizmetler veya esnaf dokusu yeniden çağa uygun ve geleceğe uyumlu bir şekilde teşekkül edecek ve teşkilatlanacaktır. Cemiyetin ve alt birimi sosyal grupların; ekonomik, sosyal, ahlaki ve hukuki yönden düzenlenmesi, derlenmesi ancak serbest meslek hizmetler dokusunun teşkilatlanması ve cemiyetteki manevi müesseselerin yeniden fonksiyonel hale getirilmesi ile mümkün olacaktır. Birlikler ve Yerel yönetimler arasında organik bağlar teşekkül edecek; çağın, hastalık ve bunalımlarından bölge izole olacaktır.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Projenin uluslararası yansımaları için ciddi bir fikri hazırlığı vardı. Ancak yeni doğmuş bir fikrin serpilmeden darbe almaması için çok fazla girmedi o konuya ancak tek bir alandan yaklaşım göstererek bir nevi buzdağının üstünü gösteri gibi açıkladı:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Bölge halkı değerlerine sahip olacak Karadeniz, Hazar, Basra havzalarına su boşaltan nehirleri vasıtasıyla üretim havzalarından su hakkı talep edecektir.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Bu cümle ile projenin çapını uluslararası bir alana çıkarıyor, bir nevi projeyi bir üst lige taşıyordu.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Son cümlesi ise daha ilginçti, devletin değil milletin emrine girmiş bir uzmanlar ve çalışanlardan bahsediyordu:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Birliklerde görev alacak uzmanlar ve teknisyenler birliklerin dolayısıyla üyelerin emrinde olacaklardır.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>2 saate yakın bir süre anlatmaya devam etti, Baydur. Projenin çıktılarının sadece hayvancılıkla kalmayacağını ifade etti. 450 bine yakın ailenin bu projeden gelir sağlayacağını gösterdi. Yaklaşık 9 milyar dolarlık bir ciroya ulaşacağını ancak bunun 5 milyar dolarlık bir kâr bırakacağını detaylarıyla ve detaylı hesaplarla ispat etti. DOĞBANK gibi bölgeye özel bir finans yapısını detaylandırdı. Projenin gerçekleşmesi için gerekli olan kanun ve mevzuatları hatta bunların çıkarılmasıyla ilgili hangi usullerin oluşturulması gerektiğini anlattı, salonda bulunan haziruna.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Sözlerini tamamlarken Fransız düşünür Roger Garaudy’nin coğrafya ve kader ilişkisine dem vurur gibi şu sözleri sarf etti salona:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Doğu Anadolu ve sahip olduğu ekolojiler Ön Asya'da benzeri olmayan değerli bir hazinedir. Asya'da Paropamis dağları, Tanrı dağları ile Kuzey Avrupa hariç tutulursa dünyada hayvancılık için en ideal bölgedir. Allah'ın bir armağanı olan bu bölgeden yeteri kadar yararlanamamak hem milletimize ve hem de insanlığa karşı suç işlemekle eş değerdir.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Sunumu tamamladıktan sonra eleştiri ve değerlendirme kısmına geçildi. Bazı konuşmacılar fikrin orijinalliğine dem vurdular. Bazıları ise neden böyle bir projenin başkaları tarafından bilinmediğini ifade ettiler. Niye uluslararası örneklerinin olmadığını söylediler. Kimileri ise zaten böyle bir projeyi kendilerinin de yaptıklarını hatta birazcık meraklı olsa Baydur’un kendisinin de bunu bilip emek vermesine gerek kalmayacağını söylediler. Tüm eleştirileri mantıklı mantıksız ayrımı yapmadan dikkate aldı, Baydur. Yaptığı çalışma bir vizyon ve sınır zorlayan projeydi. Böylesi bir çalışmayı ancak bu çaptaki insanların anlayacağını biliyordu. Örneğin, Aydın Menderes bunlardan biriydi. Proje öyle kapsamlıydı ki, meslektaşı ve arkadaşı Çetin Baydar, Erzurum’dan siyasete atılmak istediğinde bölge için vaatlerinin arasına bu projeyi de koymuştu.</p> <p>&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <p>Birkaç yıl sonra AK Parti, bir kurtarıcı edasıyla iktidara gelmiş, Kasım 2002’de Sami Güçlü Tarım Bakanı olmuştu. MÜSİAD Ankara şube başkanı Şerafettin Karademir Baydur’u iyi tanıyordu. Derinliğinin ve tarıma olan hâkimiyetinin farkındaydı: “Abi, senin kenarda durman olmaz.” diyerek Baydur’u bir nevi sürüklercesine Sami Güçlü’nün yanına götürdü. Sami Güçlü, iktisatçı olmasına rağmen Tarım Bakanı olmasına karar verilmişti. Muhtemeldir ki yurt dışında uzun yıllara sâri tecrübesi etkili olmuştu. Şerafettin Karademir, Baydur’u takdim ettikten sonra mutlaka istifade edilmesi gerektiğini söyledi, Güçlü’ye. Güçlü, nasıl istifade edebileceklerini bakmaları gerektiğini söyledi ve Şerafettin Karademir’e bilgi vereceklerini ifade etti. Günler günleri, haftalar haftaları kovaladı ve haftalarda ayları. Bir türlü haber çıkmıyordu, bakanlıktan. Üstelik tüm önemli ve icracı noktalara atamalar gerçekleşmişti. Şerafettin Karademir bu duruma içerleyerek bir öfke anında bakanlığa gitme kararı aldı. Yetişmiş, uluslararası başarısı olan ve her zerresine kadar memleket aşkıyla yanıp tutuşan bir insandan bakanlık neden istifade etmek istemiyordu, anlamakta zorluk çekiyordu. Bakanlık özel kalemini dinlemeden bakan odasına girdi hızlıca. Yarım saatlik bir konuşmanın sonucunda danışmanlık pozisyonunu kopartarak çıktı, odadan.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Bu görüşmenin ardından Şerafettin beyin ısrarıyla danışman olarak görev yapmaya razı oldu. Çünkü önemli olan üretmekti. Çalıştığı 7-8 aylık süre boyunca sembolik denilecek bir ücret karşılığında dönemin bakanlık projelerine kritik dokunuşlarda bulundu. Karamsardı ve her geçen gün bu karamsarlığı artıyordu. Kendisini ziyarete gelen oğluna yapılan hataları ifade etmiş ve ümitsizliğini hissettirmişti. O görüşmeden 15-20 gün sonra ilk pıhtı atma hadisesini yaşadı. Kısmi felç olarak uzunca bir süre tedavi gördü. Ardından bypass ameliyatı ve ikinci felç süreci onu yatağa bağladı ve bir daha kalkamadı.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Hayatı boyunca dağlara kafa tuttu. Onların yüksekliklerinden, azametlerinden uzak durdu. Bunu bir kibirle yapmadı. Aksine mütevazı hayatında küçük şeylerle mutlu olmasını bildi. Kibir yerine ali cenap bir tutumla dağlara gitmekten de imtina etmedi. Ancak hiçbir zaman dağlara ram olmadı. Büyük işler başarabileceğine inandı. Dağlara bakmak yerine; ileriye, ufka odaklandı.</p> <p>&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/baha-yilmaz" lang="" about="/yazarlar/baha-yilmaz" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">A. Baha Yılmaz</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pa, 05/02/2021 - 01:41</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kategori/bilim" hreflang="tr">BİLİM</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-1790" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1620023257"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" content="Prof. Dr. Hasan Boynukara">Prof. Dr. Hasa…</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/1790#comment-1790" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Harika bir yazı Ve bu Harika…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Harika bir yazı<br /> Ve bu Harika insanları öğütüp durdu, öğütmeye devam ediyor. Planlama, gönül vermişlik yöntem birikim...ile iki Türkiyeyi yokluktan kurtarır. Sığlık vizyonsuzluk, nepotizm nobranlik öğütücü çarklar olarak dönmeye devam ediyor<br /> Teşekkürler</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=1790&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="fZECcExymTYbNoJhdpzJQkgWMGvaSooA0h7pe8HlI2I"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pa, 05/02/2021 - 14:01</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/1790#comment-1790" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-1791" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1620023257"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Mustafa Akın</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/1791#comment-1791" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Engin birikimi ve…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Engin birikimi ve çalışkanlığıyla tarım camiasında iz bırakmış, kilometre taşlarından birisi olmuş olan değerli meslektaşım ve ağabeyim merhum Baydur abimizin baskın yönlerini kısaca gözler önüne seren ustalık kokan yazınızı zevkle ve bir solukta okudum. Baydur abimizi bir kez daha rahmetle anarken size de huzurlu ve verimli bir ömür diliyorum.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=1791&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="-8sOlpFj2rDsdFj3YZapP5mV6Pi8n_fB0_XYacdzUro"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pa, 05/02/2021 - 16:04</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/1791#comment-1791" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-1792" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1620023257"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Aylin Şen Tekin</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/1792#comment-1792" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Böylesine değerli ve…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Böylesine değerli ve kıymetli insanların erkenden aramızdan ayrılmalarının üzüntüsünü derinden yaşarken. İnsanlığa memleketine bu kadar aşık ve fedakar olan Baydur bey ruhun şad olsun. Allah rahmet eylesin...</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=1792&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="20oQn5oNGRGmxU7n_ID-h-rSXHaC2SBBIE310v_gk2g"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pa, 05/02/2021 - 20:31</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/1792#comment-1792" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1166&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="wo3m4ovXwv9N4MCgZjtHxUUWzhBKJGXUETKgYLNvjFE"></drupal-render-placeholder> </section> Sat, 01 May 2021 22:41:30 +0000 A. Baha Yılmaz 1166 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/bir-ideal-adaminin-hikayesi-daglar-sana-gelmezse#comments 1 Mayıs Bir Muhasebe Çağrısıdır https://fikircografyasi.com/makale/1-mayis-bir-muhasebe-cagrisidir <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">1 Mayıs Bir Muhasebe Çağrısıdır</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="Saptanm text-align-justify" style="border: none;">&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">Tarihsel kökleri 1856 yılında Avustralya'nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri çalışma saatlerinin azaltılması için başlattığı protestolara kadar götürülen İşçi Bayramı esas referansını ABD’nin Chicago kentinde işçilerin 1 Mayıs 1886'dan itibaren iş gününün 8 saat olması için başlattığı mücadeleden almaktadır. 8 saatlik iş gününü kabul ettirmek için 1884’te başlayan mücadele 1886’da Chicago’da, Trade-Unions (İşçi Birliği) Kongresi’nde karara bağlandı. 1 Mayıs 1886'da ABD'nin büyük kentlerinde beş binden fazla grev ilan edildi. Polisin müdahalesiyle başlayan çatışmada bir işçi öldü, çok sayıda işçi yaralandı. 3 gün süren gösteriler sonrasında bazı sendikacılara idam, bazıları da ağır hapis cezasına çarptırıldı. Milletlerarası İşçi Kardeşliği Teşkilatı’nın 1889 Paris Kongresi'nde (II. Enternasyonalin 1. kongresi) 1 Mayıs ‘Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’ olarak belirlendi.</p> <p class="text-align-justify">Ülkemizde daha çok ‘kanlı 1 Mayıs’ olarak tarihe geçen ve 500 bini aşkın insanın katıldığı, işçilerin üzerine ateş açılması ve ardından yaşanan kargaşa neticesinde 34 kişinin öldüğü ve 136 kişinin yaralandığı 1977 1 Mayıs’ı hatırlanıyor olsa da 1911’de Selanik’te, 1912’de de İstanbul’da kutlanmaya başladığını biliyoruz. 1924’de ‘kitlesel kutlanması’na izin verilmeyen 1 Mayıs 1925’te çıkarılan ‘Takrir-i Sükûn’ yasasıyla kutlamalar 1935 yılına kadar yasaklandı. 27 Mayıs 1935’te ‘Bahar Bayramı’ olarak kabul edilen 1 Mayıs, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından 1981 yılında Milli Güvenlik Konseyi 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı resmi tatil olmaktan çıkarıldı. ‘İllegal’ olarak kutlanan 1 Mayıs yaklaşık 30 yıla aradan sonra Nisan 2009'da "Emek ve Dayanışma Günü" olarak resmi tatil ilan edildi.</p> <p class="text-align-justify">19. yüzyılın ikinci yarısında içerisinde bulundukları çalışma koşullarının insan-dışılığını haykırmak için canlarını ortaya koyarak başlatılan mücadelenin anlamına ve anısına yaslanarak kutladığımız 1 Mayıs, coşku, bayram ve festival niteliğinin yanı sıra çalışanların çalışma şartlarının, mali ve özlük durumlarının ve bununla ilintili ekonomi-politiğin gündeme geldiği, konuşulduğu, tartışıldığı bir zemin olma işlevi görmelidir. Aksi taktirde İngiliz tarihçinin “her anma töreni bir unutmadır” tespitinde dile geldiği üzere 1 Mayıs bağlamında yaşananlar tarihsel anlamı gölgelemek üzere işlev görebilir. Bu açıdan 1 Mayıs’ın yıldönümünde küresel ahvale, aradan geçen zaman içinde büyük kazanımlar elde edilmesine rağmen hâlâ iç açıcı olmayan vaziyete kuşbakışı göz atmakta fayda var.</p> <p class="text-align-justify">Yaşadığımız küresel salgına rağmen savaş, ölüm, baskı, dayatma ve sömürü dünyamızın değişmeyen gündemi.</p> <p class="text-align-justify">BM verilerine göre dünya nüfusunun yaklaşık yarısı hâlâ günde 2 dolardan az bir parayla geçinmek zorunda.</p> <p class="text-align-justify">1 milyardan fazla insan ise temiz sudan,&nbsp; dünya nüfusunun üçte birinden fazlası kanalizasyon ve çöp toplanmaması dâhil düzgün sağlık koşullarından mahrum.</p> <p class="text-align-justify">Dünyanın büyük bir kısmında yaşanan açlık, yoksulluk, baskı, şiddet, güvencesiz ve sağlıksız koşullarda çalışma yaygın ve yaygınlaşmaya devam ediyor.</p> <p class="text-align-justify">Mülteciler dünyanın en kalabalık topluluklarından biri bugün.</p> <p class="text-align-justify">Özgürlük, Adalet, İnsanca Yaşam taleplerini 1 Mayıs’ı vesile kılarak gündeme taşımak, yaşadığımız hayatın sevimsiz gerçekleri olarak geçiştirilen bu çarpıcı verileri görmek ve konuşmak durumundayız.</p> <p class="text-align-justify">Neredeyse her ay açıklanan açlık ve yoksulluk sınırlarında bir yaşama mahkûm edilen milyonlarca çalışanın varlığı bile çok büyük ve temel bir insani, ahlaki sorun olarak önümüzde duruyor. Aynı şekilde sosyal, kültürel haklarından kabul edilmesi mümkün olmayan bir takım yasal düzenlemelerle mahrum bırakılan, inançlarından, ideolojik-politik görüşlerinden dolayı baskı ve şiddet gören, mağduriyet yaşayanların çokluğu umut kırıcı düzeydedir. Asimilasyonun, yok saymanın, baskının, şantajın, manipülasyonun sistematik bir şekilde işlediği, insan onurunu ve izzetini periyodik şekilde aşındıran politikaların ve ekonomi-politik bir ilişki ağının işler vaziyette olduğu da ortadadır.</p> <p class="text-align-justify">Mevcut ilişkinin, işleyişin paradigmatik bir şekilde yol verdiği sömürü, yağma ve talanın insanlık tarihi açısından baş edilmesi güç bir risk olarak gün yüzüne çıktığı bu kertede mevzuyu fütürist iyimserliklerle geçiştirmek yerine ciddi, kuşatıcı ve yapısal yaklaşımlarla ele almak durumundayız.</p> <p class="text-align-justify">Etkin bir hukuk devleti, işlevsel katılım ve müzakere kanalları üzerinden güncellenen sosyal adalet, eşitlik, sosyal barış, kardeşlik ve dayanışma; gerçekleştirilmek için müdafilerini bekliyor. Gelir dağılımındaki kabul edilemez adaletsizliğin, her türlü ahlaki ilkeyi hiçe sayan amansız rekabetin, güvencesiz, insan hak ve onuruna yakışmayan sözleşmeli, ücretli, kuralsız, çalışanları her türlü insan dışılığa mahkûm eden düşük ücretle çalışmanın giderilmesi için ciddi ve kararlı bir mücadele de bizleri bekliyor.</p> <p class="text-align-justify">Değişik adlar altında güvencesiz çalışmak zorunda bırakılan yüzbinlerce kadın ve erkek, kayıt dışı çalıştırılarak sömürülen milyonlarca insan, her gün eve dönmeme riskiyle işe gidenlerin yaşadığı tedirginlik, işin doğasının ve iş ilişkilerinin yapısal dönüşümünün beraberinde getirdiği ‘karakter aşınması’, ‘prekarizasyon’, tetiklenen ‘belirsizlik ve güvensizlik’ baş edilmesi güç nevzuhur komplikasyonlarla bizi karşı karşıya getiriyor.</p> <p class="text-align-justify">Sağlık ve emeklilik koşullarında küresel ölçekte seyreden geriye gidiş yine bu netameli sürecin devamı niteliğinde.</p> <p class="text-align-justify">Bu nedenle her geçen gün geri dönüşü biraz daha imkansızlaşan küresel düzenin veya düzensizliğin tahripkar doğasını ifşa etmek, yeryüzünde cenneti kurma motivasyonuyla doğayı, hayvanı hatta insanın kendisini kanının son damlasına kadar sömürülmesini beraberinde getiren dengesini yitirmiş kalkınma ve ilerleme mitosunu sorgulamak ifa edilmesi gereken bir ödevdir.</p> <p class="text-align-justify">Düşünce ve ifade özgürlüğünün daraldığı, rasyonel bir kurumsallaşma yerine şahsiliğin, patronaj ilişkilerin tahkim edildiği, kronik sorunlarımızın (Kürt meselesi, Din Devlet, Devlet Toplum, Ekonomi..) giderek derinleştiği günümüz koşullarında 1 Mayıs ‘Emek ve Dayanışma Günü’ hayatımıza ve hayatımızın niteliğine ilişkin bir muhasebe çağrısıdır.</p> <p class="text-align-justify">Salt çalışanların ve emekçilerin değil, her gün sömürülen, yok sayılan, katledilen kimsesizler için, yağmalanan toprak için, kirletilen hava için, doğal yaşam alanları yok edilen, nesilleri tüketilen hayvanlar için, henüz doğmamış çocuklarımız ve onlara bırakılacak yaşanabilir bir dünya için çağrı. Çağrının zor olduğu açık, ancak çağrıya icabetin de zaruret oluşturduğu ortada.<span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="tab-stops:36.0pt 72.0pt 108.0pt 144.0pt 180.0pt 216.0pt 252.0pt 288.0pt 324.0pt 360.0pt 396.0pt 428.3pt"><span style="font-family:Helvetica,sans-serif"><span style="color:black"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif"><span style="color:#222222"> </span></span></span></span><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif"><span style="color:#222222"></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p> <p class="Saptanm" style="border:none"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:36.0pt 72.0pt 108.0pt 144.0pt 180.0pt 216.0pt 252.0pt 288.0pt 324.0pt 360.0pt 396.0pt 428.3pt"><span style="font-family:Helvetica,sans-serif"><span style="color:black"><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif"><span style="color:#222222"></span></span></span></span></span></span></span></p> <p class="Saptanm" style="border:none"><span style="font-size:11pt"><span style="tab-stops:36.0pt 72.0pt 108.0pt 144.0pt 180.0pt 216.0pt 252.0pt 288.0pt 324.0pt 360.0pt 396.0pt 428.3pt"><span style="font-family:Helvetica,sans-serif"><span style="color:black"></span></span></span></span></p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/abdulbaki-deger" lang="" about="/yazarlar/abdulbaki-deger" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Abdulbaki Değer</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Ct, 05/01/2021 - 22:14</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1165&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="lULOitKSmPape8qm8IbhFGaRaXVgzXPLh2QVmmraJtE"></drupal-render-placeholder> </section> Sat, 01 May 2021 19:14:58 +0000 Abdulbaki Değer 1165 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/1-mayis-bir-muhasebe-cagrisidir#comments