DÜŞÜNCE https://fikircografyasi.com/ tr Osmanlının Bir Kültür Politikası Var mıydı? https://fikircografyasi.com/makale/osmanlinin-bir-kultur-politikasi-var-miydi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Osmanlının Bir Kültür Politikası Var mıydı?</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="text-align-justify">Tarih anlayışımız daha çok siyasi tarih merkezli bir çerçeveye oturduğu için Osmanlı Devletinin aslında günümüzde de devam etmekte olan kültür, sanat boyutunu yeni yeni tartışmaya açıyoruz. Açıkçası pandoranın kutusu açıldıkça da ortaya şaşırtıcı ve güzel şeyler dökülüyor. Benim gündeme getireceğim konu da bunlardan biri.</p> <div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/668"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/resimler/ulkeler/osmanli_1.jpg?itok=LWZfnsZe" width="402" height="480" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p class="text-align-justify">Osmanlı devleti pek çok alanda bağlı bulunduğu İslam uygarlığının takipçisi olmakla birlikte özellikle yaşanılan coğrafyanın ve bu coğrafyada yer alan eski medeniyetlerin etkisi ile yeni oluşumlar meydana getirmiş ve bu yeni katkılarla Türk İslam uygarlığını kendine özgü bir çerçeveye taşımıştır. Aslında genelde İslam uygarlığını da böyle bir çerçevede değerlendirmek mümkündür: Nasıl ki dağ başında tümüyle saf bir özellik arz eden kartopu aşağıya doğru yuvarlanmaya başladığı andan itibaren geçtiği yol üzerindeki farklı cisimleri, bir kısmı olumlu bir kısmı olumsuz, içine alarak ve büyüyerek yoluna devam ediyorsa uygarlıklar da benzer süreçleri yaşayarak doğar, büyür ve gelişirler.  Osmanlı, uygarlık noktasında Selçuklu ile ilişkili ama ondan farklı. Onlar tarihte kalmadan mevcut duruma eklemeler yaptılar. Mimariye bakmak bile aradaki farkı görmeye yeter.</p> <p class="text-align-justify">Osmanlı yönetimi ve toplumu, 8. Yüzyıldan itibaren bir uygarlığa dönüşme istidatı gösteren İslam düşüncesinin ustadan çırağa geçen bir zanaat gibi 12. yüzyıla kadar Arapça, bu evreden 16. yüzyıla kadar Farsça eliyle devam eden, özellikle yazılı kültürün sözü edilen yüzyıldan itibaren Türkçedeki ve Türk-İslam uygarlığındaki en önemli temsilcisidir.</p> <p class="text-align-justify">Kültürel gelişmeler siyasi gelişmeleri belli mesafeden izler. Bunun en karakteristik görünümlerinden birini Osmanlı devlet yapısı içinde gözlemlemek mümkündür. Bu anlamda Osmanlı Devleti kuruluş aşaması olan 14. Yüzyılda, daha çok  kuruluşun getirdiği sancılarla boğuşmuş, yine bu konumun doğal bir yapısı olan kaba inşa faaliyetleri ile meşgul olmuştur. Devlet siyasi sınırlar itibariyle büyüdükçe; komşu Türk Beylikleri olan Germiyanoğulları, Aydınoğulları, Karamanoğulları gibi yönetimleri kendi bünyesine kattıkça, buralarda daha şehirli bir hayat tarzı var olduğu için, o yörelere mensup kültür sanat adamları da Osmanlı Devletinin sınırları içine girmiş ve Osmanlı kültürünün böylece temelleri oluşmaya başlamıştır. Kuşkusuz, bu oluşumda daha önce   kendinden önceki dönemlerde oluşmuş Kahire, Tebriz, Bağdat, Semerkant, Hama ve Basra gibi uygarlık merkezlerinin etkileri olmuştur. İlk dönem Osmanlı aydınları aynı kaynağın ürünü olmakla birlikte biraz farklı üslup özellikleri taşıyan bu merkezlerde eğitim görmüş ve böyle bir birikim ve bakış açısıyla Osmanlı ülkesine dönmüşlerdir. Bu etkileri  edebiyatta, mimaride, hat ve plastik sanatlarda, musikide ve bütün bunların bir anlamda motivasyonu olan  tasavvufi anlayışlarda görmek mümkündür.</p> <p class="text-align-justify">Aslında Osmanlı kültüründe zihniyet olarak birbirine paralel giden iki temel akımı gözlemlemek mümkündür. Bunları, daha çok zahiri ve şer’i bakış açılarını esas alan ilmi anlayışla tasavvufa yaslanan batıni anlayış olarak tanımlamak mümkündür. Her ikisi de birbirini küçümseyerek varlıklarını sürdüren bu akımlar, zaman zaman birbirlerine galebe çaldıkları dönemler olmakla birlikte, bütün Osmanlı Devleti boyunca yan yana yaşamaya devam etmişlerdir.</p> <p class="text-align-justify">Osmanlı Devleti içinde bir kültürel bakış açısının oluşmaya başlaması ve bunun bir farkındalık olarak ortaya çıkışı II. Murat devrinde başlar. Aslında bu dönemi Emevi yönetiminin son devrelerinde ortaya çıkan Şuubiyye hareketine benzetmek mümkündür. Bu hareket nasıl Arapça’ya karşı Farsça’nın bir başkaldırı ve başarısı ise II. Murat devri de Anadolu’da beylikler döneminden itibaren – biraz da yeni beylerin Türkçe’den başka bir dil bilmemesinin etkisiyle- başlayan Türk Dili’ne ve kültürüne gösterilen ilginin bir devlet politikası haline gelmesi ve saraydan teşvik görmesi hadisesidir.</p> <p class="text-align-justify">Bu oluşum zamanla daha nitelikli bir konum kazanmış ve İstanbul’un fethinden sonra artık Osmanlı üslubu diyebileceğimiz bir çerçeveye bürünmeye başlamıştır. Bunun en somut göründüğü alan mimari, en yoğun göründüğü alan ise yazılı edebiyattır (özellikle şiir). Edebiyattaki ilk örnekler Şeyhî, Ahmet Paşa ve Necatî’dir: Bunlardan Ahmet Paşa daha çok mükemmel örneklerini vermiş İran edebiyatının yeni bir dille ifadesi özelliği taşırken, Necatî ise o güne kadar folklorik üslup çerçevesi içinde varlığını sürdüren birikimi bir edebi dil konumuna taşıyarak kendisinden sonra Bakî ile klasik üsluba dönüşecek önemli bir geleneğin başlatıcısı olmuştur. Bu yapı, sadece edebi alanda değil, 16. yüzyılda mimari, diğer güzel sanatlar, hatta tarih yazıcılığında bir imparatorluk kültür ve kimliğine dönüşmeye başlar.</p> <p class="text-align-justify">Bilinçli ya da bilinçsiz oluşturulmak istenen bu ortak kültür ve kimliğin ortaya çıkmasında hamilik çok önemli bir rol üstlenir. Merkezde saray, devlet büyüklerinin mekanları, taşrada şehzade sarayları, paşa ve bey konakları hamilik merkezleri olarak dikkat çeker. Bu yapı 16. yüzyılda kurumsal bir kimlik kazandıktan sonra 19. yüzyıla kadar devam edecektir.</p> <p class="text-align-justify">Bütün bu gayretler sonucunda Osmanlı toplumu dünyada sınırlı sayıda millete nasip olan bir yüksek kültür donanımına ulaşır. Kanuni döneminde başta padişah, Kanuni Sultan Süleyman, vezir, Sokullu Mehmet Paşa, Kaptan-ı Derya, Barbaros, mimar, Sinan, şair, Baki gibi muhteşem tablo bu çabanın ürünüdür.</p> <p class="text-align-justify">Bundan sonra içerik olarak büyük bir değişiklik yaşamaksızın üsluba dayalı arayışlar çerçevesi içinde Sebk-i Hindi, Hikemi tarz ve Mahalli üslup gibi adlarla devam edecek olan edebi gelenek, dünyada hemen hemen hiçbir kültürel etkinliğe nasip olamayacak bir süreç içinde ve hakim bir tarz üzerinde 19. yüzyıla kadar   varlığını devam ettirmiştir. Benzer şekilde mimari, plastik sanatlar ve musiki de üslup değişiklikleri ile varlığını sürdürür.</p> <p class="text-align-justify">Osmanlı kültür siyasasında İstanbul’un fethi sonrasında karar verici en önemli aktör Fatih Sultan Mehmet’tir. Fakat, onun temellerini attığı bu yapılanmayı oğlu II. Bayezid bir sisteme kavuşturmuştur.   Fatih Sultan Mehmed ve Yavuz Sultan Selim gibi çok önemli iki karizmatik liderin arasında kaldığı için silik bir padişah intibaı veren II. Bayezid, aslında tam da bu hareketli dönem içinde elde edilen verilerin bir sisteme dönüştürülmesi noktasında olması gereken bir isim olarak kültür tarihimizin ve kültür politikalarımızın en önemli adlarından birisidir. Şair padişahlar içinde ilk mürettep divanın sahibi, plastik sanatların saray himayesine alınarak bir sisteme dönüştürülmesi, mimariye kazandırdığı yeni isimler ve yeni ivme, edebi alanda oluşturduğu himaye sistemi, elit eğitimine ilgisi, onun kültürel alandaki önemini gösteren örneklerdir. Kendisinden sonra kısa süre padişahlık yapan oğlu Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Savaşı sonrasında Tebriz ve çevresinden getirdiği çok sayıda sanatçı ile Doğu ve Batı kültürleri arasında yeniden bir sentez oluşturmuş ve böylece doğu Türk-İslam kültüründe teşekkül eden birikimle Osmanlı kültürünü son bir kez güçlendirmiştir. Kuşkusuz, Kanuni Sultan Süleyman döneminde siyasi alanda olduğu gibi kültürel alanda da elde edilen parlak başarılar İstanbul’un fethi sonrasından itibaren yatırım yapılmaya başlanan kültürel birikimin muhteşem patlamasıdır. Kuşkusuz, Kanuni Sultan Süleyman atalarından devraldığı birikimi en üst düzeyde teşvik ederek bunun gelişmesine zemin hazırlamış ama başka alanlar gibi asıl daha önceki birikimlerin bir anlamda  değerlendiricisi olmuştur. Böylece artık bir Osmanlı kültüründen söz etmek her bakımdan mümkün hale gelmiştir.</p> <p class="text-align-justify">Tarihte uzun onaltıncı yüzyıl olarak adlandırılan Kanuni Sultan Süleyman ve II. Selim dönemi sonrasında yöneticilerin sanat ve sanat faaliyetleri ile ilgili tavırları, oluşan geleneği büyük ölçüde takip etse de gerek siyasi yapının önceki dönemler gibi olumlu seyretmemesi, gerekse de yöneticilerinin önceki dönemlerle karşılaştırıldığında uzun süre tahtta kalan istikrarlı bir yapı sergileyememeleri sonucu sanat-saltanat ilişkileri farklı bir boyuta  taşınmıştır. III. Murad ve III. Mehmed dönemleri bu bağlamda değerlendirildiğinde bir geçiş dönemi olarak düşünülebilir. Çünkü her iki sultanın yönetimi dönemindeki kültür sanat üretimleri klasik dönemin ürünleri olarak değerlendirilmekle birlikte özellikle dilde aşırılığa kaçış, öbür alanlarda da soyuta yönelme eğilimine karşılık, Devlet bir anlamda sanata müdahale eder ve faaliyetlerin doğal seyre çekilmesini sağlar.   Mesela bu dönemde sultanın meddahlar, kıssahanlar ve mukallitleri   nedim/musahip olarak yakınında görevlendirmesi dikkat çekicidir. Yöneticilerin bu dönemde eserlerin sade yazılması konusunda verdikleri direktifler sadece edebiyat metinlerine değil, diğer sanat dallarına da yansımış ve yerli bir ekol vurgusu ortaya çıkmıştır. Hatta bu talepler metinlerin içeriklerine ve sanat faaliyetlerine yön vermiştir.</p> <div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/850"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2020-04/mahmud_pasha.png?itok=vu-w4_pa" width="350" height="480" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p class="text-align-justify">Padişahlar yanında özellikle Fatih Sultan Mehmed’in veziri olan Mahmut Paşa, Osmanlı kültürüne katkıda bulunan çok önemli isimlerden bir diğeridir. Sözü edilen Paşa, aynı zamanda Fatih döneminden itibaren bu kültürün nasıl güçlü bir devşirme kabiliyetine sahip olduğunun da çok önemli bir göstergesidir. Bilindiği gibi bir Hırvat beyinin oğlu olarak dünyaya gelmiş Mahmut Paşa, hayatının erken dönemlerinde Osmanlı akıncıları tarafından devşirilmiş ve bu konumdaki Hristiyan devşirmeler gibi bir ailenin yanına yerleştirilerek Türkçeyi ve İslami adetleri öğrenmesi sağlanmış, ardından acemi oğlanlar kışlasında zekası ve kabiliyetleri ile dikkat çekmesi neticesi Enderun’a alınmış, burada da olumlu vasıflarıyla temayüz etmesi sonucu olarak Fatih Sultan Mehmed’in ders arkadaşı olarak seçilmiştir. Eğitimlerini birlikte sürdüren bu iki deha, daha sonra da birlikte çalışmaya devam etmişler, birisi Osmanlı tahtının padişahı olurken diğeri de Veziriazamlık makamına oturmuştur. Her ikisi de divan sahibi birer şair, Türkçenin dışında birkaç yabancı dil bilen ve Doğu ve Batı dünyasının başta felsefe olmak üzere temel bilgilerine, güzel sanatların değişik şubelerine hakim isimlerdir. Asıl belirtilmesi gereken Mahmut Paşa’nın Türkçeyi sonradan öğrenmiş birisi olarak divan edebiyatı geleneğinde şiir yazabilecek kadar bu dilin inceliklerine vakıf olmasıdır. Bu dönemde artık Osmanlı kültürü kendi içine dahil olan bir yabancıya bu kadar güçlü şekilde etki edebilecek dominant bir karakter kazanmıştır.</p> <p class="text-align-justify">Kuşkusuz Osmanlı kültürü bu gücünü devletin bütün coğrafyasına yayılmış eğitim sisteminden alıyordu. Bu sistem bir taraftan medreseler eliyle ihtiyaç duyulan akli ve dini bilimleri öğretirken öte yandan tekkeler birer halk eğitim merkezi ve Mevlevilik gibi bir kısmı, güzel sanatlar akademisi gibi işin sanatla ilgili eğitimini tamamlamaktaydı. Ama yukarıda ifade edildiği gibi bu durum, 16. yüzyıldan itibaren öylesine hakim bir karakter kazandı ki İmparatorluk coğrafyasının en batı noktası olan Balkan şehirlerindeki yapıyla doğusundaki bir şehirdeki yapı, küçük coğrafi yapı malzemesi ve özellikleri istisna edilecek olursa aynıydı. Bunu en karakteristik olarak bütün Osmanlı coğrafyasına yayılmış Mimar Sinan ve öğrencilerinin mimari eserlerinde görmek mümkündü. Bunun yanında yine Osmanlı coğrafyasının en batısındaki şehirlerinde örneğin Bosna’da yaşayan bir şairin divanı ya da mesnevisi ile Bağdat’ta yaşayan yahut Amasya’da yaşayan Diyarbakır’da veya Üsküp’te yaşayan bir şairin eseri hem şekil hem de içerik bakımından büyük ölçüde aynıydı.</p> <p class="text-align-justify">Bu kendine yeten tablo 18. yüzyıla kadar devam etti. Ama artık  sadece Osmanlı Devleti değil bütün Avrupa merkezli imparatorluklar sıkıntı içindeydi. Çünkü bu yapıyı meydana getiren insan unsuru değişmiş, ulus devlet anlayışı moda olmuş, bu da başta yönetim olmak üzere pek çok şeyi tartışmaya açmıştı. Bu dönemlerde Osmanlı aydınlarının çok sayıda layihalar hazırlayarak bunlarla devleti kurtarmaya çalıştıkları malumdur. Elbette bu çareler bütünüyle Avrupa ve Rusya karşısında yenilmeye başlayan askeriye üzerineydi. Bunun için pek çok değişikliğe gidildi. Bu faaliyetler kaçınılmaz olarak eğitime yansıdı ve sonucunda da yeni bir insan ve yeni bir zihniyet oluşmaya başladı. Bu yeni anlayış kültür ve sanatta da artık geleneksel birikimle yetinemezdi. Özellikle Tanzimatla birlikte tabii önce yönetime yönelik sistem arayışları başladı, ardından da kültürün içerdiği her şey tartışılmaya başlandı. Bu da ister istemez geleneksel müzik yanında batı müziği, eski mimari yanında batı tarzı binalar, hat yanında modern resim, divan edebiyatı yanında Avrupai etkide yeni örnekler, medrese yanında yeni mektebi ortaya çıkmaya başladı.</p> <p class="text-align-justify">Devlet kendince bu ikileme çare üretmeye çalıştıysa da bu mümkün olmadı.<br /><br /><strong>Sonuç </strong><br /><br /> I. Dünya Harbiyle birlikte bir devletin ve bir medeniyetin kaybıyla sonuçlandı. Tabii yeni devlet, yeni bir kültür sanat anlayışı demekti. O da elbette başka bir yazının konusu.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/mustafa-isen" lang="" about="/yazarlar/mustafa-isen" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Mustafa İsen</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Cu, 04/10/2020 - 20:58</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-226" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1586716350"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Neşat Sazoğlu </span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/226#comment-226" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Hocam, bir solukta okudum. …</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Hocam, bir solukta okudum. Bilimsel ve tez sayılacak bir makale. Aklına ve bilgine sağlık...</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=226&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="qwugjgJae-GoLIIM0tnNrGAtVCzjAZ2yest9PRZ5Pmg"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Ct, 04/11/2020 - 14:09</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/226#comment-226" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-227" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1586716350"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">FERİDUN YAĞCI</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/227#comment-227" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Osmanlı kültür ve sanatının…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Osmanlı kültür ve sanatının Türk İslam uygarlığı çerçevesinde gelişmesine katkısı olan padişahlar dönemiyle bilgiler içermesi yönünden güzel bir yazı. Selam ve saygılar hocam.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=227&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="JB6VFYA1NWGqkyRoUsY2gv4z_1HBhiCX9iyNLKWV0SM"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Ct, 04/11/2020 - 16:24</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/227#comment-227" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-234" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1586716350"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Ramazan TANRIKULU</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/234#comment-234" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Böyle bir başlık uygun…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Böyle bir başlık uygun düşmemiş burada &quot; Klâsik Dönem Osmanlı Düşünce Dünyası&quot; denilebilir di. Ayrıca insanların sosyo ekonomik dönüşüm başlangıcı olan bilim ve teknoloji alanında özellikle İslam&#039;ı ve Devleti hurafelerle ilişkilendirmek suretiyle bilimde teknoloji de veya medreseler de nasıl geri kaldığımız hiç tartışmasız kabul edilen bir alan .Bunu günümüz dünyasında dijital devrim olurken sessiz sedasız bekleyen Türk Medeniyeti şimdi kendine neden soru sormuyor Neden geri kaldık . Niçin bilim insanlarımızın sayısı az. Dünyaya teknoloji ve bilim alanında katkılarımız az. Türkiye de ekonomik çöküntü nün temel sebebi teknoloji ve bilim alanında geri kalmışlık değil mi? Akademik personel veya akademisyenler sessiz kalmayı neden tercih ediyor? Bunlarla mücadele yöntemlerini nasıl değiştirelim gibi hiç bir düşünce yok ! Türk modernitesi ilgili tartışmalar niçin çok az ? Post-modern toplumları incele sonra buralarda tartışalım ki kültürü ve ahlâk sahibi olanlarla bu topluma katkı sağlamak amacıyla bir işimiz olsun. Maalesef akademisyenler mevkii ve makam için Liyakat ehli yerine cehalet ehli nasıl olur ? Gibi soruları soramıyoruz ? En güzel dileklerimizle Cehaletin örgütlü dinamik yapısından kaynaklanan içinde bulunduğumuz ideolojik kısır tartışmalar ne zaman son bulur?</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=234&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="4yDB1Ncif0yFm4uLOfDiPj0wK6-_Dxzasrr0na0H3_k"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pa, 04/12/2020 - 17:26</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/234#comment-234" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-236" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1587022594"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Hüseyin Bürge </span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/236#comment-236" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Muhterem hocam sayın vekilim…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Muhterem hocam sayın vekilim yüreğine sağlık selam dua ile</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=236&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="uLp2MWrUNdCTDgmllqnhLMsy1ZnprVhbnEDbX8jXlPs"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pt, 04/13/2020 - 20:33</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/236#comment-236" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-239" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1587022594"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">mehmet doğan</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/239#comment-239" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">sevgili hocam.. beğeniyle…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>sevgili hocam..<br /> beğeniyle okudum.. bildiklerimiz üzerinden farklı zaviyeler gelişti zihin haritamızda.! bir atlas gibi paramparça türk ve islam coğrafyasının kültür ve sanat üzerinden tekrardan okumalar; analizler yapması kaçınılmaz gözüküyor..<br /> dua ile esenlikler diliyorum, kalem ve kelamınıza sağlık.!</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=239&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="pf2J45omVnvNvamW3DAdIIIGttiAdtiyM2Vdlj94p-c"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Çar, 04/15/2020 - 23:34</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/239#comment-239" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-314" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1588036392"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Nur GÜL</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/314#comment-314" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Ancak bu kadar düzgün ve net…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Ancak bu kadar düzgün ve net anlatılabilirdi. Kaleminize sağlık! Hoşgörü değil ayrıcalık ve muhatabının sınırlarına müdahele isteyenler sizi suçlamaya devam edecektir. Lütfen geri adım atmayın. Destekçiniziz.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=314&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="24wjOs4sldOl108DSfClb8IzTSVAy64sTeXwmNru5Sg"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Sa, 04/28/2020 - 02:21</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/314#comment-314" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-410" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1588351037"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Nazlı Cerhan</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/410#comment-410" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Seslendiremediklerimizi…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Seslendiremediklerimizi MÜTHİŞ GÜZEL aktarmışsınız. Zihninize sağlık. Yorumlarıyla yıkıcılığa devam edenlerin sayısı inanın sizin gibi düşünenlerin sayısından çok çok daha az. Bizler sadece onlar gibi her dakika &quot;kendimizi ifade etme&quot; bencilliğine vakit ayıramıyoruz. Yazdıklarınızın her kelimesine canı gönülden katılıyorum. Benim fark ettiğim 30 yıldır acayip sistemli LGBT Propagandasıyla karşı karşıyayız. Vicdanımızla oynuyorlar. N&#039;olur yazmaya konuşmaya devam edin. İyi ki varsınız. Sizi tanımasam da düşüncelerimizi savunmaya devam edeceğiniz inancıyla yüreğim ferahladı. Minnet ve saygılarımla...</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=410&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="SbblfnsYCPDbSy45C77twinJhF5xzopfl2O29zR-D8s"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Per, 04/30/2020 - 22:26</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/410#comment-410" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=806&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="7_0oaXek4OlPaBRMo8zTGE1E4kC4MT8ol8aRarGIghI"></drupal-render-placeholder> </section> Fri, 10 Apr 2020 17:58:39 +0000 Mustafa İsen 806 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/osmanlinin-bir-kultur-politikasi-var-miydi#comments James Baldwin-Ben Senin Zencin Değilim https://fikircografyasi.com/makale/james-baldwin-ben-senin-zencin-degilim <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">James Baldwin-Ben Senin Zencin Değilim</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><blockquote><p><strong>"Amerika'da zencinin hikâyesi, Amerika'nın hikâyesidir. Hoş bir hikâye değildir"</strong></p></blockquote><div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/1205"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-12/resim_2022-12-05_192947531.png?itok=b6Jl6H_a" width="338" height="480" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p>James Baldwin kendisinin ve ülkesinin hikâyesini katledilen üç arkadaşının hayatlarıyla anlatmak istemişti. Roman olarak tasarladığı bu düşüncesini hayata geçiremedi. Ömrü vefa etmediği için sadece 30 sayfasını yazabilmişti. O sayfaların da büyük kısmı dağınık notlar ve irili ufaklı fikirlerden ibaretti. Baldwin’in kızkardeşi Gloria<strong>, Remember This House</strong> (Bu Evi Hatırla)  başlıklı bu notları 2009 yılında, “Bununla ne yapacağını sen iyi bilirsin.” diyerek “<strong>Genç Karl Marx” </strong>filminin Haitili yönetmeni <strong>Raoul Peck</strong>’e emanet etti. İşte o metin, Raoul Peck tarafından düzenlenerek <a href="https://www.imdb.com/title/tt5804038/"><strong>Ben Senin Zencin Değilim</strong></a><strong> (I Am Not Your Negro)</strong> adıyla 2016 yılında çarpıcı bir belgesele dönüştü. Arşiv belgeleri, görseller, katıldığı televizyon programları ve yaptığı konuşmalardan kesitler içeren videolar eklenerek güçlendirilen metin <strong>Samuel L. Jackson</strong> tarafından seslendirildi.</p><p>Filmde sadece ABD’nin ırkçı günahları art arda sıralanıp sistemi mahkûm etme kolaycılığına kaçılmıyor<strong>. </strong>Baldwin, siyahlar kadar beyazların ruh halini de çözümlüyor, onlara ayna tutarak yüzleşme çağrısı yapıyor. Irkçı politikaların sadece siyasi değil kültürel ve toplumsal nedenleri üzerinde de duruyor, geleceğe yönelik bir projeksiyon sunuyor. Baldwin’in cılız cüssesiyle orantılı olmayan öfkeli ve coşkulu belagatiyle yaptığı konuşmalar direniş manifestosuna dönüşerek izleyicide derin iz bırakıyor. Kurgusu, “Bir yazarın ‘mutfağını’ ölümünün ardından yapılan yağmalamayı” affettirecek kadar başarılı olan filmin güçlü dramatik yapısı izleyiciyi sarsıyor.</p><div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/1206"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-12/resim_2022-12-05_193045028.png?itok=oWpxT1DA" width="395" height="480" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p>Baldwin, ırkçılığa karşı manifesto niteliğinde bir roman yazacak ve hepsi de suikast sonucu öldürülen, Amerikalı siyah özgürlük mücadelesinin öncüsü üç yakın arkadaşını anlatacaktı: Medgar Evers, Malcolm X ve Martin Luther King. Üçü de sistem tarafından tehlikeli sayıldı ve ölmeleri gerektiğine hükmedildi. Zira ırksal karmaşanın sisinin dağılmasına rıza gösterilemezdi. Medgar Evers 1963, Malcolm X 1965, Martin Luther King Jr ise 1968 yılında silahlı saldırı sonucu öldürüldüler.</p><p>Baldwin de sistemin ciğerini okumuştu ve onlar kadar sert ve yıpratıcı idi sisteme karşı. Fakat o sürgünü ölmeye tercih etmişti<strong>. </strong>2020 Mayısında ırkçı polislerin boynuna basarak ölümüne yol açtıkları <strong>George Floyd</strong> ile aynı cümleyi kurarak yurtsuzluğu seçmişti 1948 yılında: <strong>“Nefes alamıyorum.”</strong><br />Yıllar sonra şöyle diyecekti: “Hayatımda yaptığım en iyi şey Amerika’yı terk etmek oldu. İçimdeki hiddeti kusabileceğim zamanı kazandırdı bana. En azından toplum tarafından düşmanlaştırılmadan hareket edebildim.”</p><p>Farklı tarz ve yöntemlerle de olsa Amerika’nın hikâyesiyle ve kendi acılı ve kanlı kölelik mirasıyla hesaplaşma azmindeki Medgar, Malcolm ve Martin arasındaki karmaşık bağları ve benzerlikleri sergilemek istiyordu. Üçü de aynı mücadeleyi farklı yöntemlerle yürütüyordu. Martin Luther King “Sana vurana öteki yanağını çevir” felsefesiyle sevgi ve barışı öncelerken Malcolm X, siyahlara dört yüz yıldır gaddarca davranan zalime öbür yanağını çevirmeyi siyahları savunmasız bırakmak olarak niteliyordu. Malcolm’a göre M.L. King 20. Yüzyılın Tom Amcasıydı. Keza Tom Amca da beyazlar klanının saldırıları karşısında plantasyondaki zencileri savunmasız bırakmıştı. Oysa Martin Luther King şiddeti reddetmekle hiçbir şey yapmadığını düşünmüyor, “Mücadele içinde olmayışımız, oturup hiçbir şey yapmadığımız anlamına gelmez. Kötülüğe direnmemekle şiddetli olmayan direniş arasında büyük fark vardır.” diyordu. Medgar Evers ise onların da yoluna ışık olan bir öncüydü. Çocukluğunda maruz kaldığı travmatik ırkçı-ayrımcı muameleler ve zencilerin sudan sebeplerle öldürülüp ağaçlara asılması gibi şahitlikleri onu insan hakları eylemcisi yapmıştı. 1955 yılında artık herkesin tanıdığı bir aktivist haline gelmiş, güneydeki ırkçıların dokuz kişilik ölüm listesine eklenmişti. Tüm tehdit ve evine yangın bombası atılması gibi fiili saldırılara karşın kamu kurumlarında, okullarda ve restoranlarda ayrımcılığı sona erdirmek için çabalarını ısrarla sürdüren Medgar, 1963 Haziranında aracına binerken ensesine ateş edilerek öldürüldü.</p><div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/1207"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-12/resim_2022-12-05_193158683.png?itok=Z4iM4vsv" width="341" height="480" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p>Beş yıl içinde üç değerli arkadaşını ırkçı cinayete kurban vermenin James Baldwin’e yaşattığı acı cümlelerine şu şekilde yansıyacaktı: “Ben Medgar, Malcolm ve Martin'den daha büyüktüm. En büyük çocuğun küçükler için model oluşturmasının ve elbette ilk onun ölmesinin beklendiğine inanarak büyüdüm. Onların üçü de kırk yaşını göremedi."</p><p>Belgesel, Harry Harding Lisesi'ne kayıt olan ilk <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Siyahiler">siyahi</a> öğrenci olan <strong>Dorothy Counts</strong>’un, arkasında onlarca ırkçı öğrenci okula girmemesi için ona tükürüp hakaretler ederken yüzünde dile gelmez gurur, gerginlik ve ıstırapla yürüdüğü görüntülerle açılıyor. Oldukça etkileyici bu fotoğraftaki kararlı duruş Paris’teki James Baldwin’i yüreğinden vuracak, onun yanında olmalıyım diyerek 1957 yılında kalkıp tekrar Amerika’ya dönecektir. 15 yaşındaki Doroty Counts taciz ve saldırılara ancak dört gün dayanabilecek, ailesinin kararıyla şehir ve okul değiştirmek zorunda kalacaktı.</p><p>Amerikan sinemasında siyahların serencamına kafa yoran James Baldwin, doğal olarak çocukken izlediği filmlerde babasına benzeyen kahramanlar göremeyecekti. Siyahları beyazperdede daha çok beyaz kız çocuğuna tecavüz edip öldüren hademe rollerinde izleyebilirdi. Tom Amca’yı Malcolm gibi Baldwin de sevmiyordu. Onun, beyaz adam gibi kendi elleriyle intikam almadığı için kahraman olmadığını düşünüyordu. Ne de olsa intikam almak John Wayne’nin tekelindeydi ve ona yakışırdı. Şöyle hayıflanıyor bir yerde: “Siz beş, altı ya da yedi yaşlarındayken filmlerde Gary Cooper Kızılderililer’i öldürür ve siz Gary Cooper’ı desteklerken, o Kızılderililer’in siz olduğunuzu keşfetmek büyük şok yaratır.”</p><p>Baldwin 1966 yılında FBI dosyalarında şöyle tanımlanıyordu: “Acil durumlarda ABD’nin milli savunması ve kamu güvenliğine ters düşen eylemlerde bulunması beklenebilecek tehlikeli bir birey.” FBI, Baldwin’in cinsel yönelimini de sorun etmiş rapora şu cümleyi iliştirmişti: “Baldwin’in eşcinsel olabileceği duyulmuştur ve görünüşe bakılırsa, olabilir.”</p><div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/1208"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-12/resim_2022-12-05_193225043.png?itok=3juXCQWE" width="480" height="267" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p>1960’lı yıllar ABD’de, “Pamuğu toplamak için bize ihtiyaçları vardı, artık yok. Olmadığına göre hepimizi öldürecekler. Tıpkı Kızılderililere yaptıkları gibi.” dedirtecek denli ırkçılığın ve ırkçı şiddetin zirveye çıktığı bir dönemdi. Baldwin’e göre o günlerde Amerika’da şöyle bir etrafına bakınmak bile peygamber ve melekleri ağlatmaya yeterdi. Aslında dört yıl süren iç savaşın (Kuzey-Güney) ardından 1865'te ABD'de kölelik kaldırılmıştı. Fakat anayasada madde değişikliği yapınca siyahlara karşı ayrımcılık öyle bir anda ortadan kalkıvermedi. Bilhassa ırkçılığın dozunun şiddetli olduğu güney eyaletlerinde<strong> </strong><a href="https://eksisozluk.com/?q=jim+crow+yasalar%c4%b1"><strong>Jim Crow Yasaları</strong></a> hüküm sürmeye başlamıştı. Bu yasa ırk ayrımcılığını yasal hale getiriyor, siyah ve beyazları sosyal hayatta birbirinden uzak tutmayı amaçlıyordu. Mesela siyahlar "beyaz okul"lara giremiyor, otobüste beyazlarla yan yana yolculuk yapamıyor, aynı binada hatta aynı mahallede bile oturamıyordu. Siyahların ev sahibi olabilmek için bankadan kredi çekebilmesi bile yasaklanmış (1980'lere kadar kredi alamadılar), oy kullanmaları zorlaştırılmıştı. (oy kullanmak için bugünün parasıyla 35 dolar ödemek, dahası okuma yazma bilmek gerekiyordu. Okuma yazma bilip bilmediğine de o anda sandık görevlisi karar veriyordu.) Sosyal hayatın her alanında "sadece beyazlar için" ve "siyahlar" tabelaları yer alıyordu. (2016 yapımı <strong>Hidden Figures</strong> adlı filmde çarpıcı biçimde işlenir bu ayrımcılık maddesi) Otobüs duraklarında bile "renkli bekleme alanı" yer alıyordu. Oteller, tiyatrolar, kütüphaneler, asansörler vb her yerde ayrımcılık olağan hale getirilmişti. Bu yasaya göre ayrı ırklardan insanların evlenmesi de yasaktı.</p><div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/1210"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-12/resim_2022-12-05_194005731.png?itok=xbCiKNYp" width="318" height="480" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p><a href="https://eksisozluk.com/?q=jim+crow+yasalar%c4%b1"><strong>Jim Crow Yasaları</strong></a>’nı en çarpıcı işleyen filmlerden biri de 1962 yılında, alanında dâhi olarak nitelendirilen siyâhî piyanist Dr. Don Shirley’in, keskin siyah karşıtlığıyla bilinen güney eyaletlerine sekiz haftalık bir turneye çıkma hikâyesini anlatan <strong>Green Book</strong>’tur. Yüksek mertebeli zenginlerin özel davetlerinde çalacak olan Don Sherley, gittikleri her organizasyonda inanılmaz bir itibar görür ve her sunumu ayakta alkışlanır fakat sanatına büyük saygı duyan ve baş tacı eden aynı insanlar onun tuvaletlerini kullanmasına veya kendileriyle aynı lokantada yemek yemesine izin vermezler, mağazalarından satış yapmazlar. Değil mi ki Afro Amerikalı bir siyahinin, Amerikalı beyazlar için kendilerini eğlendirdiği sürece bir değere sahiptir. Normal şartlarda mısır tarlasında ürünleri hasat etmesi gereken zenci, eğer üstün bir yeteneği varsa o yeteneği beyaz efendilere keyifli vakit geçirtmek için kullanmalı sonra derhal tavuk kümesine geri dönmelidir. Bir zenci gettosunun dışına ancak bu koşullarda çıkabilir.</p><p>Fakat 1960’larda artık direniş de başlamıştı. Jim Crow yasası ve katı maddeleri 1965'lerden itibaren adım adım, eyalet eyalet kaldırılarak siyahların medeni hakları verilmeye başlandı. Fakat devlet bu aşamaya bir an aydınlanma yaşadığı için gelmedi. Belli birtakım insanlar farklı yol ve yöntemlerle bunun mücadelesini verdiler. Daha çok da kitlesel ve örgütlü bir mücadeleden ziyade bireysel çıkışlarla mevziler kazanarak yol kat ettiler. Zira siyah halkların geneli yaşadığı ikinci sınıf hayatı kader olarak bellemiş, zilleti kabullenmiş, pasif bir konumdaydı. Onları içine gömüldükleri gaflet uykusundan bir ırkın onur ve haysiyet mücadelesini veren adanmış birkaç karakter uyandıracaktı.</p><div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/1209"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-12/resim_2022-12-05_193409307.png?itok=hg-6T4dI" width="480" height="264" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p>Bu etkili karakterlerden biri otobüste beyazların hakkı(!) olan ön koltuklara oturduğu ve bunda ısrar ettiği için tutuklanan <a href="https://eksisozluk.com/?q=rosa+parks"><strong>Rosa Parks</strong></a>'ın pasif direnişiydi ki ateşlediği eylemler yüksek mahkemenin, otobüs ayrımcılığının anayasaya aykırı olduğunu ilanıyla sonuçlanacaktı. Beyazlardan oluşan bir okula kaydolma mücadelesiyle okul ayrımcılığının yasal olarak kalkmasını sağlayan <a href="https://eksisozluk.com/?q=linda+brown"><strong>Linda Brown</strong></a> da, bir beyaza aşık olan ve onunla evlenmek isteyen <a href="https://eksisozluk.com/?q=lucy+persons"><strong>Lucy Persons</strong></a>'ın verdiği mücadele de anılmayı hak eden niteliktedir. ABD'deki sivil haklar hareketinin sembol ismi <a href="https://eksisozluk.com/?q=martin+luther+king"><strong>Martin Luther King</strong></a>'in yürüttüğü siyasi mücadele ile siyahların insani hakları için mücadele ederken aynı zamanda da "zenci"lerle boğuşmak zorunda kalan, güçlü hitabetiyle kitleleri yönlendirebilen <a href="https://eksisozluk.com/?q=malcolm+x"><strong>Malcolm X</strong></a>'in verdiği kavgalar ABD’de ırkçı-ayrımcı yasaların değişmesi ve algıların dönüşmesi anlamında büyük katkılar sağladı.Bir şeyleri değiştirebilmek için bedel ödemeyi göze almak ve elini taşın altına koyabilmek gerekiyor. Yığınların afyonlanmış ruh hallerine bırakılırsa var olan acımasız statükonun değişmesi mümkün olmuyor<strong>.</strong> Keza 60’lı yıllarda siyahların eşit yurttaşlık mücadelesinin yanı sıra Vietnam savaşına karşı gösteriler yapılıyor, feministler, öğrenciler ve yeni solcu hareketler de müesses nizam ve değerlerine karşı başkaldırıyordu. Bir karşı kültür yaratma mücadelesi veriliyor, Amerikan rüyası denilen kalıplar sorgulanıyor, dayatılan pörsümüş değerlerle çatışılıyordu.</p><p>Tekrar Baldwin gündemimize dönelim. 1924 Harlem doğumlu James Baldwin, Amerika’nın gadrine çok daha erken uğrayanlardandı. Baldwin sadece teninin renginden dolayı zenci değildi. Aynı zamanda eşcinseldi ve yine aynı zamanda kiliseye kafa tutan biriydi. 1956 yılında, değil eşcinsel hakları henüz eşcinsellik kelimesinin bile açıklıkla kullanılamadığı bir dönemde, siyah bir eşcinsel olarak eşcinsel bir aşkı anlattığı “Giovanni’nin Odası” adlı bugün queer edebiyatının başyapıtları arasında sayılan romanını yazmıştı. Beklendiği üzere Amerikan muhafazakar değerlerine sıkı bir tekme savuran kitap sansasyon yaratmış, Baldwin’in hayatı da iki kat zorlaşmıştı. Çünkü sadece karşı mahalle değil bu kez Afro-Amerikan toplumu da ona ciddi tepki göstermişti.</p><div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/1211"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-12/resim_2022-12-05_194043488.png?itok=4Va38btM" width="480" height="326" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p>Baldwin, Malcolm veya İslam Ulusu üyeleri gibi Müslüman değildi. Beyazların şeytan olduğuna inanamadığı için Kara Panter de olmamıştı hiç<strong>.</strong> Hristiyan bir cemaatin üyesi de değildi. Çünkü “benim sizi sevdiğim gibi siz de birbiriniz sevin.” diyen Tanrı buyruğunu duymamış gibi yaşıyorlardı. Kiliseleri renklere göre ayırmışlardı. NAACP (Siyah İnsanların Gelişmesi İçin Ulusal Birlik) üyesi de olmamıştı. Çünkü onlar da sınıf ayrımlarına ve bunun illüzyonlarına ölümcül biçimde bulaşmıştı. Bütün bunlar Baldwin gibi ayakkabı boyacısı bir çocuğu tiksindirmeye yetmişti. Siyah İslam Hareketi’nin (Nation of Islam) kurucusu Elijah Muhammed’in “Peki ya şimdi nesin?” sorusuna şu cevabı verecekti: “Ben mi? Hiç. Ben yazarım…” Baldwin tüm kitaplarının hasılasının tek bir cümle olduğunu söylüyordu: ”Karşındakine sadece bir insanmış gibi davranmak.” Ona göre bu, her kişinin göstermesi gereken bir çabaydı. Hiçbir isim, slogan, parti, deri rengi ve hatta din insan hayatından daha değerli değildi.</p><div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/1212"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-12/resim_2022-12-05_194156859.png?itok=BMRg2oiF" width="437" height="480" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p>James Baldwin 1948’de homofobi ve ırkçılık nedeniyle Amerika’yı terk edip cebinde 40 dolarla kendini Paris’te bulduğunda kafasında sadece hayatta kalmak vardı. Amerika’da dursa öldürülecekti. Oysa o kendini, özgür kalarak hikâyeyi duyurmakla sorumlu görüyordu. O yüzden “öteki” olmaya yazgılı olduğu memleketini terk ederek yersiz yurtsuz ama özgür olmayı tercih etti. Gitmeden önce içinde bulunduğu psikolojiyi sonraki yıllarda şu cümlelerle açığa vuracaktı: “…bir kez sırtını topluma döndün mü ölebilirsin. Ölebilirsin. Ve bir daktilonun başına oturup da bunun üzerinde yoğunlaşmak, eğer etrafındaki dünyadan korkuyorsan çok zordur. Paris’te yaşadığım yıllar benim için bir şey yaptı: Beni o özel sosyal terörden, kendi zihnimin paranoyası olmayıp da her polisin, her patronun, herkesin yüzünde görünen gerçek tehlikeden kurtardı.”</p><div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/1213"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-12/resim_2022-12-05_194240901.png?itok=eMxweBgU" width="480" height="264" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p>Roman, deneme, tiyatro yazarı ve isyankâr bir sivil haklar aktivisti olan James Baldwin, Harlem doğumlu zenci bir eşcinsel için cehennemî bir ülke olan Amerika’yı terk ettikten sonra birçok ülkede yarı göçebe bir yaşam sürdü. Bu ülkelerden biri de aralıklarla on yıl kaldığı ve altı eserini kaleme aldığı <strong>Türkiye</strong>’ydi. Tiyatrocu arkadaşları Engin Cezzar ve Gülriz Sururi’nin misafiri olarak geldiği İstanbul’da huzuru bulmuş ve aylarca üzerinde çalışıp yazamadığı kitaplarını birkaç ayda yazabilmişti. Gülriz Sururi bunu şöyle açıklıyordu: "İstanbul'da hem cinsler arasındaki ilişkiler çok farklıydı. Erkekler el ele dolaşıyordu ki bu, o dönemde "Mesafeni koru" diyen Amerikan homofobik kültürü için görülmemiş bir şeydi. Kültürel olarak bu kadar farklı bir yerde olması, benim görüşüme göre onu özgürleştirdi.”</p><p>Baldwin kendini özgür ve güvende hissettiği İstanbul’da Engin Cezzar ve Gülriz Sururi ile birlikte hapishanede geçen bir eşcinsel aşk hikâyesi olan “Düşenin Dostu” adlı oyunu sahnelemişti. Oyun kapalı gişe oynanmaya başlandığı sıralarda Türkiye’de bitirdiği ve Amerika’da bestseller olan kitabı “<strong>Bir Başka Ülke</strong>”nin ülkesinde yasaklandığını öğrenip apar topar Amerika’ya gitti. Fakat Baldwin, kitabı için özgürlük mücadelesi vermek üzere Amerika’da iken İstanbul’da da tiyatro oyunu yasaklara maruz kaldı.</p><div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/1214"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-12/resim_2022-12-05_194305651.png?itok=vhwaaE1k" width="377" height="480" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p>Baldwin çok sevmesine rağmen Türkiye’ye tamamen yerleşmeyi hiçbir zaman düşünmedi. Gerekçesini, vatanında insanlar acı çekerken mücadeleden kaçmamak olarak koyuyordu. İstanbul’da Arap Jimmy olarak biliniyor, çok seviliyordu. Fakat 1980 ihtilalinden sonra bir daha Türkiye’ye gelmedi. O döneme tanıklık eden ve Baldwin’in yakın arkadaşı olan gazeteci Zeynep Oral bunu 12 Eylül ihtilaline bağlıyor, ”Faşist bir iktidarın yönettiği ülkede bulunmak istemedi. “ diyor. Zaten 1987 yılında 63 yaşında iken mide kanserinden vefat ediyor. Türkiye ile olan bağına dair geriye Engin Cezzar ile mektuplaşmalarını içeren “Dost Mektupları” kalıyor.</p><p>James Baldwin efsanesine veda ederken şunları da söylemeden geçmeyelim. Irkçılığın insanlık için bir maraz olduğunu, ırkçılığı savunmanın veya üstü örtük olmayan net ırkçı iddialarla siyaset yapmanın pek akıl karı olmadığını düşünenlerdenim. Avrupa'da bunu yapan ve son yıllarda ciddi oranlarda oy da almaya başlayan partiler olmakla birlikte ırkçılığın, ayrımcılığın yanlışlığının kabulü anlamında insanlık belli bir aşamaya gelmiş bulunuyor. Genel kabul bu yönde gözüküyor fakat gerçeklikte öyle mi, emin olmak çok mümkün değil. Farklı versiyonları her gün dünyanın her tarafında misliyle yaşanmaya devam ediyor. Günümüzde Avusturya'da Türk olmak, Avrupa veya ABD'de müslüman olmak, İran'da Sünni, Suud diyarında Şii olmak, Türkiye'nin kimi yerlerinde veya Batı'nın herhangi bir ülkesinde Suriyeli olmak ile elli altmış yıl öncesine kadar ABD'de zenci olmak arasında gösterilen muamele bağlamında hiç bir fark yok. Farklı olana tahammülsüzlük, ayrımcılık, yabancı düşmanlığı, önyargı, ötekileştirme, etnosantrizm, islamofobi, ırkçılık veya ırkçılığın alt dalları olarak kültürel, klasik, sembolik veya görünmeyen ırkçılık...</p><div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/1215"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-12/resim_2022-12-05_194340999.png?itok=lgYkIc-N" width="318" height="480" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p>Irkçılık farklı türleri ile adı her ne olursa olsun her coğrafyada giderek yükselen bir değer haline gelmekte ve arızi bir durum olarak görülerek kınanıp geçilecek basitlikte bir mesele olmaktan da çıkmış durumdadır. Irkçılık gayet bilinçli, ideolojik bir duruş ve ciddiyetle mücadele edilmesi gereken, düşünsel-felsefi altyapısı olan bir olgudur. Batı felsefesinin en öneli temsilcilerinden birisi olan Kant’ın insanları ten rengine göre dört ırka ayırarak zencileri iğrenç kokan, duyguları olmayan kimseler olarak tanımladığını ve zencilerin tek bir konuda bile yeteneğinin olmadığını, özgürlüklerine kavuştuklarında bile büyük sayılabilecek bir yapıt ortaya koyamadıklarını söylediğini dikkate aldığımızda felsefi temelleri inşa edilmiş derinlikli bir olgudan bahsettiğimiz anlaşılacaktır.</p><p><strong>Peki Biz Ne Durumdayız?</strong></p><p>ABD'deki Jim Crow yasasının keskin ve insanlıktan nasipsiz uygulamalarına karşı çıkmak, orada eziyetlere maruz kalan siyahlara sempati beslemek veya çeşitli versiyonlarıyla Nazi ırkçılığını lanetlemek kolayca yapabildiğimiz bir şey iken bulunduğumuz coğrafyada bizden farklı olan ve öteki olarak kodladığımız unsurlara karşı ırkçı-ayrımcı tutumdan ne kadar arınmış bir şekilde bakabildiğimizi kendimize sormamız gerekiyor.<br /><br />Konda araştırma şirketinin yayınladığı, <strong>Bekir Ağırdır</strong>’ın “<strong>Hikâyesini Arayan Gelecek</strong>” adlı kitabında yer verdiği istatistikler orta yerde duruyor, bakalım:</p><blockquote><p>Türklerin yüzde 57,6'sı Kürt gelin, yüzde 53'ü Kürt iş ortağı, yüzde 47,4'ü Kürt komşu istemiyor. Aynı şekilde Kürtlerin de yüzde 22,1'i Türk komşuya onay vermiyor. Kürt veya Türk yerine Alevi olarak sorduğunuzda daha facia oranlar ortaya çıkacaktır. Irkçı beyazların gadrine uğrayan siyahlara duyduğumuz merhameti ve eşitlikçi duygularımızı yanı başımızda bin yıldır ortak bir coğrafyada, ortak bir tarihi yaşadığımız milletlere gösterebiliyor muyuz kendimize sormamız gerek. Teoride herkes farklı kimliklere saygılı ve farklı olanı zenginlik olarak görüyor fakat Suriyeli sığınmacılarla aynı şehirde yaşayabileceğini belirtenlerin oranı yüzde 40'ı; mahallemde, iş yerimde, okulumda Suriyeli sığınmacı bulunabilir diyenlerin oranı yüzde 31'i gösteriyor. Suriyeli yerine Rum veya Ermeni kelimelerini koyduğunuzda ise bu oranların diplere yaklaşacağını tahmin etmek güç değil.</p></blockquote><p>Hani ırkçılık-ayrımcılık kötüydü, insanlık dışıydı. Doğrusunu söylemek gerekirse herkes bulunduğu kompartmanda mutlu ve mesut. Ve kimse öteki addettiği kimselerin sosyal mesafesine girmesine izin vermek istemiyor. Zihinsel ve psikolojik duvarlarımızı yıkmak ve kafa konforumuzu bozmak ise hiç hoşumuza gitmiyor.</p></div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/bekir-birbicer" lang="" about="/yazarlar/bekir-birbicer" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Bekir Birbiçer</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pt, 12/05/2022 - 19:48</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kategori/sinema" hreflang="tr">SİNEMA</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1337&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="FyVUYncXQEb7NANgV80t567igfabGd8nCISHVP5VKoI"></drupal-render-placeholder> </section> Mon, 05 Dec 2022 16:48:54 +0000 Bekir Birbiçer 1337 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/james-baldwin-ben-senin-zencin-degilim#comments Yeni Anayasa Teklifine Bir Karşı Teklif https://fikircografyasi.com/makale/yeni-anayasa-teklifine-bir-karsi-teklif <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Yeni Anayasa Teklifine Bir Karşı Teklif </span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="MsoNormal"><o:p></o:p></p><p class="MsoNormal">&nbsp;</p><p class="MsoNormal">Muhalefet partilerimizin çatı kurumu "Altılı Masa"nın hazırlattığı anayasa teklifi bu hafta kamuoyunun bilgisine sunuldu. Amaç Türkiye'yi 2013'ten beri giderek daha çok içine çekildiği otoriterlik batağından kurtarmak ve demokratik standartlara geri getirmek. Gerçi Türk demokrasisinin eskiden yüksek standartlara sahip olduğunu kimse iddia etmedi, biz de etmiyoruz. Ne var ki son 9 yılda o asgari demokratik standartların da epeyi aşındığı herkesin malumudur.&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="MsoNormal">Demokrasilerin tüm dünyadaki olmazsa olmaz kurumları meclislerdir.<span style="mso-spacerun:yes;">&nbsp; </span>Meclis içinde bir yanda iktidar ve öte yanda muhalefet cepheleri ve bu ikisinin birbiriyle yasa ve kuralların çizdiği meşru çerçeve içinde rekabetleri de şüphesiz demokrasinin evrensel olgularındandır. İktidar tüm devlet ve rejimlerde vardır, ama muhalefetin varlığı demokrasilere hastır, bir demokrasinin olmazsa olmaz bir kurumu da muhalefettir.&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="MsoNormal">Altılı Masa'nın önerdiği anayasa taslağı da muhalefetin bu önemini kavramış ve Türkiye'de giderek iktidar lehine bozulan iktidar - muhalefet dengesini sağlamaya çalışmış görünüyor. Ancak bu konudaki iyi niyeti kabul etmemize rağmen bunun oluşturulan anayasal mekanizmalarca ne derece sağlandığı ayrı tartışma konusudur.&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="MsoNormal">Demokrasinin kilit kurumları olan Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Yüksek Seçim Kurulu (YSK), Hakimler Üst Kurulu, Savcılar Üst Kurulu ve<span style="mso-spacerun:yes;">&nbsp; </span>Radyo TV Üst Kurulu (RTÜK)'ün tarafsızlığı çeşitli mekanizmalarla sağlanmaya çalışılmış. Bunun için, Anayasa Mahkemesi hariç, diğer kurullarda karmaşık atama ve seçim mekanizmaları öngörülerek iktidarın bu kurumlarda kadrolaşmasının önüne geçilmeye çalışılmış. Ama bunların da amaca ne kadar yarayacağı, iktidarı ne derece kadrolaşmaktan alıkoyacağı ve bu arada atama mekanizmalarındaki işleyişi sıkıntıya sokmadan nasıl yürütülebileceği açık değildir. Anayasa Mahkemesi'ne gelince 22 üyesinden 20'sini meclisin seçmesi iktidara meclis çoğunluğunu elde tutması nedeniyle tartışmasız avantaj sağlamaktadır. Öte yandan Anayasa Mahkemesinin diğer temel kurumların birçok kararının da incelenip kesin sonuca bağlandığı nihai makam olduğu dikkate alınırsa, buradaki iktidar yanlısı olası bir kadrolaşma diğer kurullarda sağlanmaya çalışılan tarafsız karar alma mekanizmalarının etkisini ortadan kaldırmaya yeter. İktidarın sol, sağ, muhafazakar, dindar, laikçi ya da başka bir görüşten olmasının önemi yoktur, çünkü iktidar iktidardır. Kendi görüşlerini tartışmasız uygulamak ve iradesini tüm devlet mekanizmasına geçirmek ister. İşte demokratik hüner bu ihtirası sınırlamaktadır.&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="MsoNormal">Yukarıda muhalefetin demokrasilerde iktidar kadar vazgeçilmez bir kurum olduğunu söyledik. Öyleyse oluşturulacak başarılı bir anayasa iktidar - muhalefet dengesini mümkün olduğunca gözetmek ve bunların terazinin iki kefesini oluşturan karşıt ağırlıklar olduğunu dikkate almak durumundadır.&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="MsoNormal">Bu nedenle biz karmaşık atama mekanizmaları yerine yukarıda adı geçen kilit hakem kurumlarının hepsinin meclisçe göreve getirilmesini ve bu yapılırken yarı üyesinin iktidar diğer yarısının muhalefet tarafından atanmasını öneriyoruz. Bu usul bu kurumların tarafsızlığını garanti altına alır. Öte yandan meclisçe atanmak bu kurumların milli irade ile bağını güçlendirir. Bu basit, açık, halka kolay anlatılabilir ve güvenilir bir mekanizmadır.&nbsp;<br><br><o:p></o:p></p><p class="MsoNormal">Meclise gelince, iktidar her zaman meclis çoğunluğunu elde tuttuğu için meclisi çalıştıran organ olan meclis başkanı ve başkanlık divanının seçiminde iktidarın istediği kişinin - kişilerin bu göreve seçildiği malumdur. Yasal-anayasal tüm tarafsızlık emirlerine rağmen meclis başkanlığının iktidara meyletmesi, meclisi çalıştırırken iktidarın öneri ve kaygılarını muhalefetinkinden daha çok dikkate alması eşyanın tabiatıdır ve bildiğimiz olaylardır. Bu nedenle biz biri iktidar diğeri muhalefet vekilleri tarafından seçilen çift başkanlı bir meclis öneriyoruz. Meclis toplantılarına başkanlığı bu iki başkan (ya da vekilleri) nöbetleşe yapar (bir oturum biri, bir sonraki oturum diğeri). Böylece muhalefetin kronik şikayeti olan kendi konu ve tekliflerinin meclis gündemine gelmemesi, gündemden dışlanması, tartışılmaması sorunu çözülür, doğal olarak meclis görüşmelerinin yarısı muhalefetin gündeme getirdiği konulara ayrılır. Çift başkanlı meclis nasıl işleyebilir sorusu zihinleri kurcalayabilir. Ama hatırlanmalı ki, bundan yüzyıllar önce İlkçağ medeniyetlerinden site devleti Isparta, birbirlerini denetlemesi için, çift kral seçer ve şehir bu şekilde yönetilirdi. Isparta çift kralıyla anarşi ve başıboşluğun değil, bilakis düzen ve disiplinin timsali bir medeniyetti. İnsanlık çift yöneticili bir düzeni 2500 yıl önce kurdu ve yürüttü, şimdi de yürütebilir.&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="MsoNormal">İki ayrı irade (iktidar - muhalefet) tarafından yukarıdaki temel kurumlara eşit sayıda üye seçilmesi tarafsızlığın devamı açısından elzemdir. Bu, kaçınılmaz olarak kararsızlık durumları doğurabilir (kabul ve red oyları eşit). Bu istisnai durumlarda bu kurulların karar alabilmesi için kura usulünün getirilmesini öneriyoruz. Bu usul normal işleyişte geçerli olmayıp, sadece karar sürecinin tıkandığı eşit kabul-red durumlarında uygulanır. Bu usul kimilerine tuhaf gelebilir, ancak bunu da ilk biz önermiyoruz. Tartıştığımız altılı masa anayasa teklifinde de anlaşmazlık hallerinde birkaç ayrı konuda kura usulü önerilmektedir. (Örneğin 74. madde 5. fıkra. Burada da kura - "ad çekme", normal usullerle karar alınamadığı durumlarda istisnai bir usul olarak önerilmektedir).&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="MsoNormal">Sonuç olarak: Nasıl ki meclisler demokrasilerin ayrılmaz bir parçası ise, bu meclislerin iktidar - muhalefet şeklindeki bölünmüşlüğü de demokrasilerde kaçınılmaz gerçektir. Başarılı hukuki metinler hayatın bu çok açık ve sürekli gerçeklerinden kalkmak zorundadır. Demokrasilerin sağlıklı işleyebilmesi için tarafsızlığı gerekli kurumların, anayasaya "bu kurumlar tarafsız olmalıdır" diye yazarak tarafsız kılınması mümkün değildir. Böyle yazmak hiçbir şeyi değiştirmez ve siyasetin gerçeklerini es geçer. Hüner bu gerçekleri dikkate alıp tarafsızlığı<span style="mso-spacerun:yes;">&nbsp;</span>sağlayabilmektedir.&nbsp;<br><br>Türkiye ilerleyebilmek, saygın ve uygar bir ülke olabilmek için demokrasisini tahkim etmek ve siyasetin kronik sorunlarını aşmak zorundadır. Yoksa ülkemiz bir yüzyılı kaybettiği<span style="mso-spacerun:yes;">&nbsp; </span>gibi bir sonrakini de kaybedecek, tarih ve gelecek nesiller bu aymazlığımız nedeniyle bizi mahkum edecektir.&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="MsoNormal">&nbsp;</p><p class="MsoNormal"><strong>Kaynaklar:</strong><o:p></o:p></p><p class="MsoNormal">- The Dual Monarchy of Sparta,<span style="mso-spacerun:yes;">&nbsp; </span><a href="https://classicalwisdom.com/politics/places/dual-monarchy-sparta/">https://classicalwisdom.com/politics/places/dual-monarchy-sparta/</a><o:p></o:p></p><p class="MsoNormal">- Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Anayasa Değişikliği Önerisi, 28 Kasım 2022, <a href="https://www.evrensel.net/files/uploads/altili-masa-anayasa-teklifi.pdf">https://www.evrensel.net/files/uploads/altili-masa-anayasa-teklifi.pdf</a><br><br><o:p></o:p></p></div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/altay-unaltay" lang="" about="/yazarlar/altay-unaltay" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Altay Ünaltay</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Ct, 12/03/2022 - 20:24</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1334&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="FeBLH6EdyvidIJxmOEg8itaIpPGi2fxNm6grgNOBtnY"></drupal-render-placeholder> </section> Sat, 03 Dec 2022 17:24:00 +0000 Altay Ünaltay 1334 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/yeni-anayasa-teklifine-bir-karsi-teklif#comments Söz Yasaklanırsa https://fikircografyasi.com/makale/soz-yasaklanirsa <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Söz Yasaklanırsa</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>&nbsp;</p><p>Aristo “İnsan konuşan hayvandır” derken bizi hayvanlardan ayıran en önemli özelliğin konuşmak olduğu vurgulamıştır. Montaigne, “İnsan yalnız sözle insandır ve yalnız sözle bağlanırız birbirimize” diyerek aynı gerçeği vurgulamıştır. Bundan olacak ki düşünce ve ifade özgürlüğü tüm özgürlüklerin anası sayılmıştır. Ancak düşünmek, konuşmak ve özgürlük, tarihin her döneminde yönetimlerce tehlikeli görülmüş ve kısıtlayıcı yaptırımlar uygulanmıştır. Çünkü düşünen ve konuşan kişiler her durumu sorgulayabilir ve yönetimin hoşuna gitmeyen gerçekleri dile getirebilir.</p><p>Söz yasaklandığında, insan zekâsı yasaklanan sözleri bertaraf edecek çözümler bulabilir. Çünkü söz saklansa bile iletişimin sadece sözden ibaret olmadığını bilen insan, farklı çıkış yollarını keşfetme yeteneğine sahiptir. Bu duruma örnek olarak pandomim gösterilebilir. Pandomim, bazı şeylerin yasaklarla öldürülemeyeceğini gösteren bir sanattır. Antik Yunanda krallar kendilerini eleştiren oyunları yasaklamışlardı. Konuşamayan, kendilerini anlatamayan sanatçılar da bu sefer ellerinde yazılarla sahneye çıkmaya başladılar. Sonunda sahnede bu tür gösteri de yasaklanınca; işaret ve hareketlerle sözsüz anlatım sanatı yani pandomim sokaklarda yapılmaya başlandı.</p><p>Söz yasaklansa bile olgu değişmiyor. Söz sadece bir olgunun temsilidir, olgunun kendisi değildir. Olgu değişmediği için olgunun temsili olan kavram değiştirilerek istenen amaca ulaşmak mümkündür.</p><p>Rivayet edilir ki Tanzimat fermanı sonrasında tellallar sokaklarda dolaşarak, “artık gavura gavur demek yasaktır” demişlerdir. Yine rivayet edilir ki bu yasaktan ceza almamak için kişiler gavur diyecekleri zaman gavur demezler onun yerine “sen anlarsın ya” derlermiş. Böylelikle hem yasağa uyup hem de demek istediklerini söylerlermiş.</p><p>Sözün yasaklanması şifreli iletişimi beraberinde getirir. Doğal iletişim yolları tıkandığında özel iletişim yolları gelişir.</p><p>SSCB döneminde Sibirya’ya giden biri arkadaşıyla mektuplaşıyormuş. Ancak her ikisi de mektupların okunduğunu, yönetim aleyhine bir durum olduğu zaman cezalandırılacaklarını biliyorlarmış. Cezadan kurtulabilmeleri için aralarında şöyle bir yöntem geliştirmişler. Sorun olmayacak konuları mavi mürekkeple yazacaklar, sorun olacak kısımları ise ‘mavi mürekkebim bitti, kırmızıyla yazmak zorundayım’ diyerek kırmızı mürekkeple yazacaklar. Ancak kırmızı mürekkeple yazdıkları kısımdan tam tersi anlam çıkarılması gerektiği hususunda anlaşmışlar. &nbsp;Sibirya’daki arkadaş kırmızı mürekkep bulamadığı zaman şöyle yazıyormuş. “Burada her şey mükemmel, her şey çok iyi, istediğini istediğin kadar alabiliyor, bulabiliyorsun ama sadece kırmızı mürekkep bulamıyorsun.”</p><p>İnsanın sözüne yasak konsa bile düşüncesine yasak konamıyor. Düşünen insan ise her zaman bir çıkış kapısı bulma yeteneğine sahiptir. İnsan düşünme yetisi ve özgürlük tutkusu özellikleriyle insan olma sıfatını hak edebiliyor. Bu nedenle buna ilişkin kısıtlamaları aşma mücadelesini her zaman sürdürüyor ve başarıyor.</p></div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/durdu-gunes" lang="" about="/yazarlar/durdu-gunes" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Durdu Güneş</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Sa, 11/29/2022 - 12:49</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1333&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="DrIUTyCGRCTg4ZxifqrvGhm-rLUrKoY_N2K2bVwNTRk"></drupal-render-placeholder> </section> Tue, 29 Nov 2022 09:49:08 +0000 Durdu Güneş 1333 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/soz-yasaklanirsa#comments Tevazu, Vakar, İlim: İsmail Cerrahoğlu (1929-2022) https://fikircografyasi.com/makale/tevazu-vakar-ilim-ismail-cerrahoglu-1929-2022 <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Tevazu, Vakar, İlim: İsmail Cerrahoğlu (1929-2022)</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>Sebilürreşad ve İslam Dergisi’nde ilk yazılar (1959); ilk tefsir doktoru (6.7.1960), Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ilk tefsir hocası, Eylül 1963 -Mayıs 1965 arası Tunus’ta eğitim; 1967’de doçent; 1967-68 arası Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü’nde tefsir hocası; 1973’te Londra’da araştırmalar; alanında ilk profesör (1975); 1976-78 yıllarında Atatürk Ü. İslami İlimler Fakültesinde dekan; ilk Tefsir Usulü ve Tefsir Tarihi kitaplarının yazarı; yüzlerce lisans öğrencisine hocalık, onlarca lisansüstü öğrencisine danışmanlık; 1996’da 67 yaşında emekli; 10 yıl kadar daha fakültede lisansüstü dersler; kardeşi, annesi Hatice hanımın (2002) ve karısı Saniye hanımın (2003) vefatıyla başlayan hüzünlü yalnız yıllar; Hendek’e yerleşme (2008) ve 25.10.2022 tarihinde Hendek’te vefat. Dile kolay, doksan üç yıllık ömrün altmış yıla yakın kısmı ilim yolculuğunda geçmiş, dolayısıyla Ankara Üniversitesi Çınarı unvanını çoktan hak etmişti.</p><div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/1202"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-11/%C4%B0.%20cerraho%C4%9Flu%20toplant%C4%B1s%C4%B1.jpg?itok=rZDivdZP" width="480" height="320" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p>İlmi ve hocalığı kadar seciye ve ahlakı da öğretici ve yol göstericiydi. Belki başlıkta onun kişiliğini tanımlayan kelimelere ilaveten ön plana çıkmamak, görünür olmayı istememek, minnet altına girmemek, makam ve mevki sahibi olma yerine ilmi faaliyetlerde bulunmayı yeğlemek, emeğinin dışında kuruşa tamah etmemek, uygun yer ve zamanda nüktedanlığı sergilemek, tenkit etmek sataşmamak, tenkidi olgunlukla karşılamak, şikâyet yerine faydalı taraftan bahsetmek gibi hasletlerini ilave edebiliriz. İki yıl dekanlık ve anabilim dalı başkanlığı hariç Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliği, Diyanet İşler Başkanlığı, milletvekilliği gibi resmi görev ve makam tekliflerini kabul etmemesinin sebebi kendi ifadesiyle ilme olan aşkıdır. Bunları ve daha fazlasını Cerrahoğlu’nu tanıyanların hakkında söyledikleri ve yazdıklarının şahitliğine bırakıyoruz.</p><p>Peki! İsmail Cerrahoğlu’nu ‘hocaların hocası’ yapan, sadece onun alanın ilki olması mıydı? Kesinlikle değil. Bu kıdemiyet sadece halef-selefliği belirleyen bir kriterdir. Lakin bir alime ilgili alanda saygınlık kazandıran şey, onun açtığı ufuk, gösterdiği yol ve bıraktığı mirastır. Ayrıca öğrencilerinin onun ufuk-yol çizgisinde durup durmadığı ile doğru orantılıdır. İlmi kişiliğine, özellikle tefsir ilmine verdiği emeğe, bu yolda bıraktığı eserlerine, fikri mirasına ve öğrencilerinin tercihlerine baktığımızda bunu rahatlıkla görebiliriz. Türkiye tefsir akademisinde kendisinden saygıyla bahsedilmesine neden de budur.</p><blockquote><p>Kamil odur ki her yerde koya bir eser<br />Eseri olmayanın yerinde yeller eser</p><p></p></blockquote><div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/1203"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-11/i.%20cerrahoglu%20son%20sunum%20%281%29.jpg?itok=iiDeV1nA" width="480" height="270" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p>Muhammed Tayyib Okiç’in danışmanlığında yaptığı Kur’ân Tefsirinin Doğuşu ve Buna Hız Veren Âmiller adlı doktorasında olaylar, müfessirler ve eserler için açtığı pencere, çizdiği çerçeve ve tefsir tasavvuru, onun tefsir tarihi ve usulüne dair ufkunu şekillendirmiştir. Sonraki çalışmalarında ve derslerinde bu ufku daima korumuştur. Kitap halinde de yayımlanan (Ankara 1968) doktorasında ‘ilk ortaya çıkışı sırasındaki tefsir anlayışının ne olduğu’na dair genel bir resim çizmiş, ‘Peygamber, sahabe ve tabiîn devirlerinde tefsirin durumunu derinlemesine’ işlemeye girişmiş, bu ilk hareketi kendi ifadesiyle ‘tefsirin inkişaf ettiği devreye yani Taberî’ye kadar’ getirmiştir. Diğer çalışmaları doktora tezinin açılımı ve devamı mahiyetindedir. İster onun öğrencisi olsun ister olmasın sonraki yıllarda tefsir alanında araştırma yapan birçok kişi bu tezdeki konuların her birini ayrıntılı ele almış, tabiri caizse ilk devrin kılcal damarlarına girilmiştir, girilmeye devam edilmektedir. Onun tefsir ilmi tasavvurunda asıl hareket noktası ilk asırlardaki gelişmelerdir. Ona göre tefsir bu devirlerden ibaret değildir, fakat tefsir ile ilgili temel hususlar bu kesitte ortaya çıktı, şekillendi, bir anlamda karara bağlandı. Kendisi ağırlıklı olarak bu kesitteki tefsirleri ve müfessirleri araştırmış ve yazmış, tez yapacakları da oraya yönlendirmiştir. Ben de kendisiyle tez konumu müzakere ederken ilk önerisi bu dönemle ilgili bir çalışmaydı. Nitekim kendisi Yahyâ İbn Sallâm (ö.200/816) ve Tefsirdeki Metodu başlıklı doçentlik tezinde tefsirin ilk devrine bu defa Afrika cenahından bakmıştı. Onun tefsir tarihinde iz bırakan müfessir ve eserleri işlemesinin sebebi belki şu tarz sözlerinde yatar: ‘Her tefsir devrinin rengini taşır, taşımalıdır.’ Hocamızın zaman zaman dile getirdiği bu fikirleri, tefsirlerin ve müfessirlerin değerlendirmesinde esaslı bir bakışı yansıtır.</p><div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/1204"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-11/resim_2022-11-30_221034824.png?itok=wXQcnElr" width="360" height="480" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p>Onun Tefsir Usulü ve Tefsir Tarihi adlı kitapları, geleneksel tefsir zihniyetini ve bilgi birikimini 1970’lerin bakış açısıyla yansıtır. Belki bu kitaplarda yeni bir tasnif ve teklif yapılmamıştır, fakat tabakât tarzı yazımdan tarih yazımına geçişi temsil etmesi, Türkçe’de derli toplu hale kitaplar olmaları, güncel tartışmalara ve teorilere girmemesi tefsir ilmine dair tavır alışta büyük rol oynamış, kendisinin arzuladığı gibi ‘ilerideki çalışmalara mütevazı bir rehber’ (Tefsir Tarihi, 7-8) olmuştur.</p><p>Tefsir ilmi ile ilgili ilk çalışmaları başlattı. İlkler sonrakilere örnek olduğu kadar bazı eksiklikleri de barındırırlar. "Tefsir Tarihi" kitabı hocanın yıllarca verdiği dersleri için biriktirdiği, zaman zaman makalelere dönüştürdüğü notlarının hasılasıdır. Kendisine, “Hocam kitapta bazı eksikler, yanlışlar var, şurayı şöyle yazsaydınız” gibi teklifleri söylediğimizde, “Oğlum! Ben bu kadarını yapabildim, siz onu daha ileri götüreceksiniz” demişti. Bu hoş görüsünden cesaretle son asırda tefsir alimlerinin geliştirdiği tefsir tarihi nazariyesine eleştiriler yaptım, kendisine de bunu söyledim, hatta 2017 yılındaki anma toplantısında da dile getirdim, her zamanki olgunluğu ile karşıladı.</p><p>Tefsir Usulü açısından baktığımızda İsmail Cerrahoğlu’nun Kur’an’ı anlamada dikkat edilmesi gereken zihniyet ve pratik esaslara dair önerisini şöyle özetleyebiliriz:</p><ul><li>En mühim esas Kur’an’ı iyi tanımaktır</li><li>Dünya ve ahiret saadetini temin eden Kur’an esasları insan fıtratı ile uyumludur</li><li>Kur’an, bütün ön yargılardan soyutlanarak kendi iç bütünlüğü ile anlaşılmalıdır</li><li>Kur’an’a bir hidayet rehberi olarak yaklaşılmalı, onun kudsiyetine halel getirmemeli</li><li>Kur’an’ın tertibi bizim alıştığımız gibi değildir</li><li>Kur’an’ın kendini tasvir ediş biçimine dikkat edilmelidir. Dolayısıyla indiği sıradaki söylem tarzı, ifade yapıları, mana ve maksat, indirildiği sıradaki ortamı, muhatapları ve durumlarını vs. bilinmelidir</li><li>Ayetler bir biriyle iç içedir, bağlantılıdır</li><li>Siyâk-sibâk çerçevesi daima göz önünde bulundurulmalıdır</li><li>Kur’an kendi kavram ve prensipleriyle bir bütünlük oluşturur. Konuları etraflı bir şekilde anlayabilmek için Kur’an’ın tamamı defalarca gözden geçirilmelidir</li><li>Kur’an’ı anlamada rivâyet ve dirâyetin beraberce yürütülmesi gerekir</li><li>Kur’an’ı anlamada en sahih, en dinamik, en sağlam ve her zaman geçerli yol, onun kendini tefsir ediş biçimidir (Kur’an’ın Kur’an’la tefsiri)</li><li>Arap dili, hadisler, sahabe ve tabiîn sözleri, nüzul sebepleri ve tarih kaynaklarına başvurulmalıdır</li><li>Konulu tefsir çalışması, Kur’an’ı kendi bütünlüğü içinde daha iyi anlama şansına sahiptir</li></ul><p>(İsmail Cerrahoğlu, “Kur’an-ı Kerim Nasıl Bir Kitaptır, Nasıl Anladılar, Nasıl Anlıyoruz, Nasıl Anlamalıyız”, Diyanet İlmi Dergi, 1991, 27/4, 33-53; Kur’ân Tefsirinin Doğuşu ve Buna Hız Veren Âmiller (1968), 22; Tefsir Tarihi (Giriş)).</p><p>Bu usulün, Cerrahoğlu’nun, Talat Koçyiğit’le birlikte başlayıp ikinci ciltten sonra özel nedenlerle bıraktığı Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri’nde (Ankara 1984) uygulandığını söyleyebiliriz.</p><p>Kısaca Cerrahoğlu, Türkiye’de tefsir ilminin gelişiminde öncü ve önder olmuş birisidir. Derslerinde ve sohbette hemen her fırsatta sözel olarak gösterdiği yol, eserlerinde mündemiçtir. Söz konusu eserlerinde çizdiği şema, genel anlamda Türkiye’de Kur’an ve tefsir çalışmalarında benimsenmiştir. Lakin alınacak daha çok yol vardır. Nitekim kendisi de Kur’an ve tefsir araştırmalarının geleceğine dair perspektifini dillendirirken bu gerçeği görmüştür: “İnsani, ahlaki, itikadi ve amele taalluk eden prensibleri sabit kalmak şartıyla zaman ve mekan şartları ve cemiyetin kültür seviyesi değiştikçe Kur’an’ı anlayış ve tefsir ediş de değişecektir. Cemiyet ihtiyaçlarının artması, Kur’ân’ın bu ihtiyaçlara cevap verecek şekilde tefsirine yol açacaktır. Bu itibarla şimdiye kadar tefsir hakkında söylenenler, ileride söylenecek olanlar yanında bir hiç mesabesinde kalacaktır.” (Kur’ân Tefsirinin Doğuşu ve Buna Hız Veren Âmiller (1968), 167; Tefsir Usulü, 8)</p><p>Türkiye’de tefsirin ulu çınarı, Tefsir Anabilim Dalının mimarı, hocaların hocası, mütevazı bir tefsir yolcusu olan Profesör Dr. İsmail Cerrahoğlu dâr-ı bekâya irtihal edeli yaklaşık bir ay oldu. Hocamıza, onu bu yola teşvik eden babaannesi Ayşe hanımefendiye ve tabii ki bu dünyada ilim yolundan geçenlere rahmet olsun!</p><p>Cerrahoğlu bir isim değildir artık, bir tarihtir, bir markadır.</p><p><em><strong>Not: Hocamız hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler İsmail Cerrahoğlu Kitabı (Fecr Yayınları, Ankara 2019) adlı yayına bakabilir.</strong></em></p><p></p></div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/ismail-caliskan" lang="" about="/yazarlar/ismail-caliskan" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">İsmail Çalışkan</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Sa, 11/29/2022 - 12:39</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1332&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="otYxw2ZjT1nquWmvxfFgOu9Dia0dVkZ7S_bUlIB-zY8"></drupal-render-placeholder> </section> Tue, 29 Nov 2022 09:39:00 +0000 İsmail Çalışkan 1332 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/tevazu-vakar-ilim-ismail-cerrahoglu-1929-2022#comments Gelenek Korunmalı mı? https://fikircografyasi.com/makale/gelenek-korunmali-mi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Gelenek Korunmalı mı?</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>Gelenek korunmalı mı, sorusuna cevap verebilmek için öncelikle geleneğin ne olduğunu iyi anlamak gerekir. Gelenek önceki nesillerin sonraki nesillerin yaşamlarını kolaylaştırmak için oluşturdukları bilgi birikimidir. Bu bilgi birikimi davranış kurallarını içerdiği ve toplum tarafından paylaşıldığı için bir tür “işler kamuoyu” niteliği taşır. Böylelikle insanları başkalarının da bu birikimi paylaştıklarını düşünür ve ona göre davranırlar. Basit bir örnek olarak selamlaşmak gelenekseldir. Toplumlar o toplumun bireylerinin kiminle, ne zaman, nasıl selamlaşacaklarını geleneksel olarak aktarırlar. Bazı toplumlar karşılaşılan herkesle (herhalde pek az insanla karşılaşıyorlardır), bazıları göz göze geldikleri kişilerle (herhalde pek kimseyle göz göze gelmiyorlardır), bazıları sadece tanıdıkları ile (herhalde çok fazla kişi ile karşılaşıp seçim yapmak durumunda kalıyorlar ve tanıdıklarıyla tanışıklıklarını göstermek istiyorlardır) selamlaşırlar. Genel olarak toplumlar selamlaşmamayı daha anlamlı bir işaret olarak kabul ederler: Kişilerin arasında ilişki yoktur veya tanıdık olsalar bile araları “iyi” değildir. Selamlaşmanın biçimi daha çok gelenekseldir. Karşılaştığınız kişiyle ilişkinize bağlı olarak basit bir gülümsemeden birbirinize sarılmaya kadar değişik selamlaşma biçimleri &nbsp;vardır. Bu davranışların hepsi de karşıdaki kişi ile aynı geleneği, işler kamuoyunu paylaştığınız varsayımına dayanır. Bu varsayım ihlal edildiğinde daha açık hale gelir. Söz gelimi sadece gülümsemek veya “merhaba” demek istediğiniz bir kişi sizinle tokalaşmak için elini uzattığında veya size sarılmak istediğinde birbirinizden aynı davranışı beklemediğinizi fark edersiniz. Aynı geleneği paylaşmak böyledir.&nbsp;</p><p>Gelenek niçin oluşur veya oluşturulur, sorusu sorulabilir. Öyle ya, gelenek oluşturmamak mümkün müdür? Bu soruya olumlu cevap vermek zordur, gelenek oluşturmamak pek mümkün görünmemektedir. Çünkü insanlar her yeni durumda (her durum yenidir) ne yapacaklarını yeniden düşünmek istemezler, yoksa hayat çekilmez ve yaşanmaz olur. İnsanlar sıklıkla karşılaştıkları durumları otomatiğe bağlamak isterler. Bunun için de gelenek oluştururlar. Bu özelliği kişisel düzeyde ele almak anlamayı kolaylaştırır. Kişi sabahleyin yataktan kalkar, lavaboya gidip elini yüzünü yıkar. Bu bir kişisel gelenektir. Sonra kahvaltı yapar, bu da bir gelenektir. Kahvaltıda peynir, zeytin, reçel falan yer, bu da bir gelenektir. Böylelikle her gün ne yapacağını yeniden düşünmez. Hatta bir kişinin sık sık gittiği bir kafede nerede oturacağı bile gelenek haline gelir; insanların çoğu bir önceki oturdukları yere veya ona yakın yere oturmayı tercih ederler. Bu özellik insanın ve dolayısıyla toplumların gelenek oluşturma eğilimlerini gösterir. Kısaca, insan tembeldir, düşünmek (bile) istemez; düşünmemek için de gelenek oluşturur. Tabii oluşan gelenek işlevseldir, yani temelde tembellikten oluşuyor olsa bile, birçok işe yarar hale gelir. Daha geniş bir perspektiften bakılırsa, kişilik kişinin geleneğidir. Toplumların gelenekleri de toplumun kişiliği, kimliği, kültürü olur.&nbsp;</p><p>Kültürü davranış kuralları olarak ele aldığımızda gelenek kültürün önceki nesillerden gelmesi açısından ifadesidir. Kültür ise geleneğin, içinde bulunulan zaman dilimindeki görüntüsüdür. Böyle bir kültür kavramının oluşması ise bilimin bir ürünüdür. Bilim ele aldığı konuyu belirleyebilmek ve tanımlayabilmek için gelenek yoluyla gelmiş olanı kültür olarak kavramsallaştırmıştır. Böylelikle baştaki soru “toplumsal kültür korunmalı mı?” sorusuna dönüşür.&nbsp;</p><p>Kültür kavramının “geçmişten gelen” anlamı yerine “bugün bulunan” şeklinde anlaşılır hale gelmesi onun geçmişle ilişkisini pamuk ipliğine bağlarken, canlılığına da halel getirir. Kültür tanımlanırken onun yaşayan ve yaşanan bir olgu olduğu belirtilir, ama kültürle ilgili her çalışma ve konuşma onu tarihsel bir olguya dönüştürür. Söz gelimi insanların yemek kültürü üzerine bir çalışma yapıldığını düşünün. Bu çalışma bir yıl sonra yayınlanmış olsa, artık o çalışma bir yıl öncesinin kültürü üzerine yapılmış bir çalışma haline gelir. Üzerinde yapılan çalışmalar kültürü durağan bir olgu haline getirse de gelenek ve kültür toplumda (kendi hallerinde) yaşamaya ve yaşadığı için değişmeye devam eder.&nbsp;</p><p>Bu noktada kültürün yaşadığını belirledik ve bir özelliği ile karşı karşıya geldik: Değişme. Kültür birikimdir, birikir; biriktikçe yeni yaşantılarla değişir. Güncel bir örnekle Covid-19 salgını kültür için bir depremdi. Ne kadar şiddetli yaşandığına bağlı olarak kültürü etkilemiş ve değiştirmiştir. Salgından önce maske genellikle hasta kişilerin hassasiyetlerinin bir göstergesi iken, salgında sağlıklı insanların hassasiyetlerinin bir göstergesi haline gelmiştir. Hatta salgından sonra da artık gerekmeyen bir hassasiyeti gösteren (bazıları burada “pimpirikli” kelimesini kullanmak isteyeceklerdir) bir davranış anlamı edinmiştir.</p><p>Günümüz kültür açısından büyük bir değişimi yaşamaktadır. Hızlı gelişmeler ve küreselleşme herkese hakim kültürü aşılamakta, bu da o gelişmişlik düzeyine sahip olmadıkları için yerel kültürler için bir tehdit oluşturmaktadır. Yerel kültür ne derse desin, çocuklar ve ergenler örümcek adam kostümleri giyerek hamburger ve patates cipsi yemektedirler. Bu da yerel kültürün yaşama olasılığını azaltmaktadır. Bu azalan olasılık muhafazakarlık olarak adlandırılabilecek dünya görüşlerine kültürü koruma olarak yansımaktadır.&nbsp;</p><p>Baştaki sorumuzu yeniden sorabiliriz: Gelenek veya kültür yaşayan ve değişen bir olgu ise korunmalı mıdır? Bu durumda korumak ne anlama gelir? Yaşayan bir şeyi korumak onu dondurmak, değişmesini engellemek anlamına mı gelir? Bu, kültürü bir “nass” haline getirmek midir? Kültür nassı içerebilir ama ondan daha geniştir. Nass insana kurtuluşu vaat ederken, kültür yaşamayı &nbsp;vaat eder.&nbsp;</p><p>Değişen kültüre karşı takınılacak tavrı çeşitli açılardan değerlendirmek gerekir. Örneğin kültür işler kamuoyu olarak ele alınırsa onu korumak gerekir, çünkü sosyal ilişkilerimiz ona dayalı olarak yürütülür. Kültür geçmişin birikimi olması dolayısıyla insanların geçmişlerine karşı tavrı kültüre bakışlarını belirler ve bu nedenle saygı anlamında korumak gerekir. Böylelikle bugün yaşayan insanlar öldüklerinde arkalarında kalanlarda bir izlerinin olduğunu düşünür ve mutlu olurlar; hatta hayatlarını böylelikle anlamlı kılarlar.&nbsp;</p><p>Öte yandan kültür geçmişin birikimidir ve geleceğe yönelik söyleyebileceği şeyler sınırlıdır. Hele içinde bulunduğumuz hızlı teknolojik gelişmeler karşısında kültürün söyleyebileceği bir şey yoktur. Hiçbir kültür bilgisayar veya cep telefonunu nasıl kullanabileceğinizi söyleyemez. Ayrıca biz kültürü korumaya kalktığımızda korumaya çalıştığımız her kültür tarihseldir, güncel değildir. Hele geçmişimizdeki kültürel ögeleri korumaya ve hatta yeniden canlandırmaya kalktığımızda yaptığımız iş türbedarlıktır. Ne günümüze ne geleceğimize yönelik olarak bize yol gösteremez, yardımcı olamaz.&nbsp;</p><p>Bu noktada belirtilmesi gereken bir husus vardır. İnsanlara gelenek, kültür, töre olarak gösterilen örnekler genellikle olumsuzdur; namus cinayetleri gibi. Çoğu kitap geleneği veya kültürü olumlu gelenek ve kültür ögeleri yerine tarihselleşmiş, taşlaşmış ve işlevsizleşmiş ögeleri göstererek anlatır. Bu yüzden insanların zihinlerindeki gelenek veya kültür de sağlıklı değildir (hem içerik hem de kavramsallaştırma sağlıksızdır).</p><p>Olumlu ve olumsuz bakış açılarının arasında nerede durmak gerekir? Duruşu belirlemek için iki yöne işaret etmek yararlı olur. Geleneğe karşı takınılabilecek iki tavır vardır: Retrospektif ve prospektif. Bu iki tavır Promete ile Epimete gibidir. Bilindiği gibi Promete ateşi tanrılardan çalıp insanlara verdiği ve bu yüzden cezalandırıldığı söylenen mitolojik kahramandır. Epimete ise onun kardeşidir. İsimlerindeki -mete eki “düşünen, öğrenen” anlamına gelir. Buna göre Promete (pro- “ön” demektir) ne yapacağını önceden öğrenirken (düşünürken), Epimete (epi- “son” demektir) sonradan öğrenir. Promete ne yapacağını önceden bilirken, Epimete “ben ne yaptım” diye düşünür. Epimete retrospektiftir, geriye bakar; Promete ise prospektiftir, ileriye yöneliktir. Geleneğe karşı retrospektif tavır epimetik bir tavırdır ve türbedarlıktır. Prospektif tavır ise prometiktir ve geleceğe yöneliktir.&nbsp;</p><p>Geleneğe karşı prometik, prospektif olmak gerekir, çünkü hayat ileriye doğru akar. Bu akışta geçmişin birikiminden yararlanmak işimizi kolaylaştırdığı ölçüde mümkün ve yararlıdır. Ama prometik tavrın maliyeti büyüktür: Hayatımızın sorumluluğunu üstlenmemiz anlamına gelir. Artık “ne yapalım, geleneklerimiz böyle” diyerek sorumluluktan kurtulamazsınız. Üstelik yaşayan gelenek artık yaşamaz olur, müzeleri doldurur.&nbsp;</p><p>Epimetik tavır takındığınızda ise siz türbeleri beklerken yanı başınızda gökdelenler inşa edilir. Siz de topraklarınızda inşa edilen gökdelenlerde kapıcılık (alıştığınız davranış budur) yapmaya başlarsınız; turistik bölgelerdeki oranın yerlisi olan kişilerin turistik otellerde çalışmaya başlamaları gibi. Ayrıca epimetik tavır korkak ve ürkektir. Onda yaptığının sorumluluğunu alma cesareti ve özgürlüğü yoktur.&nbsp;</p><p>Gelenek korunmalı mıdır, sorusuna dönecek olursak, “korunmalıdır” diye cevap vermek gerekir. Ama önemli olan ona bakışınızdır. Onu korumaya mı çalışıyorsunuz, onun yaşayan bir olgu olmasına izin vererek ve onu geliştirerek aktarmaya mı çalışıyorsunuz, önemli olan budur. Unutmamak gerekir ki, geleneği gelenek olarak korumak onu öldürmektir. Geleneği değil, onun yaşayışını korumak gerekir.&nbsp;</p><p>Geleneği korumak Karagözle Hacivatı veya Keloğlanı yeniden canlandırmaya çalışarak olmaz. Zeki Alasya – Metin Akpınar ikilisi veya Kemal Sunal tiplemeleri gibi yeniden hayata kazandırmakla olur. Geleneği korumak etnolojik olursa epimetiktir. Prometik koruma teleolojiktir. Geleceğe yönelik bir bakışınız yoksa, geleneğe yönelik bakışınız ölümcüldür.&nbsp;</p></div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/hasan-bacanli" lang="" about="/yazarlar/hasan-bacanli" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Hasan Bacanlı</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Cu, 11/25/2022 - 19:57</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-2909" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1669737368"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Remzi TOSUN </span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/2909#comment-2909" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Hocam hiç bu tarafıyla geniş…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Hocam hiç bu tarafıyla geniş düşünmemiştim.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=2909&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="52QpWoeJiAVhW8Wzyh_i1XHvUYPHHP9GrT3jqOF6LVY"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pt, 11/28/2022 - 20:56</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/2909#comment-2909" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-2910" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1669737368"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Halil Ardahan</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/2910#comment-2910" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Değerli görüş, katkı ve…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Değerli görüş, katkı ve yorumlariniz için teşekkür ederim. Çok faydali ve kültürel bir hizmet yapiyorsunuz.<br /> Bütün kavramlar dinamiktir. Kültürlere, kültür etkilesimlerine, konu içeriğine/ context ve zamana göre anlam kaymalarına uğrarlar. Eğer, Güneş Ankara&#039;dan doğsaydı, Ankara-Istanbul arssindaki uzaklık kavramının anlamı olmazdı veya sıfır oludu.<br /> Kavramlarda, mutlaklık özelliği yoktur. Bunun anlamı, her şey değişmeye tabidir ve bu olgu, insan düşünmesinden bağımsızdır demektir.<br /> Selamlar.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=2910&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="L07XYImEtbgm6iqns2En2XexABRcnRB9nIqkzIe3fQ8"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pt, 11/28/2022 - 22:23</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/2910#comment-2910" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1329&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="FG55umttzsqdnVMA75JrwPwWKDKOCIP2Eq3uOMQx4Es"></drupal-render-placeholder> </section> Fri, 25 Nov 2022 16:57:28 +0000 Hasan Bacanlı 1329 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/gelenek-korunmali-mi#comments Entelektüelin Ötekileştirmeyle İmtihanı ya da Entelektüel Aklın Kategorizasyonu https://fikircografyasi.com/makale/entelektuelin-otekilestirmeyle-imtihani-ya-da-entelektuel-aklin-kategorizasyonu <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Entelektüelin Ötekileştirmeyle İmtihanı ya da Entelektüel Aklın Kategorizasyonu</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="text-align-justify MsoNormal"><o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">Entelektüel bakışın en önemli özelliği kategorik olmamasıdır. Çünkü şeylerin “doğal oluş”larıyla birlikte; iyi kötü, doğru yanlış, güzel çirkin, faydalı faydasız, avantajlı dezavantajlı de yönleri vardır. Bir entelektüel, bütün bunları görüp değerlendirir. Bir şeye yöneldiğinde onu kategorize etmeden bakmaya, iyinin içindeki kötüyü, kötünün içindeki iyiyi görmeye, her birinin nedenlerini, kaynaklarını anlamaya çalışır.<o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">Oysa bize göre “bir şey ya iyi olmalıdır ya da kötü”. Bu nedenle entelektüel bakışın karmaşık olduğunu düşünürüz. Hâlbuki entelektüel düşüncenin temel ayırımı; ilk bakışta, sıradan insan için karmaşık görüneni basitleştirebilmek, anlamakta zorlanılanları anlaşılır kılmaktır. Entelektüel bakış bunu yaparken karmaşayı, düğümlenmiş bir yumak gibi alır, düğümleri tek tek çözer ve onu başı sonu belli bir ip olarak algılamamızı sağlar. Entelektüel, resme uzaktan bakmaya, bütün yönlerini görmeye fakat karmaşanın içinde kaybolmadan onu süzgecinden geçirerek basitleştirmeye çalışır.&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">Karmaşık olanı basitleştirmek daha doğrusu anlaşılır kılmak veya karmaşa gibi görünendeki düzeni görünür hâle getirebilmek için rasyonel olmak gerekir. Zira entelektüel bakış rasyoneldir. Aklın, rasyonel bilginin, fiziğin ulaşabileceği her yerde onun sınırları içinde kalır. Bu sınırlar içinde dogmatik, mistik, ezoterik, ideolojik kabullerden uzak durur; kanılardan çok verilere güvenir. Entelektüel akıl, kabullerle hareket etmeme gayretini diri tutar. Çünkü kabul etmek soru sormaya mugayirdir. Ancak bu evrenin sınırlarının ötesinde metafizik inanç ya da kabulleri olabilir ki bunu da daha çok kişisel düşünce olarak görür.&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">Entelektüel çaba, mümkün olduğu kadar özgür olmayı, yani “yumak”la “özne” arasında bir mesafeyi mücbir kılar. Özgürleşememiş, yumakla arasına mesafe koyamamış, kendini onun bir parçası olarak konuşlandıran, onun yanında ya da karşısında pozisyon almış olan öznenin, entelektüel varlığı söz konusu edilemez.&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">Burada entelektüelle siyasetçi, ideolog, bilim insanı, sanatçı, bilgili kişi (malumatfuruş), teolog, ruhban arasında ciddi farklar olduğunu belirtmek gerekir. Tabi ki bir bilim insanı, bir sanatçı entelektüel olabilir fakat olmayabilir de. Kastımız diğerlerinin daha saygın ya da daha az saygın olduğu değil. Konumuz bu farkları belirlemek olmadığından, entelektüelin aksine onların bir kategoriye dâhil olma ihtimal ve imtiyazına sahip olduğunu söylemekle yetinelim. Arifle entelektüel arasındaki ilişkiyeyse hiç girmeyelim.&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">Entelektüel aklın kişi, olay, obje veya olguyla mesafesi (özgürlüğü); onu omurgasız yapmaz. Aksine bu tutum onun omurgasını oluşturur. Entelektüel düşünceye sahip biri pek tabii olarak bir millete mensup doğar, doğduğu topluluğun kültürüyle yaşar, ailesi ve çevresiyle büyür. Ve fakat onların bir prangaya dönüşmesine izin vermez.&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">Entelektüel, insanlık tarihinin ona öğrettikleriyle zamana, mekâna, olay ya da olgulara eleştirel bir noktadan bakmaya çalışır. Eleştirel düşünceye sahip olmak entelektüel duruşun temel koşuludur. Pek tabii olarak hepimiz önyargılara sahibiz. Eleştirel düşünce, başka bir ifadeyle önyargılarımızı fark etme ve anlama gayretidir. Entelektüel, fildişi kuleyi andıran bir soyutlama evreninde “doğruyu” bilen, bildiren bir özne değil, bizatihi hayatın içinde ve farkında olarak bize seslenendir. Bir entelektüelin okudukları, gördükleri, duydukları, çıkarsadıkları, edindikleri, öğrendikleri, anlayışları, kavrayışları, arayışları hasılı bütün birikimi ve tecrübesi ona soru sormayı ve cevaplar aramayı öğretir. O salt doğruyu bilen/bulan söyleyen değildir. Öğretmenler, kendilerinde doğruyu ve yanlışı belirleme salahiyetini bulabilirler. Fakat entelektüeller, öğretmen değildir. Entelektüellerin fonksiyonu -Sokrates gibi- bizi, dikte edilen mutlak doğruların tahakkümünden kurtarmak, başka doğruları da görebilmemiz için sorular sorarak zihnimizi açmaktır.&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">Entelektüelin özgür düşünme çabası, onun toplum tarafından anlaşılmasını zorlaştırır. Çünkü insanlar, şeylere içeriden (muhafazakâr) ya da karşısından bakarlar, herkesin kendileri gibi bakmasını ister ve kabullerinin sorgulanmasından rahatsızlık duyarlar.&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">Ne gariptir ki herhangi bir ideoloji, kültür ya da inanç çerçevesinde bir araya gelmiş bütün topluluklar kendilerine tâbi entelektüelleri olsun isterler. ‘Entelektüel’ buna çok yatkın bir kavram olmadığı için ihtiyaç duydukları bu müntesip tipine aydın, münevver, âlim, gibi isimler verirler. Onlar aracılığıyla kendi iddialarına ve savlarına değer katabileceklerini, onları yüceltebileceklerini hatta hâkim kılabileceklerini düşünürler. Anlamakta zorlandıkları şeyse soru soran, eleştirel düşünen, özgür birinin müntesip olamayacağıdır. Biri, bir şeye müntesipse entelektüel bakıştan uzaklaşmış, entelektüel düşünceden feragat etmiştir.<o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">İnsanlar en çok, konsolide oldukları -kendilerine ötekiler buldukları- galeyana geldikleri akut zamanlarda entelektüel bakışa tahammül edemezler. Böyle zamanlarda goygoycular entelektüel yaklaşımı ihanet olarak mimlerler. Kalabalıklarsa hain avına her zaman razıdırlar. Otoriterler bunu iyi bilirler. Entelektüel onlar için kullanışsızdır. Çünkü “entelektüel namus” olarak adlandırabileceğimiz bir değere sahiptir. Çünkü entelektüel, herkes gibi verili ahlaktan ve kurallardan beslenmez, etiği de ilkeleri de kendi tecrübeleri içinde yeniden üretir. Çünkü etik, ahlak gibi dışardan değil içerden edinilir ve ilke, kuralın aksine kişiseldir. Entelektüel namusa sahip biri etik ve ilkelerinden vazgeçmez. Bedeli ne olursa olsun onlara sadık kalır. Sezai Karakoç’un şairler için söylediğini biz entelektüeller için kullanalım; “Entelektüelin <em>boynunda bir levha asılıdır:&nbsp;</em>Entelektüel <em>satılık değildir, entelektüel kiralık değildir.”</em>&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">Siyonist Yahudilere karşı Hannah Arendt’in duruşu böyleydi. Arendt, Almanyalı bir Yahudi’ydi. Nazi kampında yaşadı, Amerika’ya kaçtı, orada akademinin en saygın hocalarından biri oldu. İsrail’de görülen, ünlü Nazi Eichmann’ın mahkemesini, entelektüel bakışla irdelediği için <em>(Eichmann in Jerusalem</em>) Siyonistler tarafından hain ilan edildi. MOSSAD’dan tehditler aldı. Toplum konsolide olmuştu. Kamp arkadaşı olan Siyonistler bile ondan, kategorik bir Yahudi gibi düşünmesini/yazmasını istiyorlardı. O ise entelektüel namusundan geri adım atmadı. Bedel ödemeyi göze aldı, tecrit edildi, yalnız kaldı…&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">Bir entelektüelin yaklaşımını otoritenin ve toplumun ona karşı tepkileri, yaftalamaları ya da yüceltmeleri şekillendirmez. Çünkü entelektüel sivildir. Sadakat ve tamahkârlık entelektüeli kör eder. Aksine o herkesin kör olduğu zamanlarda gözleri görendir. Gördüklerini körlere anlatma talihsizliği… Entelektüel acı… Edward Said gibi…<o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">Jean-Paul Sartre; ülkesi Fransa, Cezayir’i işgal ettiğinde buna karşı çıkmış, işgale karşı mücadele etmişti. Üstelik bedel ödemeyi, anarşist olmayı göze alacak kadar… O da Fransız goygoycular tarafından hain ilan edildi, hem de savaş sürerken. Neyse ki savaşın başındaki De Gaulle, entelektüelin bir ülke için ne demek olduğunu biliyordu. Öldürülmesini teklif edenleri “Sartre Fransa’dır.” diyerek durdurmuştu.<o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ajitasyondan uzak kalmak için tecrit edilen, sürgüne gönderilen, öldürülen onca Türkiye entelektüelini burada saymayacak, onları okuyucunun zihnine/vicdanına bırakacağız.&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">Entelektüel düşüncenin makûs talihi bugün de aynı. Hele de bizim coğrafyamızda… Yazık ki -ülkemiz de dâhil olmak üzere- Ortadoğu, biteviye krizlerle idare ediliyor ve entelektüel bakış, bu coğrafyada süreğen şekilde hainlikle itham ediliyor.&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">Fark ettiniz mi, herhangi bir medya ortamında ya da yazılı-sözlü metinlerde muhatap olunan sözün ne dediği değil, sahibinin ‘kim’ olduğu merak ediliyor? Aslında merak edilen onun kategorizasyonu. “Söyle bakalım bizden misin ötekilerden mi?” deniyor. İktidarı mı savunuyor muhalefeti mi, dindar mı kâfir mi, Türkçü mü Kürtçü mü, liberal mi sosyalist mi, İslamcı mı Kemalist mi, sağcı mı solcu mu, yerli ve millî mi, dış güçlerin taşeronu mu, Amerikancı mı Rusçu mu? Entelektüele lüzum yok. Bunlardan biri olma zorunluluğu var herkesin. Yanımızda olmayanı kategorize etmeden anlayamıyoruz. Bir kelimeden, bir davranıştan, bir göndermeden, satır arası okumadan hareketle onlara “Yakaladım seni!” diyor, ifşa ediyoruz. Karşımızdaki sözün sahibi kim olursa olsun, alıp bu kategorilerden birine hapsedince onu çözdüğümüzü düşünüyoruz. Çünkü tanımlayınca <em>“sözünün sözler içinde bir yeri”</em> kalmıyor, dinlemek kolaylaşıyor. Mensup olduğu kategoriyi paket hâlinde onun söz setlerine dönüştürüyoruz. Bizden olmayanlar ne söylese hain, bizden olanlar ne söylese doğru… Körlerle sağırların birbirini ağırlaması kolaylaşıyor.<o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">Biz, sürekli kurtarılması gereken bir ülkeyiz. Bu nedenle entelektüeller yerine hep kurtarıcı lider/ler arıyoruz. Onlar da bizi bitmeyen bir batma heyulasıyla korkutuyorlar. Kurtarıcı olmazsa batacağız. Kurtuldukça değil battıkça inanıyoruz buna ve inandıkça batıyoruz. Kahraman, önder, pir, şeyh, başbuğ, hoca, hazret, üstat, mehdi, Mesih gibi bir sürü sözcük var bunun için. Ulu, velî, büyük, yoldaş, âli, âzam, ekber, aziz, gibi bir sürü de sıfat...&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">Biraz şüphe duysak fena mı olur? Savunma ve eleştirilerinde kategorik olanları daha az dinlesek mesela. Ne kaybederiz ki? Bize söyleyecekleri yeni bir şey yok nasılsa! Goygoyculuğun, bize dikte edilen mutlak doğruların bizi getirdiği yer ortada.&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">Ortadoğu’dan bir türlü kopamıyoruz, ezberlerden ve körlükten... Bu nedenle, bir dinciler tarafından sömürülüyoruz, bir faşistler tarafından. İhtiyacımız olan şey, biraz eleştirel düşünce ve entelektüel bakıştır belki. Yanlış anlamayın size yeni bir kurtarıcı teklif etmiyorum, kurtarıcılardan kurtulmak için eleştirel düşünceyi öneriyorum sadece.&nbsp;<o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="mso-spacerun:yes;">&nbsp;</span><o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><o:p></o:p></p><p class="text-align-justify MsoNormal">&nbsp;</p></div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/dincer-ates" lang="" about="/yazarlar/dincer-ates" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Dinçer Ateş</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Cu, 11/25/2022 - 19:51</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1328&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="4hCchgajNntgFEl5AMuOUJJK6mWV7hFhQpKnbFEA-ts"></drupal-render-placeholder> </section> Fri, 25 Nov 2022 16:51:21 +0000 Dinçer Ateş 1328 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/entelektuelin-otekilestirmeyle-imtihani-ya-da-entelektuel-aklin-kategorizasyonu#comments Hannah Arendt ve Kötülüğün Sıradanlığı https://fikircografyasi.com/makale/hannah-arendt-ve-kotulugun-siradanligi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden"> Hannah Arendt ve Kötülüğün Sıradanlığı</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight:normal;"><span style="font-size:14.0pt;line-height:115%;mso-spacerun:yes;"><strong>                        </strong></span></b></p><p></p><p class="MsoNormal"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Film, zayıf ve yaşlı bir adamın akşam karanlığında, ıssız bir çiftlik yolunda otobüsten inmesiyle açılıyor. Başında fötr şapkası, sırtında yıpranmış pardösüsü, bir elinde çantası diğer elinde yolunu aydınlatmaya çalıştığı el feneri olan yaşlı adam, ağır ağır yürüyerek evine gitmektedir. O esnada yanından geçen askeri cemse birden adamın yanında durur ve aşağı inen iki adam tarafından bir çocuk gibi kaldırılan şahıs kamyonun arkasına atılır. Yaşlı adam ne olduğunu bile anlayamadan birkaç saniye içinde kendini bir askeri aracın içinde bilinmeze doğru giderken bulur.</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Aynı anda başka bir ülkede ellili yaşlarında bir kadın, duvarları kitaplarla kaplı geniş odasında derin düşünceler içerisinde sigara üstüne sigara içmektedir. Yüzündeki ifadeden hangi ruh halinde olduğunu anlayamadığımız kadın, sigarayı efkârlandığı için değil de sanki daha iyi düşünebilmesini sağladığı için içmektedir.</span><br /><br /> </p><div class="align-center" data-quickedit-entity-id="media/1193"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-11/WhatsApp%20Image%202022-11-15%20at%2020.08.35%20%281%29.jpeg?itok=dXx-IpEr" width="308" height="480" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p class="MsoNormal"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Gece vakti derdest edilen yaşlı adam; Nazi Almanya’sında Yahudilerin ölüm kamplarına sevk işlerini organize eden SS subayı iken 1960’ta Arjantin’de İsrail gizli servisi tarafından kaçırılıp yargılanmak üzere İsrail’e götürülen </span><a href="https://eksisozluk.com/?q=adolf+eichmann"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Adolf Eichmann</span></a><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">’dır. Derin düşünceler içindeki kadın ise Eichmann’ın Kudüs’te görülecek davasını Newyorker Gazetesi adına izleyecek olan, 20. yüzyılın en önemli filozoflardan </span><a href="https://eksisozluk.com/?q=hannah+arendt"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Hannah Arendt</span></a><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">’ten başkası değildir.</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Eşi ve yakın çevresi, Arendt’in olumsuz etkileneceği kaygısıyla Kudüs’e gitmesi taraftarı değilse de o gitmekte kararlıdır. Gidecek ve milyonlarca insanı ölüm yolculuğuna çıkaran canavarı kanlı canlı görecek, dinleyecek, gözlemleyecektir. Arendt bu duruşmalardaki izlenimlerini önce makale halinde gazetede yayımlayacak daha sora da “</span><a href="https://eksisozluk.com/?q=k%c3%b6t%c3%bcl%c3%bc%c4%9f%c3%bcn+s%c4%b1radanl%c4%b1%c4%9f%c4%b1"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Kötülüğün Sıradanlığı</span></a><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">” ismiyle kitap haline getirecektir.</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Yönetmen </span><a href="https://eksisozluk.com/?q=margarethe+von+trotta"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Margarethe von Trotta</span></a><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;"> 2012’de yaptığı filminde, Arendt’in bu kitabındaki önemli konuları karakterlere tartıştırarak başarılı biçimde işliyor. Mesela yolculuk öncesi Kudüs duruşmasına dair ilk tartışma, yakın dostlarına verdikleri bir davette Eichmann’ın yakalanma şekli ve duruşmanın hukukiliği üzerine yapılıyor. Bir taraf Yahudilere karşı işlenmiş suçları İsrail’in yargılayabileceğini savunurken Arendt, soykırımın Yahudilere karşı değil tüm insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu ve Eichmann’ın uluslararası bir mahkeme tarafından yargılanması gerektiği savunuyor.</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Bu arada flashback’lerle öğrencilik yıllarına dönüyor ve Arendt’in, hocası </span><a href="https://eksisozluk.com/?q=martin+heidegger"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Martin Heidegger</span></a><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;"> ile olan gönül ilişkisinin</span></p><div class="align-center" data-quickedit-entity-id="media/1194"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-11/WhatsApp%20Image%202022-11-15%20at%2020.08.35.jpeg?itok=et-Qoczl" width="480" height="420" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p class="MsoNormal"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;"> temellerine iniyoruz. O günlerde Nazi olmakla suçlanan Heidegger ile olan ilişkisinin her kriz anında bu durumun Arendt’in karşısına çıktığını ve satır aralarında kınandığını görüyoruz ki o günlerde Arendt dışında hiç kimse isminin Heidegger ile aynı cümlede zikredilmesini istemiyor.</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Hannah Arendt Kudüs’te eski dostlarıyla bir araya gelir, duruşmayı takip eder, duruşmalarda uzun uzun Eichmann’ı gözlemler, notlarını alır ve evine döner. Buraya kadar Arendt için hayat normal akışında seyrederken gazete için yazdığı beş bölümlük yazı dizisi yayımlanınca Arendt için hayat oldukça zorlaşacaktır. Çünkü yazdığı makale sansasyon yaratır ve en yakınlarının da dâhil olduğu müthiş bir linç kampanyasına maruz kalır. Duygusuz olmakla, Yahudi düşmanı olmakla itham edilir. Hatta, bizzat İsrail hükümetinin gönderdiği ajan tarafından kitabın basılmaması konusunda tehdit edilir.</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Meseleleri siyaset ve ideolojiler üstü bir yaklaşımla ele alabilen, dünyaya mümkün olan en geniş açıdan bakabilen, adaleti ve hakikati ulusal çıkarlara önceleyen sıra dışı bir entelektüel olan Arendt, kuru gürültülere pabuç bırakacak biri değildir. Zira rüzgârın estiği yöne meyleden, birilerinin sesi olmayı tercih eden sıradan memur aydınlardan olmadığını her şart ve ortamda düşünceleri ve duruşuyla gösteriyor. Siyonist Yahudilerin tüm dünyada moral üstünlüğü ele geçirdiği bir dönem için cesur addedebileceğimiz bir yaklaşım geliştiriyor ve tüm tepkilere rağmen güçlü duruşunu hiç bozmuyor. En yakın dostum hatta ailem dediği Kurt tarafından acımasız ve zalim olarak nitelenirken de Yahudi düşmanı bir Yahudi şeklinde nitelenerek hakkında “Mükemmelliğin Sapıklığı” başlıklı makaleler yazılırken ve yüzlerce tehdit mektubu alırken de düşüncelerinden taviz vermeyi aklından bile geçirmiyor. Arendt, maruz kaldığı linçin düşünsel bir eleştiri barındırmayan, daha çok Yahudi liderleri eleştirmesinden kaynaklanan histerik tepkiler olduğunu biliyor ve kendisini açık ve net biçimde ifade etmek dışında kimseyi ikna etmek ve kimsenin onayını almak gibi bir çabaya girişmiyor.</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Arendt’in Eichmann davasına dair yaklaşımlarına gelecek olursak; filmde ve “Kötülüğün Sıradanlığı” kitabında ele alınan önemli konuları dört başlık altında toplayabilirim:</span><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">-Duruşmanın hukukiliği ve meşruluğu</span><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">-Yahudilerin neden, kurbanlık koyun gibi ölüme gittikleri, direnmedikleri</span><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">-Yahudi liderlerin soykırıma katkı ve destekleri</span><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">-Eichmann’ın normal ve sıradan bir insan olması</span></p><p></p><p class="MsoNormal"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Bu başlıkları ana hatlarıyla tek tek irdeleyelim.</span><br /><br /><a href="https://eksisozluk.com/?q=duru%c5%9fman%c4%b1n+hukukili%c4%9fi+ve+me%c5%9frulu%c4%9fu"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;"><strong>Duruşmanın Hukukiliği ve Meşruluğu</strong></span></a><br /><br /> </p><div class="align-center" data-quickedit-entity-id="media/1195"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-11/WhatsApp%20Image%202022-11-15%20at%2020.08.36%20%281%29.jpeg?itok=Z98Velv0" width="480" height="374" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p class="MsoNormal"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Arendt, kitabında Eichmann duruşmalarının meşruluğu konusuna uzunca bir yer veriyor. Eichmann’ın kaçırılması ve yargılanacağı mahkemenin Kudüs’te kurulması emrinin İsrail’in kurucu lideri ve dönemin başbakanı </span><a href="https://eksisozluk.com/?q=david+ben+gurion"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">David Ben Gurion</span></a><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;"> tarafından verildiğinin altını çizen Arendt, Gurion’un esas derdinin adaletin sağlanması değil Yahudilere yapılanları ana aktörlerden biri üzerinden tekrar gündeme getirerek yeni yetişen İsrailli gençlere siyonizmin gerekliliğini ve önemini empoze edebilmek olduğunu belirtiyor. Zira savaş sonrası dünyaya gelen genç nesil Yahudi halkıyla ve kendi tarihiyle arasındaki bağı kaybetmek üzereydi. İsrailli ajanların o ıssız çiftlik yolunda Eichmann’ın ensesine bir kurşun sıkmamalarının nedeni de buydu.</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Eichmann’ın yargılanmasının meşruluğuna dair getirilen ciddi itirazlardan biri sanığın usullere uygun olarak tutuklanıp İsrail’e iade edilmemesiydi. Eichmann’ı adalet önüne çıkarmak için uluslararası hukuk açıkça ihlal edilmişti. Arendt, İsrail’in Eichmann’ı yakalama ve yargılama usulünü sert biçimde eleştirerek bunun kötü bir emsal olacağını, yarın bir gün başka başka devletler suçlu addettikleri kişileri kaçırıp kaçırıp yargılamaya başlarsa ve bu mahkemeyi emsal gösterirse ne yapılacağını sorar. Arendt geleceği dikkate alarak düşünmektedir. Keza kendisini mahkûm eden çağdaşlarından ayrı ve üst bir yerde durmasını sağlayan vasıflarından biri budur. Ona göre yarın benzer bir soykırım tekrarlanabilirdi ki bu ihtimal çok yüksekti. “Öyle soykırım silahları geliştirilir ki Hitler’in gaz tesisatları, şeytan gibi bir çocuğun uyduruk oyuncakları gibi kalabilir.” diyordu. Arendt, Kudüs’te adaletin, Nürnberg’e kıyasla daha ciddi bir biçimde zarar gördüğünü düşünüyordu, Zira mahkeme savunmanın tanık çağırmasına bile izin vermemişti.</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Uluslararası mahkeme kurulma teklifini hiç düşünmeden reddeden İsrail, Eichmann’ın yakalanma yöntemine dair eleştiriye karşı; Arjantin hükümetinin Nazileri koruyan bir politika uyguladığı, istense de Eichmann’ı vermeyecekleri şeklinde savunma yapıyor. Keza Alman hükümeti, Auschwitz’deki korkunç tıbbi deneylerde yer alan ve “ayıklama”dan sorumlu olan doktor Josef Mengele’nin iadesini istemiş fakat sonuca ulaşamamıştı.</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Mahkemeye getirilen eleştirilerden biri de sanığın Yahudilere karşı işlenen suçla yargılanmasıydı. Oysa suç Yahudilerin şahsında tüm insanlığa karşı işlenmişti, dolayısıyla sanık uluslararası bir mahkemede yargılanmalıydı. </span><a href="https://eksisozluk.com/?q=karl+jaspers"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Karl Jaspers</span></a><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;"> Kudüs’teki mahkemeye, hüküm verme hakkından feragat etmesini, buna yetkili olmadığını beyan etmesini önerdi. Arendt ise, İsrail’in BM’ye başvurarak uluslararası ceza mahkemesi kurulmasının zaruri olduğunu beyan ederek ortalığı karıştırabileceğini, “haysiyetli bir rahatsızlık” yaratabileceğini düşünüyordu.</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Ancak İsrail hiç de öyle bakmıyordu. İntikam refleksleri ile hareket ediyor, MS 70 yılında Romalıların Kudüs’ü yok etmelerinden beri ilk defa elde ettikleri Yahudilere karşı işlenen suçu kendi elleriyle yargılama hakkından feragat etmek istemiyorlardı. Yahudiler ilk defa koruma veya adalet için başkalarına başvurmak zorunda değillerdi. O yüzden iki bin yıl sonra gelen imkânın tadını çıkarmak istiyorlardı.</span><br /><br /><a href="https://eksisozluk.com/?q=yahudilerin+kurbanl%c4%b1k+koyun"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;"><strong>Yahudilerin Kurbanlık Koyun</strong></span></a><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;"><strong> </strong></span><a href="https://eksisozluk.com/?q=gibi+%c3%b6l%c3%bcme+gitmeleri%2c+direnmemeleri"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;"><strong>Gibi Ölüme Gitmeleri, Direnmemeleri</strong></span></a><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Bu nasıl bir itaatkârlıktı? Belirlenen zamanda ulaşım noktalarına ve infaz yerlerine kendi ayaklarıyla gittiler. Kendi mezarlarını kazdılar, soyundular, giysilerini muntazam biçimde yığdılar, kurşuna dizilmek için yan yana sıralandılar. Savcı ısrarla soruyor tanıklara; neden karşı çıkmadınız, neden trenlere bindiniz? On beş bin kişiye karşı birkaç yüz muhafız vardı, neden mücadele etmediniz?</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Arendt bu soruyu gaddarca ve aptalca buluyor. İtaatin nedenini 1941’de Alman müfrezesine saldırma cüretinde bulunulması üzerine tutuklanan 430 Yahudi’nin başına gelenlerde aranması gerektiğini düşünüyor. “Öyle işkenceler gördüler ki Auschwitz’deki kardeşlerine imrenir hale geldiler. Ölümden çok daha beter bir sürü şey vardı. Bu olayı bildikleri için Yahudiler Nazilerin sunduğu nispeten kolay ölümü tercih ettiler.” şeklinde açıklıyor.</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Bu konuda mesele tek taraflı ele alınıyor fakat aynı muameleye tabi tutulan Yahudi olmayanlar da farklı davranmıyor. Bu tutumdaki mahkûmlara o dönemde “muselmann” adı veriliyordu. Müslüman teslimiyeti ve kaderciliğine atfen bu ismin verildiği söyleniyor. Umutları tükenmiş, yaşama isteğini kaybetmiş, çevresine ilgisizleşmişlerdi. Ölümü bekleyen yüzbinlerce isimsiz tutsağın bilincinde artık iyi ve kötü, onurlu ve alçak ayrımına yer kalmamıştı. Onlar güçlükle yürüyebilen, canlı cesetler haline gelmişlerdi. SS’ler insanları muselmannlaştırmalarıyla gurur duyuyorlardı. Daha darağacına çıkmadan kurbanını yok eden bir sistem geliştirmişlerdi çünkü.</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Buradan yola çıkarak, modern toplumun ortalama öznesi de muselmann'dır dersek abartmış olmayız. Nasıl ki faşizm modern devlete içkin ve soykırım yalnızca modern uygarlıkta olabilecek bir şey ise, nasıl ki holokost modern aklın bir cinnet anında işlediği bir suç değil de modernliğin bir normali ve Auschwitz toplama kampı da modern fabrikaların evrimleşmiş hali ise </span><b style="mso-bidi-font-weight:normal;"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;"><strong>modern toplumun ortalama öznesi de muselmann'dır</strong></span></b><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">. Bugün kentli modern insan yaşamsal, akılsal ve iradi pasiflikle malul hale gelmiştir. İnsanlar uyuşturulmuş gibiler. Tepkisizler. Her ne olursa olsun reaksiyon göstermiyorlar. Kaderlerine boyun eğdiler, kendi rızalarıyla özne olmaktan vazgeçtiler ve ürkütücü bir tevekkülle bir çeşit muselmannlaştırıldılar.</span><br /><br /><a href="https://eksisozluk.com/?q=yahudi+liderlerin+soyk%c4%b1r%c4%b1ma+katk%c4%b1+ve+destekleri"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;"><strong>Yahudi Liderlerin Soykırıma Katkı ve Destekleri</strong></span></a><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Arendt’e göre Yahudi liderlerin kendi insanlarının imhasında oynadığı rol, bu baştan sona karanlık hikâyenin şüphesiz en karanlık bölümüdür. Arendt, Nazilerin siyonist Yahudileri iyi Yahudi olarak gördüklerini, sadece siyonistlerin Alman yetkililerle müzakere şansına sahip olduğunu söylüyor. ”Birinci sınıf Yahudi” şeklinde nitelenen Yahudiler korunuyor, sadece ünlü Yahudiler hayatta kalabiliyordu. Tanınmış Yahudiler için tanınmış kişiler araya girdiğinde sonuç alınıyordu. Ölüm de sınıfsaldı yani. Tüm üst düzey Nazi yetkilisinin koruduğu Yahudisi vardı, Hitler’in 340 birinci sınıf Yahudi tanıdığı söyleniyordu.</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Yahudi liderler olağanüstü biçimde işbirliği yapıyordu. Eichman ve adamları, Yahudi liderleri konseyine her treni doldurmak için kaç Yahudi gerektiğini haber veriyor, onlar da tehcir edileceklerin listesini hazırlıyordu. Yahudiler başvurularını yapıyor, formlarını dolduruyor sonra da toplama kamplarına doğru yola çıkacak trenlere biniyorlardı. Saklanmaya veya kaçmaya çalışan Yahudileri yakalama görevini de özel bir Yahudi polis gücü yapıyordu.</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Arendt’in bu konudaki tespiti oldukça çarpıcıdır ki bu çarpıcılık nedeniyle kızılca kıyamet kopuyor, bunaltıcı bir linçe tabi tutuluyor: “Yahudi liderlerin yardımı olmasa hatta Yahudiler örgütlü olmayıp lidersiz şekilde dağınık durumda olsalar tam bir kaos yaşanır ve hepsinin bu kadar muntazam toplanması ve sevk edilmesi mümkün olmaz, dört ila altı buçuk milyon insan ölmezdi.” diyor ve ekliyor, “Neden isyan etmediniz sorusu aslında sorulmayan bir sorunun sis perdesini oluşturuyor.”</span><br /><br /><a href="https://eksisozluk.com/?q=eichmann%e2%80%99%c4%b1n+normal+ve+s%c4%b1radan+bir+insan+olmas%c4%b1"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;"><strong>Eichmann’ın Normal ve Sıradan Bir İnsan Olması</strong></span></a><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Kaçırılıp İsrail’e getirildikten sonra Eichmann hakkında yarım düzine psikiyatrist normal raporu verdi. İsrailli Bakan hapishanede ziyaret ettiğinde, onun için gayet olumlu düşünceleri olan bir insan demişti. Eichmann, özel hayatında örnek bir baba, sadık bir eş, harika bir arkadaş profiline sahipti. Eichmann herhangi bir Alman, diğerlerinden daha kötü değildi. Yahudilere karşı özel bir nefreti de söz konusu değildi. Hatta ilk işini Yahudi aile dostları sayesinde edinmişti. Arendt’e göre partiye ne Nazi davasına inandığı için katılmış ne de katıldıktan sonra inanmaya başlamıştı. Ne zaman partiye katılma nedeni sorulsa Versay Antlaşması ve işsizlik gibi basmakalıp lafları yineleyip duruyordu. Zaten Eichmann klişelerle düşünüyor ve konuşuyordu. Parti programını bile bilmiyordu, </span><a href="https://eksisozluk.com/?q=kavgam"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Kavgam</span></a><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">’ı hiç okumamıştı. Bir arkadaşı neden SS’e katılmıyorsun demişti, o da neden olmasın demişti hepsi buydu. Ama hırslı bir gençti, yükselmeyi arzuluyordu. Bir buçuk senede onbaşılıktan yarbaylığa yükselmişti.</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Arendt için Eichmann’da şeytani ve uğursuz bir derinlik aramak beyhudeydi. İddia makamının Eichmann’ı sapık bir sadist olarak tanımlaması ve davayı dünyanın o güne kadar gördüğü en anormal canavarını yargıladıkları şeklinde sunmaları yanıltıcıydı. Eichmann nihai çözüm (soykırım) mekanizmasında “küçücük bir dişliydi” fakat iddia makamı onu bu mekanizmanın motoru gibi sunuyordu. Savcı ne kadar uğraşırsa uğraşsın bu adamın canavar olmadığı ortadaydı. Ama "Soytarı olmadığından emin değilim." diyordu Arendt. Eichmann hiçbir zaman büyük biri de yüksek parti çevrelerine mensup biri de olmamıştı. Eichmann ve onunla birlikte onlarcası ne sapıktı ne de sadist. Ne yazık ki hepsi de eskiden de şimdi de dehşet verici bir biçimde normaldi. Bu normallik, yapılan bütün kötülüklerden daha dehşet vericiydi. Arendt işte bu normalliğe “kötülüğün sıradanlığı” diyor.</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Eichmann, suçlamaları yasalara bağlı bir vatandaş olarak emirlere uyduğu ve görevini yaptığı argümanıyla karşılıyordu. Sadece emirlere de değil yasalara da uymuştu. Eichmann, “Geçmişte yaptıklarımız bugün içinde bulunduğumuz konumdan baktığımızda suç sayılıyor; o zaman devlet göreviydi, Hitler’in her emri kanundu.” diyor. Hitler’e sonsuz ve aşırı bir hayranlık duyuyordu, ona göre suçu itaatinden kaynaklanıyordu. Ölü yıkayıcının önündeki ölü gibi itaatkâr olmayı öğrenmişti. “Oysa itaat erdem olarak methedilirdi.” diye serzenişte bulunuyor. Nazi liderler onun itaatini istismar etmişlerdi. Yöneticilerden olmadığını, kurban olduğunu iddia ediyor, ölüm cezasına yöneticilerin müstahak olduğunu dile getiriyordu.</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Mahkemenin, “Açıkça suç teşkil eden emirlere kesinlikle itaat edilmemeliydi.” dediği günlerde sınırdaki bir Arap</span></p><div class="align-center" data-quickedit-entity-id="media/1196"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-11/WhatsApp%20Image%202022-11-15%20at%2020.08.36%20%282%29.jpeg?itok=vzJkwQC4" width="480" height="281" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p class="MsoNormal"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;"> köyünde sivilleri katletme suçuyla mahkemeye çıkarılan İsrailli askerler “üstlerinden aldıkları emirleri” uyguladıkları gerekçesiyle kısa süreli hapis cezalarıyla kurtulmuşlardı. Arendt, bu olayı örnek gösterdiği paragrafı “Üstlerin emirlerinin apaçık gayrı meşru olduğu durumda bile, bir insanın vicdanının normal işleyişini ciddi biçimde altüst edeceğini kabul etmek gerekir” cümlesiyle bitiriyor.</span><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Eichmann ve benzerleri iyiliği özel hayata hasretmişlerdi. Kamusal hayatlarında yaptıkları eylemleri itaat ve görevini yapma olarak görüyor ve orada yaptıklarından sorumluluk hissetmiyorlardı. Dolayısıyla kamusal hayatlarında milyonları gaz odasına taşıyabiliyorlardı. Oysa vicdan önceleniyor olsaydı tayin başvurusunda bulunarak herhangi bir görevden kurtulmak mümkündü. Nürnberg evraklarında bir SS üyesinin infazda yer almayı reddetmesi nedeniyle ölüm cezasına çarptırıldığı tek bir vaka yoktu.</span><br /><br /><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Burada Rutger Bregman’ın, sıradan insanların iyi bir şey yaptıklarını düşünerek kötülüğe bulaştıkları tezi öne çıkıyor. Eichmann aslında iyi bir şey yaptığını, ulvi bir hedefin neferi olduğunu düşünüyor. “Bu savaşlar sayesinde gelecek kuşaklar savaşmak zorunda kalmayacak.” diyor, tarihin doğru tarafında durduğuna inanıyor. Yakalandığında verdiği ilk ifadelerde “Hiç pişmanlık duymuyorum.” diyor mesela. 1945 ise, “imparatorluğun altı milyon düşmanını ölüme gönderdiğimi bilerek mezarımda keyif ve mutlulukla yatacağım.” diyordu. keza Bregman’a göre o tam bir fanatikti. iyilik olduğunu düşünerek kötülük yapmıştı.</span><br /><br /> </p><div class="align-center" data-quickedit-entity-id="media/1197"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-11/WhatsApp%20Image%202022-11-15%20at%2020.08.36.jpeg?itok=YjSiWm2q" width="386" height="480" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p class="MsoNormal"><span style="font-size:12.0pt;line-height:115%;">Arendt’in önemli tespitlerinden biri de holokost gibi bir suçun ancak hükümet kaynaklarını kullanan devasa bir bürokrasi ile işlenebileceğidir. Totaliter yönetimlerin özü ve belki de her bürokrasinin doğası insanları yetkililere ve yönetim mekanizmasındaki çarklara dönüştürmesi ve onları insanlıktan çıkarmasıdır. Eichmann da kendisinin bir insan olarak değil bir görevli olarak hareket ettiğini, bu görevde yerinde başka birisinin de olabileceğini söylüyor. Bu gerçek, dünyada işlenmiş en büyük kötülüklerin önemsiz insanlar tarafından gerçekleştirildiğini açıkça ortaya koyuyor. Arendt bu insanları şu kelimelerle tanımlıyor: “Herhangi bir gayesi bulunmayan, fikirden yoksun, ruhsuz, bir kalpleri veya şeytani bir iradeleri olmayan basit insanlar. Birey olmayı reddeden insanlar. Ben buna kötülüğün sıradanlığı diyorum. Adamın şaşırtıcı sıradanlığıyla korkunç eylemleri arasında bağ kurmayı denedim sadece. Anlamaya çalışmak savunmak demek değildir. Onu anlamayı sorumluluk olarak görüyorum. Düşünme rüzgârının tezahürü gerçeklik değil doğruyu yanlıştan ayırma becerisidir, güzeli çirkinden ayırt etmektir. Ve umuyorum ki düşünmek insanlara o bir anlık beliren kritik zamanlarda felaketi önleme gücü verir."</span></p><p></p><p class="MsoNormal"> </p><p class="MsoNormal"> </p><p class="MsoNormal"> </p><p class="MsoNormal"> </p><p class="MsoNormal"> </p><p class="MsoNormal"> </p><p class="MsoNormal"> </p><p class="MsoNormal"> </p><p class="MsoNormal"> </p><p class="MsoNormal"> </p><p class="MsoNormal"> </p><p class="MsoNormal"> </p><p class="MsoNormal"> </p><p class="MsoNormal"> </p><p class="MsoNormal"> </p><p class="MsoNormal"> </p><p class="MsoNormal"> </p><p class="MsoNormal"> </p><p class="MsoNormal"> </p></div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/bekir-birbicer" lang="" about="/yazarlar/bekir-birbicer" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Bekir Birbiçer</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Cu, 11/18/2022 - 20:15</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1327&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="kZFGH2VKeykTr1CW_TONZ_PXY0wVbr4barV8mAzpx7Y"></drupal-render-placeholder> </section> Fri, 18 Nov 2022 17:15:45 +0000 Bekir Birbiçer 1327 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/hannah-arendt-ve-kotulugun-siradanligi#comments Felsefeyi Öğrenmek https://fikircografyasi.com/makale/felsefeyi-ogrenmek <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Felsefeyi Öğrenmek</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>&nbsp;</p><p><br>Felsefe öğrenilir mi? Evet, öğrenilebilir. Ama esas felsefe, kişinin kendi kendine düşünmesiyle başlar. İnsan neyi düşünüyorsa, odur!<br>İnsanlar felsefeyi ilgi çekici bulmazlar; genelde felsefe yapmayı ‘boş iş’ sanırlar ama düşünme sorunlarıyla karşılaşınca da “neden” ve “niçin” soruları sorarlar. Aristoteles’in “Metafizik” adı kitabında dediği gibi felsefenin bilinmesi önemlidir: “Bütün insanlar doğal olarak bilmek/ felsefe yapmak/ hikmeti aramak isterler.”<br>Felsefeyi öğrenmek ne kadar mümkün? İlk önce düşünmeyi öğrenmek gerekir ki felsefe düşünmekle başlar. Düşünme, cevap bulmaktan daha çok, soru sormaktır. Ne kadar çok soru sorarsan, düşünerek o kadar çok zihninde cevaplar bulursun. Her düşünüş eylemi, felsefenin anahtarıdır.<br>Felsefe yapmak, düşünme ile düşünceler arasında bağ kurmaktır. Düşünmeyi bilenle, bilmeyen arasındaki fark budur: Düşünme ile düşünceler arasında bağ kuran kimse felsefeyi bilir, bağ kuramayan kimse ise felsefeyi bilmez.<br>Bir sorunla yüzleştikten sonra, bunun cevabını arayarak “düşünmeyi dert etmenin” adı felsefedir; çünkü açıklaması olmayan şeyler, insanı değişmeye zorlar ve düşüncede dönüşmek kaçınılmazdır. Felsefe, dert edilen şeyin dermanını buldurur; insana düşülen yerden nasıl çıkılacağını düşündürerek gösterir. İnsan hatalarının kurbanı iken, derin felsefe sayesinde bir daha hata yapmamak üzere zihnini güçlendirir. Seneca’nın dediği gibi felsefe insana kendini öğretir: “Öğreterek öğreniyorum, yazarak düşünüyorum.”<br>Felsefi düşünce, ilme olan istek ve merakla başlar. Düşünürken gerçeği ararsın ve bulma çabasıyla araştırmalar yaparsın. Hakikat, gerçeklik diye bulduğunun ötesinde kalır belki. Olsun, felsefe hiç bitmeyecek düşünce yolculuğudur.<br>Felsefe öğrenmek, okuma alışkanlığı olmayan insanlar için çok zordur. Düşünmeyi öğrenmek illâki kitapla başlar. Bu kitaplar, biçimlendirilmiş okul ve ders kitapları değildir. Yığınla arana mesafe koyan, eleştirel yazılardır. Kafka’nın sözüyle: “Kitap, ruhumuzun buz kesmiş sularını kıracak bir balta olmalıdır.”<br>Felsefe yapmak zahmetlidir, çünkü bu zamana kadar ‘Düşünmeyin, sizden istenen şeyleri uygulayın’ denildi. Görgünüzü, toplumsal kurallar; eğitiminizi, müfredatlar; inancınızı, hocalar; hakkınızı, amirler; nasıl yaşayacağınızı, liderleriniz belirledi. ‘Her şey hazırdı’ ama kendilik bilincinden yoksun hayat yolculuğu birçok sorunu da beraberinde getirdi.<br>Bunun sebebi ne? Çünkü insan bilinci üç şekilde çalışmaktadır: Bilinç ya uyanık olur kendisi düşünür, ya kendini kandırıp düşündüğünü sanır ya da başkasının bilinci senin yerine düşünür ve seni kandırır! Düşüncede yenilgiye uğramak, genelde ya düşündüğünü sanmakla veya başkasının söz ve davranışlarını taklit etmekle olur. Zira taklit eden kimse kendi öz bilincini kaybeder ve kendi aklını bir başkasına teslim eder. İşte felsefe, başta kendilik bilinciyle düşündürerek, daha sonra düşülecek zorluklardan insanı kurtarır ve düşünebilmenin aydınlığını insana yaşatır.<br>Düşünmek, inanmak kadar kolay değildir. İnanmak kalp işidir ama düşünmek, hem akıl hem de kalp işidir. Bu sebeple kalple inanılanları, akılla kritik etmelidir.<br>Felsefecilik bir meslekten çok düşünme tarzıdır. İnsana maddi kazanç getirmez, tersine maddi imkânlarını çoğu zaman insanın elinden alır. Geriye, insanda felsefeci olmanın manevi huzuru ve onuru kalır.<br>Felsefe öğrenmiş birisi, sorunlarına kendisi cevap bulur. Bulunan cevaplar yanlış da olsa düşünsel deneyimler kişiyi zihinde olgunlaştırır. Dahası, insana doğruyu öğreten de bu yanlışlar değil midir? Plotinos dediği gibi “kendi heykelini yontmaya” devam eden insan, aklını ve ruhunu özgürleştirir.<br>Felsefi düşünebilmek, düşünceler arasında mekik dokurken insanın bilme konusundaki şüphesini artırır. Zaten insanın bilebilmesi, bildiğinden şüphe etmesine bağlı değil mi? Bilinmeyenler çoğalıp, bilinenler azaltınca da insan “hiçbir şey bilmediğini” anlar. Bu hâl, felsefede zirve sayılır.<br>Filozoflar, toplumun birer üyesidir ama onlardan ayrılır. Filozof, toplumu değiştirmek için çalışır. Çünkü filozoflar, olan ile olması gereken arasındaki farkı görürler ama toplum filozoflardan gelecek bu katkıya hazır değildir. Başıbozuk toplumlar, düşünce üreten ve felsefe yapan filozofları hiç sevmezler. Bu yüzden filozofların toplumu gerçeklerle yüzleştirme ve değiştirme çabaları çoğu kez acı sonla biter. Filozoflar yaşadıkları dönemin adaletsizliklerini farkındalık bilinciyle açıklayınca çoğu kez ya sürgünle ya da ölümle cezalandırılırlar.<br>Filozofların hayatları ve söyledikleri düşündürücüdür; davranışları erdemli, yaşamları kahramancadır; düşüncelerini taklit değil, takip etmek gerekir.<br>Sonuçta felsefe, insanın kendisiyle yaptığı düşünce mücadelesidir; kendilik bilinciyle düşünebilme gücüdür. Neticesi, filozofluktur. Savaşı içte kazanan, bağımsızlık zaferini dışta yansıtır! İnsanın aklıyla düşünebilmesi ve düşüncede sınır tanımaması ne büyük bir özgürlüktür! O halde filozof İbni Rüşd’ün sözünü akıldan çıkarmamak gerekir: “Düşüncenin kanatları vardır, onun uçuşunu hiçbir şey durduramaz!”</p></div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/metin-kazan" lang="" about="/yazarlar/metin-kazan" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Metin Kazan</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Çar, 11/16/2022 - 17:03</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1326&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="kAd8MwNAVY9HIXSnUDEfVONmWhanpCl35N4xGmQw0Ms"></drupal-render-placeholder> </section> Wed, 16 Nov 2022 14:03:21 +0000 Metin Kazan 1326 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/felsefeyi-ogrenmek#comments Rasim Özdenören'le Yalnızlık ve Yazmak Üzerine Sohbet https://fikircografyasi.com/makale/rasim-ozdenorenle-yalnizlik-ve-yazmak-uzerine-sohbet <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Rasim Özdenören&#039;le Yalnızlık ve Yazmak Üzerine Sohbet</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="text-align-justify MsoNormal"></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Sayın Özdenören, hayatı seviyor musunuz, diye sorarak başlayalım söyleşimize. </strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Hayatı seviyorum mu diyelim yoksa yaşamayı seviyorum mu diyelim? Birincisi soyut bir kavrama göndermede bulunuyor. Oysa ben doğrudan kendi nefes alıp vermemden, kalbimin attığını hissetmemin hâsıl ettiği sevinçten söz açmak isterim. Hayata belki saygı duyduğumu söylemem daha doğru olurdu. Ama ben yaşamayı sevdiğimi [bu vesileyle] ilan etmek isterim. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Kendi hayatını sevmemeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Kendi hayatımızı sevmeyi başaramamışsak ya da bunu becerememişsek, aslında onu bir gaye uğruna feda etmeye hazır olduğumuzu söylememizin nasıl bir değeri olduğunu, kendi kendimize bir daha sormalıyız. Fedakârlık ve feragat, ancak feda ve ferağ edilen nesnelere bir değer yüklendiğinde anlam kazanır. Yoksa feda ve ferağ edilmiş olan şeyle neden vazgeçilmiş oluyor? </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Zaaflarınızı dile getirmekten çekinmeyen birisiniz. Değil mi?</strong></span></p><p></p><div class="align-center" data-quickedit-entity-id="media/1185"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-11/3405.jpg?itok=yWBnxbjK" width="480" height="246" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Evet, son zamanlarda sanki durmadan zaaflarımı sayıp döküyorum. Bundan keyif mi alıyorum? Dilim söylemeye varmıyor ama yaşlandım mı? Kimilerini biliyorum, daha yirmisindeyken kendisinden yaşlı biriymiş gibi söz eder. Gene kimilerini bilirim ki her sözün başında “Bu yaşımda...” diye başlayan cümleleriyle ahkâm kesmeye bayılırlar. Ben o kümede yer alanlardan değilim. Hiçbir zaman kendimi yaşlı başlı biri olarak görmedim. Bu yaşımda da kendimi öyle yaşını başını almış biri gibi görmüyorum. Kendimi hep acemi hissettim. Yalnızca yazı yazmanın değil, hayatın da acemisi hissettim. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Birileri vaktiyle benim ürkek biri olduğumu söylemişti. Doğrudur. Hayattan ürküyorum. Yazmaktan ürküyorum. Hata yapmaktan ürküyorum. Bütün bunlar kendimi acemi hissetmek değilse, nedir? Hayattan ürken birisi hayatın acemisidir. Yazmaktan ürken birisi yazmanın! Hata yapmaktan ürken biriyse, uzman görünememenin kaygısını taşır. Bütün bunlarsa benim zaafımdır. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Kendimi hiçbir zaman yaşını başını almış biri diye görmüyorsam, bu, belki de gizlice genç insanın hatasının affedilebilir bir şey olduğunun, yaşlı birinin hatasınınsa affa müstahak olmadığının düşünüldüğüne dair kanaatimden ileri gelmektedir. İşte, fark edilmesi zor olan bir zaafım daha.</span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Dostoyevski, insanın fıtratındaki zaafları çok başarılı bir şekilde ortaya çıkaran bir yazar. Onun bu yönünü nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Doğru. Dostoyevski, insanın fıtratında meknuz olan zaafları ortaya çıkartmanın dehasına sahip bir romancı. Yer Altından Notlar’ın kahramanı, insanın zaaflarını kendi kişiliğinde acımasızca sayıp döken biri olarak karşımıza çıkartılıyor. O, kendisini kötü saydığı zaman onun kötülüğüne, iyi saydığı zaman da iyiliğine inanıyoruz. O anlatının her satırı insanın iç çelişkileriyle, zaaflarıyla dolu. İnsan, ona acımalı mı, kızmalı mı, kestiremiyor. Ve sonunda, işte ben buyum, demekten kendini alamıyor. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Adam hasta olduğunu sezinliyor, fakat tedaviden kaçınıyor. Tıbba saygı duyduğunu söylüyor, fakat hemen tıbba saygının bir boş inanç olduğu yargısına ulaşıyor. Ama ardından, kendisi gibi tahsilli bir adamın böyle bir inanca sahip olmasının yersiz olduğunu, tedaviden kaçınmasının doktorlara azizlik etmek istediğinden ileri geldiğini ileri sürüyor, ama bundan da vazgeçip tedaviden kaçınmasının inadından ileri geldiğini belirtiyor. Ama sonuçta ne olduğu anlaşılmadan kalıyor.</span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Bunlar çok kimsenin kendinden bile gizlediği insanî gerçeklikler. Kimilerinin, fıtratlarının bir parçası olan bu gerçeklikleri kabul etmek istemeyişleri bile, farklı bir düzlemde bir zaafın ortaya çıkmasından başka bir anlama gelir mi?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">İnsanın kahramanlığı da onun zaaflarının içinde yatıyor. Eğer zaaflarımız olmasaydı biz nasıl kahraman olabilirdik? Neye göre olurduk? Eğer zaaflarımız olmasaydı kahramanlığımızın değeri mi olurdu? Hiçbir şeyden korkamayan birinin davranışına kahramanlık denebilir mi? Elini ateşe uzatan bir çocuğun yaptığı iş kahramanlık mıdır? Ama ateşin ne olduğunu bilen birinin gerektiği yerde kendini ateşe atmaktan kaçınmaması kahramanlık sayılır. Çünkü o korkmasına rağmen -ki korku insanın zaafıdır- ateşe atılabilmektedir. Ateş ister elle tutulabilir olsun ister manevî yaşantı alanına ait bir konumda bulunsun...</span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Korku insanın zaafıdır, dediniz. Korku bir zaaf mı gerçekten?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Evet, korku bütünüyle insana mahsus bir zaaf. İsterseniz duygu diyerek yumuşatabilirsiniz bu özelliği. Ama insanın öteki zaafları gibi bu da kendi kudretini bağrında taşıyor. Çünkü insan korkudan masun olsa, onun meydana getirdiği kültür ve uygarlık ürünlerinden hiçbiri ortaya çıkmış olmazdı. İçinde yaşadığımız barınaktan, üstümüzü örtmek için kullandığımız örtülere, baltalarımızdan ateşli silahlarımıza kadar ne varsa, başka ihtiyaçlarımızın yanında, biraz da korkuya karşı kullanılan bir kalkan yani bir silah olarak icat edilmiş değil midir?</span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Şimdi biraz da korkularım yüzünden kendimi insan olarak algılamaya hak kazanmış olduğumu hissediyorum. Çünkü insanlar korkar, hayvanlar korkmaz. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Korkunun da bir meziyet olduğuna karar verdikten sonra, insanın korktuğunu itiraf etmesinde korkacak ne var? Bütün mesele belki onu nasıl dışarıda tutabileceğimizin sırrını keşfedebilmekte toplanıyor. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>İlk korkunuzu hatırlıyor musunuz?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">İlk kez bilinçli bir şekilde korktuğumda dört yaşındaydım. Uzak akrabalarımızdan öğretmen okulunda okuyan ve o tarihte 15 yaşlarında olduğu söylenen kız çocuk veremden ölmüştü. Onun sözü ediliyordu. Kız çocuğun ninesi, uzun uzun, onun bahtsızlığından bahsetti. Ev içi sıkıntılarından, doğduğundan beri geçirdiği hastalıklardan, annesiyle babasının kavgalarından... Bir yandan bunları anlatıyor, bir yandan da ağlıyordu. İşte o sırada torununun, mezarda ve öbür dünyada rahat etmesi için Allah’a niyaz etti. Onun, kabir azabına uğramamasını istedi. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Ben can kulağıyla onu dinliyordum. O ana kadar, ölen ablaya gözyaşlarıyla karışık bir acıma duygusu taşıyorken, ona yapılan bu dualar birden içimi ürpertti. Kabir neydi? Azap neydi? Kabir azabı neyin nesiydi? Ve Şahadil kelimesi... Bu kelimeyi ilk kez bütün harfleriyle o sırada işittim. O da ürperdi verici bir kelimeydi. Mistik, korkutucu, tuhaf bir kelime. Çok sonraları bu kelimenin Şeyh Adil’den galat olarak ve o zatın adına telmihen Maraş kabristanına verilen isim olduğunu öğrendim. Daha sonra da o zatın Allah dostlarından biri olduğunu. Fakat bütün bunlar o sırada, dört yaşında olan çocuğun meçhulü idi.</span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Bütün bunları işittiğim ana kadar, annemle ve uzak akrabamızdan o nineyle birlikte oturmakta olduğumuz divandan ayaklarımı sarkıtmış sallandırıyordum. O karışık sözler kafamda nasıl vehimler uyandırdıysa, ilkin ayaklarımı sallandırmaktan vazgeçtim, sonra da onları yukarıya çekip dizlerimi karnımın içine topladım. Çünkü sarkıttığım ayaklarımı divanın altından çekip benimle birlikte götüreceklerdi! Bilmiyorum, artık Şahadil’e mi, ölüm azabının çekildiği bir yerlere mi? Korkmayıp ne yapacaktım, nerelere kaçacaktım, nereye sığınacaktım?</span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Yalnızlığı neyle ilintilendiriyorsunuz?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Yalnızlık denen o feci duygunun, insanın bir geçmişinin olmasıyla bağlantısı olacağını düşünüyorum. Geçmişi olmayanın geleceği olmaz;</span></p><div class="align-center" data-quickedit-entity-id="media/1186"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-11/edebiyat-ve-hayat-224693-11633046-22-O.jpg?itok=4j7AJust" width="245" height="400" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"> bunu herkes biliyor. Fakat ben geçmişi olmayanın şimdisi de olmayacağını düşünüyorum. Bir kurbağanın, bir tırtılın, bir kirpinin, ne bileyim bir kedinin yaşantısını tahayyül ettiğim gibi kendi yaşantımı da tahayyül ettiğimde, böyle bir yaşantıda yalnızlığın yerinin olmayacağı düşüncesine ulaşıyorum. Çünkü yalnızlık, yalnızlığın, yani yalnızlık olgusunun ve kendi varlığının farkına varılmasıyla mümkün olabilecek bir duygu. Hayvanın, böceğin, bunun farkına varmasının sağlayacak ne duyuları ne de duyguları var. O zaten kendi mutlak yalnızlığının dünyasına gömülmüş olarak ve kendi zatının da bilincinde olmadan hayatını sürdürür. Çokça söylendiği gibi sürekli bir şimdinin içinde yaşar. Bir kedinin, kendi mutlak yalnızlığının içinde yaşaması, onun yalnızlığı bilmemesiyle eşanlam taşır. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Oysa insan, hiçbir zaman yalnız değildir. Yalnızlık onun için eğer hastalıkla eşleşmiş bir duydu değilse, istisnai bir haldir. Çünkü o sürekli biçimde kendi tarihiyle birlikte yaşar: Yani can sıkıntısı, bıkkınlık, usanmışlık gibi duygular onun kendi kişisel tarihinin içinden çıkıp gelir. Daha önce paylaşma imkânını elinde bulunduran kişinin bu imkânı yitirmiş olması, onun yalnızlığa yuvarlanması için yeterlidir. Paylaşma, kelimeleri ve cümleleri paylaşmaktan mülkiyeti paylaşmaya değin bir sürü şeyi kapsar. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Gerçek yalnızlık bu mudur?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Gerçek yalnızlık, hem umutsuzdur hem umarsız. Bu aynı zamanda gideceği yeri olmamaya eşanlam taşır. Yani mutlak anlamda yalnızlığın, insanın sadece gideceği bir kimsenin bulunmayışı değil, aynı zamanda böyle bir umuttan mahrum bulunuşu anlamını taşıdığını da söylemiş olalım. Yalnızlık, insanın iradesiyle ve özgürce seçtiği bir durum olamaz.</span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">İnsanın kendi özgür iradesiyle seçtiği ve içine girdiği yalnızlığı, şimdi üzerinde konuştuğumuz türdeki yalnızlıktan (mutlak yalnızlıktan) ayırmamız gerekiyor. İnsanın kendi seçimiyle yaşamak istediği yalnızlık eğitici, öğretici, verimli bir yalnızlıktır. Dağ başlarında inzivaya çekilenler, hücrelerinde itikâfa çekilenler ya da kalabalık içinde halvet yaşayanlar, kendi iradeleri dışında içine fırlatılmış oldukları bir durumu değil, fakat kendi özgür seçimlerinin sonucunu yaşarlar. Kaldı ki bu durum, kendini yalnızlığa çeken insan bakımından umutsuz ve umarsız bir yaşantıyı dile getirmez. O, başlarıyla iletişim kurmaktan mahrum olduğu için değil, kendisi öyle istediği için yalnızlığı yaşamaktadır. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Bu durum, mahvedici, kahredici, helak edici duyguların yaşanmasını değil, fakat insanın kendi içinde kendisini çoğaltmasını, insanlarla daha sıkı ilişki kurabilmesini elde etmenin yolunu açar. İnsan böyle bir yalnızlığı seçmez, nefsini eğitme amacına yönelik olarak denemek ister. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Bir Müslüman, mutlak bir yalnızlık içine düşer mi?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Ben buna ihtimal vermiyorum. Çünkü Müslüman kültürü buna müsaade etmez. Bu anlamda yalnızlık, Batı kültürünün, Batılı insanın başına musallat ettiği marazî bir haldir. Batılı insan, yalnızlığıyla başa çıkmanın yıllarını arıyor. Ancak bulduğu yollar yapay ve düzmece görünüyor. Yalnızlıkla başa çıkmanın yolu başkalarıyla iletişim kurmaktan geçiyorsa, şimdiki Batı kültüründe bu iletişimin araçsallaşmış olduğunu söylemeliyiz. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Araçsallaşmış iletişimde paylaşım, daha doğrusu tek taraflı veriş, sürekli, insandan makineye doğru yönelmiştir. İnsandan televizyona, sinemaya, kitaba doğru olan yöneliş, yalnızlığın aldatıcı bir telafisinden başka bir şey değildir. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Neden aldatıcıdır?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Aldatıcıdır çünkü gerçek bir tatmin sağlamaz. Üstelik farklı bir düzlemde yeni bağımlılıkların, farklı yalnızlıkların yolunu açarak, insanın kendi yalnızlığının labirentinde oyalanıp kalmasına yol açar. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Peki yalnızlıkla yazmak arasında bir ilişki bulunuyor mu sizce?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Benim kendi öznel tecrübem açısından bulunuyor. Bu yalnızlık, insanlardan uzaklaşma anlamında gelmiyor her zaman. Tasavvuftaki halvet der encümen halinin yaşanmasını çağrıştıran bir durumla karşı karşıyayız: Kalabalık içinde yalnız bulunmak. Kalabalık içindeyken bile hakikatle bağlantılı olmak. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Ölüm, mutlak bir yalnızlıktır, diyebilir miyiz?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Evet. İnsan yalnız yaşamasa da yalnız ölüyor. Çoğu insanın belki çoktan ulaşmış olduğu bu gerçeği yeni bir şey söylüyormuşum edasıyla söylediğime bakarak beni kınayabileceğinizi aklımdan geçirmiyor değilim. Buna rağmen, ben geç kalarak ulaşmış olsam bile, ulaştığı gerçek, “benim” gerçeğimdir. Bana ait olan bir gerçekliktir. Ve sırf bu yüzden başkalarına aktarılmaya değer sayılmalıdır. Çünkü ben herkesin “kendi Amerika’sını” yeniden keşfetmesi gerektiğine dair köklü bir kanaatin de sahibiyim. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Ölüm insanı niçin hüsrana uğratır?</strong></span></p><p></p><div class="align-center" data-quickedit-entity-id="media/1187"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-11/jbP0Bh1n_400x400.jpeg?itok=G-MSwK87" width="300" height="300" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Aslında bizi hüsrana uğratan, sadece yakınlarımızın, bildiklerimizin, tanıdıklarımızın ölümüdür. Bilmediğimiz insanların ölümünü öğrenmekle hüsrana uğramayız. Böyle ölümlerden belki ibret alırız ama hüsrana uğramayız. Bir insanın ölümünden hüsrana uğramamız için onu tanımış olmamız gerekiyor. Ancak o takdirde onun ölümü bizim için “beklenen” olmaktan çıkar ve “beklenmeyen” bir niteliğe dönüşür. Ve istisnalar dışında bütün tanıdıklarımızın ölümleri, daima beklenmedik biçimde vuku bulur. İşte o zaman kendi kendimize sorarız: Dünyada yaşayan beş milyar kişinin içinde niçin ölen o oldu? Oysa o başkası için herhangi biridir, bir başkasıdır ve ölmesi tabiidir. Ama bizim tanıdığımız olan kişinin ölmesi, ölümünü zaman zaman tekrarlaması tabii değildir. O, ölmekle bizim hayatımızın düzenli akışını aksatmış olmaktadır. Biz herhangi bir insanın ve mesela kendimizin öleceğini bildiğimiz gibi onun öleceğini de biliriz, ama beklemeyiz. Bu yüzden hüsrana uğrarız. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Bir yazınızda, aylaklık yapmanın bilinçli bir karar olduğunu söylemişsiniz. Bu manada siz de “aylaklık” yapar mısınız?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Genel manada aylaklık işsizlikse, yapacak bir işi olmamaksa bu anlamıyla insanın mutlak olarak aylak kalması imkân dışı görünüyor. Çünkü ben -az evvel sizin de belirttiğiniz gibi- aylaklık yapmaya “karar vererek” bu durumun içine girmeye teşebbüs etmişsem, adı “aylaklık” olan bir işi ifa etme niyetini taşıyorum demektir. Burada önemli olan “karar verme” fiilidir. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Ben bir şey yapmaya veya yapmamaya karar veriyorsam, bir eylem üzerinde bulunuyorumdur. Bir şey yapmamaya karar vermek de en azından bir tavır takınmaktır, bu da bir eylemdir. Çünkü işin içine irade girmektedir. İradem, beni bir şey yapmak veya yapmayı ihmal etmek suretiyle bir eylem üzerinde bulundurmaktadır. Bu durumda ancak irade dışında maruz kalınan ataleti aylaklık sayabileceğimiz anlaşılıyor. Başka bir söyleyişle, insan, ihtiyarı dışında düştüğü işsizlik halinde aylak kalmış olur. Aksi takdirde, yani bile isteye insanın kendisini işten alıkoyması aylaklık sayılmaz, sayılmamalıdır da. Böylece aylaklığın insan için arızî bir durum olduğunu söyleyebilirim sanıyorum. Arızî ve irade dışı içine düşülen bir durum. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Acaba ben gerçekten aylaklık yapıyor muyum? Yoksa kendimi mi kandırıyorum. Aylaklık nasıl yapılır? Raskolnikov, o harika cinayetini işleyip de kendisiyle baş başa kalıp bir zihin muhasebesine daldığı sıralarda uzun bir süre evden dışarı çıkmamıştı. Onun bu durumunu fark eden hizmetçisi merak dip artık çalışmayı bırakıp bırakmadığını sorunca, Raskolnikov halen çalışmakta olduğunu söylemişti. Hizmetçi de onun çalıştığını görmediğini ileri sürünce, “Çalışıyorum, çalışmaz olur muyum! Düşünüyorum.” cevabını vermişti. Hizmetçi anlamadığı bu cevabı şaka sanarak gülüp geçmişti. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Peki Raskolnikov aylak sayılır mı? Elbette hayır. Çünkü o düşünüyordu. Düşünmek, iştir. Oysa aylaklık daima işsizlikle müterafık bir haldir. Acaba Orhan Veli’nin Dalgacı Mahmut’u aylak mıydı? Bana kalırsa o da gerçek anlamıyla aylak sayılmamalı. Çünkü onun da işi var: Göğü maviye boyayacak. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Dostlukla aşk arasındaki farkı nasıl açıklarsınız?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Biz dostluğun iki kişi arasında kurulan bir ilişki olduğunu, oysa aşkın sevenden sevilene doğru gerçekleştirilen tek yönlü bir ilgi olduğunu söylemiştik. Dostluk karşılıklı bir alış veriş eylemiyken, aşk sevenden sevilene doğru yönelmiş bir verme eylemidir. Eğer aşkta da iki taraf olmuşsa, her iki taraftan da karşı tarafa doğru yönelmiş bir verme eylemi gerçekleştirilmiş olmaktadır. Bunun anlamı şudur: Aşk, muhatabından zorunlu bir karşılık beklemez. Aşk, karşılık beklemeden sürekli bir verme halidir. Aksi takdirde gıyabi aşkları açıklamak mümkün olmazdı. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Aşk, dostluk gibi değildir. Dostluk, karşılık görmediği anda biter. Onu tek taraflı olarak sürdürmenin imkânı yoktur. Oysa aşk, daha başlangıçta, karşılıksız olarak doğar. Aşkın karşılığını bulması sadece mutlu bir tevafuk sayılmalıdır. Aşk biterse bunun sebebi, dostlukta olduğu gibi karşılığını görememeye atfedilmeli; ancak kendi özgül sebepleri içinde bir açıklamaya başvurulmalıdır.</span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Aşkın tek taraflı bir verme eylemi olduğunu ileri sürmek, söylenmeden de bilineceği gibi onun muhatabı olmadığı anlamına gelmiyor elbette. Aşkın elbette bir muhatabı vardır. Ortada sevilen yoksa, sevgi nasıl hâsıl olur? Ve sevilen kendini “sevdirmezse” seven onu nasıl sevebilir? Ancak bütün bu söylediklerimiz gene de bir karışıklığa yol açmamalıdır. Sevenin kendisini sevdirmesi başka, onun kendisini seveni sevmesi gene başka bir olaydır. Şimdi belirttiğimiz gibi eğer iki taraf da birbirini seviyorsa, her iki taraftan öbür tarafa doğru yönelmiş birer verme eylemi gerçekleştirilmektedir. Bu bir alış veriş değildir. Yani sen beni seversen ben de sana sevgimi veririm, ilişkisi değildir bu. Bu, muhatabından hiçbir bedel, hiçbir karşılık beklemeden gerçekleştirilen bir verme eylemidir.</span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Mecnun’un Leyla’ya hitaben, sen sen isen ben neyin nesiyim, yok eğer ben ben isem sen neyin nesisin, anlamına gelen beyti söylemesiyle onun aşkını farklı bir düzleme kaydırmış olduğunu anlıyoruz. Mecnun’un bir ifrattan başka bir tefrite mi düştüğü sorusu geliyor aklımıza. Aşk böyle bir olguyu kaldırabilir mi?</span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Mecnun, Fuzuli’nin çeşitlemesindeki ünlü beytiyle şunu söylüyor: Aslında sen varsan ben yokum, ben varsam sen yoksun; yani ikimiz aynı şeyiz. Özdeşleşmişiz. İkimiz bir “bir”i oluşturmuş haldeyiz. Seninle ben aynı şeyiz; biriz. Sen diye bir şey yoktur, ben diye bir şey yoktur; başkası yoktur. Varlığın birliği vardır. Ben ve sen ayrı ayrı değil, fakat ikimiz bir olarak o varlığı oluşturuyoruz.</span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Fuzuli’nin kullandığı diyalektikte de Mecnun hem olumlu hem de olumsuz anlatımları kapsayacak biçimde vahdeti vücut anlayışına uygun bir mantık düzleminde konuşmaktadır. O, Leyla’sını bulmuştur. Fakat bu Leyla artık Beni Amir kabilesinin kızlarından olan Leyla değildir. Daha doğrusu hem odur hem değildir; hem odur hem Tanrı’dır. Hem odur hem Mecnun’un kendisidir. Böylece bizim bizzat Mecnun’un kendisini som sevgi haline dönüşmüş olarak düşünebilmemiz imkân dâhiline girmektedir. Leyla tensel olarak düşünüldüğünde Mecnun’un sevgisini “Leylalar” arasında bölüştürebilmesi mümkündü. Fakat son durumda, yani Mecnun’un kendisinin sevgiye dönüşmüş olması halinde, sevginin bölüştürülebilmesi imkânı ortadan kalkmaktadır. O, som sevgi olarak varlığın, var olanın tümünü kapsayabilecek bir niteliğe kavuşmuştur veya varlığın kendisi olmuştur. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Söyleşimizin sonlarına doğru biraz da edebiyat ve yazı üzerine konuşalım. Siz yazıyla hangi sanatı birbirine benzetiyorsunuz? Müzik, resim, heykel...</span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Yazı, bir veçhesiyle fotoğrafa benziyor. Düşüncemizin bir enstantenede dondurulması olarak bakabiliriz yazıya. Bir fotoğrafın okunması ne denli çeşitlemeye açıksa, bir yazının okunması da o denli çeşitlemeyi içerir. Bu demektir ki bir düşüncenin yazıyla bir enstantene halinde sabitleştirilmesi, onun tek boyuta indirgenmesine değil, bilakis çeşitlenmesine yol açar. Gelip geçici olan bir düşünce, bir anın içinde sabitleştirildiğinde, onun o sabitleştirilmiş çerçevesi içinde durup düşünme imkânını ve fırsatını ele geçirmiş oluruz. Aksi takdirde o düşünce zihnimizden ve belleğimizden kayıp gitmiş ve üzerinde bir daha durmak ve düşünmek fırsatımız da ebediyen yitmiş olurdu. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>M. Duras “Yazmak, insan yazsaydı ne yazardı, bunu öğrenme çabasıdır.” diyor. Siz bu sözü nasıl anlıyorsunuz?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Ben bunu şöyle anlıyorum: Yazmadan önce yazar, ne yazacağını bilmez. Yazmak işi yazarın ne yazacağını öğrenme çabasıdır. İnsan ne yazacağını önceden bilseydi zaten yazmasına gerek kalmazdı ve yazma işi zahmete değer bir iş olmaktan çıkardı. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Peki siz bunu kabul ediyor musunuz?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Tam tamına değil. Çünkü yazmaya başlamadan önce insanın yazacağı şey hakkında hiçbir şey bilmediği ve onu yazıyı yazıp bitirdikten sonra öğrendiği faraziyesi, gerçek olanla tam örtüşmüyor. İnsan yazmaya tümüyle boş bir kafayla başlamıyor. Zihin, yazmaya başlamadan önce yazacağı hakkında tümüyle boş bir plak halinde bulunmuyor. Hatta bunun tam tersini düşünmek, akla ve gerçeğe daha uygun düşüyor. İnsan, ne yazacağını önceden biliyor ve onu yazmak üzere eline kalemi alıyor diyebiliriz. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Her yazı yazan yazar mıdır? Yazar diye kime diyoruz?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Burada sözünü ettiğimiz yazar, elbette “modern zamanlarda” ortaya çıkan bir mesleğin mensubu olan bir kişiyi istihdaf ediyor. Modern zamanlardan önce de insanlar yazıyordu. Ama bugün kullanıldığı anlamda yazarlığı meslek haline getirmiş kimseler değildi onlar. Olayın ırası yazılan yazının hacmiyle de ilgili değildir. Bir İbn Arabi’nin beş yüz cilt tutan eser verdiği söyleniyor. Bir Mevlana’nın yazdıkları gene binlerce beyitle ifade ediliyor. Bir İmamı Rabbani’nin yazdıkları binlerce mektubu tutuyor. Ama bu insanlara gene de günümüzde kullanıldığı anlamda yazar diyemiyoruz. Çünkü günümüzde kullanıldığı anlamda yazarlık “yeni” bir olaydır. İşte bu yeni olan olay muvacehesinde yazar diye adlandırdığımız kişi kimdir? Her yazı yazabilen kişi yazar mıdır? Bu soruyu, yazılanın kalitesi bağlamında da sormuyorum. Yazı kaliteli olsun veya olmasın, o yazıyı yazan kişilerden hangisine yazar diyoruz, hangisini aynı adla çağırmıyoruz? </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Sanırım, en başta kişinin kendini ne olarak gördüğü öne çıkıyor. Kişi yazı yazarken kendini yazar olarak mı görüyor, yoksa yazı onun yaptığı bir işin bir uzantısı olarak mı ortaya çıkıyor? Eğer böyleyse ve mesela kişi, işi icabı yazı yazmak zorunda bulunuyorsa onun yaptığı işi yazarlık olarak görmüyoruz. Bir avukat da mesleğini icra etmek için yazı yazmak zorundadır. Veya bir müfettiş, teftişini yazıyla raporlar haline getirir. Ama biz onların yaptığı işi yazarlık olarak görmüyoruz.</span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Kendini yazar olarak gören kimse, kendisini yazıyla ifade etmediği zaman kendini görevini ifada ihmale düşmüş biri olarak görüyorsa, bence o kişiye yazar dememiz gerekiyor. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Yazıda tasarının, planın rolü nedir?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Ben, yazarların dağınık ve sınırları pek iyi belirlenmemiş de olsa, belli bir taslakla, belli bir konu üzerinde iyi kötü yoğunlaşarak yazmaya başladıklarına kaniyim. Yazma esnasında daha önce öngörülmemiş bir kelimenin veya bir fikrin ortaya çıkması mümkündür. İşte o anda, yazar, kendini bu yeni fikrin mecrasına bırakıyorsa veya o anda zuhur etmiş olan kelimenin çağrışımıyla ilk tasarısını ihlal ediyorsa ve buradan önceden tasarlanmamış olan yeni bir yazının yolu açılıyorsa; bu durumun olsa olsa ilk tasarının değiştirilmesi ve yeni bir tasarının uygulanmaya konulması olduğunu söyleyebiliriz. Yani elimizde, başlangıçta bir tasarı vardı, uygularken onu değiştirdik. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Hiç tasarlanmadan çıkan yazılar olur mu?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Olur tabii. Böyle yazılar, durduk yere işlenen cinayet gibi durduk yere ortaya çıkabilir. Bu durum bende ender olur. Ama tasarlamadan yazanlar için sanıyorum daha sık vaki olmalıdır. Önünde kâğıdı, elinde kalemi, masasında oturan bir yazar, durduk yere kâğıdına “bi şeyler” çiziktirirken, kelimelerle oynarken, bakarsınız, kendini çağrışımların seline kaptırmış gidiyor. sonunda, ortaya pek ala bir şiir ya da bir öykü veya bir denem çıkmış olabilir. Acaba gerçekten bu çiziktirmelerden elde edilen yazı büsbütün hazırlıksız mı elde edilmiştir? Asıl mesele bu. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Tasarlamanın yanı sıra, yaşanmış olanı aktarmak, yazının başarısını etkiler mi? </strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Bu yaşantının sınırı belli değil elbet. İç yaşantıda olabilir, dış yaşantı da... Yeter ki yazarın yazdığı, yaşamış olduğu olsun! Kimileri bu durumu öylesine abartır ki yazar olarak kendisiyle kahramanını karıştırmaya başlar. Ya kendisini kahramanının yerine geçmiş sanır veya kahramanının kendisi haline gelmiş olduğunu düşünür. Ve böyle bir “yaşantı”dan bir roman çıkartmaya teşebbüs eder ve iyi romanın veya şiirin ancak böyle bir yaşantı sonunda elde edilebileceğini düşünür. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Aslında burada öyle sanıyorum ki yaşama ile tanıma birbirine karıştırılmaktadır. Bir şey (bir konu) yaşanarak da tanınabilir; bu, tanıma yöntemlerinden biridir. Ama tanımanın tek yöntemi değildir. Tanıma bir zihinsel süreç ürünü olduğu için insan bu sürecin akışına yalnızca yaşayarak girme zorunluluğuyla karşı karşıya bulunmaz. Yaşama dışında başka faktörler kullanarak da insan konusuna yaklaşabilir ve onu tanıyabilir. Durum, aynıyla hekimin bir hastalığı türünde bir olaydır. Hekimin tanıdığı; teşhisini koyduğu bir hastalığı önceden yaşamış olması gerekmez. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Düşünün, Faulkner, Ses ve Öfke romanının kahramanlarından biri olan aptal Benjamin’i nasıl yaşayabilirdi? Onun yaptığı, kahramanının ruh halini yaşamak değil, onu tanımaktır. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Susan yazar olur mu?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Susacaksa niçin yazıyor? Böyle susmak olur mu? Eğer bunun adı susmak değil, kaçmaktır denirse, o zaman biz de, demek ki yazar, kaçarak da bir şeyi anlatmanın üstesinden gelebilirmiş deriz. Değil mi ki onun yazdıklarından ve yazmadıklarından anlam çıkartmak mümkün oluyor. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Yıllardır yazıyorsunuz. Hiç yazmadığınız zamanlar, yazı hayatınızda kesintiler, kopmalar oldu mu?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Arada zorunlu kesintiler olsa da o kesintileri hiçbir zaman kopma olarak algılamadım. En suskun olduğum zamanlarda bile içimdeki yazma arzusu sönmedi. Çünkü bir şeyler anlatma ihtiyacını sürekli duydum. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-font-weight:bold;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Anlatmak istediğiniz neydi?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-font-weight:bold;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Kendimce anlatılması zor olan bir izlek belirlemiştim. Bir anın içine sıkışıp kalmış bir yaşantı parçasını anlatmayı dene, diyordum kendime. Örneğin bir çehreden bir anda gelip geçen bir gülümsemeyi anlat ya da göz pınarına birikmiş bir damlanın yanaktan süzüldüğü anı hedefle ve o anı yakalamaya çalış. Bu -daha önce de sözünü ettiğimiz gibi- bir fotoğraf makinesinin bir anda tespit ettiği bir görüntünün kelimelerle ifadeye vurulması demek oluyor. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-font-weight:bold;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Durum, söylendiği kadar kolay değil alında. Çünkü o bir anın içine sıkışmış yaşantı parçasını dile getirmek, bir bakıma, o anın geçmişini de halin içine çekip getirmektir. Bir insan yaşantısının hiçbir anı, kendinden önceki anlardan bağımsız oluşmuyor. Bilakis yaşana o bir tek an, bütün bir geçmişi içinde barındırdığı gibi daha da ileri gidildiğinde geleceği de kapsıyor. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-font-weight:bold;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Son olarak “ilk kelime”den bahsedebilir misiniz bize biraz. İlk kelime nasıl gelir? Veya ilk kelime beraberinde neleri getirir?</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-font-weight:bold;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Her şey o ilk kelimeden sonra sökün ediyor aslında. Bir yazıya, ne kadar tasarıya bağlı olarak başlanırsa başlansın, gene de o ilk kelimenin belirleyiciliğine inanmak gerekiyor. O ilk kelimede bir tökezleme başlarsa sonuna kadar sürüyor. Ama orada bir akıcılık varsa, zihniniz kelimelerden önce uçup gidiyorsa, mesele kalmıyor. O kelimeler nasıl olsa bir yerde yakalanır, kıskıvrak tutulur ve kâğıda geçirilir. Durum, daha çok kararlılıkla ilgili aslında. O ilk kelimenin yakalanışı bile, o kararlılıkla ilgilidir sanıyorum. </span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-font-weight:bold;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;"><strong>Bu kıymetli söyleşi için çok teşekkür ederiz.</strong></span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;font-size:12.0pt;line-height:107%;mso-ascii-theme-font:major-bidi;mso-bidi-font-weight:bold;mso-bidi-theme-font:major-bidi;mso-hansi-theme-font:major-bidi;">Rica ederim.</span></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"></p><p></p><p class="text-align-justify MsoNormal"> </p></div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/rahsan-teksen" lang="" about="/yazarlar/rahsan-teksen" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Rahşan Tekşen</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pt, 11/07/2022 - 10:16</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1323&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="bnpe0o_BnfEiTuJlttV8NZC-fCPtWR7fiZa-3n-YVdg"></drupal-render-placeholder> </section> Mon, 07 Nov 2022 07:16:56 +0000 Rahşan Tekşen 1323 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/rasim-ozdenorenle-yalnizlik-ve-yazmak-uzerine-sohbet#comments