BİLİM https://fikircografyasi.com/ tr Bir İdeal Adamının Hikayesi: Dağlar Sana Gelmezse https://fikircografyasi.com/makale/bir-ideal-adaminin-hikayesi-daglar-sana-gelmezse <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Bir İdeal Adamının Hikayesi: Dağlar Sana Gelmezse</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <p><em>Ne gariptir ki, birisini kaybettiğimiz zaman onu<br /> arama çabalarımız&nbsp; artıyor. Oysa hayattayken<br /> keşfedilseler ne kadar kolaylaşırdı hayat.</em></p> <p>&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <p>İstanbul, bir coğrafyanın göz bebeği olduğu kadar, Baydur ve ailesinin de göz bebeğiydi. Ablası Münire Bakbak ve Abisi Münir Yılmaz uzun yıllar önce İstanbul’a yerleşmişler. Kalabalık aileleriyle İstanbul’da mukim olmuşlardı. En küçükleri Melahat Dönmez, İzmir’de kalmış babasının yerleştiği İzmir’i yurt tutmuştu.</p> <p>Kayın biraderi Kemal’in sesiyle irkildi: “Baydur bir çay daha içer misin?” olur der gibi gülümseyerek başını salladı.</p> <p>Kemal, salondan içeriye doğru seslendi: “Apo, hadi bi tazele çayları!”</p> <p>Otuzlu yaşların başında genç bir adam çalıştığı odadan salona geldi. Boş bardakları topladı. Mutfaktan hızlıca tazelediği çayları servis ettikten sonra Baydur’a doğru dönerek: “Baba, sunuma çalışmaya devam ediyorum.”</p> <p>-&nbsp;İyi olur oğlum. Seni de sıkıştırdım biraz ama senin kadar hâkim değilim bu merete.</p> <p>Göztepe-Kadıköy minibüs hattını kullananlar iyi bilir. O hat üzerinde seyahat yaparken İstanbul’un kısa tarihini geçersiniz. Kadıköy’de kurulan ve eski adıyla Rus pazarının hemen yanından kalkan bu minibüsler Maltepe’ye kadar uzanır eski ve yeni olan her bir şeyin önünden sanki tarihi bir kronolojiyi takip eder gibi İstanbul’un sakinlerini menzillerine ulaştırırlar. Bu hattın kullandığı Fahrettin Kerim Gökay Caddesi ise birbirinden özgün sokaklar tarafından kesilir. Üstelik bu cadde üzerinde bulunan semt, mahalle adları ise nev-i şahsına mahsustur. Tüccarbaşı, Çemenzâr, Sahray-ı Cedid gibi. Hat ilerledikçe isimler de farklılaşır daha gündelik ama sıradan tabirlerle karşılaşırsınız. “Köprü”de ineceğim diyenlerle, “Çemenzâr”da ineceğim diyenler arasında ciddi farklar hissedersiniz. Çemenzâr’da Fahrettin Kerim Gökay Caddesini kesen Mustafa Kaya Sokağı ile Dr. Fazıl Gökçeören sokağının kesiştiği noktada dört katlı bir apartmanın en üst katında oturuyordu, Kemal Işık. Kemik erimesinden müsebbip aksamasını ciddiye almadan her gün, sabah-akşam bu dört katı inerçıkardı. İyi bir kuyum, sarraf ehli ve ustasıydı. Üsküdar’dan dönüp, eve girdiğinde kan ter içinde kalmış bir şekilde kendini salondaki ikili kanepeye atar, soluklanması için kendine zaman tanırdı. Ancak her zaman ki rutini bu akşam gerçekleşmemiş, kız kardeşi Müzeyyen’in eşi Baydur misafiriydi. Uzun yıllar basit bir meseleden dolayı konuşmayan bu ikili artık karşılıklı sohbet ediyorlardı. Uzun uzun Erzurum’u konuştular, geçmişi ve eskilere değindiler. Kemal sordu; “Baydur, yarın ne yapacaksın?”</p> <p>Baydur, bu soruyu beklercesine Erzurum için bir şeyler yapmak niyetiyle başladığı projenin nasıl bir coğrafya projesine dönüştüğünü anlattı. Kemal, sabırla dinlediği bu çalışmayı merakını yenemeyerek sorduğu sorularla geliştiriyordu.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Türkmenistan’dan döndükten sonra maişeti sürdürecek bir alan bulamamıştı. Zaten orada elde ettiği maaşından hâsıl parasını da Azer Kutalmış’ın okul masraflarına tahsis etmişti. Emekli maaşı yetmiyordu ve bu sıkışmışlık duygusu onu her anlamda yoruyordu. Çalışmayı hiçbir zaman terk etmemiş olan bu adam, boş durmayı reddetmiş, bu dönemde memleket için ne yapabilirim diyerek ilkin Erzurum bölgesinin istatistiklerini taramış fakat elde ettiği bulgular meselenin Erzurum’u aştığını görünce Kars, Ardahan, Sivas, Erzincan, Ağrı, Muş gibi illeri de projesine katmıştı. Her kattığı il yeni bir data seti ve bu setin incelenmesi, analiz edilmesi anlamına geliyordu. Ne yapabilirim diyerek başladığı iş yaklaşık 4-5 yılını almıştı. Üstelik proje için Devlet İstatistik Enstitüsüne sık sık giderek bölge istatistiklerini tedarik etmişti. Bununla da kalmamış bölge tarihini daha detaylı ve sorgulayıcı bir şekilde okumuştu. Her yıl 160 bin kilometrenin üstünde yol yaparak incelediği yurt gezilerinde bölgeyi iyi tanıma fırsatı bulmuştu. Zaten bölgenin çocuğuydu; insanına, suyuna, taşına toprağına aşinaydı.</p> <p>&nbsp;</p> <p>2001 yılının Nisan ayının ilk günleriydi ve İstanbul kıştan çıkmış, her taraf bahara kesmişti. Sıcaklar daha bastırmamış, boğaz ve çevresi yeşilin bin bir tonunu sergiliyor. İç kesimlerdeki semtlere geçtikçe renkler ve coşku daha da bir çeşitleniyordu. İnsan malzemesinin en mümbit ve çeşitliğini sergileyen bu kent şimdi de onu kucaklamıştı. Erzurum’dan arkadaşı Bekir Sıddık Soysal, projenin gelişim ve oluşum süreci içinde Baydur’a bir nevi fikri refakat etmişti. Hem projeye aşinaydı hem de ne güçlük ve uzun çalışmalarla ortaya çıktığını biliyordu. Bu projenin mutlaka kamuya açılması konusunda ısrar ediyordu, Baydur’a. Ancak nasıl?</p> <p>&nbsp;</p> <p>Bu nasıl sorusuna kendisi bir cevap vermekte gecikmedi, Bekir Sıddık Soysal. Yine Erzurum’dan arkadaşları olan Ali Kopuz, İstanbul Ticaret Odası yönetim kurulu üyesiydi. Baydur’u o da tanıyordu. Projeyi anlattı Ali Kopuz’a, Bekir Sıddık Soysal. Projeden etkilenmişti Ali Kopuz ve hemen ticaret odasının bürokratlarıyla görüşüp bir toplantı ayarlamışlardı. Toplantı tarihi 5 Nisan Perşembe olarak belirlenmişti.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Sabah hafif bir kahvaltı yaptılar. Alparslan’ın içi içine sığmıyordu. Babasını ilk defa bu kadar mutlu ve coşkulu görmüştü. Evden çıktılar Göztepe minibüsleriyle Kadıköy’e, ardından keyifli bir vapur çay sohbetiyle Eminönü’ne vardılar.</p> <p>&nbsp;</p> <p>-&nbsp;Bekir yine gecikir, gör bak, dedi oğluna.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Alparslan sessiz bir gülümsemeyle, buluşacakları Mısır Çarşısının önüne doğru babasını hareketlendirdi. Gittiklerinde ikisi de gülmekten kendilerini alamadılar çünkü Bekir Soysal gelmiş onları bekliyordu.</p> <p>&nbsp;</p> <p>-&nbsp;Bekir senin günahını aldık bilesin dedi.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Meseleyi tahmin edercesine cevap verdi, Bekir: “Hadi beyim hadi. Şimdi günah zamanı değil. Daha sonra ben sorarım soracağımı…</p> <p>&nbsp;</p> <p>Hızlıca İstanbul Ticaret Odası’nın boğaza bakan kapısından giriş yaptılar. Gece hazırlamış olduğu sunumu salondaki görevlilerle paylaştı, Alparslan. Baydur Yılmaz ve Bekir Soysal, Ali Kobazoğlu’nun 2’nci kattaki odasına çıktılar.</p> <p>&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">Sunum için gelmiş pek çok misafirde oradaydı. Her birisi bir dağ psikolojisinde ve edasındaki bu misafirler kendi alanlarında farklı kurum ve sektörleri temsil ediyorlardı. Ali Kopuz’un odası tam bir şenlik alanı gibiydi. Çaylar içiliyor, farklı farklı birden fazla sohbetin yapılması odada bir uğultunun oluşmasına sebep veriyordu. Türkiye Süt, Et, Gıda Sanayicileri ve Üreticileri Birliği'nin Genel Sekreteri Prof. Dr. Erkan Benli, İstanbul Esnaf Kefalet Kooperatifi Başkanlığı ve İstanbul Kasaplar Derneği Başkanlığı yapmış Hüseyin Özçelik, TEMA Vakfı Başkanı Hayrettin Karaca, TÜGEM Genel Müdür Yardımcısı olan; Fevzi Topal, Yüksek Strateji Merkezi Başkanı ve aynı zamanda bir finans uzmanı olan Dr. Can Fuat Gürlesel, çocukluğunun geçtiği mahallelerden tanıdığı Cengiz Solakoğlu, ki önemli bir noktada Koç Holding A.Ş. Tüketim Grubu Başkanlığı yapıyordu. Ayrıca Dr. Hakkı Erdoğdu Türkiye Yem Sanayicileri Birliği Genel Sekreteri bulunuyordu. Öte yandan Erzurum’dan da gelenler vardı. Erzurum Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Başkanı Hakkı Hınıslıoğlu bu kişilerden biriydi. Ayrıca projenin büyüklüğü ve iktisadi bir yekûn arz etmesi nedeniyle birkaç da iktisatçı hazır bulunuyordu sunumda.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Ülkenin en zor günleriydi ve Türk insanı ekonomik krizlerle sarsılıyordu. Memleketin dört bir tarafını ümitsizlik sarmıştı. Meclis karışıktı. İstifalar, transferler her gün gazete manşetlerini süslüyordu. Güneydoğu’da terör azmış, gün olmuyordu ki şehit haberleri ve gözü yaşlı anneler izlenmesin televizyonlarda.&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <p>Bu iklimde, bir adam çıkmış ve bölgesel bir kalkınma modeli oluşturduğunu iddia ediyordu. Son yıllarda hiçbir sorununa çözüm bulamamış bir ülkede, böylesi bir inanç ve gayret çıkışı ancak romantik ve beyhude bir çaba olabilirdi. Bu iklimden kendini uzak tutmaya çalışanlar vardı elbette. ‘Türkiye'de Entegre Hayvancılık Sektörü Üzerine Bir Model Önerisi’ olarak takdim edilen sunuma katılanların arasında da bu psikolojide insanlar vardı ancak birçoğu ülkenin içinde bulunduğu ümitsizlikten nasibini almışlardı. Bu halet-i ruhiye proje sunumundan sonra yapılan eleştirilerde gün yüzü gibi açığa çıkmış, kendini göstermişti.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Projenin sunumundan birkaç yıl sonra çalışmasını Adnan Menderes’in oğlu Aydın Menderes’e takdim etmiş, çalışmadan ziyadesiyle memnun olan Aydın Menderes de bu çalışmayı istemişti. Elinde bulunan tek nüsha baskıyı Aydın Menderes’e vermiş ancak teknolojinin azizliğine uğrayan Baydur, daha sonra çalışmanın digital aslını kaybetmişti. Bu duruma son derece üzülmüş ve soluğu Aydın beyin yanında almış projenin aslını istemişti. Aydın bey, o dönem projenin önemine istinaden kilitli bir ortamda sakladığını söylemiş ve kendisine ulaştıracağını ifade etmişti. Ancak kader devreye girmiş ve Aydın Menderes beyin ömrü bu projeyi Baydur’a ulaştırmaya yetmemişti. Ölümünden sonra oğlu Alparslan, İTO’nun digital arşivlerinde projenin sunumunun digital kopyasını bulmuş ancak bu haberi babasına verememişti.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Salon hınca hınç dolu değildi ama gelenlerin büyük bölümü sektörü bilen, tanıyan uzmanlar ve kanaat önderleriydi. Merakla sunumu bekliyorlardı. Oturum başkanı Mete Kılıç kısa bir giriş konuşması yaptıktan sonra sözü Baydur’a verdi. Kürsüye gelen Baydur kısaca salonu bir süzdü. Heyecanlı olduğu belliydi çünkü sesi titriyordu. Sakinleşmek ve zaman kazanmak için elindeki notları kürsüye yerleştirdi, gözlüğünü cebinden çıkardı ve salonu derinden tarayan gözlerine yerleştirdi. Şimdi hazırdı:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Efendim benim, 1975 yılında yurt dışına çıkışımla birlikte kendi kişisel tarihimde bazı şeyler oldu. O dönemde hakikaten çok iyi hocalardan ders aldık. Belki de bir lisedeki talebe gibi yetiştirildik. Onun için de bir nosyona sahip olduk, rakamları konuşturmayı öğrendik ve böylece bu işe başlamış olduk. Projemizin adı "Tarım ve Tarıma Dayalı Sanayilere Entegre Edilmiş Doğu Anadolu Projesi" ama işin gerçeği Doğu Anadolu ve Hinterlandı, Doğu Karadeniz, Doğu Anadolu'nun İç Anadolu'yla olan geçit yörelerinin de bu hinterlandın içinde olduğunu söyleyebiliriz. Ancak sunumuma, Hazreti Muhammed'e ithaf bir kıssayla başlamak istiyorum. Ben bu kıssayı The Reader's Digest Ansiklopedisi'nden almıştım. Diyor ki yüce yaradan; ‘Ey Muhammed, dağlar sana gelmezse, sen dağlara git.’ Ben de projemi arz etmek için size geldim.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Baydur, salonda bulunan misafirleri onurlandırmak için hazreti peygamberin hayatından bir alıntı yapmıştı. Ki büyük bir aşkla sevdiği Hazreti Muhammed’in hayatını farklı kaynaklardan birkaç kez okumuş ve peygambere olan hayranlığını hiç gizlememişti. En sevdiği şahsiyetten getirdiği bu kelam salonda yüksek dağlara çarpmış gibiydi. Yıllar sonra dağlara gittiğini ancak istediği yanıtı alamadığını ifade etmişti, Baydur.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Sözüne devam etti Baydur:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Şimdi burada birinci bölümümüz tespitler ve teşviklerden oluşmaktadır. Her şeyden önce tespit yapmak lazım. Neredeyiz, nasılız? Bir sanayiye girdiğimiz zaman, tarıma girdiğimiz zaman, neler yapmalıyız? Elimizde hangi doneler vardır? Bunları çok iyi etüt etmek, elden geçirmek lazım. Projemizin başlangıcı tespittir. Benim Tarım Bakanlığı'ndaki yıllarımda, uygulamalı tarımsal projeye başlanırken; ilkin tespit edelim, neredeyiz, nereden başlıyoruz, nereye gideceğiz? diye çok uğraştım. Maalesef böyle kaldı. Çünkü bizde bir heves var, aman getirin, tatbik edelim. Bunu dünya tatbik etmiş, biz niye etmeyelim gibi bir hava vardır. Ama bu derdimi o devirde anlatamamıştım. Tabii daha sonra Erkan benli hocamın döneminde bu tespitler gayet güzel yapıldı, ama bunlara maalesef başlayamadık.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Projesinin çıkış noktası olan Erzurum üzerine tespitlerini aktardı ilkin:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Erzurum, Kuzey Anadolu Dağları ile Güney Doğu Torosların birleştiği noktada kurulmuş bir şehirdir. Şehrin kurulduğu yer deniz seviyesinden 1950 metre yüksektedir. Buradan hangi istikamete giderseniz gidiniz rakım düşmeye başlar. Bu yöreden üç nehir çıkar; Karasu (Fırat), Aras ve Çoruh. Bu nehirlerin her üçü de değişik denizlere dökülürler. Her üçü de uluslararası sulardır. Erzurum'un stratejik önemine bir de su politikası eklenmiştir.</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Metod konusunda donamıyla tarihçesine değinmeden edemezdi:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Erzurum, Selçuklu Devleti zamanında bir ilim ve irfan şehri olmuştur. Anadolu Selçuklu Devleti'nin Erzurum, Erzincan, Sivas, Kayseri ve Konya hattında gelişmiş, kendine yeterli bir şehir olarak temayüz etmiştir. Erzurum, Osmanlı Devleti'nin sınırları içerisine dâhil olduğu yıllarda stratejik öneminden ötürü dikkatleri üzerine toplamıştır. Yavuz Sultan Selim döneminde Tebriz, Ahıska ve Suriye'deki Türkmen Boylarının Erzurum'a iskân edilmeleri ile doğu sınırlarının emniyete alındığını görüyoruz. Daha sonra Kanuni Sultan Süleyman döneminde alınan ve uygulanan bir karar ile Erzurum'un ekonomik önemi bütün Ön Asya'da vurgulanmıştır. Çünkü o devrin ağır sanayiinin bir örneği olan top döküm fabrikası kurulmuştur. Haliyle, bu fabrikanın etrafında orta ölçekli ve küçük ölçekli sanayiler gelişmiştir.</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>Yavuz Sultan Selim döneminde terkedilmiş durumda olan şehir; endüstri, tarım, ticaret ve kültür şehri olmuştur. Şehir bu nedenle beynelmilel bir hüviyet kazanmıştır. Venedikli, Cenevizli, Rum tüccarlar ile Ön Asya'da dağınık cemaatler halinde yaşayan Ermenileri de barındırmıştır. Daha sonraları şehir yine ekonomik sıkıntılara düşmüş, ancak, IV. Mehmet döneminde vergi muafiyeti getirildiği için; daha doğrusu Anadolu'nun yedi sancağından biri olan Erzurum, hayatiyetini devam ettirmiştir.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Salon bu girizgâh konuşmasının nereye varacağını merakla bekliyordu. Konuştukça ve anlatmaya devam ettikçe heyecanını yenmişti. Kürsüye olan hâkimiyeti bedenine yansımış, tarlada ihtirasla avuçlarının arasına aldığı toprağı sıkar gibi kürsünün kenarlarını sıkıyordu. Ekrana gelen kimi grafiklerin doğru olup olmadığını kontrol etmek için kimi zaman arkasına dönüyor, okuma gözlüklerinin üstünden sunumu yönlendiriyordu.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Projenin oluşumu sürecinde uzun saatler sohbet ettiği arkadaşı yazar ve mütefekkir arkadaşı Bekir Sıddık Soysal’dan bir alıntı yaparak konuşmasına devam etti:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Bekir Sıddık Soysal bir makalesinde "Şehirler insanlar gibidirler, çıkardıkları münevverlerle, irfan sahibi insanlarla yaşarlar." diyordu. Bu konuda yani yetiştirme anlamında elimden bir şey gelmez, ancak bu insanları o beldede tutmak için gayretimiz olur. Birikimlerimi bir araya getirmeden önce Doğu Anadolu'daki problemleri tespit ve çözüm yollarını bulmak, halk pratiklerini ortaya çıkarmak için bir ilmi gezi yaptık. Bu gezide Ziraat ilmine aşina olan bizler en kötü uygulamaları gördük, çok üzüldük. En mükemmel uygulamayı gördük; hem sevindik hem de şaşırdık. Bunu bir örnekle açıklarsak: Tir ekim metodundan bahsetmek yeterli olur. Bugün, Tarım Metodolojisi; tamamen bitki ve hayvanın ekolojiye göre seçilmesi, ıslah edilmesi, geliştirilmesi ve teknolojileri üzerine kurulur. Halbuki Tir metodunda çevre bitkiye uygulanmıştır ve mükemmel sonuç alınmıştır. Tir buğdayları, tane fenolojisi olarak birbirine benzeyen 38 botanik varyeteden müteşekkil, yazlık karakterli, Vavilov'un Triticum compositum dediği bir buğday çeşitliliğidir. Yazlık karakterli olduğu için kışa dayanamaz soğuktan ölürler. Ancak Tir metodu ile ekildiğinde en soğuk kışlardan etkilenmez ve fakir bakım şartları altında verimi çok yüksektir. Bu metodun kökeninin Orta Asya'nın kuzey doğusu olduğu kanaati hâkimdir.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Yetiştiği bölgenin birçok fırsatı barındırdığı belirtmek için örnekler veriyordu. Ümitsizlik dağlarını yıkmak için çözümün önlerinde durduğunu anlatmaya çalışıyordu:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Değerli dostlar, böyle dâhice bir metodu uygulayan bölgenin kalkınmışlık düzeyinin düşük olması ise esef vericidir. 1970-1980 yıllarında bölgede araştırmalar yaptığım için bu bilgileri bir araya getirmeye karar verdim. Örnek şehir olarak da Erzurum'u almak doğru olur dedim. İlkin "Erzurum'un Tarım-Orman ve Tarım-Orman Endüstrisi Açısından Kalkınma Programı İle Bu Programın Geleceği İçin Araştırma Konusu Olabilecek Husus ve Sorunlar" adlı çalışmayı tamamladım. Çalışma, çalışmaya kapı açtı, akabinde "Üretim faaliyet kolları(sektörler) itibariyle Erzurum'un Durumu" adlı çalışmayı tamamlandım. Bu çalışmada biyometrik metotlarla kalkınmada starter faktörü tespit ettik. Adeta Amerika'yı yeniden keşfettik. Starter faktör hayvancılık idi.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Tarihi ve kendiliğinden, yüzlerce yıllık bir tecrübeden süzülmüş bir birikimden bahsediyordu:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Bin yıllık uygulama doğru ve yerinde idi. Bölgenin sanayiye ihtiyacı kaçınılmaz idi. O halde sanayinin ham maddesi bölgenin temel üretimi olan bir sanayi olmalıydı. Daha sonra projeyi şekillendirdik. Proje, Tarım ve Tarıma dayalı sanayilere entegre edilmeliydi ve birbirinin mütemmimi olan 8 alt proje veya kademeden meydana gelmeli idi. Burada Devlet İstatistik Enstitüsüne minnet ve şükranlarımı arz ediyorum. Çünkü çalıştığım rakamlar bölge gerçeklerini ortaya koymuştur.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Projenin menşei üzerinde ısrarla durdu. Çünkü hayatının hiçbir döneminde batıya karşı bir hayranlık beslememişti. Batı felsefesi ve tarihi üzerine olan derin okumaları ve sonrasında mesleki gezilerinde yerinde müşahedeleriyle bazı kanaatlerini netleştirmişti. O’nun için özgün olmak ve sorunları doğru tespit etmek çözümün başlangıcıydı. Mutlaka ve mutlaka sorunlara göre orijinal ve doku reddiyesi olmayacak çözümler üretilmeliydi. Tıpkı her hastaya aynı tedaviyi uygulayamayacağınız gibi. Çözüm adına iklimini, insanını, inancını yok sayamazsınız. Sesini yükselterek devam etti:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Bu proje batıdan alınıp uygulanan bir proje değildir. Bu proje bölge insanına, onun örf ve adetlerine, cemiyet hayatına, duygu ve düşüncelerine, geliştirdiği manevi müesseselere uygundur.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Projenin esaslarını sayarken hayata dair ürettiği varlık ilkelerini sayıyor gibiydi. Kendine yetmek, özgün olmak, iktisadi olarak muhtaç olmamak, birey olmak, geçmişten ve coğrafyadan kopuk olmamak, katılımcı olmak, kapsayıcı olmak, üretken olmak gibi.</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Saygıdeğer hazirun, Doğu Anadolu Projesi; Alt projelerden meydana gelmiş entegre bir projedir. Bizi devletle ilişkilerimizde devamlı el açar durumdan kurtaracak yani halkın kendi kendine veya lider/kurum marifeti ile teşkilatlanarak ekonomik ve sosyal açıdan geleceğini teminat altına alma mücadelesinde öneme haiz bir teşebbüstür. Bu yönüyle sivil bir projedir.</p> <p>Tarihimiz boyunca en büyük sıkıntılarımızdan olan sosyal dinamiklerimizi olumlu anlamda değiştirecek ‘İhtiyaç-Güven-Üretim-Teşkilatlanma’ esası üzerine kurulduğu için üretici ve beşeridir.</p> <p>Bu proje geçmişimizle geleceğimizin yeniden inşası için; öncelikle Anadolu normlarını esas alarak Selçukludan Osmanlı'ya, Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne kadar tevarüs etmiş sağlam dokunun (Halkın yaşattığı müessese ve birlikler) yeniden inşası ve oryantasyonudur.</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Projenin ilkeleri salona birbiri ardına bir bomba gibi düşüyordu. Her ilke, her patlama salonda kıpırdanmalara neden oluyordu. Kimi misafirlerin gözlerinde bir ışıltı belirivermişti. Şimdi nereden çıkmıştı bu adam, tam da zamanıydı. Bir rakamlar seli beklerken sosyal, gündelik hayatı karşılayan bir girizgâh adına bir nevi manifesto gibi bir konuşmayla karşılaşmışlardı. Giriş kısmı böyleyse projenin kendisi neydi?</p> <p>&nbsp;</p> <p>Kürsüdeki adam nefes almamacasına konuşuyor ve konuşuyordu:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Bu proje ile üretim kademelendirilmiştir. Hammadde üretimi, üretimin mamul hale getirilmesi ve mamulün standardizasyonuna tamamen uygunluğu, kantite ve kalitede standardizasyonu sağlayacak ve üretimden satışa kadar büyük bir istihdam sağlayacaktır. Değerli dostalar, bu proje ile halkın veya üyelerin, üretimin bütün safhalarına iştiraki sağlanmıştır. Öte yandan proje ile bölge halkı tabana inmiş sanayi ile tanışacak, tanıyacak, bilecek ve güçlüklerini çözecek, kendine güvenle diğer tamamlayıcı sanayi dallarına geçecektir. Projenin modeli, hukuki açıdan birlikler. Sosyal açıdan ahilik ve gelişmecilik temeli üzerine kurulmuştur. Bir diğer ifade ile üretim ve esaslar stabil, duygu ve düşünce ile üniformdur. Diğer kalkınma modelleri ile mukayese edildiğinde farklıdır.</p> <p>Konuşmamın başında da belirtmiştim. Tek bir ilden yola çıktık ama 16 ili ve Karadeniz hinterlandını kapsadığı için dünyadaki örneklerden farklı olmuştur. Proje çok geniş tutulmuştur. Bu genişliği kontrol altına almak ve projedeki bütün safhalar karışıklığa meydan verilmeyecek şekilde kademelendirilmiştir.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Detaycılığı açığa çıkmaya başlamıştı. Projenin tüm aşamaları en ince noktalarına göre planlamıştı. Her şeyi kademelendirmiş, her kademeyi bir önceki ve ya sonrakiyle ilişkilendirerek böylece otokontrol mekanizmaları kurmuştu. Her birim bir öncekini ve bir sonrakini bir nevi denetliyordu. Hatta sisteme girecek olan maddi hasılayı bile hesaba katmış, vergi ziyaına sebep olmamak, devletin bir kaybı olmaması için bir bankacılık sitemi kurgulamıştı:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Ürününü birliğe veya birlikten birliğe satan birimler veya üyeler, paralarını bankadan alacaklar veya bankadaki hesaplarına geçecektir. Banka konusu daha sonra açıklanacaktır. Bölgede değer kaybeden arazi, gayrimenkul kıymetlenecektir. Bu sebeple tarım arazileri katiyetle iskâna açılmayacaktır. Bunun takipçisi belediyeler ve birlikler olacaktır. Ekonomik hayata devlet müdahalesi hızlı bir ivme ile azalacak, devlet asli görevi olan adalet, emniyet, eğitim hizmetlerini deruhte edecektir. Sağlık sektöründe ise yardımcı olacaktır.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Projede devletin konumunu anlatırken bile bir beklentiden ziyade devrim gibi bazı kavramları anlatıyordu. Bu coğrafyada bireyin kendi hikâyesini yazabilmesi için devletten ve onun belirlediği iktisadi, sosyal ilişkilerden kendisini bağımsızlaştırması gerektiğini ifade ediyordu. Hür fikrin ve özgünlüğün yeşermesi için her anlamda kişinin bağımsız olması şarttı, onun için.</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“İlgili ve yan sanayilerin ortadan kalkmaya başlamış olan serbest meslek ve hizmetler veya esnaf dokusu yeniden çağa uygun ve geleceğe uyumlu bir şekilde teşekkül edecek ve teşkilatlanacaktır. Cemiyetin ve alt birimi sosyal grupların; ekonomik, sosyal, ahlaki ve hukuki yönden düzenlenmesi, derlenmesi ancak serbest meslek hizmetler dokusunun teşkilatlanması ve cemiyetteki manevi müesseselerin yeniden fonksiyonel hale getirilmesi ile mümkün olacaktır. Birlikler ve Yerel yönetimler arasında organik bağlar teşekkül edecek; çağın, hastalık ve bunalımlarından bölge izole olacaktır.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Projenin uluslararası yansımaları için ciddi bir fikri hazırlığı vardı. Ancak yeni doğmuş bir fikrin serpilmeden darbe almaması için çok fazla girmedi o konuya ancak tek bir alandan yaklaşım göstererek bir nevi buzdağının üstünü gösteri gibi açıkladı:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Bölge halkı değerlerine sahip olacak Karadeniz, Hazar, Basra havzalarına su boşaltan nehirleri vasıtasıyla üretim havzalarından su hakkı talep edecektir.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Bu cümle ile projenin çapını uluslararası bir alana çıkarıyor, bir nevi projeyi bir üst lige taşıyordu.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Son cümlesi ise daha ilginçti, devletin değil milletin emrine girmiş bir uzmanlar ve çalışanlardan bahsediyordu:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Birliklerde görev alacak uzmanlar ve teknisyenler birliklerin dolayısıyla üyelerin emrinde olacaklardır.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>2 saate yakın bir süre anlatmaya devam etti, Baydur. Projenin çıktılarının sadece hayvancılıkla kalmayacağını ifade etti. 450 bine yakın ailenin bu projeden gelir sağlayacağını gösterdi. Yaklaşık 9 milyar dolarlık bir ciroya ulaşacağını ancak bunun 5 milyar dolarlık bir kâr bırakacağını detaylarıyla ve detaylı hesaplarla ispat etti. DOĞBANK gibi bölgeye özel bir finans yapısını detaylandırdı. Projenin gerçekleşmesi için gerekli olan kanun ve mevzuatları hatta bunların çıkarılmasıyla ilgili hangi usullerin oluşturulması gerektiğini anlattı, salonda bulunan haziruna.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Sözlerini tamamlarken Fransız düşünür Roger Garaudy’nin coğrafya ve kader ilişkisine dem vurur gibi şu sözleri sarf etti salona:</p> <p>&nbsp;</p> <blockquote> <p>“Doğu Anadolu ve sahip olduğu ekolojiler Ön Asya'da benzeri olmayan değerli bir hazinedir. Asya'da Paropamis dağları, Tanrı dağları ile Kuzey Avrupa hariç tutulursa dünyada hayvancılık için en ideal bölgedir. Allah'ın bir armağanı olan bu bölgeden yeteri kadar yararlanamamak hem milletimize ve hem de insanlığa karşı suç işlemekle eş değerdir.”</p> </blockquote> <p>&nbsp;</p> <p>Sunumu tamamladıktan sonra eleştiri ve değerlendirme kısmına geçildi. Bazı konuşmacılar fikrin orijinalliğine dem vurdular. Bazıları ise neden böyle bir projenin başkaları tarafından bilinmediğini ifade ettiler. Niye uluslararası örneklerinin olmadığını söylediler. Kimileri ise zaten böyle bir projeyi kendilerinin de yaptıklarını hatta birazcık meraklı olsa Baydur’un kendisinin de bunu bilip emek vermesine gerek kalmayacağını söylediler. Tüm eleştirileri mantıklı mantıksız ayrımı yapmadan dikkate aldı, Baydur. Yaptığı çalışma bir vizyon ve sınır zorlayan projeydi. Böylesi bir çalışmayı ancak bu çaptaki insanların anlayacağını biliyordu. Örneğin, Aydın Menderes bunlardan biriydi. Proje öyle kapsamlıydı ki, meslektaşı ve arkadaşı Çetin Baydar, Erzurum’dan siyasete atılmak istediğinde bölge için vaatlerinin arasına bu projeyi de koymuştu.</p> <p>&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <p>Birkaç yıl sonra AK Parti, bir kurtarıcı edasıyla iktidara gelmiş, Kasım 2002’de Sami Güçlü Tarım Bakanı olmuştu. MÜSİAD Ankara şube başkanı Şerafettin Karademir Baydur’u iyi tanıyordu. Derinliğinin ve tarıma olan hâkimiyetinin farkındaydı: “Abi, senin kenarda durman olmaz.” diyerek Baydur’u bir nevi sürüklercesine Sami Güçlü’nün yanına götürdü. Sami Güçlü, iktisatçı olmasına rağmen Tarım Bakanı olmasına karar verilmişti. Muhtemeldir ki yurt dışında uzun yıllara sâri tecrübesi etkili olmuştu. Şerafettin Karademir, Baydur’u takdim ettikten sonra mutlaka istifade edilmesi gerektiğini söyledi, Güçlü’ye. Güçlü, nasıl istifade edebileceklerini bakmaları gerektiğini söyledi ve Şerafettin Karademir’e bilgi vereceklerini ifade etti. Günler günleri, haftalar haftaları kovaladı ve haftalarda ayları. Bir türlü haber çıkmıyordu, bakanlıktan. Üstelik tüm önemli ve icracı noktalara atamalar gerçekleşmişti. Şerafettin Karademir bu duruma içerleyerek bir öfke anında bakanlığa gitme kararı aldı. Yetişmiş, uluslararası başarısı olan ve her zerresine kadar memleket aşkıyla yanıp tutuşan bir insandan bakanlık neden istifade etmek istemiyordu, anlamakta zorluk çekiyordu. Bakanlık özel kalemini dinlemeden bakan odasına girdi hızlıca. Yarım saatlik bir konuşmanın sonucunda danışmanlık pozisyonunu kopartarak çıktı, odadan.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Bu görüşmenin ardından Şerafettin beyin ısrarıyla danışman olarak görev yapmaya razı oldu. Çünkü önemli olan üretmekti. Çalıştığı 7-8 aylık süre boyunca sembolik denilecek bir ücret karşılığında dönemin bakanlık projelerine kritik dokunuşlarda bulundu. Karamsardı ve her geçen gün bu karamsarlığı artıyordu. Kendisini ziyarete gelen oğluna yapılan hataları ifade etmiş ve ümitsizliğini hissettirmişti. O görüşmeden 15-20 gün sonra ilk pıhtı atma hadisesini yaşadı. Kısmi felç olarak uzunca bir süre tedavi gördü. Ardından bypass ameliyatı ve ikinci felç süreci onu yatağa bağladı ve bir daha kalkamadı.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Hayatı boyunca dağlara kafa tuttu. Onların yüksekliklerinden, azametlerinden uzak durdu. Bunu bir kibirle yapmadı. Aksine mütevazı hayatında küçük şeylerle mutlu olmasını bildi. Kibir yerine ali cenap bir tutumla dağlara gitmekten de imtina etmedi. Ancak hiçbir zaman dağlara ram olmadı. Büyük işler başarabileceğine inandı. Dağlara bakmak yerine; ileriye, ufka odaklandı.</p> <p>&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/baha-yilmaz" lang="" about="/yazarlar/baha-yilmaz" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Baha Yılmaz</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pa, 05/02/2021 - 01:41</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kategori/bilim" hreflang="tr">BİLİM</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-1790" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1620023257"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" content="Prof. Dr. Hasan Boynukara">Prof. Dr. Hasa…</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/1790#comment-1790" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Harika bir yazı Ve bu Harika…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Harika bir yazı<br /> Ve bu Harika insanları öğütüp durdu, öğütmeye devam ediyor. Planlama, gönül vermişlik yöntem birikim...ile iki Türkiyeyi yokluktan kurtarır. Sığlık vizyonsuzluk, nepotizm nobranlik öğütücü çarklar olarak dönmeye devam ediyor<br /> Teşekkürler</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=1790&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="fZECcExymTYbNoJhdpzJQkgWMGvaSooA0h7pe8HlI2I"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pa, 05/02/2021 - 14:01</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/1790#comment-1790" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-1791" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1620023257"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Mustafa Akın</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/1791#comment-1791" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Engin birikimi ve…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Engin birikimi ve çalışkanlığıyla tarım camiasında iz bırakmış, kilometre taşlarından birisi olmuş olan değerli meslektaşım ve ağabeyim merhum Baydur abimizin baskın yönlerini kısaca gözler önüne seren ustalık kokan yazınızı zevkle ve bir solukta okudum. Baydur abimizi bir kez daha rahmetle anarken size de huzurlu ve verimli bir ömür diliyorum.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=1791&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="-8sOlpFj2rDsdFj3YZapP5mV6Pi8n_fB0_XYacdzUro"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pa, 05/02/2021 - 16:04</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/1791#comment-1791" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-1792" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1620023257"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Aylin Şen Tekin</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/1792#comment-1792" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Böylesine değerli ve…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Böylesine değerli ve kıymetli insanların erkenden aramızdan ayrılmalarının üzüntüsünü derinden yaşarken. İnsanlığa memleketine bu kadar aşık ve fedakar olan Baydur bey ruhun şad olsun. Allah rahmet eylesin...</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=1792&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="20oQn5oNGRGmxU7n_ID-h-rSXHaC2SBBIE310v_gk2g"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pa, 05/02/2021 - 20:31</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/1792#comment-1792" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-2516" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1649440841"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Mustafa Aksakaloğlu</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/2516#comment-2516" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Kilit noktadaki insanları…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Kilit noktadaki insanları inandıramadığımız yada gerekli ilgi ve samimiyeti bulamadığımız böyle dev projeler tozlu rafları doldurmakla kalıyor. Bunların tozlanmasına sebep olanlar çok büyük bir vebal altında kalıyorlar. Neden böyle insanların kıymeti bilinmez ülkemizde? Güzel bir yazı tebrik ederim.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=2516&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="p9wePERnJ3Xi_akeGhCcE-TcSphm2g0LDMTqi3UoZDE"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Per, 04/07/2022 - 06:15</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/2516#comment-2516" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1166&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="wo3m4ovXwv9N4MCgZjtHxUUWzhBKJGXUETKgYLNvjFE"></drupal-render-placeholder> </section> Sat, 01 May 2021 22:41:30 +0000 Baha Yılmaz 1166 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/bir-ideal-adaminin-hikayesi-daglar-sana-gelmezse#comments İki Asır Evvel, İki Asır Sonra - 1 https://fikircografyasi.com/makale/iki-asir-evvel-iki-asir-sonra-1 <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">İki Asır Evvel, İki Asır Sonra - 1</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="rtejustify">Doksanlı yıllarda, bilgi çağının habercisi ve küresel devrimin en önemli aracı olan <strong>İnternet </strong>hızla dünyamızı sarıverdi.</p> <p class="rtejustify">Sosyal ilişkilerimizden, iletişim yöntemlerimize, eğitim sistemimizden hukuk anlayışımıza kadar bildiğimiz ne varsa alt üst edecek bu gelişmeden, <strong>devletin etkilenmemesi</strong> diye bir şey söz konusu olamazdı.</p> <p class="rtejustify"><strong>Bilgi toplumu devrimine</strong> bigâne kalamazdık. Bilgiye erişim tarihte hiç olmadığı kadar kolaylaşmış ve ucuzlamışken teknolojik atılımımızı yapmamız şarttı.</p> <p class="rtejustify">Devlet adamlarımız derhal işe koyuldular.</p> <p class="rtejustify"><strong>“E-Dönüşüm Türkiye Projesi”</strong>, 2000’li yılların başında hazırlanan Acil Eylem Planı’nda kendine yer buldu. Söz konusu projenin koordinasyonu, izlenmesi, değerlendirilmesi ve yönlendirilmesi ile ilgili olarak DPT Müsteşarlığı görevlendirildi. 27 Şubat 2003 tarihinde yayımlanan Başbakanlık Genelgesi ile e-Dönüşüm Türkiye Projesi’nin amaçları, kurumsal yapısı ve uygulama esasları belirlendi.</p> <p class="rtejustify">e-Dönüşüm Türkiye Projesi’nin koordinasyonunu yürütmek, kamu kurumlarının bilgi ve iletişim teknolojisi yatırımları arasında eşgüdüm sağlamak ve bilgi toplumu olma yolunda atılması gereken adımlara ilişkin “Bilgi Toplumu Stratejisi ve Eylem Planını” belirlemek üzere 2003 yılı Mart ayında DPT bünyesinde <strong>Bilgi Toplumu Dairesi (BTD)</strong> kuruldu.</p> <p class="rtejustify">Bu kez geç kalmayacak, doğru zamanda doğru hamlelerle gelişmiş dünyayı yakalayacaktık.</p> <p class="rtecenter">***</p> <p class="rtejustify"><strong><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/istanbul/historic-271784_1280_0.jpg" style="float:left; margin-right:20px" />Ahmet Hamdi Tanpınar</strong>, Tanzimat devriyle beraber asırlardır uç uca eklenen zincirin koptuğunu, <strong>“devam ve bütünlük fikrini”</strong> kaybettiğimizi söyler. Her ne kadar bu, acı bir hakikat olarak karşımızda dursa da 2000’li yıllarda canlı şahitliğini yaptığımız bu girişimlerin mahiyetini hakkıyla kavramanın yolu, biraz da o kopan halkaları incelemekten, <strong>Devlet-i Âliyye</strong>’nin son asrında yaşananları öğrenmekten geçiyor.</p> <p class="rtejustify">Yaklaşık 200 sene önce de buna çok benzer bir hava vardı ülkemizde.</p> <p class="rtejustify">Osmanlı devletinin yöneticileri de tıpkı 2000’li yılların yöneticileri gibi değişen dünyaya ayak uydurmak için atılması gereken adımları, içilmesi mecburi <strong>acı ilaçları</strong>, hayata geçirilmesi zorunlu olan reformları tartışıyorlardı.</p> <p class="rtejustify">Ordularımız modern batı orduları karşısında üstünlüklerini artık kaybetmişlerdi. Koca imparatorluk girdiği savaşları kaybetmeye ve yavaş yavaş küçülmeye başlamıştı. Problemi derhal tespit etmek ve çözmek gerekiyordu.</p> <p class="rtejustify">Dünyanın süper gücü, eski parlak günlerine dönmek mümkün olmasa bile en azından ayakta kalmanın yollarını arıyordu.</p> <p class="rtejustify">Askeri sahada bize karşı üstünlüklerini çok acı tecrübelerle öğrendiğimiz Avrupa ülkelerinden öğrenip hayatımıza katmamız gereken çok şey vardı.</p> <p class="rtejustify">16. yüzyıl Avrupa’sında düzenli ordunun en iyi örneği sayılan, 17. asırda bile Avusturya - Almanya'ya karşı niteliksel üstünlüğünü sürdüren <strong>“Osmanlı Kapıkulu Ocakları”</strong> eski parlak günlerinden çok uzaktı.</p> <p class="rtejustify">18. yüzyılda Avusturya'da ve sonraları Rusya'da düzenli ordular kurulmuştu ama bunun olabilmesi için bu ülkeler sanayilerini geliştirmiş, merkezi maliye teşkilatını kurmuş, teknik eğitim veren askeri okullar açmış ve askeri cerrah yetiştirebilecek tıp okulları kurmuşlardı.</p> <p class="rtejustify">Her şeyden önce <strong>eğitim sistemimizin ıslahı</strong> şarttı.</p> <p class="rtejustify">Matematik, tıp ve mühendislik dallarında medrese dışı bir eğitim düzeni getirmek şart görünüyordu.</p> <p class="rtejustify">19. yüzyıl ıslahatçıları oldukça radikal ve bütüncül bir yol izlediklerinden, ordunun reformunu, eğitimin, maliyenin ve tüm idari sistemin yeniden düzenlenmesiyle paralel olarak ele alıyorlardı.</p> <p class="rtejustify"><strong>2000’li yılların “reformatörleri”</strong> de geniş kapsamlı bir reform planladılar.</p> <p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/soyut/server-2160321_1280.jpg" /></p> <p class="rtejustify">E-Dönüşüm temelde iki ana gayeye hizmet edecekti: Bir yanda bürokrasinin azaltılması, resmi işlemlerin kolaylaştırılması ve hızlandırılması sağlanırken, öte yanda seksen milyona yaklaşan nüfusu tek merkezden idare etmeyi kolaylaştıracak ve politika yapımını kolaylaştıracak şekilde, sağlıklı veriler merkezde toplanacaktı.</p> <p class="rtejustify">Ama ne yazık ki meselenin diğer yapısal reformlarla ilişkisi ve <strong>insan kaynağı boyutu</strong> yeterince önemsenmemişti.</p> <p class="rtejustify">Tüm mevzuatın yeni teknolojilerle kurulacak sistemlere uygun hale getirilmek üzere elden geçirilmesi ve bu teknolojilerin üreticlerinin ve kullanıcılarının eğitilmesi gerekiyordu.</p> <p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/istanbul/haydarpasa-1057113_1280.jpg" /></p> <p class="rtejustify">İki asrı aşkın süredir en temel sorunumuz olan <strong>“kaht-ı rical”</strong>, yani yetişmiş insan kaynağının eksikliği sorunu belki biliniyordu ama bu problemi çözecek adımlar atılamadı.</p> <p class="rtejustify">Yaklaşık iki asır evvel, III. Selim devrinde kurulan Kara harp okulu (<strong>Mühendishane-i Berri-i Humayun</strong>) Avusturya örneğine göre düzenlenmişti. Bu okullarda eğitim için Almanca, Fransızca gibi dillerin öğrenilmesi ve Avrupalı öğretmenlerin getirilmesi zorunluluğu doğmuştu. Yabancı öğretmen getirme konusunda isteksiz ve tedirgin olan İkinci Mahmud, Müslüman öğretmen getirtmek için Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'ya başvurmuştu. 21. Asrın siyasileri ve bürokratları İkinci Mahmud’un aldığı cevabı hatırlasalardı, muhtemelen e-dönüşüm eylem planlarının en önemli ayağını nitelikli insan kaynağı yetiştirmek olarak tadil ederlerdi. İkinci Mahmud’a aldığı cevapta şöyle deniliyordu:</p> <blockquote> <p class="rtejustify">“Müslümanların arasında henüz modern askerlik ve fenden anlayan bulunmamaktadır.”</p> </blockquote> <p class="rtejustify"><strong>Peki 2000'li yılların reformcuları aynı soruları sormuşlar mıydı?</strong> Sordularsa ne cevap almışlardı? <strong>"Müslümanlar arasında"</strong> çok sayıda, birbirlerinden farklı ve her biri devasa boyutlara erişecek&nbsp;bilişim sistemlerini kurgulayıp inşa edebilecek ve sonrasında devamlılığını sağlayabilecek seviyede, <strong>"bilişimden anlayan"</strong> bulunmakta mıydı?&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Bu konuyu incelemeye inşallah devam edeceğiz…</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/salih-cenap-baydar" lang="" about="/yazarlar/salih-cenap-baydar" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Salih Cenap Baydar</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pa, 04/02/2017 - 09:16</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kategori/bilim" hreflang="tr">BİLİM</a></li> <li><a href="/siyaset" hreflang="tr">SİYASET</a></li> <li><a href="/kategori/bilisim" hreflang="tr">BİLİŞİM</a></li> </ul> </div> Sun, 02 Apr 2017 06:16:01 +0000 Salih Cenap Baydar 452 at https://fikircografyasi.com Yeni Pozitivizm Tehlikesi https://fikircografyasi.com/makale/yeni-pozitivizm-tehlikesi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Yeni Pozitivizm Tehlikesi</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/haruspex.jpeg" style="width:100%" /></p> <p class="rtejustify">Eski Roma'da «Haruspex» ismiyle anılan kahinler vardı. Kurban edilen hayvanların sakatatlarına bakarak gelecek hakkında kehanetlerde bulunurlardı. Özellikle 'makro alemin aynası' olarak kabul edilen karaciğer onlar için çok elzemdi.&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Günümüzle kıyas(analoji) yapmamız icab ederse; karaciğerin şekli, rengi, kıvamı ve dokusunu inceleyerek kanıt arayan bir uzman sayılabilir Haruspex. Bilimsel olarak ifade edersek; karaciğer değerleri ile meteorolojik hadise arasında ilinti kuran kişidir.* »Big Data« çağının öngörüleri de biraz ona benzemeye başladı. Nedendir bilinmez, tüm dünyada gerek araştırma sonuçları gerek kamuoyu yoklamaları giderek yanlış çıkmaya başladı...İnanmayan seçim sonuçlarına baksın!</p> <p class="rtejustify">Biliyorsunuz matematikde değişik ispat yöntemleri bulunur: Örneğin, 'Ters Durum İspatı'. Bize verilen kabullerden yararlanarak istenileni bulmak yerine, istenilenin olmaması (değilinin olması) durumunda, kabullerimizin de olamayacağını (yani değillerinin doğru olması gerektiğini) göstermeye dayanan bir ispat tekniğidir. Batılılar bu yönteme 'Reductio ad absurdum' diyor. Yine &nbsp;'Çelişkiyle İspat Yöntemi'nin kıyas işlevi istatistikte çok kullanılır. Ona da 'Reductio ad improbabile' diyelim. Hipotez aynen alınırken, hükmün bir parçası olumsuz alınır ve bir çelişki ortaya çıkarılır. O zaman yanlışın baştaki kabule dayandığı söylenerek &nbsp;ispat yapılır.&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Şimdi yukarda verilen örnekten yola çıkarak düşünelim: Karaciğer Okuması ve &nbsp;Hava Tahmini arasında anlamlı bir anlamlı bir ilişkinin mevcut olduğunu ispatlamak istiyorsak, tesadüfi bir karşılaşmanın karşı iddiasını 'yanlışlamak' durumundayız. Bu olasılığın son derece düşük olduğunu göstermeliyiz. Matematikte en bilinen ve en kolay ispat yöntemi 'Doğrudan İspat' istatistikten yararlanan bilim dallarında geçersizdir. Çok önemli bir sonuç dahi bizi esastan yanıltabilir. Örneğin; her reçetede ilacın iki türlü etkisi olduğu yazılıdır: Bilinen ve bilinmiyen.&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Günümüzde «kanıtlanmış» etiketi sanayi ve ticarette tüm kapıları açıyor. Artık araştırmacılar için 'Bulgular doğru mu?' sorusu yeterli değil, 'Acaba bulduğum sonuç hangi 'Test'i geçer? ya da hangi 'Sertifika'yı alabilirim? kaygısı ağır basıyor. Bilim dünyasında 'yeni pozitivizmin' ayak seslerini duyar gibiyiz. Bilim çevrelerinden 'elimizin altında o kadar çok bilgi ve veri var ki, nedensellik yerini doğrusal ilişkilere bırakacak. Artık teori ve taslak aramaya gerek kalmayacak' sesleri yükseliyor.</p> <p class="rtejustify">Bilgisayar mühendisleri tarafından yürütülen bu çalışmalara duyulan ilgi ve beklenti gerçekten büyük. Verilere 21. yüzyılda keşfedilen « yeni petrol» gözüyle bakılıyor. «Big-Data Stratejisi» ile herşeyin daha iyi olacağına inanan kamu kurumları ve özel şirketler birbiriyle yarışıyor. Bilgi-işlemi kolaylaştırdığı tesbiti dışında Big-Data konusunda yöneticilerin bilgi sahibi olduğu da söylenemez. Halbuki kaynak toplamak yeni bir uygulama değil. Tek fark «veritabanlı» bilim anlayışında doğa bilimin iki eski geleneğinin buluşması: Karşılaştırmalı doğa tarihi ve deneysel fizik işbirliği artıyor. Ancak telif, mülkiyet ve statü konusunda yeni soru(n)lar çözüm bekliyor.</p> <p class="rtejustify">Cambridge Üniversitesi öğretim üyesi Michal Kosinski Facebook'taki verilere dayanarak insanların kişiliğini ve onların davranışlarını tahmin edecek yeni bir yöntem geliştirmiştir. OCEAN isimli bu model; psikolojiden ödünç alınan boyutları (deneyim, dürüstlük, dışa dönüklük, uzlaşmacılık ve nevrotiklik) kullanarak kişilik analizleri yapabilmektedir. Facebook, Twitter ve YouTube aynı amaçla ortak Bilgi Bankası kurmuştur. Google ve Amazon'un da müşteri profili çıkardığını zaten biliyoruz. Cambridge Analytica isimli şirket bu amaçla seçimlerde siyasi partilere hizmet vermektedir. Deep Learning denilen yapay zekalar sayesinde kamuoyunu etkilemek kolaylaşmış gözükse de, insan davranışını ve ilişkileri belirleyen 'illiyet' meselesine algoritmik yaklaşımlar henüz çözüm bulamamıştır.</p> <p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/haruspex2.jpg" style="width:100%" /></p> <p class="rtejustify">Burada geleceğe ışık tutmayı amaçladığımızı tekrar belirtelim. Çünkü sürekli bilgi üreten ve biriktiren merkezler David Hume'ye atıf yapmaktadır. Hume göre; ''korelasyonlar gözlemlenir, nedensellikler değil''. Bu ifade doğru ve ikinci bir önermeyle amacından saptırılmadığı sürece zararsızdır. Yani; sadece gözleme izin verilirse, nedensellik bir kenara atılır.</p> <p class="rtejustify">Burada bilimin asıl görevini tekrar hatırlayalım: Yaşadığımız dünyayı açıklamak. Ve onun içinde tek bir şeye ihtiyacımız var: Tasavvur. Çünkü o tüm kuramların anasıdır. Toplanan verileri nasıl değerlendirirsek değerlendirelim, sonuçta bir karar vermek zorunda kalacağız: Hangi bilimi istiyoruz? Veri bankalarında arkeolojik kazılar mı yapacağız yoksa mütemadiyen tasavvurlarımıza mı başvuracağız? Olayları tahmin etmek mi yoksa anlamak mı istiyoruz? &nbsp;Yanıtı 'ya ya da' ikilemine indirgemek elbette zor. İkisini birden istediğimiz aşikar. Ancak karmaşık olaylarda bu iki epistemik hedef &nbsp;ayrışıyor. Araştırmalara tek yanlı bir anlayış hakim oluyor. &nbsp;</p> <p class="rtejustify">Özetlersek; her çağ kendi 'mitolojisini' üretir. 'Big Data' efsanesi de bağlamların seri üretimini şart koşmaktadır. İnternet çağında bilgi dalgalarıyla boğuşurken, araştırmacıların vazgeçemeyecekleri &nbsp;tek araç 'istatistik'e mühim görevler düşecek.&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Tek korkum 'Haruspex' lerin yeniden hortlamasıdır.&nbsp;</p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <hr /> <p class="rtejustify"><br /> &nbsp;* Yine «Haruspex» dışında siyasi ve sosyal işlerde Tanrıların rızası olup olmadığını göksel işaretlere veya kuşların uçuş yönüne bakarak yorumlayan «Augur» vardı.&nbsp;</p> <p class="rtejustify"><br /> &nbsp;</p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/alaattin-diker" lang="" about="/yazarlar/alaattin-diker" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Alaattin Diker</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Cu, 12/09/2016 - 07:30</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kategori/bilim" hreflang="tr">BİLİM</a></li> </ul> </div> Fri, 09 Dec 2016 04:30:41 +0000 Alaattin Diker 399 at https://fikircografyasi.com Kiralık Ev Bulur Gibi Bilimsel Eser Üretmek https://fikircografyasi.com/makale/kiralik-ev-bulur-gibi-bilimsel-eser-uretmek <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Kiralık Ev Bulur Gibi Bilimsel Eser Üretmek</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Belirli bir yönteme riayet ederek bilimsel eser üretmek, genellikle, çok zor, çok karışık bir iş gibi algılanır. Oysa öyle değildir. Gündelik hayatımızda her gün, kolaylıkla yaptığımız çok basit bir iş yapar gibi bilimsel eser üretmemiz mümkündür.</p> <p class="rtejustify">Bilimsel bir eser ortaya koymak;&nbsp; neyi (1) tahkik edeceğimiz, neyi (2) araştırıp inceleyeceğimiz, neyi (3)soruşturup muhakeme edeceğimiz sorularının cevabını vermek ve (4)elde edilenleri serilmemekten ibarettir. Nasıl tahkik edeceğimiz, nasıl araştırıp inceleyeceğimiz, nasıl soruşturup muhakeme edeceğimiz sorularının cevabı ise bilimsel araştırmalarda kullanılan yöntemi göstermektedir.</p> <p class="rtejustify">Bu çok önemli: Zira bir insanın ağırlığı metre, boyu gram ile ölçülemez. Tıpkı vitrine bakarak ekmeğin tazeliğinin bilinemeyeceği gibi, bilimsel çalışma da mutlaka, belirli bir yönteme göre gerçekleştirilmelidir. Esasen, bilimsel bilgi ile diğer bilgi türleri arasındaki yegane fark; bilimsel bilginin belirli bir yönteme riayet edilerek üretilmesidir ve yönteme riayet, aynı zamanda, üretilen bilginin objektivitesini güvence altına almaktadır. Elbette ki, çok taze ekmeğin sabah sabah çokça tüketilmesinin hazımsızlık yaratacağına ilişkin bilgi veya deneyim eksikliğinin mide rahatsızlıklarına neden olabileceği gibi, belirli bir konuda birikim ve deneyim sahibi olmayanların, ne yaparsa yapsın, o alanda bilimsel bilgi üretmesi mümkün değildir.&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Gündelik hayat etkinliklerimizden bir örnek seçerek, bilimsel çalışma gerçekleştirilirken söz konusu olan süreç ve aşamaları somutlayabiliriz:</p> <p class="rtejustify">Tayin ya da iş değişikliği veya eğitim, nedeni ne olursa olsun bir başka kentte yaşamamız gerekiyor. Yapılması gereken ilk iş, ikamet edilecek bir yer bulmaktır. Misafirhane ya da otel olabilir ama mademki uzun süreli yerleşmek söz konusu, kalacak bir ev bulmak en uygun seçenektir. Buna bilimsel çalışmalarda SORUNSAL diyoruz. Konaklama mecburiyetine AKSİYOM diyoruz. Normal koşullarda insanlar sokakta kalmaz. Banklarda konaklamaz. Yani, belirli bir mekanda yaşayan bir kişi ve özellikle ailelerin konaklama ihtiyacı; tartışılması veya sınanması gereken, mecburiyetinden kuşku duyulabilecek bir durum değildir. Buna Aksiyom denir. Bilimde aksiyomun geçerliliği, “Apaçıklık İlkesi” gereği, teste ihtiyaç duymadan, olgusal tekabüliyeti sorgulanmadan, peşin hükümle kabul edilir. Postüla daha çok matematik, geometri gibi disiplinlerde geçerlidir. Onun olgusal bir yanı yoktur. Metafiziktir ve doğruluğu genel uzlaşım gören bir ilkedir. Uzlaşı bozulmadığı sürece geçerlidir. Ama aksiyomun eninde sonunda olgusal bir zemini bulunmaktadır ve çok zor olmakla birlikte apaçıklığı ile ilgili kuşkulu durumlar söz konusu olabilir. Örneğin “her canlı iletişim kurar” bir aksiyomdur ama zaman içinde sadece insan varlığının iletişim (communication) kurduğu, diğer canlı varlıkların arasındaki etkileşimin sadece haberleşme (news) olduğuna dair yeni bir genel aksiyomatik ilke benimsenebilir. Kısacası, bilimin yapılabilmesi için apaçıklık ilkesine riayet etme zorunluluğu vardır ve her disiplin mutlaka, belirli bir aksiyoma ihtiyaç duyar.</p> <p class="rtejustify">Demek ki, yeni bir kentte konaklama (AKSİYOM) mecburiyeti bir ev bulma zorunluluğu (SORUNSAL)nu doğurmaktadır. Bu durum pek çok alternatif arasında bir tercihte (TAHKİKAT) bulunmayı gerektirmektedir. Kentte her yere ulaşım mümkün mü? Nereler pahalı, nereler ucuz? İşyeri kentin hangi bölgesinde? Hangi semtte kiralık konut yaygın? Elektrik, su gibi altyapı hizmetleri nerelerde sorunsuz? Güvenlik yeterli mi? Sanat, kültür, eğlence, alış veriş, sağlık, kişisel bakım mekanları nerelerde? Sosyal prestiji yüksek aileler nerelerde ikamet ediyor? Şehir içi ulaşım kolay mı ve geç saatlerde eve dönüş mümkün mü? Bütün bu ve benzeri pek çok soruya ilişkin birer yargı (ÖNERME) oluşturmak gerekiyor. Bu yargılardan bir tanesi tercih ediliyor ve prestijli insanların oturduğu bir semtte ev kiralamanın, kent sakinleri nezdinde kabul ve itibar görmeyi daha kolay sağlayacağı (ÖNGÖRÜ) düşünülerek, karar veriliyor: “İtibarlı bir aile görüntüsü (BAĞIMLI DEĞİŞKEN) sergilemek için merkezi bir semtten ev kiralamak (BAĞIMSIZ DEĞİŞKEN) gerekir” yargısı (HİPOTEZ) ile tercihimizi belli ediyoruz. Bizim tercihimizi ortaya koyan bu yargı (HİPOTEZ), aynı zamanda, neye göre (PARADİGMA), nasıl (YÖNTEM) ev kiralayacağımızı da belirlemektedir.</p> <p class="rtejustify">Artık aldığımız bu kararları uygulayabilir, planlamaları gerçekleştirebiliriz. Önce kapsamlı bir araştırma yapmamız gerekir. Prestijli aileden insanlar ne anlıyor? Eğitimliler mi prestijlidir, zenginler mi? Bürokrat, doktor, mühendisler mi olmalı komşularımız, esnaf, tüccar mı? Çok süslü, gösterişli bir ev mi prestij göstergesidir, sade, şık ve estetik olan mı? Bütün bu tanımlamalar, betimlemeler, açıklamalar (DOLAYLI GÖZLEM)’dan sonra karar verilen semtin mahallelerindeki sokaklarında bulunan kiralık evlerin tek tek gözden geçirilmesi, incelenmesi (DOLAYSIZ GÖZLEM) söz konusudur. Bu inceleme evresinde pek çok soru sorulmaktadır: “Kirası ne kadar”, “Kaç odası var”, “Yan dairede kimler oturuyor?” “Hiç hırsızlık oldu mu?” “Otobüs durağı nerede?” Bu ve benzeri pek çok soruya ilişkin yargılara ASSUMPTİON diyoruz. Hipotezden farkı; dolaysız gözleme ilişkin geçici sayıtlılar olmasıdır. ‘Evet’lenmesi veya ‘hayır’lanması ya da bağımlı - bağımsız değişken ilişkisi öngörmesi gerekmez. Sadece işe yarayıp yaramadığı önemlidir. Ev kiralamaya karar vermeden önce, ziyaret edilen evler ve çevreye ilişkin ayrıntılı bilgi (VERİ/DATA/HAM BİLGİ) edinilmektedir. Artık tüm bilgileri belirli bir öncelik sırasına göre birbirleriyle ilişkilendirmek ve bunları bir araya getirmek, derleyip toparlamak (SİSTEMATİK YAPI VE RAPORLAMA) gerekmektedir. Nihayetinde ev tutulacak, kontrat imzalanacak(SONUÇ), ev tefriş edilirken, daha önce hiç yapılmamış yeni (MODELLEMELER) düzenlemeler denenecek (İCAT), çevrede ne var ne yok hepsi öğrenilmeye (KEŞİF) çalışılacaktır. Bütün bu işler ifa edilirken; ya bazı telkin ve tavsiyelere riayet (MALUMAT) edilecek ya da kişisel zevk ve beğenilere itimat (MARİFET) edilecektir. Kimi zaman kandırılma kaygısı ile telkin ve tavsiyeler ret edilecektir. Bazen imkanlar el vermediği için zevk ve beğenilerden ödün verilecektir. SONUÇ’ta ev tutulmuştur, yerleşilmiştir. Artık konuklar eve davet edilebilir ve hoş bulduk partileri veya ziyafetleri verilebilir. Elbette, davetinize icabet edecek (JÜRİ ÜYELERİ VEYA ELEŞTİREL OKURLAR) konuklarınız belirli birtakım niteliklerine göre seçilmiş olacaktır.&nbsp;&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Bu SONUÇ pek çok SORUNSALa zemin teşkil edebilir. Soru şudur: “Bir kentin merkezi semtlerinde prestijli aileler ikamet ediyorsa, neden kentlerin banliyölerindeki nezih sitelerde, plazalarda, bu denli göz alıcı villalar, konutlar inşa ediliyor?” Bu soru, yeni bir sorunsalın tetikleyicisidir. Belki de, dominant paradigmanın takviye veya ikame edileceği ve yeni paradigmaların kurulacağı yeni bir bilimsel temponun enerji kaynağını teşkil edecektir. Görülmektedir ki, bilimsel faaliyet gündelik bir etkinliktir ve bu denli yalın, olağan, sıradandır.</p> <p class="rtejustify">Bu tespitin en önemli ve en öncelikli birinci sonucu şudur: Bilimsel bir faaliyet; belirli bir dönemin, belirli bir popülasyonun, belirli bir ideolojinin, anlayışın veya imkanların eseri olamaz ve asla bir misyonla yükümlü tutulamaz. Bilim, insan varlığının bulunduğu her yerde olabilir. İnsanlık tarihinin her döneminde var olmuştur. Her anlayış ya da kültürün veya toplumsal oluşumları yahut medeniyetin bilim yapma faaliyetleri mutlaka söz konusudur. Bu tespitin ikinci çok önemli sonucu ise şudur: İster gündelik bir yaşam pratiği söz konusu olsun, isterse kapsamlı bir akademik faaliyet; bütün bunlar dört insani teçhizat sayesinde gerçekleştirilmektedir. Bunlar; akıl, mantık, zeka ve bilinçtir.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p> <p class="rtejustify"><strong>AKADEMİK ESER KRİTERLERİ</strong></p> <ol> <li class="rtejustify">Her akademik makale, genel kabul gören bir yöntem olarak, şu tür yapısal özelliklere sahip olmalıdır:</li> </ol> <ul style="list-style-type:circle"> <li class="rtejustify">Makalede öncelikle ele alınan sorunsal serimlenmelidir. Makalenin kaleme alınma gerekçelerini teşkil eden bu serimleme ile, okura, makalenin “ne işe yaradığı” ve “hangi pragmatik veya etik sonuca varılacağı” gösterilmelidir.</li> <li class="rtejustify">Anahtar kavramlar açıklanmalı (akademik makalelerin anahtar kavramları asla ve asla okul sözlükleri ile açıklanamaz), mümkünse bu kavramlara ilişkin tartışmalara değinilmeli ve kavramların hangi anlamlarda kullanıldığına ilişkin bir değerlendirme yapılarak, kavramsal tanım ve tutarlılık okura gösterilmelidir.</li> <li class="rtejustify">Sorunsal serimlenip, kavramsal düzenek açıklandıktan sonra, konuya ilişkin önceki çalışmaların, ele alınan bağlamla sınırlı biçimde dökümü yapılmalı ve okur konuya ilişkin birikime aşina kılınmalıdır.</li> <li class="rtejustify">Konu ele alınmaya başladığında, buna uygun bir raporlaştırma sistematiği çıkartılmalıdır. Sözgelimi, önce konuya ilişkin lehte ve aleyhteki tezler dile getirilip değerlendirilmeli; sonra da yazar kendi tercihinin altını çizmeli, mümkünse bir sentez ortaya koymalıdır. Nihayet bu sentez bir teste tabi tutulmalıdır. Bu aşamada yazar, ya yapılmış ampirik çalışmalarla kendi tezini sınayabilir ya da kendisi ampirik bir çalışma ile yaklaşımını test edebilir.</li> <li class="rtejustify">Bu yöntemle elde edilen bulgular, son bir değerlendirme ile -şayet varsa modeline veya örnek aldığı prototipine oturup oturmadığını belirgin kılacak biçimde- toparlanarak işlenmeli ve ulaşılan “vargı”lar, konuya ilgi duyması muhtemel araştırmacıların değerlendirmelerine sunulmalıdır.</li> </ul> <p class="rtejustify">Sıradan bir makalede aranan bu metodolojik ilkeler, akademik bir eser söz konusu olduğunda daha fazla önem kazanmaktadır. Buna göre, sıradan bir makale format veya sınırlarını aşan ve kitap boyutlarını bulması muhtemel bir ‘Akademik eser’de, belirli bir bilimsel disiplinin kapsam ve sınırları içinde, belirli bir paradigmanın, belirli bir parametreyi açıklama kapasitesini ortaya koymaya yönelik bir akademik çaba sarf edilmiş olmalıdır. &nbsp;</p> <p class="rtejustify">Buna göre;</p> <p class="rtejustify">Akademik eser, (A) belirli bir aksiyomatik çerçeve içine alınmış olmalıdır ki, onun hangi bilimsel disiplinin kapsam ve sınırları içinde yer aldığı belirlenebilsin. Akademik eser, söz konusu aksiyomatik çerçeve içindeki (B) paradigmaları yarıştırmalı; onların belirli bir parametre ya da fenomen veya case’i açıklama kapasitelerini göstermeli ki, ilgili olduğu akademik alana yeni bir katkı sağlamış olsun. Akademik eser, tercih edilen paradigmayı bir (C)model olarak tasarlamalı veya taslak haline getirmeli ki; pragmatik amaca uygun olarak, bu modelin (kimi durumlarda prototip), işlerliği veya işe yararlılığı gözler önüne serimlenmiş (exploration) olsun. &nbsp;</p> <ol> <li class="rtejustify">Kuşkusuz ki Akademik eser, sadece belirli bir disiplinin sınırları dahilindeki paradigmaların, &nbsp;parametre açıklama kapasitelerini serimleme çabasından ibaret olmak zorunda değildir. Akademik eser, sadece pragmatik amaçlara yönelik olarak değil, etik ve kritik amaçlara yönelik olarak da tanzim edilebilir. Bu durumda Akademik eser, bilinen ve belirli ölçüde etkinliği olan olağan bilim paradigmasının, bu gücünü sınamaya yönelik olarak, üstelik de, makale boyutlarında hazırlanabilmektedir. Bu içerikteki akademik eserde, irdelenen paradigmanın iddiaları, birer assumption olarak formüle edilerek sınamalara tabi tutulmaktadır.&nbsp; &nbsp;&nbsp;</li> </ol> <p class="rtejustify">Örnek bir makale; Todd Gitlin “<em>Media Sociology: the Dominant Paradigm”</em>, Ed. Boyd-Barret ve Newbold, Approaches to Media a Reader, Arnold, 1995). Maslow’u faktör analizi ile kritik eden daha ilginç bir makale, Wahba ve Bridwell, “<em>Maslow Reconsidered: a Review of Research on the Need Hierarchy Theory</em>”, Ed. Steers ve Porter, <strong>Motivation and Work Behavior,</strong> Mc Graw –Hill Publishing Company, 1987)&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p> <ol> <li class="rtejustify">En yetkin akademik eserler, belirli bir disiplinin disipline olmasına vesile olan köşe taşı eserler olarak hazırlanmaktadır (İletişim Bilimi açısından tipik bir örnek eser: Joseph T. Klapper, <strong>The Effects of Mass Communication</strong>, The Free Press of Glencoe, 1963). (Daha mütevazi bir örnek makale: Harold Mendelsohn, “<em>Sociological Perspectives on the Study of Mass Communication”</em>, Der.; Dexter veWhite, <strong>People, Society, and Mass Communications</strong>, The Free Press of Glencoe, 1963). Buna göre, belirli bir akademik alan kapsamında ortaya atılmış tüm eserler derlenip toparlanarak (logical), belirli bir takım niteliklerine göre; ayrıştırılarak, birbirlerine eklemlenerek, kategorize edilerek, taxonomiler halinde bilim insanlarının değerlendirmelerine sunulmaktadır. İlgili bilimsel alanın bu sayede, bilimsel bir hüviyet kazanmasına katkı sağlanmaktadır. Böylece, dağınık ve bilimsel görünümden mahrum bir yığın üretim sistematik hem bir bütünlük kazanmış olmakta hem de bu alanda çalışacak bilim insanlarına, hangi bağlamda ne tür akademik çalışmalar yapacaklarına dair, yol işaretleri sunulmuş olmaktadır.&nbsp;&nbsp; &nbsp;</li> <li class="rtejustify">Son olarak Akademik eser, çok daha nadir olarak, belirli bir bilimsel disiplinin kuramsal alanını inşa edecek nitelikte hazırlanabilmektedir ki, bu bağlamdaki akademik eserler, belirli bir akademik alanın kapsam ve sınırlarını tayin ve takdir edecek kadar yetkin eserler olarak ortaya çıkmaktadır. Blalog’un Kuramsal İnşa (Hubert M. Blalock, JR. Theory Construction) isimli eserinde betimlediği özellikleri taşıyan bu eserler, kimi zaman yeni bir bilimsel disiplinin kurulmasına vesile olacak kadar önem arz etmektedir. (İletişim bilimi açısından önemli bir örnek eser: P. Watzlawick, J. Helmick Beavin, ve Don D. Jackson <strong>Une Logique de la Communication</strong>, (İngilizce orijinali; Pragmatics of Human Communication), Editions du Seuil, 1972).&nbsp; Ancak açıktır ki, bu düzeydeki akademik eserler nadiren üretilmektedir. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</li> </ol> <p>&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/cengiz-anik" lang="" about="/yazarlar/cengiz-anik" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Cengiz Anık</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pa, 10/16/2016 - 14:53</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/bilim" hreflang="tr">BİLİM</a></li> </ul> </div> Sun, 16 Oct 2016 11:53:59 +0000 Cengiz Anık 355 at https://fikircografyasi.com Beynimizi Etkin Kullanmak: Yaşlılıkla İlgili Mitler ve Gerçekler https://fikircografyasi.com/makale/beynimizi-etkin-kullanmak-yaslilikla-ilgili-mitler-ve-gercekler <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Beynimizi Etkin Kullanmak: Yaşlılıkla İlgili Mitler ve Gerçekler</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="rtejustify"><br /> &nbsp;</p> <p class="rtejustify">A. Özdemir adlı “sanal âlem”den tanıştığımız bir dostumuz var. Sağolsun, hiç üşenmez, hemen her gün bir mesaj gönderir. Kimi âyet, kimi hadis, kimi çok güzel dualar içeren mesajlar. Her birinden alınması gereken bir ders, bir öğüt, bir uyarı vardır. Kimi mesajlar da daha çok kişisel gelişim ve hayat dersleriyle ilgilidir. Bunlardan biri, aşağıda detaylarını göreceğiniz gibi, beynimizi ömrümüz boyunca aktif tutmanın ve geliştirmenin yollarıyla ilgilidir. Kendisine teşekkürlerimle, yaşı yarım asrı devirmiş, yaşlanmaya yüz tutmuş bir kardeşiniz olarak, yaşlılık ve beyni kullanmak üzerine bazı mitler ve gerçekleri, hafifçe yeniden düzenleyerek, sizinle de paylaşıyorum. Bunların teyidini de, bir başka dostumuz, N-beyin uzmanı Sinan Canan’a havale ediyorum!</p> <p class="rtejustify"><strong>1. MİT: Beyin hücrelerimizi doğduğumuz andan itibaren yıldan yıla ve düzenli olarak kaybederiz.</strong></p> <p class="rtejustify">GERÇEK: Beyin hücrelerimizin (nöronlar) sayısı ille de azalmaz, duruma göre çoğalabilir de. İnsan beynindeki “kök” hücreler, belirli bir süreyle kısıtlı olmaksızın yeni nöronlar yaratabilir ve nispeten yararsız olan nöronlar, uygun koşullar altında ve süresiz olarak, diğer nöronlarla sinyal alışverişi sağlamak için, dallanıp budaklanır.</p> <p class="rtejustify"><strong>2. MİT: Yaşlandıkça daha zeki olamayız.</strong></p> <p class="rtejustify">GERÇEK: Yaşlandıkça beynimiz gelişebilir, daha zeki olabiliriz. Farelerle yapılan bir deneyin ilginç sonuçları var. Enteresan oyuncaklar ve oyun arkadaşları ile dolu bir ortamda bulunan fareler, beyinlerinin bellek ve öğrenme açısından kritik olan <em>hippocampus</em> bölgesinde 4.000 yeni nöron geliştirmiştir. Öte yandan, hiçbir oyuncağın ya da oyun arkadaşının bulunmadığı <em>kontrol grubu</em>nda, bu rakam 2.400 olmuştur. Ayrıca, yaşlı farelerin beyinleri de hızla büyüyüp gelişmiştir! (Referans: Diamond ve Rosenzweig, Elizabeth Gould, Princeton)</p> <p class="rtejustify"><strong>3. MİT: Yaratıcılık, yaşla birlikte azalır.</strong></p> <p class="rtejustify">GERÇEK: Yaratıcı yeteneklerimiz yaşlandıkça azalmaz. “Bir Yaşamınız Olsun: İyi Durumda Emekli Olmak İçin Çok Paraya İhtiyacınız Yok” kitabının yazarı Ralph Warner’a göre, yaşlı ressamlar, genel olarak gayet güzel işler yapar; 65’inden sonra, sürekli ve heyecan verici bir yaratıcılık patlaması yaşarlar.</p> <p class="rtejustify"><strong>4. MİT: Alzheimer hastalığından kaçınmak için yapabileceğiniz fazla bir şey yoktur.</strong></p> <p class="rtejustify">GERÇEK: Beyni aktif olarak kullanmak son derece önemlidir. “Keyifle Yaşlanmak” kitabının yazarı Dr. David Snowden’a göre, çalışkan beyinler, yaşam boyu yeni şeyler öğrenmek için kullanılan beyinler gayet iyi çalışır; çünkü, uyarılmış hücreleri, sık sık dallanıp budaklanır ve milyonlarca yeni bağlantı (sinaps) kurar. Böylece, beyin daha da büyür. Daha büyük bir beyin, Alzheimer ve inme gibi beyin hastalıklarının etkileriyle daha iyi başa çıkar. Teorik olarak, daha çok aktif dokusu vardır ve bu yüzden, hastalıklı ya da zarar görmüş alanlarda etkili olmanın daha fazla yolunu bulur.</p> <p class="rtejustify"><strong>5. MİT: Şu anda elinizde ne varsa, gelecekte de o kadarı olacaktır.</strong></p> <p class="rtejustify">GERÇEK: Beynimizi kendi gıdasıyla besleyerek geliştirmek, kullanılabilir kapasitesini artırmak mümkündür. Rutgers Üniversitesi Nörobilim Uzmanı Paul Tallal’a göre, “Beyninizi, bilgiyle besleyerek yaratırsınız.” Başka bir deyişle, zihinsel uyarılma, beyni güçlendirir; zira yaşamın normal akışı içinde beynimiz sürekli olarak kendini yeniden düzenler. Bu işlem, beynimize giren yeni bilginin miktarı ve karmaşıklığı ile birlikte hızlanır.</p> <p class="rtejustify"><strong>6. MİT: Yaşlandıkça yeni şeyler öğrenmek çok zorlaşır; bu yüzden, bildiklerinize sıkı sıkıya tutunun.</strong><br /> <br /> GERÇEK: Yeni malzemeler beyni geliştirir, öğrenme yaşlılıkta da devam eder. UCLA Beyin Araştırma Enstitüsü Başkanı Arnold Scheibel’e göre, beyindeki <em>akson</em> ve <em>dendrit</em>ler (mesajları gönderen ve alan uzantılar), yeni malzemeyle birlikte müthiş bir hızla büyür. <em>Daha İyi Bir Beyne Sahip Olmak</em> adlı kitaplarında Golden ve Tsiaras bu konuda şunu vurgulamaktadır: “Önemli olan, size tamamen yabancı alanlar ile aktif bir biçimde ilgilenmektir. Zihinsel açıdan sizi zorlayan bir şey, <em>dendritik</em> büyüme için bir tür katalizör görevi görebilir. Bu da beyninizdeki hesaplama rezervlerini artırır.”</p> <p class="rtejustify"><strong>7. MİT: Discovery Channel’ı seyretmek, uyarılmak için yeterlidir.</strong></p> <p class="rtejustify">GERÇEK: Televizyon seyretmek beyni pasif olarak kullanmayı sağlayabilir, önemli olan onu aktif olarak kullanmaktır. Dr. Robert Friedland, beyni uyaran hobilere sahip 70 yaş üzeri yetişkinlerin Alzheimer hastalığına yakalanma risklerinin, boş zamanlarını çoğunlukla TV seyrederek geçiren yaşıtlarına göre 2,5 kat daha az olduğunu belirtmektedir.</p> <p class="rtejustify"><strong>8. MİT: Beyni uyarmak ve geliştirmek için, temel eğitimden geçmeniz gerekir.</strong></p> <p class="rtejustify">GERÇEK: Beyni uyarmak için ille de eğitimli olmak gerekmez. Warner’a göre, geleneksel akademik konular beyni uyarmanın tek yolu değildir. İşin sırrı, sizin için yeni ve zorlayıcı bir şey bulmaktadır. Warner, şöyle yazmaktadır: “Bir Latince profesörü, Cicero’nun konuşma sanatını ayrıntılarıyla ele alan akademik bir makale yazmak yerine, meyve ağaçlarını nasıl budayacağını, arabanın frenine nasıl basacağını veya zor bir yap-bozu nasıl çözeceğini öğrense daha iyi eder.”</p> <p class="rtejustify"><strong>9. MİT: Bir süre için onu görmezlikten gelebilirim; geri döndüğümde nasılsa o hâlâ orada olacak.</strong></p> <p class="rtejustify">GERÇEK: Yanlış! Kullanılmayan beyin körelir, yıpranır, işlevsizleşir. Nörolog Oliver Sacks’e göre, beyin çok fazla enerji ve kan kullanır. Bunlar da amaçsız ve boş yere sarf edebileceğimiz şeyler değildir. Şayet belli bir beceriyi yerine getirmeye adanmış nöronlar kullanılmıyorsa, ya körelirler ya da başka bir fonksiyonu yerine getirmekle görevlendirilirler.</p> <p class="rtejustify"><strong>10. MİT: Zihinsel uyarılma yeterlidir.</strong></p> <p class="rtejustify">GERÇEK: Yalnızca zihinsel uyarılma yetmez, hareket de gereklidir. Marion Diamond’a göre, yüzme ve hafif koşu gibi aerobik egzersizler, yaşlı insanlarda beyin fonksiyonu açısından özellikle yararlı olabilir; çünkü kan damarlarının daha iyi bir durumda olmasını sağlar. Salk Enstitüsü’nün çalışmasına göre, dönen bir tekerlek üzerinde sürekli egzersiz yapan fareler, yine <em>hippocampus</em> bölgesinde olmak üzere, diğer farelerin iki katı kadar yeni beyin hücresi geliştirmiştir.</p> <p class="rtejustify"><strong>Kıssadan hisse</strong>: Demek ki neymiş? Beyni israf etmek yok, atıl bırakmak yok, göz göre göre ölmesine seyirci kalmak yok! Beyni uyaracak, nöronları kullanacak yeni oyuncaklar, meşgaleler ve oyun arkadaşları edinmek için harekete geçmeliyiz. Ancak onu kullanarak daha sağlıklı bir beyne ve dolayısıyla daha güzel bir hayata kavuşabiliriz. Hemen işe koyulursak, asla geç kalmış sayılmayız...</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/mustafa-acar" lang="" about="/yazarlar/mustafa-acar" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Mustafa Acar</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Çar, 09/21/2016 - 08:16</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/bilim" hreflang="tr">BİLİM</a></li> </ul> </div> Wed, 21 Sep 2016 05:16:35 +0000 Mustafa Acar 343 at https://fikircografyasi.com Aziz Sancar'ın Nobel Ödülü ve Bir "Bilim-Kondu" Ülkesinden Çıkış https://fikircografyasi.com/makale/aziz-sancarin-nobel-odulu-ve-bir-bilim-kondu-ulkesinden-cikis <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Aziz Sancar&#039;ın Nobel Ödülü ve Bir &quot;Bilim-Kondu&quot; Ülkesinden Çıkış</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><div> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Yer yerinden oynadı, milletçe nasıl sevineceğimizi bilemedik. Bu “bilemedik” kelimesini ciddiye alın, böyle giderse uzun süre de “bilemeyeceğiz”.</p> <p class="rtejustify">Aziz Sancar Hoca, Thomas Lindahl ve Paul Modrich ile birlikte hücrelerde DNA’nın bozulmasını vücudun nasıl onardığını, buna karşılık kanserli hale gelmiş hücrenin kendi DNA’sında tedavi yönündeki değişiklikleri nasıl kendi bozuk koduna göre yeniden biçimlendirdiğini inceleyerek bir haritalama çalışması yapmış bulunuyor; doğru anladıysam. Sonuçta, Nobel Bilim Ödülü ile taçlandırıldığına göre insanlığın bu en gizemli problemine çare aramak yolunda devasa bir adım attıklarını ve bu ödülü hakikaten hak ettiklerini anlıyoruz. Bu çalışmada atılan adım, kanserli dokular ile yürütülen pahalı savaş yerine, “orada ne olup bittiği”ne ve vücudun kanseri “kendi kendine” nasıl her adımda yendiğine ilişkin muhteşem bir buluş anlamına geliyor. Tabii, buna karşı, kanserli hücrenin de, kendi koduna “iyileştirme yönündeki müdahale”ye karşı, yine aynı temelde bir “karşı mücadele”yi nasıl yürüttüğü ve kendi “bozuk kod”unu nasıl koruma mücadelesi verdiği de ortaya konmuş durumda. Tabiri caizse, tıp camiasının şimdiye kadar kansere karşı çok pahalı teknolojiler ve preparatlarla –ki bunlar aslında tıp ve farmakoloji endüstrilerinin aç gözlü saldırganlıklarının eseridir– yürüttükleri “tümüyle sentetik” maksimal savaş, yerini, organizmanın son derece etkin, minimal ve daha önemlisi “yerinde ve duruma özgü” doğal süreçlerini anlayan yeni bir “onkoloji”ye bırakacak.</p> <p class="rtejustify">Bu tür bir bilgilen(dir)meyi gerekli gördüm; zira, ülkemiz kamuoyu meselenin bu “esası”nı neredeyse tümüyle göz ardı ediyor. Varsa yoksa, Aziz Hoca’nın hangi sembollere hizmet ettiğine odaklanmış “sefil bir politik tartışma”ya boğulduk, her zaman olduğu gibi.</p> <p class="rtejustify">Öncelikle, Aziz Sancar’ın bu başarısını gerçekten kutlamamız gerekir; “bir Türk olarak Nobel Ödülü aldı” diye değil; “insanlığa kanser gibi bir illetle başa çıkma konusunda çok değerli bir katkı yaptı” diye.</p> <p class="rtejustify">Ülkemiz kamuoyunun meseleye gayet viran haldeki “ulusal onuru”nu tamir etme vesilesi olarak sarılmasının arkasında, küresel medyaların “Mardin’li, demek ki ya Arap ya da Kürt” tarzı ilgisinin hatırı sayılır bir payı var. Aziz Hoca kalktı, “hayır, ben ne Arap ne de Kürt’üm, Türk oğlu Türk’üm” diyerek yüreklerimize neredeyse su serpti<a href="#_edn1" name="_ednref1" title="">[*]</a>. Kendisi ile ilgili bir facebook paylaşımında bulunmuş; bu ödüle konu ürünün “değerini sadece erbabının anlayacağı "akademik hâsıla’ ” olduğunu ve “bu hâsıla için emek sarfeden insanların rengârenk sahne dekorları ile kuşatılıp diskolara mahsus ışık topları altında parıldamak gibi bir "popüler şöhret tapınısı" beklemedikleri”ni söylemiştim. Bu son söylediğimden artık o kadar da emin değilim, zira Aziz Hoca, başarısını bir hayli “ritüalize etti”, ödülünü 19 Mayıs’ta Anıtkabir’e konulmak üzere Genelkurmay Başkanı’na teslim etti.</p> <p class="rtejustify">Bunda “bu kadar abartılacak bir şey yok, ülkesine bilim yolunda ilerleme hedefi koymuş bir lider olarak Atatürk’ün bu arzusunu gerçekleştirdiğine inanan bir bilim adamı, ödülünü de Cumhuriyet’in kurucusuna adamıştır, bu da gayet normal bir davranıştır” denebilir mi? Bu soruya, her birimiz kendi kanaatine göre bir cevap verebilir, ama &nbsp;bu kanaatlerimiz bir hayli kutupsal bir çatışma eğilimi gösterdiği için kör dövüşünden çıkmanın yolu “kanaatini dile getirme” değilmiş gibi görünüyor. Daha serinkanlı bir değerlendirme için soralım öyleyse: Nobel bilim ödülü alan herkes, bu ödülü ülkesinin kurucu liderine mi “sunar”? Öyle anlaşılıyor ki bu, daha ziyade bir zamanlar “Üçüncü Dünya” denilen bir dünyanın hissiyat kalıbına uyuyor. Mustafa Kemal bugünkü şartlarda yaşıyor olsaydı bu ödülün memlekette nereye armağan edilmesini uygun görürdü acaba?<a href="#_edn2" name="_ednref2" title="">**</a></p> </div> <p class="rtejustify">Bu ödül, Anıtkabir’e sunulmak üzere Genelkurmay’a mı emanet edilmeliydi? Askerî, siyasî yahut diplomatik bir başarının bu çerçevede düşünülmesi mümkün olabilirse de, bir bilim ödülünün adresi Genelkurmay ya da Anıtkabir Müzesi midir? Normal bir ülkede bu işler böyle mi yürür? Ülkemiz normal bir ülke olsaydı Genelkurmay Başkanı nasıl davranırdı? Bana kalırsa, normal bir ülkede Genelkurmay Başkanı, Aziz Sancar’ın bu niyetini duyar duymaz kendisini telefonla arayabilir ve mesela “aman Hocam, biz Anıtkabir Müzesi’ni Kültür Bakanlığı’na devrettik; orada da sadece Atatürk ve Millî Mücadele ile ilgili hâtırat yer alıyor. Ödülünüz bir bilim ödülüdür; bu sebeple, ödülünüzü bilimi temsil eden bir kuruma, mesela TÜBİTAK’a veya bir Tıp Akademisi’ne armağan edebilirsiniz” diyebilirdi.</p> <p class="rtejustify">Her ne kadar normal bir ülkede Nobel Ödülü bile olsa, devlet başkanının bu tür ödül alanlara şahsen iltifatı, çok olsa bir “kutlama mesajı” yayınlamaktan öteye geçmez ise de, ülkemizin bilim konusundaki ahvali ortadayken Cumhurbaşkanı’nın Aziz Sancar onuruna bir yemek vermesini anlayabiliriz. Ancak bu yemekte bizzat kendisinin yaptığı açıklama manidardır. Buna göre memleketi olan Mardin’de bir ortaokul ile bir Lise’ye Aziz Sancar’ın adı verilmiştir. Buna ilaveten yapımı tamamlanan bir “bilim ve sanat merkezi”ne adı verilecektir. Oysa mesela, bu memlekette bir üniversite vardır ve adı “Mardin Artuklu Üniversitesi”dir; çok mu zordur, adının “Aziz Sancar Üniversitesi” olarak değiştirilmesi?</p> <p class="rtejustify">Dahası, Aziz Sancar, bir tek Mardinlilerin mi medâr-ı iftiharıdır; madem bütün memleket başarısı ile gurur duymuştur, kendisinin adı yaşatılacaksa bu başarı memleket çapında adını yaşatacak bir takım “sembolik hareketler”le yapılamaz mıydı? Mesela Cumhurbaşkanı’nın onur yemeğinde başkanları bulunan TÜBİTAK veya TÜBA, bir “Aziz Sancar Bilim Ödülü” ihdas edildiğini duyuramazlar mıydı? Aziz Sancar Hoca’nın mezun olduğu İstanbul Üniversitesi, havaalanına bir öğretim üyesi ve öğrencilerden oluşan bir grup göndererek kendisine “mezun olduğu yıla ait fotoğraflar ve ders bilgilerinin yer aldığı bir dosya takdim etmek” yerine başka bir şey yapamaz mıydı? Ne gibi? Mesela üniversite, onuruna bir resepsiyon düzenleyebilir, resepsiyonda bu üniversitenin rektörü üniversitede bir amfiye Aziz Sancar Amfisi adının verildiğini açıklayabilir, kendisine bir şükran plaketi takdim edebilirdi.</p> <p class="rtejustify">Bütün bunlardan daha önemlisi, mesela TÜBİTAK, bünyesinde bir “Aziz Sancar Bilim Mükemmeliyet Merkezi” kurulduğunu ve kendisinin adının bu merkeze verildiğini, bu merkez tarafından yılda veya iki yılda bir verilmek üzere “Aziz Sancar Üstün Bilimsel Başarı Ödülü” ihdas edildiğini açıklayabilirdi.</p> <p class="rtejustify">Bütün bunlar hala yapılabilir. Önemli olan üniversitelerin “çocuk okutmak”tan öte bir misyonu olduğunu kavramaktır ve sadece hali hâzırda idareye yön veren seçkinler bir yana, üniversite üst kuruluşları ile birlikte maalesef üniversiteler bile bu misyonu kavramış görünmüyor.</p> <p class="rtejustify">Aziz Sancar’ın başarısı, bu memleketin bir başarısı olmaktan ziyade, eşi Gwen Sancar’ın ödül müjdesini aldığı zaman söylediği gibi “yeterli destek verildiği sürece bir göçmenin –ABD’de– neler yapabileceğini gösteriyor.” Aziz Sancar, muhayyilesinde hala aynı sıcak duygularla “Türkiye’de doğup büyümüş, Mardinli bir Türk” olarak bu topraklara mensubiyet hissiyle bağlı olabilir; ama onun hayatındaki yalın gerçek, Amerikalı bir akademisyen kadınla evli “Türkiye kökenli bir göçmen akademisyen” olmaktan ibarettir. Amerika, göçmenlere kucak açmakla ne kadar gurur duysa yeridir.</p> <p class="rtejustify">Aziz Sancar’ın uluslararası başarısını, kendisinin de bir hayli teşne olduğu anlaşılan “kamuoyuna mal etme” amacının ötesine taşıyarak topluma mal etmek, bilim kurumlarını ayağa kaldırmakla mümkündür. Onun başarısı memlekette bilim kurumları için bir misyon haline dönüştürülmedikçe “birkaç günlük bir âlâ-yı vâlâ seramonisi” olarak kalacaktır. Böyle bir misyon için, öncelikle üniversiteleri çocuk okutan kurumlar olmaya mahkum eden şu “Yükseköğretim” heyulasından kurtulmak gerekir. Üniversite, bir memleketin bilimsel gelişmeye küresel çapta katkıda bulunduğu, memleket çapındaki kritik sorunlara çözüm arayışlarının odağı ve ocağı olarak hizmet veren ve –siyasî kampların arenası değil– memleketin “fikir ihtiyaçları için kafaların işe koşulduğu” bir kuruma dönüşmek durumundadır. Bilim üretmek, her şeyden önce bilimsel çalışmayı “akademisyenin kariyer ilerletmek amacıyla yayın yapmak” sorumluluğu olmaktan çıkarıp “ülkenin mükemmeliyet arayışının bir ifadesi” haline getirmek demektir. Bilim, akademisyenin unvan ihtirasına havale edilemeyecek kadar ciddi bir iştir.</p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <div> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <hr /> <div id="edn1"> <p class="rtejustify text-align-justify"><em>* Bu “yüreklerimize su serpti” ifadesi, aslında “Kürt açılımı”, “barış süreci”, “çözüm süreci” ve nihayet “Millî Birlik ve Kardeşlik Projesi” adını verdiğimiz şeyin bir ifadesidir. Aziz Sancar bir Arap ya da Kürd olsaydı da, bu toprakların bir çocuğu olarak “aynı ölçüde sevinmemiz” gerekirdi. Ama onun Arap mı Kürd mü olduğuna tecessüs gösteren küresel medya kadar, bu memleketimin Türk insanı da, Arap ya da Kürd çıksaydı sanki üzülecek; ülkemiz nüfusundan Arap ve Kürd kardeşlerimiz de belki o zaman “daha bir sevinecek”lerdi. Bu bahsi uzatmak istemem ama, Aziz Sancar, kendi başarısından nasıl bir “Anıtkabir ritüeli” çıkarmaya kalktıysa, bir Arap ya da Kürd de, “kendi bastırılmış kimliğinin onurunu tamir etmek” üzere mümâsil başka ritüeller çıkarmaya kalkışabilirdi.</em></p> </div> <div id="edn2"> <p class="text-align-justify"><em><a href="#_ednref2" name="_edn2" title="">**</a> Aslında, Mustafa Kemal, bir bilim adamı değildi elbette; –gerçekte Avrupa fikriyatı için bir hayli fersude hale gelmiş olsa da– yetiştiği devirde memleketin okur yazarları arasında yaygınlık kazanmış Pozitivist itikadı benimsiyor ve “hayatta en hakîkî mürşit, ilimdir” vecizesinde de ifade olunduğu üzere, bu itikadı memlekette yerleştirmek istiyordu. Cumhuriyet’in ilk devirlerinde, bilim alanında (Cahit Arf ya da Doktor Behçet gibi) önemli bazı isimler yetişmiş olsa da, Cumhuriyet seçkinleri bilim alanında ilerleme konusunda “memlekette Pozitivist itikadı yerleştirmek”ten öte bir vizyona sahip görünmüyorlardı. Bununla birlikte, Mustafa Kemal’in 1933’te Darülfünûn’u kapatarak İstanbul Üniversitesi adıyla yeni bir kuruma dönüştürmesi, bir “Üniversite Reformu” gibi takdim edilmiştir.</em></p> </div> </div> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/vehbi-baser" lang="" about="/yazarlar/vehbi-baser" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Vehbi Başer</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Per, 12/17/2015 - 23:05</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/bilim" hreflang="tr">BİLİM</a></li> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-48" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1450546857"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Murat Koç </span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/48#comment-48" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="und">Aziz Sancar ın Nobel Ödülü </a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Vehbi hocam geriye Aziz Sancar&#039;dan ne öğrendiğimiz kaldı. Onu da açıklarsanız bizim için bir dönem ödevi olur.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=48&amp;1=default&amp;2=und&amp;3=" token="_xNo4W5jsHxybDl7L3GOcCY20JW6y-5HXuUowzfAr7E"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Cu, 12/18/2015 - 21:45</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/48#comment-48" hreflang="und">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-49" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1450528750"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Vehbi</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/49#comment-49" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="und">Aziz Hoca&#039;dan öğrendiklerimiz</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Murat Koç&#039;un sorusu, cevaplandırılması bir bakıma çok kolay, bir bakıma çok zor bir soru.</p> <p>Aziz Sancar&#039;ın Nobel Kimya Ödülü&#039;nü alması haberinin ardından kamuoyuna yansıyan olay ve beyanlarla sınırlı bir cevap çok kolay verilebilir; ama bu, gerçekliği sadece kamuoyunda görünebilen şeylerden ibaret sayan şu &quot;iletişimci dar görüşlülük&quot;ten ibaret bir cevap olurdu.</p> <p>Aziz Sancar&#039;ın sonunda Nobel Ödülü ile taçlanan macerası hakkında daha fazla bilgi edinme şansımız olabilirse, &quot;zor cevab&quot;ı o takdirde daha zengin bir biçimde yakalama imkanına kavuşabiliriz. Bu gerçekleşinceye kadar edeceğimiz kelam, hayatı hakkında spekülasyon olarak kalacaktır.</p> <p>Aziz Sancar hakkında kuşkuya yer bırakmayacak şeyler de söylenebilir, tahminen de olsa. Kendisi herşeyden önce bir &quot;beyin göçü vak&#039;ası&quot; olarak karşımıza çıkıyor. Beyin göçüne yol açan etkenler kabaca iki grupta toplanabilir:<br /> 1. Beyin göçüne konu şahıs ve gruplar açısından hedef ülkenin cezbedici özellikleri diyebileceğimiz etkenler daha popüler etkenlerdir. ABD&#039;de üniversitelerin araştırma ve yayın açısından çok daha teşvik edici bir yapısı ve işleyişi olması bunların başında gelmektedir.<br /> 2. Ancak daha geri planda kalan bir etkenler grubu, beyin göçü veren ülkenin belirli bir başarı düzeyini aşan akademisyenler için &quot;göçe zorlayan&quot; olumsuzlukları da &quot;itici etkenler&quot; olarak rol oynar. Örneğin Türkiye&#039;de akademik hayat, rektör, dekan ve bölüm başkanlarının büyük ölçüde keyfî tasarrufları ile şekillenmekte; ödüller kişisel yakınlık ve dayanışma ağlarına göre dağıtılmakta; yaygın bir tezvirat, kişilerin hukukunu ve hatta pozisyonunu yerle bir edecek sonuçlar doğurmaktadır. Akademik hayat, yüksek nitelikli üretkenlik gerektirdiği halde, güvensiz koşulların hakimiyeti altında moral bozucu bir işleyiş göstermekte; düşük nitelikli personel sırf yöneticilerin gözüne girebildikleri için bütün kapılar kendilerine sonuna kadar açılmakta; imkanlardan mahrum edilerek ya da sudan bahanelerle baskı altına alınarak daha nitelikli akademisyenlere de bütün kapılar kapatılmaktadır.</p> <p>Bu cezbedici ve itici etkenlerin ne tür bir kombinezonunun Aziz Sancar örneğinde rol oynadığını bilmeden vereceğimiz cevaplar spekülatif kalacaktır ve doğrulanmaya muhtaçtır.</p> <p>Aziz Hoca, belli ki gençlik yıllarında milliyetçi gençler arasında yer almış, hayat yönelimi milliyetçi gençlere mahsus motivasyonlarla biçimlenmiştir. Bu noktada izahı zor olan hususlardan biri, &quot;memleketi bırakarak başka bir ülkeye yerleşmek&quot; ile sonuçlanan kalıcı göç kararıdır. Çoğu nitelikli araştırmacı, ülkelerine ne kadar bağlı olurlarsa olsunlar, ABD gibi bir ülkede araştırma fırsatlarını kullanarak belirli bir gelişme kaydettiklerinde, ülkelerinde bu düzeydeki imkanlara (akademik çevre, teknik alt yapı, kişisel çekişmeleri olabildiğince devre dışı bırakan rekabet ve dayanışmanın içiçe ve daha tutarlı bir biçimde organize edildiği akademik yapı, daha güvenli ve itibarlı ekonomik koşullar) kavuşmalarınının neredeyse imkansız olduğunu görürler. Nitelikli beşerî kapitalin bu en üst düzeyindeki insanlar, başka bir ülkede ne kadar gelişme kat ederlerse ülkelerine dönüşleri de o kadar zorlaşmaktadır.</p> <p>Aziz Hoca, göçmen bir araştırmacı olarak ancak ülkesinde yaşayabileceği yerel tatminlere veda ederek ABD&#039;ye yerleşme, yabancı bir eşle evlilik, ülkesine duyduğu hasret ve gurbet hüzünleri... arasında zor kararlar vermiş görünüyor. Bu kararların sonunda bağrına taş basıp &quot;göçmen araştırmacı&quot; olarak ABD&#039;de maruz kaldığı hissedilebilir bir dışlamaya maruz kaldığını eşinin yazıda değindiğim beyanlarından anlıyoruz.</p> <p>Araştırma faaliyeti aslında bir macera atılmaktır ve sonunda ulaşacağınızı umduğunuz &quot;çok önemli kazanım&quot; niteliğindeki sonuçları vermemesi ihtimali, vermesi ihtimalinden daima daha fazladır. Edison&#039;un ampulü icat etme sürecinde yaptığı söylenen 9.000 sonuçsuz deneyden söz ediyoruz bir bakıma. &quot;Olmuyor, olmuyor, zaten olmayacak!&quot; diye umutsuzluğa kapıldığınız o kadar çok durumda umudunuzu yeniden tazeleyip kafanızı toplayarak yeniden yola çıkmak zorunda kalırsınız ki, bu sadece sizin kişisel motivasyonunuzla başardığınız bir şey olmayıp birlikte çalıştığınız insanların da katılması gereken bir &quot;yeniden başlama kararı&quot; ile mümkün olur. Sonuçta, Aziz Sancar ve arkadaşları bu tür zorlu deneyimlerin neticesinde umdukları araştırma bulgularına erişememiş ve araştırmalarını sonlandırmak zorunda kalmış da olabilirlerdi. Bu takdirde, Hoca&#039;nın adını hiç duymayacak, ödlü akabinde yaşanan, neredeyse &quot;davullu zurnalı&quot; sevinci de hiç yaşamamış olacaktık. Peki, o takdirde Aziz Sancar, nitelikli bir araştırmacı olmamış mı olacaktı?</p> <p>Bana kalırsa, Aziz Hoca&#039;nın ödül almasını fırsat bilerek öğrenebileceğimiz şeylerin çoğunu öğrenemeden kalacağız. Bunları öğrenebilmek için gerekli adımları atmadığımız sürece, bir insanın hayat yolculuğunun örtülü deneyimleri olarak kalacak Hoca&#039;nın yaşadıkları. Halbuki, yazıda sözünü ettiğim TÜBİTAK bünyesinde kurulacak &quot;Aziz Sancar Bilim Mükemmeliyet Merkezi”nin başına geçmesi teklif edilebilir; ABD&#039;de yaşamaya devam etmek isterse kendisine icrâî bir takım yetkiler de tanınarak &quot;onursal başkanlık&quot; payesi verilebilir; yılın belirli zamanlarında belirli araştırmaları yönlendirmek üzere zaman ayırması rica edilebilirdi. Bu vesileyle ile hayatı ve mücadelesini konu edinen akademik bir çalışma da yürütülebilir ve özellikle ülkemizde araştırma kurumları ve üniversitelerin olumsuz koşullarının nasıl ortadan kaldırılabileceği konusunda kendisinin görüş ve önerileri dikkate alınarak bir &quot;Aziz Sancar Reform Programı&quot; hazırlanabilirdi.</p> <p>Bütün bunlar olabilir mi? Sanmıyorum.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=49&amp;1=default&amp;2=und&amp;3=" token="unTW0GcGqIAHFgSQKTkEE3Kbz4RINpwzPMht7smzjIo"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Ct, 12/19/2015 - 14:39</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/49#comment-49" hreflang="und">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=101&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="oB_WI7__NnfQd0-eR_sAfVOyp1qf7PhtUdZKgP4y7V8"></drupal-render-placeholder> </section> Thu, 17 Dec 2015 21:05:46 +0000 Vehbi Başer 101 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/aziz-sancarin-nobel-odulu-ve-bir-bilim-kondu-ulkesinden-cikis#comments Kültürel Birikimimiz ve Anadolu Rönesansı'nın Kodları https://fikircografyasi.com/makale/kulturel-birikimimiz-ve-anadolu-ronesansinin-kodlari <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Kültürel Birikimimiz ve Anadolu Rönesansı&#039;nın Kodları</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify">İnsan evreni tanımlama ve tanımada, en değerli varlığı olan aklı sayesinde, diğer varlıklardan ayrılarak, evrenin şifrelerini çözmede kendisini sorumlu hisseder. Belki de, &nbsp;bu farklılığıyla akıl almaz gelişmelere kapı aralar. Tüm insanlarda ortak düşünsel hareket noktaları olduğu gibi, yaşadığı yer ve zamana uygun olarak da, yöresel ve etnik düşünce tarzları geliştirebilir.</p> <p class="rtejustify">Dünya düşünce tarihinin gelişimi hakkında, birçok düşünür kendi yorumunu katarak fikirler beyan etmiştir. İran’ın önemli bir düşünürü olan Ali Şeriati, medeniyet tarihinde milletlerin devamlı “bu dünya ile öbür dünya’’ arasında gidip geldiğini söyler. Şeriati’ye göre, örneğin kendini dünyaya kaptırdığı anda Çinlilere Lao Tse gelmiş, dikkatleri öbür dünyaya çekmiş, ardından Konfüçyüs gelmiş, Çinlileri tekrar bu dünyaya yönlendirmiştir. Buda ve Mahavira’da Hintlilerin dikkatini öbür dünyaya yönlendirmiştir. Yine, Yunanlılarda Platon gerçeği &nbsp;göklerde ararken, Aristo gelerek insanlara yeri işaret etmiştir. Antik Çağ ve Ortaçağ Yunan filozofları, dünyayı sırf akılla kavramaya kalkınca tecrübe ve deney ihmal edilmiş, Yunan medeniyeti bir teorik felsefe medeniyeti olarak kalmıştır. İlahi dinlerdeki peygamberlerden sonraki gelişmelere baktığımızda da, durumun aynı olduğunu görüyoruz. Hz. Musa’nın dünyevi karakteri daha öne çıkmış, İsrailoğulları bu karakteri iyice çığırından çıkararak, Begoviç’in dediği gibi, dünya görüşlerini tümüyle “bu dünyacılık’’ üzerine kurmuşlardır. Hz. İsa buna tepki olarak uhrevi karakteri öne çıkarmış, ondan sonra da Hristiyanların işi çığırından çıkararak bütünüyle öbür dünyacı bir ruhbanlık peşinde koşmuşlardır. En son Hz. Muhammed (aleyhisselam) gelmiş dengeyi yeniden kurmuştur. Begoviç’e göre Hz. Muhammed, Musa ile İsa’nın, dünyevi ile uhrevi karakterlerinin, kısaca doğu ile batı arasında İslam’ın dengeli duruşunun adıdır.</p> <p class="rtejustify">Hz. Muhammed’den sonra medeniyetler, dalgalanma içine girmişler, Şeriati’nin gel-git hareketi dediği durumu,&nbsp; yaşamaya devam etmişlerdir. İslam ümmeti Cabiri’nin tabiriyle, Müslümanlar rasyonele değil, irrasyonele veya hermetik atıl akla, Hasan Hanefi’nin tabiriyle antropolojiye değil, teolojiye, metafiziğe yönelmiştir. Yine M. İkbal’e göre de İslam’ın ortaya çıkması, aslında akıl ve tecrübe çağının başlaması anlamına gelmekteydi. Çünkü bir yönüyle risalet, kendi kendini feshetmişti.&nbsp; İslam’dan önceki eski dünya, tüm kültürler ve dinler, yeniden ve beklenmedik anda gelecek, haberler veya kurtarıcılar beklentisi içindeydi. Arap coğrafyasında ortaya çıkan İslam, bu beklentileri sona erdirerek, artık insanın kendisi, aklı ve tecrübesiyle, tabiatla baş başa kaldığını ilan etti. Bu, dikkatli bakıldığında bilimin de doğuşu anlamına geliyordu. Ne yazık ki, İslam’a inananlar uzun bir dönem aralığında, (bazıları bunu bin yıl olarak ifade ederler) &nbsp;Kur’an’ın akıl ve tecrübe çağrısını bir kenara bırakarak Yunan ve Hint’in eski zihniyetlerinin etkisi altında kaldılar. Müslümanlar metafizik ve teolojiye kendilerini kaptırarak, keşfedilmesi gereken, ilgilenilmesi gereken, dünyayı ihmal ederken, gerçek amaçlarından uzaklaştılar. &nbsp;Fırsat elden kaçtı. İslam’ın temellerini attığı akılla, tecrübeyle baş başa kalma çağı Doğu’da değil, modern Batı’da ortaya çıktı. Nasıl ki İslam’ın yükselişi, dengeleme, &nbsp;ortaya çekme hareketi ile mümkün olmuşsa, çöküşü de doğuya kayma hareketi ile olmuştur. Modern batının yükselişi ise, insanlığın zihnini, bu dünyaya yeniden yönlendirebilme başarısıdır. Ne yazık ki, modern batı yükselişi bunu yaparken, uhrevi olanı tümden ihmal etmiştir. Tabiatı yaratıcısından kopararak, yaratıcısız bir tabiat kurgulamıştır. İfade etmek gerekirse, yüksek bir sesle Tanrı’nın ölümü ilan edilerek tabiat kutsaldan soyutlanmış, göğün ötesinde tanrısal bir gücün olmadığı söylenmiştir. &nbsp;Ortaya çıkan tablo, Ali Şeriati’nin &nbsp;okumasına göre, Tanrısız dünyaya dönüş, ahireti gündemden çıkarma gayretidir. Belki de, yapılması gereken Hz. Muhammed’in metodunu kullanmakla, yani, &nbsp;orta yerde durma ve varlığı dünyasıyla, ahiretiyle toptan kucaklama hareketidir. Bilge Cumhurbaşkanı Begoviç’in dediği gibi, Doğu ile Batı arasında, Musa ile İsa arasında Hz. Muhammed’de durma hareketi, &nbsp;yine İkbal’in okumasıyla da, akıl ile dünyayı fethetme, aşk ile imkânsızlığa taarruz hareketi.</p> <p class="rtejustify">‘Doğu ile Batı Arasında İslam’ kitabında anlatıldığı üzere, insanoğlu Âdem’den beri iki şey üretmiştir ve üretmeye devam etmektedir. Bunlar kült ve alettir. Kült, kültür dediğimiz şeydir. Bütün soyut ve manevi değerler; din, sanat, ahlak, siyaset, felsefe, şiir, edebiyat, bilgi vs. Buna bir medeniyetin ‘kültürü’ denilmektedir. Alet üretmek ise, insanoğlunun ürettiği bütün somut-maddi alet ve edevat, yani teknoloji anlamındadır. Örneğin, &nbsp;ilk insanın avlanmak için ağaç dalından mızrak yapması alet üretmektir. Mızrak üzerine şiir yazması ise kültürdür. Demek ki, Begoviç’e göre medeniyet, kültür ve alet üretebilme kabiliyeti demektir. Kültür alanında ilerleme dairesel iken, alet üretmede ilerleme doğrusal olmaktadır. İnsanlar bir kültür alanı olan ahlakta ileri geri hareket ederken, bir alet üretme alanı olan teknolojide sürekli ileriye giderler. Her üretilen yeni ve hızlı alet eskisini geride bırakır. Birisi kültür, bilim, siyaset, ideoloji, felsefe, hukuk, din, sanat olurken, diğeri teknoloji olmaktadır.</p> <p class="rtejustify">Begoviç’in tahliline M. İkbal’le devam edelim. İkbal’e göre&nbsp; geçen bin yılda medeniyetimiz ‘tecrübi’ ilimlere yönelmemiştir. Yunan düşüncesinin teorik-felsefi ve Hint’in de ruhçu etkisi altında kalmıştır. Oysa alet üretmek için tabiata yönelerek,&nbsp; oradaki ilahi aklı taklid etmek gerekmektedir. Biz de kült kendini tekrar ederken, onlarda alete dönüşmüştür. Bunun sebebi Cabiri’ye göre, Batı’daki çatışmanın ana ekseninin din-bilim olmasına karşılık bizde siyaset olmasıdır. Batı’da kilise-bilim çatışması olurken, bizde Sünni-Şii çatışması oluyordu. Bu çatışma, ne yazık ki, halen de devam etmektedir. &nbsp;Batı’da bilim, özellikle Avrupa Rönesans’ının katkısıyla, kilisenin inşa ettiği bir evren görüşünü yıkarak zafere ulaştı. Bizde ise böyle bir doğma olmamasına rağmen, bu sefer de tüm değerler, saltanat kavgası etrafında dönüyor, ona göre biçim kazanıyordu. O nedenle hamisiz kalan bilimcilerin giderek sayıları azaldı. Buna rağmen, orda burada görülen şahsi başarılar, bilimsel birikimi aktarma noktasında, &nbsp;Endülüs üzerinden can simidi gibi Avrupa’daki kilise karşıtlarının imdadına yetişti.</p> <p class="rtejustify">Özellikle Türk’lerine İslam’ı kabulünden sonra, ilahi kitabı ve varlığı doğru okuma sayesinde dikey çıkış yakalayan medeniyetimiz, sonraları bu çıkışını devam ettiremeyerek, yapılanları tekrarlamaya, yerinde saymaya başlamıştır. Türkistan’da var olan hür düşünce, Ebu Hanife’nin din ve dünya yorumlarını kendi anlayışına uygun bulmuş, Maturidi gibi içlerinden çıkan bir düşünce adamıyla bunu desteklemiş olmasına rağmen, Eşarilik ve Selefilik gibi daha radikal yorumlar karşısında, siyasi sebeplerden dolayı etkisiz kaldığından, bütün enerjisini gökten gelen haberin somut tarafına biraz ilgisiz kalırken, soyut boyutlarını anlama üzerine daha fazla yoğunlaşmıştır. Yaratıcının insanlara yol göstermek için dünyaya bir kitab gönderdiğinin farkındalığını yakalayan bu akıl, genel bir dünyevi bilimsel gayretin ötesinde metafizik uğraşıların çekiciliğine takılarak ilahi parmağın işaret ettiği yerle değil de, ilahi parmağın kendisiyle meşgul olmaya başlamıştı. &nbsp;O ilahi parmakla işaret edilen yön ise, İbni Rüşd’ün inayet ve ihtira delillerinde olduğu gibi insan ve tabiattı. Biz ise özellikle son asırlarda daha ziyade fizikötesi kavramlara &nbsp;yoğunlaşarak zengin bir tasavvufi kültür ürettik. Müslüman akıl tabiatı çıplak gözle değil, birtakım soyut kavramlar aracılığıyla görmeye başladı. Tüm bu nedenlerle belki son beş yüz yıl ilk dönemki Müslüman aklının tersine tüm evreni kucaklamaktan uzaklaşarak, tasavvufi yorumların egemen olduğu anlayışa teslim oldu.</p> <p class="rtejustify">Yukarıdaki tahlillerden hareketle şöyle bir tespitte bulunabiliriz. Son dönemde, Doğu Medeniyeti ağırlıklı olarak ‘kült’, yani din, felsefe, ilim, fıkıh, siyaset, ahlak, belağat, hadis, tefsir üretmiştir. Çünkü sonuçta bunlar da dünyevi kültürlerdir. Fakat doğu medeniyeti ‘teknoloji’ üretmede aynı başarıya ulaşamamıştır. Birinde ilerlemiş, diğerinde geri kalmıştır. İbni Haldun’a göre nakli ilimlere dalınmış, akli ilimler ihmal edilmiştir. Böylece dünyevi olarak ortaya koyduğumuz bilim, insanlar arası ilişkileri düzenleyen fıkıh kültürü ve insanları kontrol altında tutan siyaset ve askerlik sanatı olmuştur. Geldiğimiz noktada ortaya çıkan kültür, &nbsp;ilahi kaynaklardan esinlenerek objenin maddesel dönüşümlerini keşfeden bir keşif değil, metafiziktir. Ve yine birikimlerimizde üzerinde durulan &nbsp;temel obje, teknolojik gelişmeyle sonuçlanacak çıplak ‘tabiat’ değildir. Bu nedenle medeniyetimiz, yeni bilgiler ve teknolojiler üreten modern Batı ile karşılaşınca, elindeki eski teknolojiyle ona karşı gelememiştir. Üretilen nakli ilimler kültürü de bu noktada eksik kalmıştır. &nbsp;</p> <p class="rtejustify">Her ne kadar Hegel, medeniyetleri sınıflandırırken sayılarını yirmi dörde kadar çıkartır, bazılarını eledikten sonra, onları&nbsp; sekize indirmiş olsa bile, yapılan araştırmalar neticesinde, insanlık tarihi boyunca medeniyet yükselişlerinin, güneşin hareketi istikametinde, doğudan batıya doğru hareket ettiği tarihen sabittir; Çin, Hint, İran, İslam, Avrupa ve&nbsp; Amerika. Gelinen noktada insanlık, yeni bir medeniyet, yeni bir anlayış gerçekleştirmek maksadıyla, ya farklı gezegen ya da uzay çalışmalarına ağırlık vererek, o gezegen merkezli çalışacak, yada yeni baştan, yani Çin’den &nbsp;başlayarak yeni bir tura daha çıkacaktır. Bize göre tüm bu alternatiflerin yerine, yeni medeniyetin, bütün insanlık tarihinin birikimlerinden faydalanarak &nbsp;‘küresel senteze’ gitmesi daha kolaydır. Bununla yeni medeniyet, yaşanılan insanlık tecrübesinin harmanlandığı yerden yükselecektir. Buna en yakın duran medeniyet havzası coğrafi, sosyolojik ve antropolojik olduğu kadar, felsefi olarak da ‘ortayı’ temsil eden Orta Doğu bölgesidir. Bunun da en derinlemesine incelendiği, manevi miras olarak değerlendirildiği Bölge Anadolu’dur. Bugünkü dünyanın tarihsel geçmişini oluşturan üç medeniyet havzası; Doğu( Çin, Hint, Rus), İslam (Arap, Türk, Fars) ve Batı (Avrupa-Amerika)&nbsp;&nbsp; dünyanın dengesini kuracak üçlü sacayağıdır. Nasıl ki bir ülkede, sistemin oturması için, toplumsal kesimlerin eşit derecede sisteme katılması gerekiyorsa, dünya barışının sağlanması için de, kadim medeniyet havzalarının eşit derecede sistemde söz sahibi olabilmesi gerekmektedir. Bunlardan birisinin tek yanlı hegemonya girişimi, dengeyi sürekli olarak bozacak, yeni sorunlar çıkaracaktır. Bütün dünyada yaşanan sorunların temelinde, söz konusu dünya dengesinin kurulamaması yatmaktadır. Hatta öyle ki, İslam coğrafyası &nbsp;dünyanın orta yerinde atıl bir kütle olarak durmakta, dünya sisteminden tamamen dışlanmaktadır. Şu halde İslam dünyası öncelikle silkinip kalkarak, varlığını ifade etmeye, yeni yüzyılda her alanda kararlı olarak yükselişe geçmeye, teknoloji &nbsp;üretmeye, yenilenmeye, canlanmaya mecburdur. Bu sebeble de geçmiş bin yılda yapılanları doğru analiz ederek, kendini geliştirmeli ve dünyanın çözüm bekleyen şifrelerini açmaya yönelmelidir.</p> <p class="rtejustify">Geldiğimiz noktada, Doğu, İslam ve Batı medeniyetlerinin kültürel zenginliğini, bilim havuzunda barındıran Anadolu birikimi, ciddi bir kararlılıkla Anadolu Rönesans’ını başlatmaya aday olmalıdır. Yine gelinen noktada, siyasi gücü arkasına alabilme imkânını yakalamış bilim dünyası, bu fırsatı yeni gelişmelere dönüştürme gayreti içerisine girerek, hak ettiği teknolojik ilerlemelere imzasını atmalıdır.</p> <p class="rtejustify">&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/adem-asalioglu" lang="" about="/yazarlar/adem-asalioglu" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Adem Asalıoğlu</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Sa, 12/15/2015 - 11:35</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kategori/bilim" hreflang="tr">BİLİM</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=99&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="a_g2joQkv0S5kDwNXC19EnjCJvRlxVp-neeHdhXMxHU"></drupal-render-placeholder> </section> Tue, 15 Dec 2015 09:35:45 +0000 Adem Asalıoğlu 99 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/kulturel-birikimimiz-ve-anadolu-ronesansinin-kodlari#comments