SİYASETBİLİM https://fikircografyasi.com/ tr Siyasette Voltran'ı Oluşturmak Nereye Kadar? https://fikircografyasi.com/makale/siyasette-voltrani-olusturmak-nereye-kadar <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Siyasette Voltran&#039;ı Oluşturmak Nereye Kadar?</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p style="margin-bottom:11px">Vefat eden bir yakınının Cuma namazından sonra kılınacak cenaze namazı için köyüne giden bir arkadaşım köy imamının hutbede şunları söylediğini aktardı:</p> <blockquote> <p><em>“Yemler, gübre zamlanıyor diye şikâyet ediyorsunuz. Ama önce şunu sorun bakalım kendinize. Biz hangi günahları işledik de, Allah bizi böyle cezalandırarak yola getiriyor? Allah’ı az zikrettiğimiz için bunlar başımıza geliyor. Pahalılığın sorumlusu, işlediğimiz günahlardır.”</em></p> </blockquote> <p>Köy imamın -bu benzerlerine sık sık rastladığımız- düşünce tarzını nasıl anlamalı, nasıl analiz etmeli diye düşünürken aklıma “<strong>Voltran</strong>” geldi!</p> <div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/1105"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-02/Voltran1.jpg?itok=CQx2Z0pT" width="480" height="480" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>1980'li yıllarda yapılmış ve ülkemizde de gösterildiğinde çocuklarca çok sevilmiş bir Japon çizgi filmi (anime) idi "<strong>Voltran</strong>".</p> <p>Japonca ismi "<strong>Hyakujū ō Go raion</strong>" yani "<strong>Yüz hayvanın kralı beş aslan</strong>" anlamına geliyordu.</p> <p>Beş arslan robot bir araya geldiklerinde çok güçlü ve yenilmez, dev bir robota dönüşüyorlardı.</p> <p>Voltran'ın Türkiye siyasetini ve bir kısım muhafazakâr seçmenin sosyal psikolojisini anlamakta işe yarayabileceğine düşünüyorum!</p> <p>Türkiye'de uzunca bir süre horlanmış, itilip kakılmış, fakir ve cahil kalmış, ezilmiş, alaya alınmış ve küçümsenmiş taşralı muhafazakârlar "<strong>güçlerini birleştirerek"</strong> ortaya çok güçlü bir <strong>lider </strong>çıkarttılar.</p> <p>O güç verdikleri liderin eliyle kendilerini baskı altında tutan mekanizmaları teker teker bertaraf ederken daha önce erişemedikleri maddi imkânlara, üst düzey kamu görevlerine giden yollardaki tıkanıklıkları da açmış oldular.</p> <p>Fakat bir noktadan sonra işler sarpa sarmaya başladı.</p> <p>Güç birliği yaparak rakipleri ekarte edip iktidarı elde etmek ve muhafaza edebilmek harikaydı ama savaşırken harikalar yaratan <strong>Voltran</strong>, hükümdar koltuğunda iyi bir yöneticilik performansı gösteremiyordu.</p> <p>Her derde deva gibi görünen "<strong>Voltran'ı oluşturma</strong>" stratejisi, konu <strong>bilgi, birikim, tecrübe, uzmanlık</strong> olunca işe yaramıyordu!</p> <p>Somutlaştıralım...</p> <p>Bugün ülkemizde hatırı sayılır bir kitle (nüfusun yaklaşık yüzde otuzu) birleşerek Voltran'ı oluşturduğunu, bu birleşmenin sonucunda ortaya çıkan -neredeyse ilahi güçlere sahip- yenilmez savaşçının (parti, hükümet ya da devlette değil de) doğrudan <strong>liderde </strong>teşahhus ettiğini düşünüyor.</p> <figure role="group" class="caption caption-drupal-media align-left"> <div data-quickedit-entity-id="media/1106"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-02/14.louis_.jpg?itok=GJBT3IHx" width="461" height="307" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <figcaption>Fransa Kralı 14. Louis</figcaption> </figure> <p>Dolayısıyla Fransa kralı 14. Louis'nin söylediği "<strong>l'etat c'est moi</strong>" (devlet benim) sözü, bugün Türkiye’nin başkanında adeta yeniden karşılık buluyor.</p> <p>Mesele sadece liderin kendisini devletle/milletle özdeşleştirmesinden ibaret değil.</p> <p>Onun seçmenleri de <strong>kendisinde "fena bulmuş" varlıklarıyla liderlerine ve dolayısıyla devlete vücut verdiklerini </strong>düşünüyorlar.</p> <p>Liderle kendisini birebir özdeşleştiren seçmenler, onun başarısını kendi başarıları, başarısızlığını kendi başarısızlıkları sayıyorlar.</p> <p>Lidere yönelik her eleştiriyi kendilerine yapılmış saydıkları gibi ona yönelen her övgüden de kendilerine bir gurur hissesi çıkartıyorlar.</p> <p>Liderlerinin iktidardan düşmesini, toplumun demokratik zeminde siyasi alternatiflerden birinin yerine diğerini tercih etmesi olarak değil, kendilerinin sonu olarak görüyorlar.</p> <p>O yüzden liderin kötü yönetiminden açıkça zarar görseler de bunu hem saklıyor hem göz ardı ediyorlar.</p> <p>Düz yolda dikkatsizliğinden ötürü takılıp düşen bir adam nasıl kendini suçlamazsa, korkunç ağrılar içinde olsa bile dikkatsizliğini, hatasını belli etmemek için bir an önce üstünü başını silkeleyerek "<strong>bir şeyim yok</strong>" diye ayağa kalkmaya çalışırsa öyle davranıyorlar.</p> <p>Hemen sağda solda kendisine çelme takmakla suçlayacakları birilerini arıyorlar.</p> <p>Çünkü konu güç yarışı ve kavga olunca <strong>Voltran </strong>acı kuvvetiyle harika iş görüyor!</p> <p>Liderin idarecilikteki başarısızlığını kabul etmenin kendi başarısızlıklarını kabul etmek anlamına geleceğini düşünen insanlar, hayret verici bir inat ve istikrarla "<strong>hakikati inkâr</strong>" ediyorlar.</p> <p>Fukaralıktan karda kışta halk ekmek kuyruğunda beklemeye mecbur kalan ihtiyar adam uzatılan mikrofona "<em>aslında spor yapmak için orada olduğunu</em>" söylerken, üstü başı yoksulluktan dökülen teyze "<em>parasızlıktan değil halk ekmeğin tadını sevdiği için</em>" orada olduğunu söylüyor.</p> <p>Yaşanan ekonomik çöküşü bir yandan inkâr edip <strong>her şey normalmiş gibi </strong>davranırken bir yandan da yaşanan olumsuzlukların sebebini dış mihraklarda, "<strong>bizim</strong>" iyi olmamamız için her türlü şeytanlığı yapmaya hazır Amerikalılarda, İngilizlerde, Almanlarda, siyonistlerde, içimizdeki hain "fetöcülerde" olmadı pandemide aramak, yani meseleyi Voltran olarak büyüleyici hünerlerini sergileyecekleri kavgaya çekmek bu insanların şu an için kendilerine buldukları çıkış noktası.</p> <p>Eğer meseleyi bir çatışmaya çeviremiyorlarsa "<strong>aşırı normalleştirmeye</strong>" yöneliyorlar:</p> <p>- Ekonomik kriz mi? Pandeminin yol açtığı global bir ekonomik kriz bu! Bizim ne suçumuz var?</p> <p>- Kuyruklar mı? Ne var canım! Her zaman olur böyle şeyler! Bazen uzar bazen kısalır...</p> <p>- Enflasyon mu? Enflasyon dediğin çıkar da iner de! Gelişmiş ülkelerde enflasyon kaç kat büyüdü haberiniz var mı?</p> <p>- Pahalılık mı? Geçicidir. Hele bir turizm sezonu açılısın!</p> <p>- Enerji krizi mi? Bizimle ne alakası var? Bütün dünyada arz krizi var. Ama zaten doğalgaz bulduk... Az sabredelim her şey çözülecek!...</p> <p>- Adalet sisteminin çökmesi mi? Hainlere iyi mi davranalım yani? Amerika'da, Avrupa'da neler neler yapıyorlar. Sadece saklamasını iyi biliyorlar!</p> <p>- Beyin göçü mü? Gidenler zaten hain fetöcülerle, reisin kıymetini takdir edemeyen kibirli solculardır. Gitsinler. Böyle biz bize daha iyiyiz. Keşke hepsi gitse de kurtulsak!</p> <p>- Liyakatsiz tiplerin kamu görevlerine atanması mı? Ne var? Sanki başkası gelse liyakat mi arayacak?</p> <p>- Suç örgütleriyle ilişkileri ifşa olan siyasetçiler, bürokratlar mı? Bu yeni bir şey değil ki! Zaten hep böyleydi...</p> <p>Bir de bu insanlarımız artık sonunda "problemi" kabul etmek, başarısızlıkla yüzleşmek zorunda kalırlarsa bunun liderlerinin değil herkesin başarısızlığı olduğunu ileri sürüyorlar.</p> <p>Şu sokak röportajında (7:52-9:58 arasında) bunun güzel bir örneği gözlemlenebilir:</p> <div class="align-center" data-quickedit-entity-id="media/1109"> <div class="field field--name-field-media-oembed-video field--type-string field--label-hidden field__item"><iframe src="/media/oembed?url=https%3A//youtu.be/MHV1x_t7Bb8%3Ft%3D464&amp;max_width=0&amp;max_height=0&amp;hash=jWRS-AuVaJE5wlARSqe3qVTngbxf3VGMD_BsR-i6Ub8" frameborder="0" allowtransparency="" width="200" height="113" class="media-oembed-content" title="AKP’nin Kalelerinden Biri Olan Pendik’te %1’e İndirilen KDV’yi Sorduk | Vatandaşlar Kızgın"></iframe> </div> </div> <p>Yaşanan sıkıntılar sadece tek lidere fatura edilemez çünkü "<strong>Voltran" </strong>bir adamdan ibaret değil aslında, koskoca bir kitle!..</p> <p>Ve bir başarısızlığın sorumlusu bir kişi değil de milyonlarsa, kimseden hesap sormak mümkün olmuyor!</p> <p>Bu <strong>her felaketi normalleştirerek katlanılabilir hale getirme</strong> psikolojisini daha iyi anlamak için şu BBC belgeselini tavsiye ediyorum:</p> <div class="align-center" data-quickedit-entity-id="media/1107"> <div class="field field--name-field-media-oembed-video field--type-string field--label-hidden field__item"><iframe src="/media/oembed?url=https%3A//youtu.be/yS_c2qqA-6Y&amp;max_width=0&amp;max_height=0&amp;hash=aAwBcJ_KCTSQ3Kj5hTTSJM2uWR0WG7x3sJE-ya6IWq0" frameborder="0" allowtransparency="" width="200" height="113" class="media-oembed-content" title="HyperNormalisation by Adam Curtis HD Full [2016] [Subs]"></iframe> </div> </div> <p>Arkadaşın bahsettiği cami imamı, kendilerini Voltran'ın bir parçası gibi görmeyip mızmızlanmaya, çatlak sesler çıkarmaya başlayan cemaati uyarmak için inisiyatif almışa benziyor.</p> <p>İmam “<strong>hypernormalisation</strong>” yaparak şunu demiş:</p> <blockquote> <p>"Bu yaşadıklarımız "çok normal"! Çünkü siz günah işlediniz! Ne olmasını bekliyordunuz?"</p> </blockquote> <p>Adam Curtis’in yukarıda linkini verdiğim belgeselinde “<strong>aşırı normalleştirmenin</strong>” ne kadar güçlü bir araç olabileceği anlatılıyor.</p> <p>Sovyetler Birliği bir anda pat diye yıkılana kadar Sovyet vatandaşları ebediyen sürecek, dönüşmez, değişmez bir döngüye hapsolduklarına inandırmışlar kendilerini.</p> <p>Yolunda gitmeyen (ama asla yanlış gittiği kabul edilmeyen) şeylerin düzeltilebileceğine dair tüm ümitlerini kaybetmişler.</p> <p>Ancak araç ne kadar güçlü olursa olsun kurgu, hakikat karşısında ancak belli bir süre direnebiliyor.</p> <div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/1108"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-02/Voltran2.jpg?itok=KJFs9q5o" width="341" height="480" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Voltran’ı oluşturan “<strong>aslanların</strong>” feri kesildikçe Voltran da güçten düşüyor.</p> <p>Voltran yavaş yavaş parçalarına ayrılacak.</p> <p>Tutunacak gücü kalmayan bileşenler teker teker düşecekler.</p> <p>"<em>Liderimizde fena bulduk, varlığımızı varlığına kattık, onunla bütünleştik, onun vücudunun ayrılmaz parçaları olduk</em>" sananlar hakikatin pek de öyle olmadığını fark edecekler.</p> <p><strong>Siyasi Voltran efsanesinin çöküşü</strong>, kısa vadede travmalar yaratsa da orta-uzun vadede toplum adına hayırlı bir gelişme olacak diye düşünüyorum.</p> <p>Acı verse de böyle bir süreci yaşamak, kurtuluş için süper kahramanlar, yarı-tanrı liderler, ulu önderler beklemekten vaz geçmeyi öğrenmemize yardımcı olacaktır.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/salih-cenap-baydar" lang="" about="/yazarlar/salih-cenap-baydar" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Salih Cenap Baydar</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Per, 02/17/2022 - 16:41</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kategori/sosyoloji" hreflang="tr">SOSYOLOJİ</a></li> <li><a href="/siyaset" hreflang="tr">SİYASET</a></li> <li><a href="/kategori/siyasetbilim" hreflang="tr">SİYASETBİLİM</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-2455" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1645164952"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Yasemin </span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/2455#comment-2455" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Sorunu tespitiniz muhteşem,…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Sorunu tespitiniz muhteşem, elinize, aklınıza, fikrinize sağlık diliyorum.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=2455&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="kNTPoMDOrdpAQQ0JZKd2MEtEZWtcXeOVudOAaY4K-Uk"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Cu, 02/18/2022 - 00:56</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/2455#comment-2455" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1260&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="ZOk0XRgQd66yOoWgVpcLQHzUMJRrcf3GGltNMtGgpS0"></drupal-render-placeholder> </section> <div data-ratio="16/9" data-width="100%" data-maxwidth="100%" data-minwidth="100%" data-height="100%" data-maxheight="600" data-allowfullscreen="true" data-loop="true" data-shuffle="true" data-keyboard="true" data-click="true" data-swipe="true" data-trackpad="true" data-stopautoplayontouch="true" data-clicktransition="crossfade" class="fotorama"> <a href="https://fikircografyasi.com/sites/fcd8/files/galeriler/%5Bnid%5D/Voltran3.jpg"></a> <a href="https://fikircografyasi.com/sites/fcd8/files/galeriler/%5Bnid%5D/Voltran4.jpg"></a> <a href="https://fikircografyasi.com/sites/fcd8/files/galeriler/%5Bnid%5D/Voltran5.jpg"></a> <a href="https://fikircografyasi.com/sites/fcd8/files/galeriler/%5Bnid%5D/Voltran6.jpg"></a> <a href="https://fikircografyasi.com/sites/fcd8/files/galeriler/%5Bnid%5D/Voltran7.jpg"></a> <a href="https://fikircografyasi.com/sites/fcd8/files/galeriler/%5Bnid%5D/Voltran8.jpg"></a> </div> Thu, 17 Feb 2022 13:41:43 +0000 Salih Cenap Baydar 1260 at https://fikircografyasi.com Taksim’e Cami: İstanbul’un Temsili Yeniden Fethi https://fikircografyasi.com/makale/taksime-cami-istanbulun-temsili-yeniden-fethi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Taksim’e Cami: İstanbul’un Temsili Yeniden Fethi</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>70’li, 80’li, 90’lı yıllarda İslamcı siyasetçiler ve aktivistler tarafından seslendirilen -ve laik elitlerin tüylerini diken diken eden- Taksim'e ve Çankaya'ya dev birer cami yapılması, Ayasofya'nın ibadete açılması, memurların mesai saatlerinde namaz kılması için kanuni düzenleme yapılması gibi projeler birbiri ardına gerçekleşiyor.</p> <p>İstanbul'un fethinin 568. yıl dönümünden bir gün önce Cuma namazıyla ibadete açılan Taksim Camii bu projeler zincirinin halkalarından biriydi.</p> <div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/995"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2021-05/taksimcamii-1.jpg?itok=PF2zoBVx" width="480" height="240" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Taksim’e cami inşaatının görünen gerekçesi vatandaşın “ihtiyacı”. Ancak herkes, aslında haftada bir kez ortaya çıkan ve güzel bir yer altı mescidi projesiyle giderilebilecek “ihtiyacın” esas muharrik olmadığını, Taksim’e görkemli bir cami kondurma projesinin bir meydan okuma, bir gövde gösterisi, bir hakimiyet ilanı olduğunu biliyor.</p> <p>Sibel Eraslan, 30 Ağustos 2021 tarihli ve “<b>150 yıl aradan sonra verilen cevap: Taksim Camii...</b>” başlıklı yazısında, 1878'de imzalanan Ayastefanos Antlaşmasıyla, Ruslar’ın, Osmanlı Devletindeki Slavların ve Ortodoksların hamisi pozisyonuna geldiklerini, ismini Hristiyanlık inancındaki 'Baba-Oğul-Kutsal Ruh' üçlemesinden alan ve <b>“Taksim'in en görkemli mabedi”</b> olan <b>Aya Triada Kilisesinin</b> 1880 yılında Rusya'nın da destek ve tazyikiyle tamamlandığını anlattıktan sonra şöyle söylüyor:</p> <p style="margin-left:47px; margin-bottom:11px"><i>Fernand Braudel, ''uygarlıkların grameri' adı altındaki ders notlarında, bir medeniyeti kuran iki büyük tavırdan bahseder; meydan okuma ve karşı koyuş şeklinde özetleyebileceğimiz bu tavırlar olmasa, insanlık birikimi kurulamazdı der... Üç kıtada hükümranlık süren Osmanlı Devleti'nin başkentinde böylesine görkemli bir Kilise'yi, üstelik de bir savaş hezimeti olarak inşa ettirmek, Rusya İmparatorluğu ve Hristiyan Uygarlıklar adına kuşkusuz büyük bir meydan okumaydı...</i></p> <p style="margin-left:47px; margin-bottom:11px"><i>İşte 150 yıl aradan sonra, Tayyip Erdoğan siyasetine dair mekân poetikasının en görkemli eserlerinden birisi olarak Taksim Camii-i Şerif'i de; Türkiye açısından milli, İslam uygarlığı açısındansa dini bir karşı meydan okuma, güçlü bir savunma, değerli bir cevaptır...</i></p> <div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/996"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2021-05/taksimcamii-2.jpg?itok=ou1BGEoR" width="480" height="265" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Sibel Eraslan’ın iktidar çevrelerince ve onlara destek veren kitlelerce kuvvetle benimsendiği açık olan bu yaklaşımını hiç de “<b>medeni</b>” bulmadığımı belirtmek istiyorum.</p> <p>Evet “<b>medeniyet</b>” gerçekten bir yönüyle “<strong>meydan okumadır</strong>” ama Eraslan'ın sandığı gibi, bir kürekçi kavgasında, bir kabile çatışmasında gözlemlenebilecek türden bir meydan okuma değildir.</p> <p>Şehrin en merkezi yerine en görkemli sembolik yapıyı kim dikecek, kim rakiplerinin kolunu büküp şehre kendi mührünü vuracak yarışması değildir.</p> <p>Medeniyet, farklı inançlara sahip, farklı etnik kökenlerden gelen, farklı gelenekleri, hedefleri, hassasiyetleri olan kimselerin bir arada yaşadığı, emniyet ve hürriyetlerinin rasyonel sözleşmelerle teminat altına alındığı şehri kurma iddiasıdır.</p> <p>İstanbul bir dünya başkenti olarak son derece kozmopolit bir yapıya sahip.</p> <p>Her dinden her milletten insan, bir arada yaşıyor bu güzel şehirde.</p> <p>Bu gruplardan herhangi birinin diğerlerinin üzerinde tahakküm kurması, ortak kullanım alanlarını tek başına zapt etmesi, kendinin hareket alanını mütemadiyen genişletirken diğerlerininkini daraltması medeniyet kurma iddiasıyla doğrudan çelişir.</p> <div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/998"> <div class="field field--name-field-media-oembed-video field--type-string field--label-hidden field__item"><iframe src="/media/oembed?url=https%3A//www.youtube.com/watch%3Fv%3DaVSWzVQCiNQ&amp;max_width=0&amp;max_height=0&amp;hash=1XtVPG6MnsuoZYm2b7tn_HKee0X6oCMNoNc9niVp8LA" frameborder="0" allowtransparency="" width="200" height="150" class="media-oembed-content" title="Necmettin Erbakan - Taksim Camii"></iframe> </div> </div> <p>Necmettin Erbakan doksanlı yıllarda meclis kürsüsünde yaptığı bir konuşmada şöyle demişti:</p> <p style="margin-left:47px; margin-bottom:11px"><i>Sivas'ın bir köyüne gidelim, diyelim ki İstanbul Büyükşehir Belediyesi Taksim'de bir cami yapacakmış. Ne diyecek bu köydeki adam? "Allah razı olsun yahu! Ne güzel!" diyecek. Peki bre fosil kafa! Halk böyle söylerken sana ne oluyor? Sen niye Taksim'e cami yapılacak diye kuduruyorsun? Histerik nöbetler geçiriyorsun?</i></p> <p>Erbakan’ın bu konuşmasında "ne diyecek köydeki adam" diye sorması aslında bize meselenin özüyle ilgili bir ipucu verir.</p> <p>Köydeki adam elbette bir şey demeyecek, memnun olacaktır, zira kırsal hayatın içinde, küçük homojen çevrelerde yetişmiş olmanın getirdiği kusurları taşıyan zihin yapısı için güç sahibi olmak, "ötekilere" galebe çalmak, “düşmanları” sindirmek çok önemlidir.</p> <p>Belki bunu İbn Haldun'un bedevi-hadari ikilemiyle izah etsek daha iyi anlaşılır: Bedeviler, medeni hayatı kurabilmek için gereken tavizleri, anlaşmaları, sözleşmeleri, mağlubiyet gibi acziyet gibi görür anlayamazlar.<br /> <br /> Sıkıntının büyük ölçüde köylü-şehirli (bedevi-hadari) geriliminden kaynaklandığını tespit etmemiz gerekiyor.</p> <p>Medeniyet "<strong>medine</strong>" kelimesinden gelir. Medine şehir demektir. Medeniyet özü itibarıyla şehirliliktir. </p> <p>Medeniliğin tersi ise bedeviliktir.</p> <p>Şehir, farklı inançlardan, ırklardan, görüşlerden, farklı diller konuşan, farklı hayat tarzları benimseyen insanların, yani yabancıların bir arada yaşadığı yerken “köy” sosyolojik anlamda homojendir, hepsi birbirine benzeyen insanların yaşadığı ve farklılıklardan nefret eden hatta korkan, standardı bozan her şeyi/ herkesi derhal yok etmeyi kendilerine görev bilen, herkesi zorla kendilerine benzetmeden, benzetemediklerini yok etmeden rahat edemeyen kimselerin bir arada yaşadığı yerdir.</p> <p>Bir misal verelim:</p> <p>Peygamberimiz Medine'ye geldiğinde Müslümanların nüfustaki oranı yüzde on beşti. Nüfusun çoğunluğunu müşrik Arap ve Yahudi kabileleri oluşturuyordu.</p> <p>Medine o zamanlar henüz "Yesrib"di. Hoş olmayan yerdi. "Medine" yani şehir olmamıştı.</p> <p>İlkel kabileler birbirleriyle savaşıp duruyorlardı. Her türlü kabalık, zulüm, hoyratlık hayatın ayrılmaz parçasıydı. Herkes diğer kabileleri sindirip tek hâkim güç olma derdindeydi.</p> <p>Peygamberimiz, "Medine Sözleşmesi" ile Yesrib'i şehir yani "Medine" yaptığında bir azınlık lideriydi.</p> <p>Farklı inançlardan insanların birbirleriyle nasıl ticaret yapacaklarını, nasıl iş birliği yapacaklarını, aralarındaki anlaşmazlıkları nasıl çözümleyeceklerini, birbirlerinin hukukuna nasıl saygı göstereceklerini belirleyen bir kanun metniydi Medine sözleşmesi. İslam'ın ilk anayasasıydı.</p> <p>Kabileler ilk defa, vahşi hayvanlar gibi birbirlerini öldürmedikleri bir hayatın mümkün olduğunu gördüler.</p> <p>Ne yazık ki bu müthiş tecrübeye, Hz. peygamberin bize öğrettiği derse rağmen, on dört asır sonra bedevi zihniyetini bertaraf edilebilmiş değiliz.</p> <p>Hayatı sadece güçlü olanların diğerlerine eziyet ettiği bir çatışma olarak algılayan, hukuk, sözleşme, başkasının hayatına saygı nedir bilmeyen bedeviler, zayıfken "köylü kurnazlığı" ile bir takım ilkelere inanıyor gibi görünüyor ama güçlendikleri anda zorbalaşıyorlar.</p> <p>Biliyoruz ki Çamlıca'ya, Ulus'a, Taksim'e dikilen camiler sadece namaz kılacak yer ihtiyacı olduğu için dikilmediler.</p> <div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/997"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2021-05/taksimcamii.jpg?itok=m1oYHpC2" width="480" height="319" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Taksim'e, Ulus'a, yani "şehrin göbeğine" cami yapmak, mesai saatlerini namaz vakitlerine göre düzenlemek vs. bugünkü bedevice bir gövde gösterisi aslında. </p> <p>İlkel bir üstünlük kurma, gövde gösterme çabasıyla şehirlilere "işte sizi yendik, bayrağımızı da kalenize diktik" deme niyeti gayreti açıkça görünüyor.<br /> <br /> Ama bir Pirus zaferi bu...</p> <p>Karşı tarafta da bedeviler var. Onlar da buna ifrit oluyor. Kılıçlarını bileyip, zulmetme sırasının kendilerine gelmesini bekliyorlar.</p> <p>İki tarafın da en kompleksli, en ezik, en korkak tipleri karşıdakilerin kin ve nefretini çevresindekilere anlatarak kendi tarafında safları sıklaştırmaya çalışıyor.</p> <p>Bu kompleksli zihinler için "ötekiler" ile eşit şartlarda bir arada yaşamak diye bir şey söz konusu değil.  Onlara göre ötekiler ya tamamen temizlenmeli ya da zulümle, acı kuvvetle boyun eğdirilmeli ve sürekli boyunduruk altında tutulmalılar. Aksi halde aynısı onlar yaparlar!</p> <p>Fakat Türkiye'nin demografisi geri dönmemek üzere değişti. Artık köylerde yaşayan nüfus yüzde onun altına indi. Yani asabiyet hissini besleyecek nehir artık kurumuş durumda. "Şehir" katılaşmış, kırsal-geleneksel değerlerin yeni nesillere olduğu gibi aktarılmasına, bedevi kavrayışın yaşamasına uygun bir yer değil! Kozmopolit metropollere göç eden taşralılar İbn-i Haldun'un asabiyet dediği hissi uzun süre yaşatamazlar. Sadece bir nesil bile yeter o hissin yitirilmesine. Zaten şimdiden şahit olduğumuz, İslamcı ana babaların Sümeyye, Rumeysa, Kübra, Muhammed Enes, Ebubekir Sıddık gibi isimler koydukları çocuklarının geleneksel dini anlayışlarla hiç örtüşmeyen hayat tarzları bu gelişmeyi haber veriyor.</p> <p>Şehirlileşmeyi beceremeyen, “medeniyet kurmak” deyince akıllarına fetih, kılıç, zorbalık, tahakkümden başka bir şey gelmeyen kimseler kısa bir dönem daha çatışmayı sürdürebilirler ama o yolun sonuna geldik artık.</p> <p>Bu topraklarda yaşayan tüm renklerle birlikte şehrimizi yeniden kurarak, bir arada insanca ve güvenle yaşamanın bir yolunu bulacağız inşallah.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/salih-cenap-baydar" lang="" about="/yazarlar/salih-cenap-baydar" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Salih Cenap Baydar</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pa, 05/30/2021 - 09:24</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/siyaset" hreflang="tr">SİYASET</a></li> <li><a href="/kategori/siyasetbilim" hreflang="tr">SİYASETBİLİM</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1178&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="gHdWC7bv8i69Onq24Z2Z4bPiToS5K944jmJZne_xjhc"></drupal-render-placeholder> </section> Sun, 30 May 2021 06:24:39 +0000 Salih Cenap Baydar 1178 at https://fikircografyasi.com Akıl ve Hislerin Çarpışmasından Ne Çıkacak? https://fikircografyasi.com/makale/akil-ve-hislerin-carpismasindan-ne-cikacak <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Akıl ve Hislerin Çarpışmasından Ne Çıkacak?</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p><strong>Amerikan seçimlerinde</strong> ortaya çıkan sonuçlar üzerine hayli derinlikli analizler yapıldı. Biden kazandı ama <b>Demokratlar</b> beklendiği gibi <strong>Trump </strong>ve temsil ettiği zihin yapısına karşı “ezici” bir üstünlük sağlayamadılar. Ellerindeki sayısız iletişim kanalından durmadan “cahil, aptal, kaba, kibirli, narsist, dengesiz, çıkarcı, empati yoksunu, ırkçı, din istismarcısı, kural tanımaz, usûl bilmez” olduğunu vurguladıkları <strong>Trump</strong>’ın neredeyse kendileri kadar oy almasını hiç beklemiyorlardı.</p> <p>Sosyal bilimcilerin <strong>Trump</strong>’ın bu başarısını, ona oy verenlerin nasıl düşündüğünü, ne ile motive olduğunu ve karşı propagandadan nasıl olup da bu kadar az etkilendiklerini kesinlikle analiz etmesi gerekiyor.</p> <p>Bu konuda çok değerli çabalara şahitlik ediyoruz.</p> <p> </p> <p><b>Liberal Demokrasi Toplumsal Tutkal Olan “Ortak Ahlakı” Üretemiyor</b></p> <div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/938"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2020-12/etyen-mahcupyan.jpg?itok=8Epr6xvA" width="480" height="480" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Etyen Mahçupyan, serbestiyet.com’da yayımlanan “<a href="https://serbestiyet.com/featured/mahcupyan-trumpa-gosterilen-teveccuh-bir-ozelestiri-firsati-olmali-44482/" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">Trump’a gösterilen teveccüh bir özeleştiri fırsatı olmalı</a>” başlıklı değerlendirmesinde, uzun zamandır bir modernlik kültürünün etkisinde yaşayan Batılılarının çoğunun benimsediği, bireysellik, özgürlük, çoğunlukçuluk, hukukun üstünlüğü, kişisel tercihlerin rasyonelliği ve meşruluğu gibi unsurlarla örülen sistemin <b>kamusal alanda ortak bir ahlâk üretme</b> yeteneğinin hayli zayıf olduğuna dikkat çekti.</p> <p>Mahçupyan’a göre bireyselliklerin önünü tamamen açan modern liberal demokrasi, ancak kişilerin aynı kültür zemininden gelerek birbirine benzemesiyle teşekkül edebilecek “<b>ortak ahlakın”</b> gelişeceği zemini sunmakta zorlanıyor. Trump ise bu eksikliğin doğurduğu, daha otoriter yönetim arayışlarına ve popülizan savrulmaya cevap veriyor. “Ötekilere” duyulan öfkeyi ve acilen çözüm bekleyen ruh halini kendisinde adeta cisimleştirerek başarı gösteriyor.</p> <p> </p> <p><b>Ukalaların Rasyonel Doğrularındansa Kendi Yanlışlarına Sahip Çıkan Kitleler</b></p> <div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/939"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2020-12/mucahit-bilici.jpg?itok=fPh92aCI" width="400" height="400" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Sosyolog Mücahit Bilici’nin ilk değerlendirmeleri de oldukça çarpıcıydı: Bilici, gazeteduvar.com’da yayımlanan <a href="https://www.gazeteduvar.com.tr/trumpin-basarisi-ne-anlama-geliyor-makale-1503555" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">değerlendirmesinde</a>, liberal, küreselleşmeden memnun ve yarar sağlayan şehirli ve eğitimli kesimlerin, bilginin tahakkümüne doğal bir hak muamelesi yaptıkları için bilgiçlik kibrine kapıldıklarına ama demokraside bunun bir hata olduğuna dikkat çekiyordu.</p> <p>Bilici’nin şu tespitleri çok önemliydi:</p> <blockquote> <p> </p> <p>Demokrasi bilen ile bilmeyene eşit muamelesi yapan bir ifade rejimidir. Bilmenin ifade üzerindeki tahakkümüne karşı duyguların patladığı bir isyan düşünün. Bu isyanın akla itibar etmeme hakkını kullanacağını öngörebilirsiniz. Bu isyancıların, matematiği bildiği için hâkim konumda olanların iki kere iki dört eder iddialarını reddedeceğini de tahmin edebilirsiniz. İki kere iki dört etmemeye başlar. Bilgi ve matematik neyin söylendiğine bakmamızı isterken ifade ve demokrasi bunu kimin söylediğine ve kimin adına söylendiğine bakmamızı ister. Onun için iki kere ikinin dört etme zorunluluğunun diktatörlüğüne karşı bir rahatsızlık hisseden avamın amme vicdanı teslim olmayı reddeder. Ve bilgiye dayalı eğitimli elitlerin hakimiyetine isyan başlar.</p> </blockquote> <p>Bilici, bu isyanın “demokrasinin bir uzun erimli iç krizi” olduğunu, bunu mümkün kılan altyapı faktörünün “ortak kamusallığın çöküşü” olduğunu söylüyor ve onu da “sosyal medya” devrimine bağlıyordu:</p> <blockquote> <p> </p> <p>Sosyal medyanın zuhuru ile birlikte gayrimemnun olan veya kendini dışlanmış hisseden kesimlerin ortak kamudan istifa edip özerkliklerini ilan etmesi mümkün hale geldi. Alternatif hakikatler, alternatif kamusal alanlar, paralel evrenler ortak hakikatin bağlayıcılığını çöpe attı.</p> </blockquote> <p>Sırf diploma sahibi oldukları için kendilerini haklı gören kibirli elitlere karşı geliştirdikleri zekâ ve incelikten mahrum argümanlarla dalga geçilen, duyguları dikkate alınmayan <b>“sıradan” insanların isyanlarının sözcüsü</b> olmaya oynayan Trump’ın taktiği başarılı olmuş görünüyor. Kendilerine tepeden bakan liberallere ve solculara tepki gösteren kitleler işlerini, kimliklerini, aidiyetlerini tehdit altında görerek Trump’ın ardında saf tutuyorlar.</p> <p>Bilici, “duygunun hükmettiğini” söylediği bu kitlenin hareket tarzını çok güzel ifade etmişti:</p> <blockquote> <p> </p> <p>[Bu kitle] kendisine <b>yabancı kalan doğrular yerine kendine ait yanlışlara sahip çıkmayı</b> tercih ediyor. Hakikat acıttığında onu kenara koymak veya onu üzerinden çıkarıp atmak insanoğlunun kadim geleneğidir. Onlar da bunu yapıyor.</p> </blockquote> <p>Biz de bu değerlendirmelere naçizane bir katkı sağlamaya çalışalım…</p> <p> </p> <p><b>Hikâyeler, seyirciler, aktörler</b></p> <p>Aslında akıl ile hislerin bir savaşına şahitlik ediyoruz.</p> <p>İnsanlar/insan toplulukları duyguları ile motive ediliyor hatta daha kaba ifadesiyle "güdülüyorlar". Toplumu peşlerine takıp sürükleyebilen liderler<b>, yeni bir hikâye yazıp, kitleleri bu hikâyeye inandırarak</b> var oluyorlar.</p> <p>İyi hikayeler, insanları “sarıp sarmalayıp” içine alan hikayeler. Bir “sanal cemaatin” has mensubu olduğunu hissetmeleri, insanların o cemaatin hikâyesine duygusal olarak daha çok yatırım yapmalarının yolunu açıyor. Liderler insanları, anlattıkları hikâyenin pasif dinleyicileri pozisyonundan sahnedeki aktörleri pozisyonuna terfi ettirerek hikâyelerinin daha da içine çekmeye çalışıyorlar.</p> <p> </p> <p><b>İnsanları hikâyenizin “aktörü” konumuna nasıl getirirsiniz? </b></p> <p>Aktör, hikâyeye aktif katkı sağlayan kişidir.</p> <p>Bu pozisyonda olmayı arzulayan kişinin ortak hikâyeye katacak bir şeyleri olması gerekir.</p> <p>Kimi yöneticilik becerileriyle, kimi aklıyla zekâsıyla, kimi emeğiyle, kimi de bilgileriyle katkı sağlar.</p> <div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/937"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2020-12/emile-durkheim.jpg?itok=SZYQ7AVq" width="277" height="480" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Durkheim, bir asır evvel, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişte iş bölümü ve toplumsal dayanışma modellerindeki değişimin belirleyiciliğine dikkat çekmişti.</p> <p>Bugün yine aynı alanda sarsıcı değişimler yaşanıyor.</p> <p>İnanılmaz teknolojik gelişmeler yeni meslekler doğururken, bazı kadim meslekler de yok oluyor.</p> <p>Yeni meslekler çoğu kez nitelikli bir eğitimden geçmiş olmayı, spesifik alanlarda derin bilgi sahibi olmayı, keskin bir zekâ ile yahut çalışkanlıkla temayüz etmeyi gerektiriyor ve ne yazık ki geniş halk kitlelerini teşkil eden birçok insan bu tür niteliklere sahip değil!</p> <p>Fakat istisnasız herkesin eşit seviyelerde sahip olduğu bir şey var: <b>duygular</b>.</p> <p>Okuma yazması olmayan kişi de profesör de sinirleniyor, üzülüyor, mutlu oluyor.</p> <p>Bilgisayar mühendisi de çoban da bir şeylerden şiddetle nefret edebiliyor yahut birilerine delice âşık olabiliyor.</p> <p>İşte Trump gibi liderler, hikâyeye aktif şekilde katılarak aktörlük konumuna yükselmek isteyen ama ellerinde duygularından başka bir şey olmayan kimselere “Üzülmeyin. Siz de çok kıymetlisiniz. Çok bilgili ya da becerikli değilseniz ne olmuş! Sizin elinizde de son derece saygıdeğer hisleriniz var. Mesela muarızlarımıza yönelen öfke ve nefretiniz, onlardan yana duyduğunuz korkularınız ve endişeleriniz, davamıza adanmışlığınız ve sadakatiniz çok ama çok kıymetli” diyorlar.</p> <p>Aklı, bilgiyi, bilimi, eğitimliliği, yüksek becerileri, liyakati ön plana alanların, bu tür kabiliyetlerden mahrum kitleleri hikayelerinin içine çekecek kuvvetli bir argümanları yok. Hatta onlara karşı saklamakta güçlük çektikleri aşağılayıcı, küçümseyici, alaycı, hafife alıcı bakışları ile bu kimseleri kendilerinden öteye itip uzaklaştırıyorlar.</p> <p>Toplumun akılcılar ve duygucular olarak iki safa ayrıldığını söylemiyorum. Çünkü biliyoruz ki söz konusu olan siyaset olunca neredeyse kimsecikler tarafını aklıyla, mantığıyla seçmiyor! Yani kendilerini akıl cephesinde görenler de aslında duygularıyla yönlendiriliyorlar…</p> <p>İki cephe arasında farklılaşan, sadece hikâyenin türü oluyor.</p> <p> </p> <p><b>Havf ve Reca – Sopa ve Havuç</b></p> <p>Akılcı liderlerin anlattığı hikayeler daha çok "ümit" kolundan akıyor, daha "iyi", daha "konforlu", daha "adaletli", daha "müreffeh" bir ideal için hissedilen "beklentiler" üzerine kuruluyor.</p> <p>Çünkü kendilerinden, akıllarından, kabiliyetlerinden son derece eminler ve geleceği daha parlak kılacak adımları atabileceklerine inanıyorlar.</p> <p>Rasyonalitenin pek de itibar görmediği diğer cephede hikâyeler hamasete dayalı bir heyecanla başlasalar da zaman içinde daha ziyade "korkular" üzerinden döner hale geliyorlar. Havucun yerini sopa alıyor. İnsanları makbul, arzu edilen, henüz keşfedilmemiş yeni ufuklara götürebilecek donanımlara sahip olmadıklarının farkında olan liderler genellikle, zaten şüpheyle baktıkları bir istikbali hedeflemek yerine “şanlı” maziyi yeniden canlandırmayı vaat ediyorlar ve nihayet seçmenlerini "ben olmazsam neler olur biliyor musunuz" diye o meçhul gelecekle korkutarak koltuklarını korumaya çalışıyorlar.</p> <p>Yeterince etkin bir mücadele yapılamadığı için Amerika’da iki yüz otuz binden fazla insanın Covid-19’a yakalanarak can vermesi, sağlık ve sosyal güvenlik sistemlerinin yetersizliğinin ortaya çıkması, salgının sendelettiği ekonomi, artan işsizlik gibi unsurlar Trump’a dört sene önce zafer kazandıran o pozitif “make America great again” argümanının içini boşaltmıştı.</p> <p>Diğer bir tarafta, tüm dünyada olduğu gibi Amerika’da da pek yüksek vasıflar gerektirmeyen işlerde çalışan insanlar, hızla gelişen teknolojilerin işlerini tehdit ettiğini görüyorlardı. Taksi ve kamyon şoförlerini işsiz bırakacak otonom araçlar, kargoculara, postacılara ihtiyacı ortadan kaldıracak insansız hava araçları, çöpçüleri, garsonları, fabrika işçilerini işlerinden edecek robotlar, çok sayıda insanı korkutuyordu.</p> <p>Sürekli kişisel verileri toplayan global ileri teknoloji firmalarının, gen haritalarımızı çıkartıp soframıza ulaşan tarım ürünlerine, gıdalarımıza akıl sır ermez müdahalelerde bulunan ilaç şirketlerinin, yine kimselerin anlamadığı algoritmalar geliştirerek zenginliklerine zenginlik katan bankaların (fintech) her şeyi belirlediği bir istikbal çok insanı tedirgin ediyordu.</p> <div class="align-center" data-quickedit-entity-id="media/940"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2020-12/carrot-stick-havuc-sopa.jpg?itok=VMR_WY2J" width="480" height="287" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p> </p> <p>Bunları gören Trump ister istemez “havucu” bırakıp “sopaya” sarıldı.</p> <p>İnsanların işlerini tehdit eden ileri teknoloji şirketlerini -kendi ülkesinde faaliyet gösteren, ekonomiye ciddi katkılar sağlayan şirketler oldukları halde- "big pharma", "big tech" vs. diye şeytanlaştırmaya kalktı.</p> <p>Yıldızının bir türlü barışmadığı haber kanallarının etkisini kırmak için, “fake news” diye bir kavram üretti.  Muarızlarını kendisi ve destekçileri hakkında sürekli yalan haberler üreten karanlık odaklar olarak yaftaladı.</p> <p>Rakibi olan demokratları Amerika’ya komünizm getirmeye çalışan radikal anarşistler olarak göstermeye çalıştı.</p> <p>Bir siyahi vatandaşın, gündüz gözü, kameraların önünde beyaz polislerce göstere göstere katledilmesiyle başlayan “black lives matter” protestolarını devlete karşı bir kalkışma gibi yansıtmayı denedi.</p> <p>Beyazların üstünlüğünü savunan, ırkçı ve paramiliter “proud boys” hareketine karşı gayet “hoşgörülü” bir tutum benimsedi. Hatta başkanlık tartışması sırasında bunları kınaması istenince bunu yapmayıp proud boys’a seslenerek “stand by” (hazırda bekleyin) diyebildi.</p> <p>AB’yi, Çin'i hatta Kuzey Kore'yi, Türkiye'yi korkulacak çok güçlü düşmanlar gibi gösterip bunlarla ancak kendisinin mücadele edebileceğini ileri sürdü.</p> <p>Bütün bu kitlelerin korku ve endişelerini istismar etmeye yönelik taktikler epeyce yaramakla birlikte ona seçimi kazanacak kadar oy getirmedi.</p> <p>Aşk filmlerinin” (love story) neredeyse her zaman korku filmlerinden (horror story) daha iyi gişe yaptığı bir kez daha ispatlanmış oldu olmasına ama bu durum demokratlar için alarm zillerinin çalmaya başladığı gerçeğini değiştirmiyor.</p> <p>Eğer dört sene sonrasında yapılacak seçimlere kadar Demokratlarca yukarda bahsettiğim halk kitlelerine yönelik anlamlı, tutarlı, onların derin endişelerini izale edebilecek argümanlar geliştirilemezse ikinci -ve bu sefer daha da kuvvetli- bir Trump hükumetinin gelmesi kaçınılmaz. Demokratlar arasında ve çeşitli entelektüel çevrelerde başlayan tartışmalar bunun gayet iyi anlaşıldığını gösteriyor.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/salih-cenap-baydar" lang="" about="/yazarlar/salih-cenap-baydar" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Salih Cenap Baydar</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Çar, 12/16/2020 - 15:26</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/siyaset" hreflang="tr">SİYASET</a></li> <li><a href="/kategori/siyasetbilim" hreflang="tr">SİYASETBİLİM</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1058&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="j8hq4K78x_84eK5-JIo5JOFk454YeS-1CoPdb5DbBrQ"></drupal-render-placeholder> </section> Wed, 16 Dec 2020 12:26:25 +0000 Salih Cenap Baydar 1058 at https://fikircografyasi.com GENETÜK -VI- Siyaset İşlerinin Otoriter Genetiği...(*) https://fikircografyasi.com/makale/genetuk-vi-siyaset-islerinin-otoriter-genetigi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">GENETÜK -VI- Siyaset İşlerinin Otoriter Genetiği...(*)</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="MsoNormal text-align-justify">&nbsp;</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Efendim, pek de sorgulamadığımız bir kavramla konuşuyoruz, "sivil siyaset". Sanıyoruz ki, "sivil", görev gereği üniforma giyenlerin dışındaki insan demektir. Böyle olunca, "sivil siyaset"ten de, siyaset işlerinin üniforma giymeyenler tarafından görülmesini anlıyoruz.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Bu yaklaşım doğru olsaydı siyaseti sivilleştirmek Mustafa Kemal tarafından başarılmış bir şey olurdu; zira, kendi general üniformasını çıkaran da, siyasete atılmak isteyen askerlere "üniformanızı çıkarın" (yani ordudan ayrılın) diyen de o olmuştur. "Siyaset denen iş"den ne anlıyorsak o devirden bu yana bu işi üniforma giymeyen kişiler yapmaktadır.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Özellikle 80'den sonra ve bilhassa Özal'ın ufuk açıcı girişimleri ile anlaşılmaya başlandı ki, "siyaset denince anladığımız işler", siyasetin sadece bir kısmından ibarettir. Bizde, siyasetin o kısmını asker üniforması giymeyen kişilerin yapması, siyasetin sivil olduğunu göstermiyor. Özal, kendine özgü üslubuyla "devleti küçülteceği"ni söylediğinde, bunu ekonomik liberalleşme adına "KİT'lerin özelleştirilmesi ve devletin ekonomiden çekilmesi" anlamında söylüyor gibiydi; ama daha sonra, ajandasında "memleketin gidişatına karar vermek" anlamındaki "asıl siyasî işleri"n de "atanmışların elinden alınarak seçilmişlere devredilmesi" anlamında sivil siyasetin alanını siyasetin bütün gövdesini kapsayacak biçimde genişletmenin de yer aldığını deklare etmekten kaçınmadı.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Bunun "atanmış siyaset erkânı"nda ne büyük infial doğurduğu malumdur. Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden, isyan ederek demişti ki: "Hangi seçilmiş lâyıkıyla atanmış bir adamdan daha üstün nitelikleri taşır? Bir milletvekilinin deneyimi bir doktor, bir yargıç ya da bir mühendis kadar var mıdır? O zaman atanmış olan valileri de adam yerine koymayın… 60 milletvekili seçilen ilin bir tane valisi var. Abuk sabuk konuşmalarla siyasal ortamı her zaman karartıyorlar." Kararan bir şey vardı elbette, ama bu, hazretin buyurduğu gibi "siyasal ortam" değil, devletlû tayfasının siyasal ikbalinden ibaretti. Özden, daha ileri giderek "bir yargıç kolayla mı o göreve geliyor? Biz de bir sürü seçimden geçiyoruz!" mealinde laflar da etmişti. Devletin gözde kullarını tayin ederken onları "ince eleyip sık dokuyarak" seleksiyona tâbî tutmasını, halkın demokratik seçim (election) mekanizmaları aracılığıyla yönetim erkine siyasetçi seçmesi ile boy ölçüştürecek kadar kara cahil miydi acaba? Sanmıyorum, bu, bir bilgi eksikliğinden değil, "kararlı bir saptırma girişiminden" kaynaklanıyordu.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Aslında Özal bu "atanmışlar-seçilmişler" retoriği ile sivil siyasetin göstergesini üniforma olmaktan çıkarmış, devlet çarkının üniformalı-üniformasız bütün memurlarının "siyasî karar gücü"nden mahrum edilmesi gerektiği düşüncesini popülarize etmişti.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Günümüze gelecek olursak aradan geçen 90'lar kabusu, 28 Şubat darbesi ve Ara Rejim'in ardından AK Parti'nin üç seçim dönemi boyunca devam eden "tek başına iktidar"ı boyunca siyasetin ne kadar sivilleşebildiğini sormakta fayda vardır.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Siyasetin sivilleşmesinden murad, "demokratikleşme", yani halkın siyasete oyları ile yön vermesi ve siyasal katılımın artması ise uzun iktidarı boyunca AK Parti'nin bu yönde önemli adımlar attığını peşinen kabul etmek gerekir. Bu adımlar da, sanıldığı gibi darbe davaları ile değil, daha ziyade "Avrupa Birliği reformları" denen ve AK Parti'nin 2007'ye kadar devam ettiğini daha önce söylediğim "Ara Rejim" döneminde attığı adımlardır. Bu adımlar, ara rejim döneminde özellikle Mesut Yılmaz'ın AB ajandasının bir devamı niteliğindeydi. Bunu Milli Güvenlik Kurulu'nun yapısı, MİT'e sivil müsteşar, YAŞ kararlarının yargı denetimine açılması gibi başka adımlar izledi.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Bütün bu olumlu adımlara rağmen siyasetin sivil bir karakter kazandığı ve demokratikleştiği söylenebilir mi? Bu soruya cevaben sivilleşme ve demokratikleşmenin kolay olmadığı, ideal manada sivil ve demokratik siyasetin bütün kavram ve kurumları ile yerleşmesinin bir süreç meselesi olduğu... yönündeki beyanları samimi bulmuyorum.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Elbette imparatorluk bakiyesi bir devlet çarkının hegemonyasını gerileterek kurumsal yapıları dönüştürüp demokratik bir devlet inşa etmek kolay değildir. Ama bu işin en zor kısmı, siyasal kudretin sivil elde toplanması, derin devletin kozmik belirleyici gücünün elinden alınması ve "kader meselesi" hususların bu örtülü güçlerin karar tekelinden kurtarılması, sivil ve demokratik siyasetin hukuksal alt yapısının oluşturulması, bürokratik direncin kırılması, partilerin ve sivil toplum aktörlerinin devlet çarkının mahrem dişlileri ile gizli saklı ilişkilerinin ortadan kaldırılması... başta olmak üzere pek çok zorlu adımlar atmayı gerektirmektedir.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Bununla birlikte, otoriteryanizmin sadece otoriteyi elinde bulunduranlarda tecessüm eden bir "güç temerküzü"nden ibaret olduğunu sanarak siyasal gücü, ister üniformalı dar zümre, isterse "atanmışlar"ı da dahil eden geniş "kapıkulu zümresi"nin siyasal tekelinden kurtarmakla otoritaryenizmin bertaraf edileceğini düşünmek yanıltıcıdır. Bir bakıma bu, faturayı sadece otoriteden yararlanan bir tek tarafa keserek otoritaryenizmin tüm taraflara sağladığı yararları göz ardı etmek olur.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Evet, otoritaryen işleyiş, otoriteyi elinde bulunduran ile, nesnesi haline gelerek ona maruz bulunan bütün taraflara "kendilerine mahsus bir yarar" temin ediyor görünmüyorsa istikrarlı bir otoritaryen statüko üreterek kalıcı hale gelemez. Bu ülkede halihazırda cârî otoritaryenizm ise çoklu kaynaklardan süzülerek damıtılmış "gâyet müesses" ve ruhumuzun her kıvrımına derinlemesine nüfuz etmiş, tarihsel tecrübemizin bütün mecrâlarından beslenen bir otoritaryenizmdir. Bu otortiratyenizmin kökleri, bir yandan İslam öncesi "cihan hakimiyetini ülkü edinmiş" Türk otoritaryenizmine ilaveten topraklarında mevâlî statüsüne yerleştirilerek üç asrı geçen bir süre boyunca ruhu üstümüze sinmiş Pers otoritaryenizmine, öbür yandan Müslüman saltanatların İslamın "efendi tanımaz ruhu" ile karşıtlık içinde üretip yerleştirdikleri "fâsık, fâcir ve hatta zalim de olsa", "hiçbir ahlakî-dinî gerekçe ile reddilemez" dahası "kendisine itaati Allah'ın emrettiği" "ülü'l-emr" despotizmlerine, ve nihayet göçüp gelerek yurt tutuğumuz bu topraklarda, Büyük İskender'den itibaren biçimlenip yerleşerek hukuk halini almış ve kapsamlı kurumlara derinlemesine nüfuz etmiş "cihan imparatorlukları" (civitas maxima) olarak Roma-Bizans mirası bir otoritaryenizme kadar uzanmaktadır.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Otoritaryenizmin tarihsel köklerine bu kadar geniş değinmemin sebebi, onun Türkiye'de Osmanlı modernleşmesi, İttihat ve Terakkî yahut Cumhuriyet'in kuruluşu ile birden bire ortaya çıkmış nev-zuhûr bir "otoritaryen işleyiş"in mahsulü olmadığını göstermek istememdi. Nitekim, memleketimizde otoriteyi elinde bulunduranlar ile ona tâbî olanlara karşılıklı yararlar sağlayan mekanizmalar, bütün bu andığım otoritaryen tarihsel mirasların hasılasını barındırmaktadır. Bu hasılaya ilaveten, modernleşme sürecimiz asrî bir moda sanılarak (çünkü aradan yüz yılı aşkın bir zaman geçmişti) Fransız Jakobenizminden bir "ulus devlet otoritaryenizmi" ithal edilmiş olmasını ve I. Dünya Savaşı sonrasının "kişi kültü ile ambalajlanmış" despotizmlerinin pragmatik desteğini eklersek bu memlekette halen cârî olan otoritaryen siyasal işleyişin aslî bileşenler matrisini tamamlamış oluruz.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Lakin asıl vurgulamamız gereken nokta, otoritaryenizmin otoriteyi elinde bulunduranlar kadar ona tâbî olan ya da mâruz kalanların ruhlarına "siyasetin başka türlüsüne akıl erdiremeyecek kadar" nüfuz etmiş ve bu yolla "eşyanın tabiati" haline gelmiş olmasıdır. Sadece üniformalı ya da atanmış elitlerimiz değil, halkımızın geniş kesimleri de otoritaryen siyasete emilerek boğulmuş, en az onlar kadar otoritaryen siyasal pratikleri kanıksayıp uyum sağlamış bir durumdadır. Bunu kabaca ifade etmek gerekirse "zulüm, zâlim ile mazlûmun müştereken irtikâb ettikleri bir cürümdür" biçiminde söyleyebiliriz.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Otoritaryen siyasetin ilgası, çürük dişi çekip atmak, ya da damağı vuran bir diş protezini çıkarıp atmak kadar basit bir iş değildir. Otoritaryenizm bizim sosyal dünyamıza uzun bir tarihsel mâcera boyunca çoklu metastazlarla yayılmış ve nihayet bünyeyi çepeçevre sarmış bir kanser gibidir.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Şöyle soralım: Siyaset işleri otoriterdir de aile, eğitim, iş hayatı, apartman yönetimi, din ve cemaat, dernek-vakıf ve hatta eğlence ve tatil işleri pek mi farklı bir durumdadır? 15-20 yıl öncesine kadar, dükkanına gittiğiniz esnaf, seyahat ettiğiniz şehirler arası otobüste kaptan ve muavin, cuma namazına gittiğiniz caminin imamı ve müezzini, okulda müdür ve öğretmen, dernekte başkan ve şürekâsı size olanca otoritesini dayatır, siz de bunu sineye çekerdiniz. İşte o sineye çekme becerimizi kastediyorum; o bizim otorite sahiplerine sadece meşrûiyet kazandıran bir "boynu büküklüğümüz"den ibaret değildir. Ahâlî arasında kimin başına velev "tuvalet bekçiliği" kadar bir devlet kuşu konsa, "helaya giriş çıkışın bütün ayrıntılarına hükmedecek bir nizâmât kudreti" kullanmaya başlardı. Bu durum halk ağzında "biz burada eşek başı mıyız!" biçiminde dile dökülürdü. Kültürümüz "otoriter bir biçimde hükmetmeyen"i eşek başı yerine koymaktadır. Dolayısıyla, biz düzenli bir sosyal dünyayı, iş başındakilerin gerekirse kanırta kanırta tahakküm yoluyla çekip çevirdikleri (kızını dövmeyen dizini döver) bir "nizâm ve intizâm çarkı" olarak gösteren otoritaryen bir kültürel miras tarafından idraki felç edilmiş bir toplumuz.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">"Ne yani, kimse kimseyi takmasın, isteyen istediğini yapsın, anarşi mi olsun, kaos mu çıksın" diyorsanız işte o idrak felcinin en güzel numunelerinden biri de sizsiniz demektir. Evet, “kayıtsız şartsız otorite”ye bu kadar susamış insanlara, durup durup mutlak otorite şerbeti içirilmesi kaçınılmazdır.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Bu, kimilerinin "sıradan faşizm" demeyi tercih ettiği otoritaryenizm, siyaset işlerinde otoritaryenizmin ilgasının top yekûn bir kültürel dönüşümle ancak başarılabileceğini göstermektedir. Siyasetin asıl kararlarını verme mevkiinden üniformalıları ve hatta atanmışları indirip onun yerine seçilmişleri ikame edip sivilleştirseniz de otoritaryenizmden kurtulmanız mümkün değildir; zira mutlak otorite şerbeti içip "otoritaryenizmin nurlu ufukları"na gark olmuş insanlar, hangi işe vaziyet etseler, orada yoksa bile otoritaryen bir dünya kurarlar. Yeni kurulmuş partilerde bile parti içi demokrasi, sadece siyasal partiler kanunu istemiyor diye yok değildir. Maazallah parti içi demokrasi olacak olsa, liderin himayesine sığınarak, parti yetkililerine veya bakana yanaşmalık ederek görmeye alıştığınız işleri nasıl halledeceksiniz! "Ol! deyince olduran" bir kudrete bunca meftun, kurala kaideye ahlaka uygun olmasa da görülecek işinizi görüverenlere bunca şükran medyun bir halkı, seçilmiş siyasetçiler yönetse ne değişir? Bir şeyler değişir elbette, ama otoritaryenizm bâkîdir.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Hiç sırası değil ama soralım: AK Parti Türkiye tarihinin en büyük özelleştirmelerini niçin yapmıştı? Devlet küçüldü mü; kamu bürokrasisinin toplumu kontrol altında tutuma gücü azaldı mı? Özelleşen kuruluşlar, "baştakinin cebri"nden korktuğu için dejenere olmuş memurlardan kurtarılıp ekonomide rasyonel tercihler yapan patron ve çalışanların eline mi geçti?</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Bir soru daha soralım: Hani HSYK antidemokratikti de buraya hakim ve savcıların oyu ile seçilmiş yüksek yargıçlar geçerse demokratik olacaktı, oldu mu? Yoksa seçim yoluyla iş başına getirilen The Hizmet modeli yüksek yargıçlar, seçimle geldikleri halde "kamu görevi"nin onuru dışında bir "özel ajanda"ya mutlak itaat altında mı hareket ettiler?</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Haydi son soru olsun: The Cemaat'in tek kusuru, bu heyülâyı çekip çevirenlerin seçimle iş başına gelmiyor olması mıdır? Cemaatin üniformasız da olsa bütün mensupları "özel bir seçim"le devşirilmiş, özel elemelerden geçirilerek yükseltilmiş olmasaydı (mesela bazı başka cemaatler bu kadar masonik bir örgütlenme maharetine sahip değildir) sivil mi olurdu? Sahi The Cemaat, bir sivil toplum kuruluşu (STK) mudur?</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">––––––––––––</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">(*) Bu yazı, ilk defa, 15 Temmuzdan bir yıl kadar önce, Genetük yazı dizisinin altıncı bölümü olarak 27 Ağustos 2015’te bir facebook paylaşımı olarak kaleme alınmıştır. Yazının o dönemin koşulları dikkate alınarak yazıldığı ve aradan geçen beş yıl içinde, gerek siyaset işinin genetiğinde, gerek AK Parti başta olmak üzere siyasal partilerimizde ve gerekse sivil toplum örgütlenmesi görünümündeki kuruluş ve oluşumlarda ve toplumun bütün çeperlerinde otoriterleşme yönündeki değişimlerin ayrıca ele alınması gerektiği göz önünde bulundurularak değerlendirilmesini umuyorum.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/vehbi-baser" lang="" about="/yazarlar/vehbi-baser" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Vehbi Başer</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Sa, 06/09/2020 - 21:39</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kategori/siyasetbilim" hreflang="tr">SİYASETBİLİM</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-527" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1591817528"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Ekrem Özkan</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/527#comment-527" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">&quot;zulüm, zâlim ile mazlûmun…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>&quot;zulüm, zâlim ile mazlûmun müştereken irtikâb ettikleri bir cürümdür&quot; . Harika bir söz. Yüreginize saglik.<br /> Kafama takildi, biz Türkler, ne ile övünürüz? Bütün övünmelerimizin sarip sarmalandigi ne? Ordu-millet olmak, degil mi? VARVARASI ASKER DEMEK DEGIL MI? Asker nedir, emir almak, emire uymak, emir vermek, verilen emri takip etmek. Eh yani, burada sivil düsüncenin varligi iddia edilebilir mi? Bence hayir.<br /> Sevgi ALAH a</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=527&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="dlBxd0Nk5PPIn31CQa30n-K8LlVrlf0rsGj1aKLDw-o"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Çar, 06/10/2020 - 11:48</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/527#comment-527" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=908&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="3oYW50zdAt28Z1kUY1LNh6KUe4FFnOLT8ZM9uvddHp4"></drupal-render-placeholder> </section> Tue, 09 Jun 2020 18:39:24 +0000 Vehbi Başer 908 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/genetuk-vi-siyaset-islerinin-otoriter-genetigi#comments Muktedir Olmakla Yetinmek mi? İktidarmış Gibi Görünmek mi? https://fikircografyasi.com/makale/muktedir-olmakla-yetinmek-mi-iktidarmis-gibi-gorunmek-mi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Muktedir Olmakla Yetinmek mi? İktidarmış Gibi Görünmek mi?</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>Bir önceki yazımızda bir cümle vardı: “Seçmenin irade ortaya koyma mecburiyeti ile YETİNMEK” ve &nbsp;“Seçimlerde oy kullanıp gösteriş yaparak GÖRÜNMEK.”</p> <p>Seçmen tercihlerinin nasıl teşekkül ettiği ve edeceğine dair analizlerimizi ertelemeye devam ediyoruz. Dediğimiz gibi, gündemde seçim yok, bizim de acelemiz. Ama YETİNMEK ve GÖRÜNMEK kavramlarını açımlamaya devam edelim.</p> <p>Güç kavramı odağında konuyu, yufka açar gibi açımlamaya çalışalım. Yufka için un lazım. Su,&nbsp; maya ve aparatlar. Bunlar bizim kavramlarımız olsun. Sonra onları usulünce karıştırıp mayalanmaya bırakmalıyız. Yani, kavramlar arasında öyle tutarlı bir ahenk oluşturmalıyız ki, tıpkı, hamur gibi, tam kıvamında olsun. Sonra hamuru öyle bir özene bezene açımlayalım ki, ağız tadına layık olsun.&nbsp; &nbsp;</p> <p>Güç ya da iktidar meselesi çok eski bir konu. Mesela, size totemin gücünden söz etsem, tabu nasıl böylesine şedit yaptırım gücüne sahip oluyor desem, insan varlığının varoluş tarihine doğru, çok daha derinlere dalmamız gerekir. Niyetimiz bu değil. Bugünkü yazı ve müteakip yazılarımızın sınırlarını Manuels’in “iktidarsız yerler” ve “yersiz iktidarlar” kavramları belirlemiş olacak.</p> <p>Nilgün (Çelebi) ile Vehbi (Başer) hocalar da “güç” diyorlar, yazılarında. Güç, anlaşılması gerçekten de güç bir kavram. Nilgün hoca, insani tüm performansın kaynağı güç diyor, haklı olarak. Sosyal psikoloji, psikoloji, özellikle işletme ve yönetim bilimleri ve kısmen de siyaset bilimi alanında çalışan pek çok sosyal bilimci, davranışların lokomotifini tanımlamak amacıyla güç kavramını kullanıyorlar. Hatta bu yolda hızını alamayan D. McClelland, geliştirdiği achieving teorisinde; başarı güdüsünün onlara kazandıracağı güçten yoksun oldukları için, batılılara göre, doğu toplumlarının geri kaldığını yazıyor.</p> <p>Vehbi hoca da haklı. Güç, gerçekten de kimi zaman zalimin zulüm aracıdır. Yani acaba, güç kullanma eylemini bir biçimde ortadan kaldırmış olsaydık, zalimin zulmü de tümüyle ortadan kalkar mıydı? Pek çok bilim insanı, yazar, edebiyatçı ve hatta sanatçı bu konuyu işler, biliyorsunuz. Mesela acaba cennette güç kullanmaya gerek duyuluyor mu? Eğer öyleyse cenneti bu dünyada inşa etmek mümkün müdür? Yani sözgelimi özel mülkiyet olmasaydı, gerçekten de gücün tezahürüne gerek kalmaz mıydı ya da insanların maskulen ve feminen güdüleri domine olup, efendi ile köleliğe dair eğilimler harekete geçmemiş olsaydı, güç kullanmaya dair niyet ve davranışlar da kendiliğinden yok olur muydu? Buna benzer bir yığın soru sıralanabilir (hocaların tartışması devam ediyor ve lütfen, bu sorulara cevap arayarak ve beni de kale alarak devam etsinler, yoksa kendimi iğrabta mahalli yokmuş gibi hissederim).</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/sosyaltabaka_1.jpg" style="float:left; margin-right:20px; width:30%" />Bu konuyu en derli toplu analiz edenlerden birisi Gerhard E. Lenski. Power and Privilege. A Theory of Social Stratification isimli eserinde, güçlünün hakimiyeti ile haklının hakimiyeti meselesini enine boyuna tartışıyor. Bendeniz de “Meşruiyetin Sosyal Psikolojisi, Akademik Bakış açısıyla Devlet, Derin Devlet ve Sokak” isimli kitabımda konuyu tartışmaya çalıştım.</p> <p>Burada (sorunsalımız); seçmenin gücü ile YETİNMEK mi lazım, seçimler, iktidarın güç gösterisine dair meşruiyetinin GÖRÜNMESİnden mi ibarettir? sorusunun peşindeyiz. Çünkü, seçimler; siyasal iktidarların her türlü güç (fiili ve sembolik güç) kullanımına mesnet teşkil ediyorsa ve iktidarın her türlü yaptırımı bu meşruiyetten kaynaklanıyorsa ve biz de bununla yetinmek zorunda isek, gerçekten de seçimlerin bir görüntü olmadığından emin olmamız şart. Daha doğrusu seçmenlerin tercihlerinin isabetli ve tutarlı olduğuna dair kuşkumuz olmamalı. Aksi takdirde meşruiyet büsbütün buhar oluverir.</p> <p>Bir önceki yazıda değindiğimiz gibi, en isabetli ve tutarlı çalışmalar ifa etmekle mükellef bilim insanları, bilim yapıyor gibi görünüyorlarsa; güvenilir ve geçerli bilgiye nasıl ulaşacağız? Gene, bir önceki yazıda değindiğimiz gibi, halkın zihinsel aydınlığında çok önemli roller üstlenmesi gereken aydın kesimi, televizyonlarda, fikir beyan ediyor gibi görünüyor ama sadece laf/slogan üretiyorsa, kitlelerin zihinlerini karıştırıp, onları saf tutan kaya parcaları halinde diziyorsa, bu denli karmaşık bir dünyanın sorunlarına ilişkin olarak, seçmenin nezih bir zihinle, siyasal tercihlerde bulunduğunu, onun iradesinin isabetli olduğunu nasıl iddia edeceğiz?</p> <p>Yani siyasal iktidarların meşruiyeti koca bir yalandan, sanal bir efsaneden mi ibaret?</p> <p>Elbette bir de seçmenin, doğru ile yanlışı tespit, takdir ve teyit edebilecek düzeyde reşit olup olmadığına bakmamız lazım. Seçmen doğrular ile yanlışları birbirinden ayırt edebiliyor mu? Seçmen, yanlışların doğru, doğruların yanlış gibi algılattırıldığı dezenformasyon sağanağına ne kadar direnç gösterebiliyor? &nbsp;Doğru ile yanlış arasındaki farkları ayırt edebilecek düzeyde temyiz becerisi ortaya koyduğuna, buna gücü yettiğine, muktedir olduğuna inanabilir miyiz?</p> <p>Bu soruların zorlu cevaplarına kalkışmadan önce, bu günlük, şu kavramları bir miktar netleştirmekle yetinelim</p> <p>Çok açık; iktidar olmak ile muktedir olmak aynı şey değil. Yani, yapma kudretine sahip olmak ile, yapabilme muktedirliğinin anlamları, bizdeki gibi, batı dillerinde farklı kavramlarla anlatılıyor. Power deyip geçiyoruz ama örneğin pouvoir, hem İngilizce hem de Fransızca’da güç anlamında da kullanılıyor. Strength ile puissance da farklı. Elbette bir de force var. İnsanlar, para veya statü ya da şöhret gibi kullanım eşyalarıyla, aksesuarlarıyla hava attıklarında, yani insanların dünyevi hayatta edindikleri eklentilerine Türkçe’de fors diyoruz. Makam koltuğu mesela; ona power demek doğru değildir, o force. Strength daha ziyade içimizden gelen bir güç gibi. Yapabilirlik yeteneklerimizle ilgili sanki. Yetenek, beceri, istidat, fıtrat, yatkınlık gibi farklı sıfatlar kullanmamız lazım strength için.</p> <p>Seçim ve seçmenler sayesinde meşruiyet tesis edilen yönetsel iradenin, yöneticilerin, hakimlerin, efendilerin, zalimlerin gücünü bu kavramlardan hangisi ile anlatmak icap ediyor? Daha vahimi, gündelik dilde birbirine en fazla karıştırdığımız konuya ilişkin altı kavram var: Lakin, size bir sır vereyim. Çok karıştırdığımız bu kavramlar arasında tutarlı bir ahenk kurabilirsek, bu karmaşayı, bulanıklığı, kafa karışıklığını bir miktar giderebiliriz. Bu sayede seçmenlerin ve yöneticilerle yönetimlerin gücüne dair bir çıkış yolu bulabiliriz. Ben ismini andığım kitapta bu kavramları açımlamaya çalıştım. Bence, oradaki örnekleri kullanabiliriz.&nbsp;</p> <p>Otorite(authority), güç – iktidar (power-puissance), egemenlik-hakimiyet(domination), yönetim-yürütme-idare(government-management-administration), boyunduruk-sulta (hegemony).</p> <p>Bu kavramlar arasındaki anlam farklarını anlamak için gündelik hayatımıza bakalım: Her birimizin en iyi yaptığı bir şey vardır. Her birimiz bir diğerini bu becerisi ile biliriz. Sözgelimi, bazıları iyi bulmaca çözer, bazıları bilek güreşinde yenilmez, bazıları sahanda yumurtayı mükemmel yapar, bazıları kötü niyetin kokusunu hemen alır v.s. Her birimizin bir diğeri veya diğerleri nezdinde saygınlık uyandıran, prestij sağlayan ve sosyal çevre içinde bizi biricik kılan bir özelliğimiz, niteliğimiz, becerimiz, yeteneğimiz, kısacası performansımız vardır. Bunun adı otoritedir. Dolayısıyla otorite; kişiliğin parçası bir meziyet, özellik, nitelik, beceri, maharet veya yetenektir. O konu ya da bağlamda kişiyi otorite yapan bu performanstır. Hepimiz birbirimizin özgün bir performansına ihtiyaç duyarız ve bu yüzden de otorite gündelik yaşamımızda asla vazgeçemeyeceğimiz bir ihtiyaçtır. Çünkü otorite sahibine itaat etsek de, itiraz etsek de, ona şu veya bu biçimde muhtaç oluruz ve otorite sahibine bağlılık ve hatta sadakat hissi duyarız. Kabul de etsek ret de etsek, onların belirli bir bağlam ya da konudaki otoritelerini onlara teslim eder, o tarz performansı sadece onlara münasip görürüz.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/cengizkitap.jpg" style="float:right; margin-left:20px; width:30%" />Kuşkusuz ki her konuda değil ama belirli konulardaki bu otorite (özellik, nitelik, beceri, maharet, yetenek; yani performans), otorite sahibine güç (power) ile iktidar-muktedirlik (puissance) bahşetmektedir. Sözgelimi, mahalle takımıyla futbol oynayalım. Kalecimiz, defansımız, liberomuz, santraforumuz, forvetimiz bellidir. Kalecinin gol yediği veya forvetin gol kaçırdığı ya da liberonun gerektiği gibi topu dağıtıp oyun kuramadığı zamanlarda bile, onları o bağlam veya konuda otorite kabul ederiz. Ona hamlettiğimiz otorite, ona ayrıcalık bahşeder ve bu ayrıcalık onun güç ve iktidar alanıdır. Otorite sahibinin beceriksiz olduğunu düşünmemiz ve ona itaat etmeyişimiz ayrıdır, onun o konuda maharetli olduğu ayrıcalığını ona bahşediyor olmamız ayrıdır. Otorite sahibini ret etsek bile onun o konuda - bağlamda bir otorite olduğunu biliriz ve onun gücüne ve iktidarına saygı duyarız. Bu yüzden authority ile power ve puissance kavramlarını özenle birbirinden ayrıştırmaya mecburuz. Çünkü otorite sahibine itaat etmesek bile, ona güç ve iktidar bahşediyor olmamız, otorite sahibinin bizim nezdimizdeki meşruiyetinin açık seçik delilidir.&nbsp;</p> <p>Bir kişiyi belirli bir konu veya bağlamda otorite sayıyor ve ona belirli bir power(güç) ve puissance(muktedirlik) ayrıcalığı bahşediyor isek şayet, otoritenin bizim için hüküm verme ve üzerimizde hakimiyet kurma (domination) hakkına sahip olduğuna rıza göstermek zorundayız. Aksi takdirde toplumsallık ya da birliktelik oluşturma imkanı var olmaz. Örneğin, yoğurt yapmak için annenizden tarif aldınız ama mayayı tutturamadınız. Annenizin ev hanımı olarak bir otorite olduğuna dair zihninizdeki kurgudan vazgeçmedikçe, onun verdiği hükmü veya hâkimiyeti ortadan kaldıramazsınız. Neden yoğurt yapamadığınızı tekrar ona sorarsınız. Zira otorite olarak varlığını koruduğu sürece, ev hanımı olarak sizin nezdinizdeki iktidarı devam etmektedir. Yoğurt yapma konu veya bağlamındaki annenizin domine edici (hüküm verici veya hakim) rolüne sürekli ihtiyaç duyarsınız ve sizi her seferinde yeniden yönetmesini, yöneltmesini ve yönlendirmesini (government, management, administration) talep edersiniz. Bu talep, otoritenin ve izlenen sürecin vazgeçilemezliğine delalet etmektedir. Kısacası, annenizin ev hanımlığı otoritesine rıza gösterdiğiniz sürece, annenizin yönetimsellik işlevine sürekli ihtiyaç duyarsınız ve bu konu veya bağlamda onunla aranızda herhangi bir meşruiyet sorununu asla yaşamazsınız. Meşruiyet sorunu sadece hegemonya devreye girdiği ve sizin hegemonya aracılığı ile razı edilmeye zorlandığınız durumlarda zuhur etmektedir. Hiç kuşkusuz ki hegemonya en fazla, rızanın inşa edilmiş olduğu durumlarda var olmakta ve kendini korumaktadır.</p> <p>Demek ki, otorite ve onunla başlayan sürecin aşamalarının birisinde, kötü ya da olumsuz biçimde kullanma, yani zorla razı etme girişimleri söz konusu olduğunda veya rızanın imal edildiği durumlarda hegemonya devreye girmektedir. Böyle durumlarda OTORİTE ile ilişkiler, yerini, OTORİTER ilişkilere bırakmaktadır. Bu tür ilişkiler hem domestik alanda, hem sokakta hem de işyerinde aynı biçimde işlemektedir.</p> <p>Şu farkla ki, sokakta ve işyerinde ilişkilerin meşruiyeti bizim için önerilen bazı araçlarla aracılandığında, DUYGUSAL içerikli olmaktan çıkıp ARAÇSAL içerikli hale gelmektedir. Biz bu durumlarda RIZA GÖSTERMEsek bile, RAZI OLMAya katlanabiliyoruz.</p> <p>Şimdi, kitaptan referansla aldığımız bu açıklamaları biraz somutlayıp yazımızı bitirelim: Doğuştan sahip olduğumuz, teknik ifadeyle; insanlarla yürüttüğümüz ilişkiler esnasında, genetik tevarüsle sahip olduğumuz yatkınlıklarımızı açığa vurarak, karşımızdaki kişi-kişiler nezdinde kendimizi otorite olarak belli ederiz. &nbsp;Ancak belirli bir konuya yatkınlığımız olsa bile, kimi zaman bunu gerektiği gibi gösterme becerimiz olmayabilir, yani gerektiği gibi muktedirlik ortaya koyamayabiliriz. Bu bizim yetenekli olduğumuz halde beceriksizlik gösterdiğimiz durumlarda ortaya çıkar ama bunları telafi edebiliriz. Aksi olduğunda, yani, otorite olmadığımız bir konuda güç gösterilerine kendimizi kaptırır isek şayet, bu gösteriler, ilişki ağımız açısından bir işkence veya zulüm haline gelebilir. Ergenleri örnek göstererek, Piaget buna güç zehirlenmesi diyor. Ben tam tersini iddia ettim (ayrıntı için sh.231-247): Zira, güç zehirlenmesi; otoritenin sahip olduğu muktedirliğin neden olduğu sarhoşluk nedeniyle gösteriye dönüşen güç aracılığı ile tebarüz ediyor. Defans oynayan futbolcuyu düşünün; kendine o kadar güveniyor ki, tribünlere fors yapmak için topu ayağında gezdirirken rakibe kaptırıyor ve takım gol yiyor.</p> <p>Dolayısıyla otorite, muktedirlik olarak kendini güç gösterileri halinde belli eder iken, bunun işlevi ve ölçüsü çok önemli ve de illaki son derece kritik bir sırat köprüsü üzerinde seyrediyor. Gündelik (elbette, yöneten yönetilen - efendi köle ilişkilerinin ayyuka çıktığı dünyevi hayatımızda)ilişkilerimizde anlamadığımız, genellikle bu sırat köprüsüdür.</p> <p>Zurnanın zırt dediği nokta şu: Otorite olduğumuz ya da otorite olarak kabul edildiğimiz bir konuda, muktedirliğimizi belli etmek niyetiyle, güç gösterilerinde bulunur iken, o anki bağlam itibariyle gerekli bilgi donanımını edinmemiş isek, otaya koyacağımız hüküm verme işlemi, yani domine etme girişimi, yani hakimiyetimiz, hakim veya hakem olarak karar verme yeterliliğimiz (capability), yani tahakkümümüz, muhataplar nezdinde bir işkenceden ibaret hale gelecektir. Kısakürek’in Reis’inden beter hale geldiğimiz haller bu hallerdir. Demek ki egemenliğin, hakimiyetin yeter ve yegane şartı, konu bağlamında yeterince bilgi donanımına sahip olmak ve o anda hüküm ortaya koyabilecek yeterlilikte reşit ve mümeyyiz olmak. Hüküm vermek neden önemli? Çünkü biz, hükümlerimiz aracılığı ile çevremizdekileri yönetir, yöneltir, yönlendiririz. Yönetim ehliyeti ve liyakati demek, tam anlamıyla isabetli, tutarlı, hakkaniyetli ve olması gerekene en uygun hükümler-kararlar verebilme yetkinliği (capacity) demektir. Böyle bir yönetici oturduğu koltuğa güç verir. Haklı bir fors sahibidir. Oturduğu koltuktan güç alarak fors atıyorsa, onun yönetsel performansının adı boyunduruk-sulta- hegemonyadır.</p> <p>Hakında kahır mektubu yazmanız gereken soruya geldi sıra: Seçmenin oy verme kararı böyle mi tebarüz etmektedir? Bu konuda kuşkulu isek, yönetim kademelerinin meşruiyetine iman etmekte ısrar etmeli miyiz? &nbsp;Yönetsel iradenin icraatları böyle mi işler?</p> <p>Görünmek için üretilen bilimsel bilgi ile yetinmeye mahkum muyuz? Televizyon kanallarında ahkam kesen (kanun hükmünde karar veren) taifenin, itikat ile ilmihaline göre amel etmeye, sessiz sedasız devam edelim mi? Bu soruların ilk cevapları Nilgün ve Vehbi hocalardan gelir&nbsp; diye bekliyorum. Bu arada Adnan abi de umarım bu tartışmalardan murad ettiğini bulur.&nbsp;Elbette, Alaaddin Hocam da bu arada, Habermas’ın “Bitmemiş Proje Modernite”nin, airbag’indeki hükmü, bizim yufkamıza sarıp da servis yapsa ne güzel olur. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/cengiz-anik" lang="" about="/yazarlar/cengiz-anik" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Cengiz Anık</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Ct, 08/24/2019 - 21:48</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/siyasetbilim" hreflang="tr">SİYASETBİLİM</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=653&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="BNan-qbTF-h6mCGRG_0WhmGwcWiYeHYRVEW_BXEcmRI"></drupal-render-placeholder> </section> Sat, 24 Aug 2019 18:48:51 +0000 Cengiz Anık 653 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/muktedir-olmakla-yetinmek-mi-iktidarmis-gibi-gorunmek-mi#comments Kudretin Anatomisi Üzerine https://fikircografyasi.com/makale/kudretin-anatomisi-uzerine <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Kudretin Anatomisi Üzerine</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>Nilgün Hoca, Fikir Coğrafyasında “gücün serencamı”nı yazmıştı. Yazıyı bir kez daha ve sakin kafayla okudum. Nilgün Hoca, gücün mahiyetini ve oluşum sürecinin formel çerçevesi ile biçimlenişinin tarihsel dönüşümlerini (meslekten olmayanlar için de) gayet anlaşılır bir biçimde izah etmiş. Kalemine sağlık hocamızın.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/soyut/power.jpg" style="float:left; margin-right:20px; width:35%" />Ben güç kelimesini bir ölçüde zayıf buluyorum, ama daha önemlisi gücün daha ziyade “kuvvet” kelimesinin Türkçesi olması hasebiyle, politik göndermesinin silik olması. İngilizce’de power bir ölçüde kendi çok-anlamlılığı ile politik göndermesi de silik olmayan bir kelime. Türkçe’de bu politik gönderme, kuvvet kelimesinde de siliktir; bu sebeple başka bir kelime kullanmak daha uygun görünüyor ki, onu icat etmemiz gerekmiyor: Politik göndermesi olan kelime denince belki de akla ilk gelen iktidar olabilir. Nitekim C.W.Mills’in Power Elites’inin mütercimi bu düşünceyle olsa gerek, kitabın adını “İktidar Seçkinleri” ile karşılamıştır. Oysa güç kavramı, iktidarın kendisi değil, onda somutlaşan bir “istitâat”i (dilediğini eyleme potansiyelini) dile getirmelidir. Bu bakımdan bana kalırsa ‘power’ın uygun karşılığı güç değil, “kudret” olmalı.</p> <p>Sosyal dünyada kudret -Hoca’ya katılarak söyleyeyim- bir öz ya da cevher değil, bir âraz (ilinek mi deseydim(!)) gibi görünür; seyyaliyeti de bundan kaynaklanır. Ancak kudret, bir âraz da değil, kolektif bir atıftır. Bir sosyal dünyada kudret olarak kavranan şey, tek tek birey özneler, gruplar ya da topluluklar veya bir halkın kayda değer bir bölümü tarafından arzu ve iradesine karşı konulmazlık ve hatta aşkınlık atfedilmesine bağlı olarak somutluk arz ettiği kolektif kabulü yüzünden tâbîlik mukabelesi doğuran “boyun eğdirici büyüklükteki bir “etki stoku”dur aslında. Weber’in terimiyle kudret, bir şans olmaktan ziyade, maruz kalanların büyük bölümünde “tâbî olmaktan başka bir şans tanımayan” bir etkidir.</p> <p>Bu etkiye kavranabilir bir şey, bir gerçek olarak giydirilmiş bir kılıktır kudret. Böylece bu kılıklandırılmış şey “bir elde toplanmış” bir somutluğa kavuşur. Kudret, birinin ya da bir zümre ya da sınıfın sahip olduğuna inanılması kolay bir şeydir. O kudretlidir, çünkü kudret ona aittir! Oysa nice kudret sahibi, görünmez bir şeyin zamanla eksilmesi sonucunda, güç yetiremez, sözünü geçiremez, buyruğuna boyun eğdiremez olur.</p> <p>Kudretin indirgenebileceği tekil bir yapı taşı var mıdır? Hangi türden şey çoklaşmak suretiyle nihayet kudret halini alır? Nilgün Hoca, onun emek cinsinden bir şey olduğunu söylüyor, ama mesela kudretin aynı zamanda bir imana da dayanabileceğini ileri sürüyor. Bunu, ritüel performansı da “bir tür emek”e tahvil ederek yapıyor.</p> <p>Bana kalırsa emek, gücün tek tür yapı taşı değil, kudrette bir araya gelen/getirilen “etki stoku” bileşenlerinden sadece biridir. Yine Weber söz konusu olduğunda statü, istediğiniz kadar emek’e indirgemeye çalışın, meselâ Orta Çağ Avrupası’nda neredeyse elle tutulabilecek kadar somut bir “etki stoku” idi. Bu, bazı soylara ait olabilecek etki stoku, tüm toplumun “o soylarda öylece doğuştan gelen gerçek bir şey” olarak statüden ibaretti.</p> <p>&nbsp;</p> <p>Günümüzde artık neredeyse “saçma bir tahayyül” ya da safsataya tahvil edilmiş başka bir “etki stoku” da, baht, talih, şans... gibi adlandırılan “iyi denk düşme olasılıkları” diyebileceğimiz bir şey de bir etki stoğudur ki, özellikle Weber’in karizmatik otoritesi, başına talih kuşu konmuş, ya da ilâhî el tarafından seçilmiş olmak gibi algılanan bir “etki stoku” da kudretin bir bileşeni ya da asıl kaynağı olarak işlevselleşebilir. Bizim ona inanmamızın gerekçesi olarak iman gücümüz değil, onda neyin bulunduğuna ilişkin tasavvurumuzdur kudretin muhtevasını oluşturan şey.</p> <p>Servet, mülkiyet ya da “ticarî potansiyel”, bir kudret kaynağı olarak (özellikle ilk ikisi) emek türünden bir şeye indirgenmesi, daha görünen etki stoklarıdır. Ancak bunlar,&nbsp; özellikle Ortaçağ düzeninde kudrete tahvili merdut addedilerek oyun-dışına itilmiş, onun yerine “Tanrı vergisi statü” olarak “çevir kazı yanmasın” bir etki olarak kabul görmüş etkilerdir. Bu etkiler Ancien Régime‘in töresel nüfuzu çözüldükten sonra, burjuva toplumunda bir etki stoku haline gelmiştir.</p> <p>Bir başka etki stoku da, “bilgi” olarak karşımıza çıkar. Ruhban zümrelerinin, teknokrat zümrelerin, parti ideologları ya da teorisyenlerinin... kudretinin kaynağında sahip oldukları bilgi yer alır. Nilgün Hoca “yahu bilgi de bir tür birikmiş emek değil midir!” diye feveran edebilir, lakin bu, ancak her emek koyan bilgiye erişebilseydi doğru olurdu. CIA’in ya da MI6’in sahip olduğu türden bilgi, ya da günümüzün tahayyül yetmez “big-data”sı, hangi emekle erişilebilir bilgidir?</p> <p>Devam edelim: Elit zümrelerin düz anlamıyla bilginin ötesine geçen “kültürel semaye”si, bir yüksek kültürün yüksek derecede harmonize edilmiş yetenek veya beceriler, görgüler, tarzlar, tatlar, zevkler, modalar, zarafetlerin bir bileşimi olan bir “yaşam biçimleri” uzayı olarak bir etki stokudur. “İnsanlar bunlara erişebilmek için az mı emek sarfederler” demeyin; çünkü kültürel sermaye, fazlasıyla segmenter bir dışlayıcılıkla ancak bazı soylardan gelenlerin emek verebileceği bir şeydir.</p> <p>Nihayet günümüz orta sınıflarına kudret bahşeden “sosyal sermaye” ile bitirebiliriz. Çeşit türlü sosyal bağ ve temasların kurulması ve kalıcı bir karşılıklı etki stoku halinde kristalize olması olarak kabaca nitelendirilebilecek bir etki stoğudur bu.</p> <p>Herhangi bir toplumda cârî kudret oluşumu bu etki stoklarından tek birine dayanabileceği gibi, bunların ikili, üçlü... bireşim veya bileşimleri de kudret kaynağı olabilir. Öte yandan bir toplumda kudretin sosyal paylaşımında, çeşitli sınıf veya zümreler bu etki stoklarından sadece birine veya bazılarına erişebilir durumda da olabilir. Kudrete kaynaklık eden etki stoku türleri, zamanla itibar kaybına uğrayabilir veya itibar kazanabilirler.</p> <p>Çok uzattım, bitireyim: Bütün bu etki stokları, bir kudret kaynağı olarak meşrûiyet ve itibara muhtaçtır; yani hiçbir toplumda kendiliğinden kudret bahşetmezler. Kudretin doğasında elbette bir seyyaliyet vardır ama “iktidar olarak tecessümü”nde, elden avuçtan kayıp gitmemesi için politik bentlerle, barajlarla ve hatta Çin Seddi başta olmak üzere maddî duvarlarla inhisar ve güvence altına alınıp bu yüksek mâniaları besleyen mecrâların değiştirilmesi söz konusudur. Kudret, iktidar coşkusu ve açlığı yaratır. Thrasymachos’u analım, “<strong>hukuk, kudret sahiplerinin yasa olarak somutlaşan iradesidir</strong>” derken, muktedir ruhun nasıl bir tahrif maharetine sahip olması gerektiğini tanımlamıştı. Kudretin bir başka filozofu olarak Kallikles’i de analım: Kallikles, bu iktidar maharetine karşılık, kudretten mahrum bırakılanların karşı hamlesini keşfetti: “<strong>Adalet, mustaz’afların kudretlileri, kudretlerini kullanmaktan alıkoymak için başvurdukları bir hiledir! Çünkü bir gün kudret ellerine geçecek olsa onu sınırsızca kullanmaktan asla geri durmazlar!</strong>”</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/vehbi-baser" lang="" about="/yazarlar/vehbi-baser" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Vehbi Başer</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pt, 08/05/2019 - 12:25</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/sosyoloji" hreflang="tr">SOSYOLOJİ</a></li> <li><a href="/kategori/siyasetbilim" hreflang="tr">SİYASETBİLİM</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=644&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="rUuYVYwQJ82StTmAHsYM0aGUNFKakEpM-EM6l5DU0aQ"></drupal-render-placeholder> </section> Mon, 05 Aug 2019 09:25:52 +0000 Vehbi Başer 644 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/kudretin-anatomisi-uzerine#comments Habermas'ın Düşündürdükleri - III https://fikircografyasi.com/makale/habermasin-dusundurdukleri-iii <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Habermas&#039;ın Düşündürdükleri - III</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>Habermas, söylem içinden doğacak bir ahlak anlayışı talep etmektedir. Kurallar ancak 'öteki' söylem içerisine çekilirse doğabilir, yani 'Ben ve Sen' birer merci olarak tartışmaya dahil edilirsek cemiyetin temeli atılır, demektedir. Geliştirdiği en önemli kavram '<em>iletişimsel </em><em>akıl</em>'. Onu 'interaktion' olarak nitelediği de oldu. Özetle, akıl ölçekli münazara/müzakere/münakaşa cemiyeti inşa edecek yapı taşlarıdır. <strong><em>Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü</em></strong> bu anafikir üzerine kurgulanmıştır. Söylemin kamusallığı fikri bu süreçte o kadar önemli rol oynar ki Habermas ancak Kant ile kıyaslanabilir. İletişimsel akıl ortak akıldır, yalnızca tek bir kişiye ait değildir. Ekonomik ve siyasi etkilerden uzak bir alanda bir tartışma yürütülür ve gerekçeler karşılıklı paylaşılırsa ortak paydayı bulmak mümkün olur. Zaten her ahlaki düşünce söylemsel düşüncedir, çünkü neden o eylemi yaptığın veya nasıl davrandığın konusunda bir şeffaflık söz konusudur. Artık sadece deliller konuşacak, güç ve hitabet gösterisi susacaktır...</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/kisiler/habermas.jpg" style="float:left; margin-right:20px; width:50%" />Demokrasinin işleyişi de aynı ilkeye dayanır: Birey, eşit ve özgür&nbsp; vatandaş olarak karar alma sürecine bir şekilde katılmaktadır. Bu, Kant'ın Rousseau'dan ödünç aldığı bir fikirdir aslında. Adalet ilkesi ile iç içe geçmiştir. Örneğin, Almanya'da yaşayan yabancılar Alman vatandaşı olmasalar bile saygı ve eşit muameleyi hak ederler. Gerçeklik aşkınlığı, yani realiteyi ilkeler temelinde ve akıl yoluyla düzeltmek arzusudur bu. Birlikte yaşam nasıl gerçekleşecek? Toplumda neler değişecek? Gelecek nasıl inşa edilecek? sorularına hep birlikte cevap aranır. Habermas bir ülkede alınan siyasi kararların yalnızca o ülkeyi ilgilendirmediğini bilmektedir. O yüzden sadece normatif bir talep ile çıkmaz kamuoyu karşısına. Alınacak siyasi kararların ulusötesi meşruiyet kazanması gerektiğine inanır. Küresel ve dijital bir çağda bu yaklaşıma ihtiyaç olduğunu ısrarla belirtir.</p> <p>Ancak günümüzde 'trend' aksi yönde gelişmektedir. Uzlaşma yerine ulusalcı akımlar halktan destek görmektedir. Ne yazık ki, uzlaşı hususunda Habermas sürekli yanlış anlaşılıyor; ütopik olmakla suçlanıyor. Halbuki, uzlaşmak bir tartışma veya görüşmenin zorunlu şartı olmasa bile bir çeşit onay sayılır. İnsanlar birbirlerini ikna edemeyeceklerini önceden bilecek olsalar, niçin görüşme masasına oturmak istesinler? Ya da bir konuda uzlaştıktan sonra tartışmanın ne manası kalır? Ki Habermas, demokrasi olayına - <em>Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü</em> kitabından beri - iki boyutlu yaklaşmaktadır: İlkin ortada sosyolojik bir gerçeklik duruyor. Uygulamada bir yozlaşma ve bozulma sözkonusudur. Bu yozlaşmayı durdurmak için, örneğin sağ popülizmin hızla yükselmesine karşı, elimizin altında bir ölçü bulunmalıdır. Eylemler, ilkeler ve değerler ışığında eleştirilebilir olmalıdır. Aksi halde bir toplumsal çözülme ile karşı karşıya kalırız. Siyasal kaosa doğru sürükleniriz. Temel insan hakları ve özgürlükler konusunda çoğunluk, yani milli irada kısıtlama getiremez mesela. Anlaşılması için Avrupa'dan örnek verelim: Batılı ülkelerin anayasalarında teminat altına alınan 'din ve vicdan hürriyeti' ilkesine dayanarak müslüman azınlıklar yaşadıkları şehirlerde cami yaptırmak istiyorlar. Şehir idareleri bu girişime yasal yönden engel olamayacaklarını anlayınca ya minaresiz cami talep ediyorlar ya da semt sakinlerini el altından kışkırtarak ezan okunmasına yasak getiriyorlar!</p> <p>Halbuki hak, yalnızca müzakere ederek aranabilir, yani uzlaşmak için ilkin eşit haklar ve daha iyi argüman şartı taraflarca kabul edilmelidir. Peki, ideal bir görüşme ya da tartışma nasıl gerçekleştirilebilir? Demokrasi, dijitalleşme ve küreselleşme çağında nasıl düzgün işleyebilir? Habermas'ın bu konudaki yaklaşımı nasıldır?<br /> <br /> Siyaset alanında Habermas'tan öğrenebileceğimiz en önemli şey iletişim ruhundan doğan, <strong>si<strong>vil toplumun bağrından çıkan tartışmacı demokrası tasarısıdır.&nbsp; </strong></strong><strong>Ancak</strong> <strong>son yıllarda</strong> Amerika'nın tek taraflı yeryüzüne dayattığı 'America-First' politikasında ve özellikle ulusalcı-popülist ideolojilerde demokrasiye yönelik tehditler görüyor Habermas. Evrensel insan hakları da dahil olmak üzere, hukuk ve refah devletinin işlerlik kazanması için, demokratik kurallara saygı gösterilmesini istiyor.</p> <p>Düşünce alanında ise öldü sanılan aklın hala diri olduğunu gösterir. Bu akıl; iletişimsel dil kullanırken ortaya çıkmakta ve tartışmanın ruhuna sızmaktadır. Geliştirdiği söylem etiği(Diskursethik), tartışmalı hale gelen konular üzerinde - kısıtlamalar getirmeden - nasıl uzlaşılacağına dair bir model sunar. Aklın kamusal kullanımının yararını göstermeye çalışır. En son mülteci sorunu başgösterdiğinde Alman hükümetini dini ve ırki önyargılardan bağımsız hareket etmeye ve <em>insani bir sorunu insani kıstaslar ölçeğinde </em>çözmeye çağırdı. Avrupa Birliği'nin ulusötesi bir demokrasiye dönüşmesinin vaktinin gelip çattığını ilan etti. Küreselleşen piyasaları dengelemek ve dünya toplumu hedefine yürümek için demokrasinin kaçınılmaz olduğunun altını çizdi. Hemen belirtelim ki, Habermas bir dünya hükümeti değil, dünya vatandaşlığı istemektedir. Eksik kalmış ve tamamlanmayı bekleyen bir proje olarak moderniteye hız kazandırmak için bu istek elbette.</p> <p>Kısaca; her yeni eylemi 'iletişimsel' bağlamda düşünmek zorundayız. Zira her yeni eylemde ahlaki bir tasavvur aklımızdan geçiyor ve tutumumuzun doğru veya yanlış olması yanında yasal olup olmadığını düşünüyoruz. Düşünmek zorundayız, çünkü bizden sonra gelecek kuşaklar seslerini duyuramazlar; örneğin çarpık kentleşme yüzünden onları nasıl bir "yaşam dünyası" bekliyor henüz bilmiyorlar. Merhum Nurettin Topçu'nun işaret ettiği "mesuliyet ahlakı" daha farklı birşey değil aslında...İnsanoğlu yalnızca akıllı değil, aynı zamanda özürlü bir varlık. Habermas, <strong><em>Modernliğin Felsefik Söylemi </em></strong>(1985) kitabında Heidegger'i eleştirirken ikinci noktayı dikkate alıyor ve eski zihniyete geri dönmenin imkansız olmadığını anlatmaya çalışıyor. Bugün, Türkiye'nin önünde aynı tehlike mevcuttur. İslam'a geri dönmekten ziyade Osmanlı Devleti'ni çöküşe sürükleyen düşünce kalıplarına savrulmak olasıdır.</p> <p>Habermas'ın Heidegger hakkındaki hayal kırıklığı <strong><em>Felsefeye Giriş</em></strong> (1953) kitabı ile sınırlı kalmaz. Heidegger, modern çağı <em>Varlık Unutulmuşluğu</em>'nun (<em>Seinsvergessenheit</em>) zirvesi, yani insanın '<em>Varlığın Hakikati</em>' sorusunu sormamasından kaynaklanan bir durum olarak nitelemektedir. Bu durum özellikle Yeni Çağ'dan bu yana gittikçe daha derin ve kalıcı bir şekilde hissedilmektedir. Bu kıyamet senaryosunda Heidegger, Almanya'ya tarihi misyon biçer: <em>Teknik çağın üstesinden gelmek</em>. Habermas şimdi, Nazi rejiminin sona ermesinden yıllar sonra, bu hastalığın genç nesillere bulaşmasından korkuyordu. İşte bu kaygı Habermas'ın Heidegger eleştirileri için kırmızı çizgi teşkil eder. Nietzsche'den ilham alan Heidegger, Nazi Hareketini bu görev için bir '<em>potansiyel güç</em>' olarak keşfetmiştir. Ve Heidegger 1953 yılında hala “<em>bu hareketin iç gerçeğini ve büyüklüğünü</em>” sayıklamaktadır. Yine, Heidegger'in Varlık kurgusu mantık ile barışık değildi. Var olma çağrısı (böyle açıklıyor Heidegger) mantık tarafından önemsizleştirilir. Varlık düşüncesinin imtiyaz hakkı &nbsp;'güçlü' olanlara aittir.<em>"Bu nedenle, zorba iyilik ve güzellik bilmez (sıradan anlamda), başarı ve ün ile teskin olmaz"</em> diye Heidegger'i eleştirir Habermas. Amaç ve o amaca ulaşmakta kullanılan araç ahlakilikten uzaklaştıkça kişiler ve kurumlar zalimleşmektedir çünkü.</p> <p>Verdiğimiz örnekten anlaşılacağı üzere Habermas, ömrü boyunca toplumsal ve siyasal her gelişmeye müdahil oldu. Olayları Platon gibi uzaktan izlemekle yetinmedi. Olaylara eleştirel gözle baktı. Anayasal düzene bağlı bir solcuydu. En son Çin gezisinde kendini "<em>demokrat solcu</em>" olarak tanıtmıştı. Düşünce hayatına kapitalizm eleştirisi ile başlamıştı ama aradan geçen yıllar içerisinde köprünün altından çok sular aktı. Dolayısıyla kapitalizm de değişti ve dönüştü. '<em>İletişimsel Eylem Kuramı</em>' kitabında çizdiği çerçeve günümüzde hala güncel ve geçerli. Ona göre; kapitalizm, yalnızca doğal kaynakları sömürmekle ve sömürüye dayalı ekonomik ilişkiler yaratmakla kalmıyor, "<em>sistem</em>" olarak insanların "<em>yaşam alanlarını</em>" da sömürgeleştiriyordu. Bu süreçte ekonomik düşüncenin bizzat kendisi değişmişti. Örneğin, eğitim ve öğretim rasyonalleşiyor ama yalnızca ekonomik çıkarlar(output) gözetiliyordu. Eğitim politikaları belirlenirken ekonomik fayda büyük rol oynuyordu. Ekonomik akıl diğer toplumsal alanlara da nüfuz etmişti. Belki bu yaklaşım anlamsız değil(di) ama toplumsal alanlar başka türlü de örgütlenebilir(di).</p> <p>Keza doçentlik tezi olan '<em>Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü</em>'nde(1961) kamusal alanın Batı'da nasıl doğduğunu tarihi perspektiften bakarak anlatır. Çağımızda kamusal alan dijitalleşme sayesinde ve internet vasıtasıyla( Facebook, Twitter, İnstagram) kökten değişti. Sosyal medya seçimleri dahi belirler hale geldi. Dijital devrim bireysel özgürlük fikrini iyice kökleştirdi. Ancak yeni bir toplumsal parçalanmaya yol açtı. Her sabah bilgisayarın başına geçince dünya görüşümüze yakın haber sitelerini açıyoruz ilkin. Facebook ve Twitter'de kendimize yakın bulduğumuz kimseleri arkadaş ediniyoruz. İnternet ortamında siyasal kutuplaşmalar belki farklı seyrediyor, gözümüze çok karışık geliyor olabilir. Sosyal medyanın arkaplanında gerçekleşen ayrışmayı henüz tam çözebilmiş değiliz.<br /> <br /> Habermas bize modern çağlardaki gelişmeleri 'diyalektik' tarzda algılamamızı öneriyor. Özetlemek istersek; rasyonalite hem kazanılabilir hem kaybedilebilir bir vakıadır. İnternet ile ortaya çıkan yeni olgular ve özellikle kamusal alan için de geçerlidir bu önerme. İletişimin genişlemesi ve hızlanması hayata bakış açımızı da belirliyor artık. Birkaç saniye içerisinde - onca dezenformasyona rağmen - Doğu Türkistan'da neler olup bitiyor hemen haberdar oluyoruz. Önceki nesillerin böyle bir imkânı yoktu. Ancak internet aleminde paralel evrenler doğduğu, aşırılığa kayış olduğu gerçeği gözümüzden kaçmasın! Örneğin YSK'nun tartışmalı bir kararı etrafında koparılan fırtınayı ve karşı karşıya getirilen vatandaşlarımızı hatırlayalım. Kısaca, sosyal medyada oluşacak söylemlere çok dikkat edelim...</p> <p>Kamusal alanda gerçekleşen son yapısal dönüşümü Habermas'ın bakış açısıyla şöyle açıklayabiliriz: Kamusal alan fikri her çağda değişmiş olsa bile kamusal alan olmadan demokrasiler yaşayamaz. Kamusal alan iletişimin kurulduğu, diyaloğun gerçekleştiği yerdir. Özgürlükçü medyanın eksik olduğu yerde kamusal alanın kadük kaldığını son gelişmeler bize göstermiş olmalıdır. Denetlenen medya üzerinden demokrasinin yürümediği anlaşılmalıdır. Bilelim ki dünya hayatı iletişimsel bir eylemdir. İnsanlar konuşa konuşa ancak doğru yolu bulurlar. Ekonomik, siyasi ve sosyal bağıntılar hakkında eskiye nazaran çok şeyler biliyoruz. Kürt ve Alevi komşularımızı daha iyi tanıyoruz. Birlikte yaşamak için onlar da bizi iyi tanımak mecburiyetindeler. Zira demokrasi ebedî bir nimet değildir. Dünyanın birçok ülkesinde kolaylıkla rafa kaldırıldığını ve otoriter yönetime geçildiğini görmekteyiz. Habermas, gençleri bu nedenle resmin bütününü görmeye çağırır. Önlerine çıkan ilk dolmuşa binmemeyi tavsiye eder. İhtiyaç duyacağımız itici gücün yalnızca 'irade' olacağının altını çizer.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/alaattin-diker" lang="" about="/yazarlar/alaattin-diker" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Alaattin Diker</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pa, 07/21/2019 - 22:18</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/sosyoloji" hreflang="tr">SOSYOLOJİ</a></li> <li><a href="/kategori/siyasetbilim" hreflang="tr">SİYASETBİLİM</a></li> <li><a href="/portreler" hreflang="tr">PORTRELER</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=639&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="xkdmt3EXjbDtbXK41aYDzglRVUPSuvIYgg51K7v7D_o"></drupal-render-placeholder> </section> Sun, 21 Jul 2019 19:18:58 +0000 Alaattin Diker 639 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/habermasin-dusundurdukleri-iii#comments Güç'e Farklı Bir Bakış https://fikircografyasi.com/makale/guce-farkli-bir-bakis <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Güç&#039;e Farklı Bir Bakış</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>Güç sosyal bilimler literatürünün ilgi uyandıran kavramlarından biri. Güç sosyolojiden siyaset bilimine, psikoloji, sosyal psikolojiden felsefeye geniş bir yelpazede kullanılan ama ne’liği, nasıl’lığı hakkında üzerinde anlaşılmış tanımı ve tasviri bile bulunmayan bir kavram. Burada muradımız güç’ü konu eden kitap ve makalelerin yazarlarının izinden giderek güç üzerine kimin ne yazdığını sıralayan bir metin yazmak değil. Evet, bilgi birikimdir; bir konuda yazarken öncelikle bizden öncekilerin o konuda ne dediklerine yer vermemiz, onların eleştirel bir okumasını yapmamız ve ardından da kendi görüşümüzü gerekçeli olarak ifade etmemiz gerekir. Ama burada daha farklı bir yol izlenecek. Doğrudan güç’e ilişkin kendi görüşümüzü yazıya geçirecek, başkalarının görüşleriyle kıyaslanmaya değer bulunup bulunmadığı kararını okurlara bırakacağız.</p> <p>Yukarıda güç konusundaki literatürün zenginliğinden söz ettik. Ben bunlardan matematikçi ve filozof Bertrand Russel’ın benzetmesinden hareket edeceğim. Russel 1938’de sosyal bilimlerdeki güç, fizikteki enerji gibidir demiş. Ona göre hayattaki birincil yaşama itimiz (impulse) güçtür. Güç enerjiye benziyor ise aynen enerji gibi, içine girdiği farklı ortamlar da bulunmalı. Nasıl fizikteki enerji mevcudiyetini rüzgâra, havaya, suya, elektronlara yansıtabiliyorsa sosyolojideki güç de kendini sosyal entitelere yansıtmakta, onlara duhul ederek onları bir yandan ‘o’ kılarken bir yandan da onların başka ‘o’larla titreşime (çınlamaya, rezonansa), ilişkiye, etkileşime hatta iletişime geçmelerine yol açmaktadır.</p> <p>Güç konusundaki sözlerin sosyologlar arasındaki uzantıları, bilindik “güç bir öz müdür, güç bir ilişkisellik tarzı mıdır” dikotomisine bile yol açmıştır. Bu bağlamda örneğin M. Weber’in “güç tek veya bir grup insanın kendi iradeleriyle bağlantılı eylemlerini, bir sosyal ortamda, diğerlerinin direnişine rağmen gerçekleştirme şanslarıdır” tarzındaki tanımlaması Weber’in gücü ‘ilişkisel’ açıdan ele aldığının kanıtı olarak gösterilir. Enerji de zaten akışkanlıkla karakterize edilir.</p> <p>Kestirmeden söyleyeceğim: Bence, güç birikmiş emektir. Birikmiş olma hali onu hem artmayla ya da eksilmeyle elverişli hale getirir, ki bu onun ilişkisellikle olan bağına işaret eder, hem de ortada birikmiş olan bir ‘şey’in var olduğuna işaret eder. Birikmiş bir ‘şey’in varlığı gücün hem adım adım inşa edilebilir hem de inşa edilmiş, inşası tamamlanmış bir sosyal olgu olduğuna işaret eder. Sosyal olgular tedavül/dolaşım/sirkülasyon sürecinde adım adım inşa edilmiş olan ‘şey’lerdir. Bu ’şey’e ‘öz’ demek mümkün değil. ‘Öz’ benim dışımda bizatihi kendiliğinden öyle olandır. Oysa sosyal olgular inşa süreci sonunda yapılaşmışlardır. Ve bu sebeple de hem bir başlangıçları hem de bir sonları vardır. Başka bir ifadeyle sosyal hayatta hiçbir şey için ‘öz’ diyemeyiz. Ama inşa edilmekte olan ve /veya inşası kısmen tamamlanmış olan diyebiliriz. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</p> <p>Yukarıda “güç birikmiş emektir” dedik. Emek insanın alnının teri, gözünün feri, elinin becerisi, zekasının parlaması, aklının bağlaması, dilinin söylemesi, zihninin yaratmasının ürünüdür. Buradaki birikim, -evet şimdi M.Weber’den etkilenmemiz göze çarpacaktır- tekil bireyde tecessüm edebileceği gibi bir insan birlikteliğinin ortak emeklerinde de cisimleşmiş olabilir. İnşa sürecindeki haliyle değil ama bu tecessüm etmiş haliyle güç dediğimiz enerji türü kendine özgü bir kütleye sahip olmuş olur.</p> <p>Sosyal hayatın hiçbir formu ve uzamı, hiçbir zamanı hiçbir mekânı, hiçbir tarihsel dönemi, hiçbir kültürü yoktur ki bir sosyal aktör ya da kolektif kişilik oraya işiyle ve/veya emeğinin ürünü ile katılmış olmasın. İnsan üretendir, iz bırakandır. Bu izi, bu ürünü sonraki kuşaklara aktarandır, bu izi, bu ürünü adım adım işleyen, geliştirendir. İnsan yaratıcıdır. İnsan mevcuda dikelir, mevcutla yetinmez, mevcudu geliştirir, genişletir, büyütür. İşte insanı ayaklarının üzerine dikelten, onun bu emeğine yansıyan enerjisi yani gücüdür. &nbsp;</p> <p>Emek güçtür. Tamam. Ama sosyal hayat kâğıt üzerine yazılan denkleme göre ilerlemiyor. Sosyal hayatın ayrı bir akış yolu, akış tarzı vardır. Mevcut sosyal hayat düzeni öyle tesis edilmiş ki, değil tekil sosyal aktörler, kolektif kişilikler için dahi bizatihi emeklerinin değerinin ve emekleri ile yarattıkları değerin farkına varmaları kolaylıkla gerçekleşememektedir. Adına ister uygarlık ister kültür ister bilimsel ve teknolojik başarılar ister sanat ve fikir eserleri diyelim, kendi emeklerinin ürünü olduğunu ve gücün de asıl kaynağının burası, kendi emekleri olduğunu görememektedirler. Neden? Zira onlara gücün kaynağının kendileri olduğu gerçeğinin üstü ya yavaşça örtülmüş ya da gücün kaynağının bile aslında bulunmadığı, zira gücün kaygan, ilişkilerden kaynaklanan bir sonuç olduğu söylenmiş, belletilmiştir. Hatta M. Weber bile gücün bir şans meselesi olduğunu (olasılık kelimesini seçmek yerine şans kelimesini&nbsp; seçerek) ifade etmiştir. &nbsp;</p> <p>Yukarıda gücün fizikteki enerjiye benzediğini ve girdiği entiteye göre farklı tarzlarda, farklı formlarda tezahür ettiğini söyledik. Şimdi bu metafordan hareket ederek sosyal hayattaki gücün kendini içinde sergilediği formlardan örnekler verelim.</p> <p>İlkçağlarda uzun bir süre güç insanın kaslarının dayanıklılığının sonucu olarak görüldü. Kuvvetli kasları olanlar güçlü, dolayısıyla değerli idiler. En iyi dövüşenler, en hızlı koşanlar, en yükseğe tırmananlar kahramanlar, savaşçılar kaslarının kuvvetinden dolayı kabilelerinin de sivrilen, sözü dinlenen, hatta sözüne itaat edilenleri oldular. Kuvvetli kaslara sahip savaşçılardan oluşan kabileler diğerleri üzerinde de egemen olabilmekteydi. Her ne kadar gücün kaynağının dövüşebilme kapasitesine sahip kasları olanların sayısal fazlalığına bağlı olduğunu sananlar günümüzde bile var olsalar da zamanla ortaya başka güç kaynakları da çıkar.</p> <p>İlahi olanla, doğaüstü olanla kurulan bağın inanç-iman sahibi olan müminler düzlemindeki yansıması öncekinden apayrı bir birikime inanç-iman kaynaklı güce yol açar. Gücün kaynağı artık kaslardan ibaret değil fakat ortak bir hayat tasavvurunu paylaşan çok sayıdaki müminin inançları formunda karşımıza çıkan emekleridir. Her inanç grubu inananlarının sayısını artırmak, imanlarının çeşitli pratiklere, ritüellerle pekiştirilmesini ister.</p> <p>Yeniçağ gücün kaynağı olan emeğe yeni formlara bürünmüş yeni bileşenler katar. Tarih sahnesine Toplum Sözleşmesi postulası çıkar. Toplum Sözleşmesi kas ve imanın yanına yeni bir güç kaynağı sunar: Akıl. Yöneticiler, egemenler ne kaslarından dolayı ne imanlarından dolayı fakat tüm bunların yanında ve hatta üstünde güçlerinin kaynağını ortak aklın temsilcileri olmalarına dayandırırlar. Halkın birikimli rızasına ortak akıl denir. Ortak akıl bir güç merkezidir ve bu ortak aklın emeği mutlak kralın gücünün kaynağını oluşturur.</p> <p>1789 Fransız Devrimiyle başlayan Yakınçağ birikmiş emeğin mutlakiyetçi kral olan despotta cisimleşmesine bir baş kaldırıdır. Meşruti kraliyetler dönemi, sarayın güç’ü parlamentodaki sivil halkla paylaşmasıyla karakterize edilir. Ortak akıl yani ortak emek parlamentoda tecelli etmektedir. Parlamentoların yüceliğinin, kutsallığının kaynağı da budur. Protokolde yasama yargı ve yürütmenin önündedir.</p> <p>Adı henüz konmamış olan ama başlaması 2. Dünya Savaşına tarihlendirilebilecek olan dönemde ise gücün yavaş yavaş parlamento dışı sivil toplum kuruluşları ve sosyal medyadaki müzakerelere doğru kayma eğiliminde olduğunu gözlemliyoruz.&nbsp; Kuşkusuz bu süreç henüz devam etmektedir. İnsan emeğinin tezahür alanları olan bilim ve teknolojideki hızlı atılımların, buluş ve icatların, inovasyonların başka hangi imkânları sunacağını bilemiyoruz. Bildiğimiz şu ki, güç sosyal dünyanın değişim ve dönüşümünün her bir ivmelenmesinde, her bir dönemecinde giderek daha farklı bir içerik kazanmakta, daha farklı formlara bürünmektedir. Sosyal hayat sosyal aktörlerin emeklerine daha çok sahip çıktıkları, emeklerinin ürünlerinin gerek ne’liğine, gerek nasıl üretileceğine, gerek kimler tarafından nasıl tüketiciliğine daha çok müdahil oldukları bir dünyaya doğru evrilmektedir. Güç, asıl kaynağı olan insan emeğine yine insan tarafından döndürülmektedir. Bu süreçte sosyal aktörler bizzat veya müzakere yoluyla yerleşik kollektif kişiliklerin işleyişini etkileyerek gerekirse yeni kolektif kişilikler geliştirerek fail rolü oynama yolunda hızla ilerlemektedirler.</p> <hr /> <p><strong>Kaynaklar:</strong></p> <p>Lukes, Steven (1974) Power: A Radical View. London: McMillan, and AtlanticHighlands, N.J.:Humanities Press.</p> <p>Russel, Bertrand (1938) Power: A New Sociological Analysis. London: Allen &amp; Unwin. s.35.</p> <p>Weber, Max (1968) Economy and Society. Vol 1. G.Roth ve C. Wittich, eds. NY: Bedminster. s.53.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/nilgun-celebi" lang="" about="/yazarlar/nilgun-celebi" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Nilgün Çelebi</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pa, 07/21/2019 - 22:04</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/sosyoloji" hreflang="tr">SOSYOLOJİ</a></li> <li><a href="/kategori/siyasetbilim" hreflang="tr">SİYASETBİLİM</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-120" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1563921730"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">hasan</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/120#comment-120" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="und">anladığım; sivil toplum</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>anladığım; sivil toplum kuruluşlarına ve tabii ki katılımcıları olan halk&#039;a, çok büyük iş düşüyor. ve elbette çok ciddi ve kapsamlı bir &quot;siber suçlar kanunları&quot; yapılmasının elzemliği. sosyal medyadaki müzakerelerin münazara eşliğinde yapılması ve her iki &quot;güç&quot; içinde, ilkokuldan başlanarak teknik derslerin verilmesi. umuyoruz. sevgiler hocam</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=120&amp;1=default&amp;2=und&amp;3=" token="hLxzra--tqH-X7oRdzKZszrKlAmZjPwXR9Sa62Aap6U"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Çar, 07/24/2019 - 01:42</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/120#comment-120" hreflang="und">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=637&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="oPHSwNYP2FqPWBA_YdLai1Qr7vDZuqkKOimHdUXzqHU"></drupal-render-placeholder> </section> Sun, 21 Jul 2019 19:04:18 +0000 Nilgün Çelebi 637 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/guce-farkli-bir-bakis#comments Zamanı Gelmiş Bir Fikir: Doğrudan Demokrasi Ya Da Kitlelerin Bilgeliği https://fikircografyasi.com/makale/zamani-gelmis-bir-fikir-dogrudan-demokrasi-ya-da-kitlelerin-bilgeligi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Zamanı Gelmiş Bir Fikir: Doğrudan Demokrasi Ya Da Kitlelerin Bilgeliği</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><blockquote> <p><br /> “Ümmetim yanlışta birleşmez.”<br /> Hadis-i şerif</p> </blockquote> <p><strong>Bölüm 1: Kitlelerin Bilgeliği</strong></p> <p>1906 sonbaharında birgün İngiliz bilimci Francis Galton Plymouth kasabasındaki bir hayvan panayırını ziyaret için yola çıktı. Sergi alanını gezerken bir ağırlık tahmin yarışmasına rastladı. Besili bir öküz ortaya konmuş; kalabalıktan bazıları da öküzün ağırlığı (daha doğrusu kesilip temizlendikten sonraki ağırlığı) üzerine bahis oynamak için sıraya girmişti.<br /> <br /> Bahisçiler 6 peni ödeyerek bir bilet alıyor, üzerine adını, adresini ve tahminini yazıp veriyordu. En iyi tahminler ödüllendirilecekti. 800 kişi şansını denedi. Aralarında kasaplar, çiftçiler (ki bunlar sığırların ağırlık tahmininde uzman olmalıydı) yanısıra konudan hiç anlamayan insanlar da vardı. Bu durumun demokrasiye benzerliği Galton'ın ilgisini çekmişti. Bir kralcı ve aristokrat olan Galton'ın inancına göre bir toplum, ancak güç ve denetim seçkin ve iyi yetiştirilmiş elitler elinde olduğu sürece sağlık ve gücünü koruyabilirdi. Şöyle yazmıştı: “Ortalama bir seçmen, hakkında oy verdiği çoğu politik konu... hakkında ne kadar akıl yürütebiliyorsa, ortalama bir katılımcı da öküzün net ağırlığını tahminde o kadar başarılı olabilirdi.”<br /> <br /> Galton ortalama seçmenin yeterli olmadığını kanıtlamak amacındaydı. Bu yarışma bunun için iyi bir model olabilirdi. Yarışmadan sonra Galton düzenleyicilerden biletleri ödünç aldı ve üzerlerinde istatistik bir araştırma yaptı. Yazıları okunamayan 13 tane bileti çıkardı, kalan 787 tanesini inceledi; buradaki tahminlerin aritmetik ortalamasını aldı. Bu ortalama, topluluğun ortak cevabı idi. Galton ortalamanın hedefin çok uzağında olacağını düşünmüştü. Sonuçta çok az sayıdaki zeki insanı bir miktar vasat ve çok sayıda aptal insanla biraraya getirdiğinizde aptalca bir cevap alırdınız.<br /> <br /> Ama Galton yanılmıştı. Topluluk kesilip temizlenmiş öküzü 544 kg tahmin etmişti. Öküzün ağırlığı ise 544,5 kg idi! Bu mükemmel bir tahmindi. Galton daha sonra şu kadarını zorla itiraf etti: “Sonuç demokratik bir yargının güvenilirliğinin beklenenden çok olduğunu gösteriyor!”<br /> <br /> Olayı kitabında nakleden “Kitlelerin Bilgeliği” kitabının yazarı James Surowiecki'ye göre doğru şartlar altında gruplar olağanüstü zekidir ve çoğu içlerindeki en akıllı insandan bile daha akıllı çıkar. Grupların akıllı olması için olağanüstü zeki insanlarca idare edilmeleri şart değildir. Bir grubun içindeki birçok insan özellikle iyi bilgilendirilmiş ve mantıklı olmasa dahi grup iyi bir karar alabilir.<br /> <br /> Tarih boyunca bu fikre karşı çıkan birçok yazar ve ünlü insan olmuştur. Bunlardan biri olan Gustave Le Bon'un “Kitleler Psikolojisi” adlı tartışmalı eseri Türkçe olarak da yayınlandı ve ülkemizde de tartışıldı. Le Bon 19. y.y.da Batı demokrasisinin yükselişinden dehşete düşmüş ve sıradan insanların politik güç kullanmaları fikri onu çok rahatsız etmişti: “Kitlelerin Psikolojisini anlamak onları yönetmeyi bilmek değil; hiç olmazsa bütünüyle onlar tarafından yönetilmemek isteyen devlet adamlarının sermayesini oluşturur... Kitlelerde doğal zeka değil, aptallık birikimi hakim olur... Onlar asla yüksek zeka gerektiren eylemleri gerçekleştiremez.” İlginçtir ki, Le Bon için “kitle”, sadece linççi güruhlar ve isyancılar gibi toplumsal aşırılığın örneklerini içermiyordu; karar veren gruplar, parlamentolar, meclisler, jüriler, komiteler, heyetler de buna dahildi...<br /> <br /> Bir öküzün ağırlığını tahmin etmek o kadar da zor bir iş olmayabilir. 1920'lerde sosyolog Hazel Knight'ın sınıftaki öğrencilerden sınıf sıcaklığını tahmin etmelerini istemesi ve grup tahmininin 22,4 derece çıkması da (sınıf sıcaklığı 22,2 derece idi!) zor olmayabilir. Neticede sınıf sıcaklıkları aşağı yukarı aynı kalır; bu da tahmini kolaylaştırır denebilir. Örnekleri uzatabiliriz: Finans profesörü Jack Treynor'un sınıfına 850 şeker içeren bir kavanoz getirip 56 öğrenciden kavanozda kaç şeker olduğunu tahminlerini istemesi (sınıf tahmini 871); sosyolog Kate Gordon'un 200 öğrenciden cisimleri ağırlıklarına göre sıralamasını istediğinde grup cevabının % 94 doğru olması; fizikçi Norman L. Johnson'un bir grup gönüllüyü bir labirente gönderip en kısa çıkış yolunu bulmasını istemesi ve grup ortalamasının 9 aşama olarak çıkması (teorik olarak doğru en kısa yol – gruptan kimse bu kadar kısa yoldan labirentten çıkamadı!) vs. Bunlar hep gözönünde olan şeylerdir. Peki ya bir gruptan kayıp bir denizaltıyı bulmaları istenirse?<br /> <br /> 1968 Mayıs'ta “Scorpion” adlı ABD denizaltısı Kuzey Atlantik'teki görevinden üssüne dönüş yolunda kayboldu. Donanma denizaltının son bildirdiği konumu biliyor idiyse de, Scorpion'a ne olduğu ve son haberleşmeden sonra ne kadar yol aldığı konusunda bir fikri yoktu. Dikkatler yirmi mil çapta bir çemberde yoğunlaştırıldı.<br /> Arama grubunun başındaki donanma bilimcisi Dr. John Craven önce bir dizi senaryo üretti. Scorpion'un başına neler gelmiş olabileceğine dair alternatif senaryolar. Sonra matematikçilerin, denizaltı kurtarma uzmanlarının ve diğerlerinin de aralarında olduğu geniş bir alanda bilgi sahibi insanlardan bir ekip kurdu. Onlardan en iyi yanıt için birbirlerine danışmak yerine senaryoları inceleyip en iyi tahminlerini yapmalarını istedi. Olaya bir yarışma havası vermek için de en iyi tahmine bir şişe içki ödülü koydu. Craven'ın adamları böylece denizaltının neden arızalandığı, okyanusa gömülürken hızı, batış açısı vs. üzerine bahse girdiler.<br /> <br /> Craven tüm tahminleri aldı ve Bayes teoremi denen bir analiz metoduyla tahminlerin bir ortalamasını buldu. Craven'ın bulduğu konum gruptan herhangi birinin seçtiği bir yer değildi. Dolayısıyla Craven'ın oluşturduğu toplu resim, grup üyelerinin hiçbirinin kafasındaki tekil resimlerin aynısı değildi. Uzun lafın kısası batık grubun tahmin ettiği mevkiin 200 m. ötesinde bulundu!<br /> <br /> Surowiecki der ki: Bu hikayenin en hayret verici yanı, grubun bu vakadaki dayanak noktası olan delillerinin neredeyse hiçbir öneminin olmamasıydı. Gerçekten de çok ufak bilgi kırıntılarından ibarettiler. Denizaltının neden battığını, ne hızda seyrettiğini ya da hangi eğimle battığını gruptan hiçkimse bilmiyordu. Ama grup buna rağmen bir bütün olarak bunların hepsini bilmişti!<br /> <br /> Şüphesiz bu örnek eleştirilebilir. En başta gelen eleştiri de sonucun şans olduğu ya da grubun zaten uzman kişilerden oluştuğu; bunun adi kalabalıklarla karıştırılmaması gerektiği, onların birşey bilemeyeceği vs. olabilir. Scorpion'un aramasına katılan grup bu konuda eğitim görmüş uzmanlardan oluşan, dolayısıyla konu hakkında fikri ve bilgisi olan kişilerdi. Onların uzmanca ve zekice yargısının grup sonucu olarak yansıması çok da şaşılacak birşey olmayabilirdi. Ama geneli itibariyle bir konuda hiçbir bilgisi ya da eğitimi olmayan insanlardan oluşan bir grup zor bir teknik problemi çözerse buna ne deriz?<br /> 28 Ocak 1986 sabahı saat 11:38'de uzay mekiği Challenger rampasından uzaya doğru yükseldi. Kalkıştan 74 saniye sonra infilak etti. Fırlatma TV'den yayınlanıyordu; bu nedenle kaza haberi hızla yayıldı. Patlamadan 8 dakika sonra haber New York borsasına ulaştı.<br /> Dakikalar içinde yatırımcılar Challenger projesine katılan 4 büyük yüklenicinin hisselerini elden çıkarmaya başladılar. Mekiğin ana motorlarını yapan Rockwell International, yer desteğini yöneten Lockheed, geminin dış yakıt tankını üreten Martin Marietta ve iki yandaki katı yakıtlı füzeleri yapan Morton Thiokol'un hisseleri hızla düşüşe geçti. Hepsi de % 3-6 arası düşüşler yaşadı.<br /> <br /> En büyük darbeyi Morton Thiokol yedi. Çok sayıda yatırımcı Thiokol hissesi satıyor ve kimse bunları almıyordu. Bu nedenle Morton T. hisseleri alışverişe kapatıldı. Gün sonunda diğer yüklenici hisseleri tekrar bir miktar yükselerek günü %3 zararla kapatırken Morton T. %12 değer kaybetmişti. Bunun anlamı borsanın neredeyse anında Morton Thiokol'ü Challenger faciasından sorumlu olarak mahkum etmesidir.<br /> <br /> Felaket günü kamuoyunda Thiokol'ü suçlu gösteren yorumlar yoktu. Bir yorum olsa, o da görkemli şekilde patlayan ve olaya bir süper havai fişek gösterisi havası veren dış sıvı hidrojen tankını üreten Martin Marietta suçlanırdı. Ertesi gün New York Times'ta 2 dedikodudan bahsedilse de, bunlarda Morton T.'un adı geçmiyordu. N.Y. Times “kazanın nedenine dair hiçbir ipucu yok” diyordu. Patlamadan 6 ay sonra kazayı soruşturan Başkanlık Komisyonu, Thiokol tarafından üretilen yan roketlerdeki sızdırmaz contaların soğuk havada kırılgan hale gelerek ortadaki dev yakıt tankına doğru fışkıran bir ateş sızdırdığını ve bunun da dev tankı infilak ettirdiğini açıkladı.<br /> <br /> Piyasa doğruyu nasıl bulmuştu? Konu hakkında araştırma yapan Finans profesörleri Michael T. Maloney ve J. Harold Mulherin, öncelikle şirketlerinin sorumlu olduğunu bilecek durumdaki Morton T. yöneticilerinin 28 Ocak'ta ellerindeki hisseleri boşaltıp boşaltmadığını görmek üzere “insider trading” kayıtlarına baktılar. Satmamışlardı. Bu konuda birşeyler bilebilecek diğer şirket yöneticileri de bunu yapmamışlardı. Morton T. içinden olup da hisse satışı yaparak zincirleme reaksiyon başlatmış olabilecek kimi “uyanıklar” da yoktu. Piyasa Morton T. hisselerini neden istememişti? Maloney ve Mulherin buna ikna edici bir cevap bulamadılar.<br /> <br /> Piyasa o gün akıllıydı, çünkü bilge kitlelerin özelliği olan 4 koşulu yerine getiriyordu: Fikir çeşitliliği (bu bilinenlere aykırı da gelse, her kişi diğerlerinin bilmediği özel ve farklı bilgiye sahip olmalı), bağımsızlık (fikirler başkalarından etkilenmemeli), yokmerkezcilik (adem-i merkeziyet) ve kümeleme (bireysel kararları ortak yargıya dönüştüren mekanizmalar).<br /> <br /> Surowiecki'ye göre, paradoksal olarak bir grubun akıllı olabilmesinin en iyi yolu içindeki her bireyin serbestçe düşünüp hareket etmesinden geçer. Elemanlarının birbiriyle konuşması, görüş ve bilgi alışverişinde bulunması grubun yararınadır; ancak iletişimin fazlası grubun bir bütün olarak zekasını azaltabilir; çünkü bileşik kaplar kanunu gibi herkesin fikri birbirine benzemeye başlar ve görüşler bir uçta toplanma eğilimi gösterir.<br /> <br /> Piyasa mekanizması geleceğe ve bilinmeyene yönelik bilgi ve tahmin üretmekte kullanılabilir mi? 1988'de kurulan ve Iowa Üniversitesi İşletmecilik Okulu tarafından yürütülen IEM (Iowa Electronic Markets – Iowa e-Piyasaları), başkanlık, kongre, valilik ve yabancı ülke seçimleri gibi sonuçları kestirmek üzere tasarlanmış bir “fikir piyasası” sunmaktadır. Katılmak isteyen herkese açık olan bu elektronik piyasa, bir seçim sonucunu tahmine dayalı bir futures (gelecek) sözleşmesi alıp satmasını sağlar. Peki IEM ne kadar başarılıdır? 1988 ile 2000 yılları arasındaki 49 farklı seçim hakkında tahminler başkanlık seçimlerinde %1,37, diğer ABD seçimlerinde %3,43 ve yabancı seçimlerde %2,12 oranında hata ile sonuca yaklaşmışlardır. 1988 – 2000 yılları arasındaki ABD başkanlık seçimlerinde 596 farklı kamuoyu araştırması yayınlanmıştı. IEM sonuçları kamuoyu araştırmalarının %75'inden daha doğruydu.<br /> Bu konuda özellikle ilginç olan IEM'in çok büyük olmamasıdır (ençok oyuncu sayısı 2007 itibariyle 800). Dahası buradaki örnekleme genel seçmen kitlesini de yansıtmaz. Oyuncuların çoğu erkek ve Iowa'lıdır. Peki IEM'in diğer kamuoyu yoklamalarından farkı nedir?<br /> <br /> Kamuoyu yoklamaları basitçe deneğe “kime oy vereceksiniz” diye sorar. IEM'deki 800 oyuncu ise (kendilerinin kime oy vereceğinden bağımsız olarak) tektek kimin kazanacağı ile ilgili tahmin yürütürler. Bu tahminlerin arkasında (bazan alışılmadık ya da önemsenmeyen yollardan dahi olsa) çok ve çeşitli bir bilgi dağarcığı ve bu bilgileri işleyen birden çok ve çeşitli akıl yürütme yöntemleri vardır. Piyasa bütün bu zenginliği bünyesine katar ve işler. Yani bununla IEM, seçmeni kendinden daha iyi mi bilir demek istemiş oluyoruz?<br /> <br /> IEM'in başarısı insanların Hollywood filmlerinin gişe hasılatı, ilk gece performansı ve Oscar ödülleri üzerine bahis oynamalarını sağlayan “Hollywood&nbsp;Stock Exchange” (HSX) gibi başka piyasaları esinledi. Mart 2000'de “Wall Street Journal” gazetesi Amerikan Sinema Akademisi (Oscar ödülü jürisi) üyelerinden birkısmını (356 kişi ya da tüm oy verenlerin %6'sı) isimlerini gizlemek vaadiyle ikna edip kime oy verdiklerini öğrendi ve bunu Oscar töreninden önceki Cuma günü yayınladı. Gazete 6 önemli Oscar kategorisinin 5'ini doğru bilmişti. HSX ise daha başarılı olarak 6'da 6 tutturdu! Buradan ne anlaşıldığı açıktır: HSX konu ile doğrudan ilişkili kişilerden (ya da tümüyle doğrudan ilişkili kişilerden) oluşmasa dahi, doğrudan ilişkili olanların (Wall Street J.'a) verdiğinden daha doğru bilgi sağlamıştı. Surowiecki şöyle der: (Herhangi bir konuda) “uzman peşinde koşmak hem bir hata hem de masraflı birşeydir. Aramayı bırakıp (içinde dahileri de barındıran) kitleye danışmalıyız... Yeterince çok sayıda ve birbirinden farklı insanı bir araya getirip onlardan genel ilgiye matuf kararlar almalarını isterseniz, o grubun kararları tek başına bir kişininkinden (o kişi ne kadar zeki ve bilgili olursa olsun) bilgelikçe daha üstün olacaktır.<br /> Devlet yönetimi de bu konuya dahildir.<br /> <br /> <strong>Bölüm 2: Doğrudan Demokrasi</strong><br /> <br /> <em>Doğrudan Demokrasi Uygulamaları</em><br /> <br /> Halkın her konuda doğrudan oyuna başvurmak demek olan doğrudan demokrasi, doğası gereği küçük ölçeklerde İsviçre, Liechtenstein vb. küçük ve sakin Orta Avrupa ülkelerinde kanton ve kasabaların idaresinde uygulanagelmiştir. İsviçre'de geleneksel olarak kasaba pazarının kurulduğu gün (civar köylüler de merkeze indiğinden) meydanlarda halk meclisleri kurmak ve eldeki konuları gündeme getirip halkın oyuna başvurmak yerleşik bir uygulamadır. Bunu İsviçre federasyonu gibi görece büyük bir ülkenin yönetiminde uygulamak hernekadar birtakım zorluklar içerse ve bu yüzden İsviçre Federal Cumhuriyeti bir parlamentoya dayalı temsili demokrasi ile idare edilen bir ülke olsa da halkoyu geleneği unutulmamıştır. İsviçreliler yılda ortalama 10 referandum ile halkoyuna ençok başvurulan ülkelerden biridir. Bu gelenek, ne yazık ki ülkemizde talihsiz bir biçimde “cami minaresi oylaması” konusuyla kamuoyunca tanınmış olup sonuçta halkın en bilgece kararı verdiği tartışılabilir. Ama konu İsviçreli uzmanlardan ya da parlamenterlerden oluşan bir heyete götürülseydi sonuç daha iyi çıkar mıydı; bu da tartışmalı bir konudur.<br /> <br /> ABD'de birçok yerel konu hemen hemen yılda 1 tekrarlanan federal ya da yerel seçimlere denk getirilerek halkın oyuna sunulur. Amerikalıların, bu ve başka nedenlerle gücünü kontrol edilebilir gördükleri eyalet yönetimleriyle genelde pek sorunları yoktur. Ama kanunlarını federal bir kongrenin yaptığı çok uzaktaki federal hükümeti genelde pek sevmezler ve işlerine karışmasından geleneksel olarak hoşlanmazlar. Amerika birçok şerrin yanısıra federal hükümeti yıkılması gereken bir diktatörlük olarak gören “Bilderberg avcısı” gazeteci Alex Jones gibi kimselerin de vatanıdır ve o kendi şehrinde Amerikalı askerleri operasyonda görmek fikrinden bir Iraklı kadar nefret etmektedir.<br /> <br /> <br /> <strong>Halkın Bilgeliği Adaletin Hizmetinde: Jüriler</strong><br /> <br /> Jüri sistemi, halkoyunun yönetim yerine bukez adalette hizmet ettiği bir mekanizma olarak Anglosakson geleneğinde yerini almıştır. Suçlu hakkında kararları halktan kişilerden oluşan jürinin verdiği bir mahkeme kararı herzaman en doğrusu olmayabilir. Sinema ve tiyatro dünyasının klasikleşmiş eseri “12 Öfkeli Adam” belki ortalama bir jürinin adalet aramaktaki titizliğini fazla abartır; ama jüri, karar hakkı atanmış uzmanlar (hakim, savcı) yerine halktan seçilmiş kişilerin elinde olan bir mahkemenin karar meşruiyetine tartışmasız bir katkı yapar.<br /> <br /> Genel olarak ABD ve Anglosakson gelenekten çok fazla bahsettiğimin farkındayım. Ne var ki, gerek halkoyu, gerek jüri sistemi konusundaki yaygın uygulamalar (İsviçre hariç) Anglosakson geleneğe hastır ve halkın bilgeliği konusundaki modern sosyolojik araştırmaların da çoğu Amerika'da yapılmaktadır.<br /> Peki halkın bilgeliği temsili bir demokraside de en uygun temsilcileri seçerek siyaset sahnesine aksetmiyor mu; ya da diğer tabirle “Temsili Demokrasi” ne kadar “temsili” ya da “demokrattır”?<br /> <br /> <br /> <strong>“Temsili Demokrasi” ne kadar “temsili” ya da “demokrattır”?</strong><br /> <br /> Temsili demokrasi bugün hemen hemen evrensel bir hükümet biçimi olmuş, dünyanın her ülkesinde, diktatörlükle yönetilenler (ya da yönetildiği iddia edilenler) de dahil, daimi bir meclis ya da parlamento diğer devlet organlarının yanında yerini almıştır. Başka bir konudaki tartışmaları bu yazıya taşımamak için şimdilik dikta – cumhuriyet (parlamenter rejim) tartışması yapılan ülkeleri bir tarafa bırakalım ve diyelim ki; temsili demokrasinin başat özelliği düzenli seçimler ve bu seçimlerin sonucunda gelen yönetim değişiklikleridir. Bu yönetim değişiklikleri, temsili demokrasinin pek sorunsuz da olmadığına işaret eder. Uyuyamayan kişinin yatakta sürekli sağına soluna dönüp pozisyon değiştirmesi gibi, temsili demokrasilerde de partilerin sürekli iktidar ve muhalefet arasında yer değiştirdiği görülür ve bu hal, başarılı birkaç örnek müstesna, sürer gider. Halk genelde bir önceki başarısızın elinden iktidarı alması için başa getirdiği yönetimlerden niçin ve yine hoşnut kalmaz? Sözün burasında bir Çin masalı anlatalım:<br /> <br /> Eski Çin'de bir köyün&nbsp;yakınında bir dağ varmış. Dağın içinde bir ejderha yaşarmış. Köylüler ejderhanın şerrinden korktuklarından her yıl düzenli olarak ona hediyeler gönderirlermiş. Arada bir köyden bir yiğit delikanlı çıkar; ejderhayı yok edeceğini söyleyerek kılıcını alır gidermiş. Ama nice yiğitler gitmiş; dönen olmamış.<br /> <br /> Gel zaman git zaman bütün yiğitlerden daha yiğit, namı bütün bölgeyi almış başka bir delikanlı çıkmış köyden. O da ejderhayı yok etmek niyetlisi imiş. Akrabaları, dostları onu bu işten vaz geçirmek için çok uğraşmışlar. Gidenlerin dönmediğini çok söylemişler; ama nafile.<br /> <br /> Genç yiğit azığını ve kılıcını alıp yola çıkmış. Dağa varmış; kısa bir araştırmadan sonra ejderhanın inini bulmuş ve kılıcını çekerek içeri girmiş. Bir müddet inde ilerledikten sonra karşısına korkunç ejderha çıkıvermiş. Genç soğukkanlılığını kaybetmemiş. Kılıcını olanca gücüyle ejderhaya indirmeye başlamış; ejderhanın hamlelerini de ustalıkla savuşturmuş. Bu vuruşma kısa bir süre sonra ejderhanın ölümü ile sona ermiş. Mağara gencin zafer çığlığı ile yankılanmış.<br /> <br /> Genç heyecan içinde ileri geçip mağarayı araştırmaya başlamış. Gözleri kamaştıran zengin bir hazine bulmuş; tabii etrafa saçılmış birçok kurbanın kemiğini de görmüş. Ancak bir şey dikkatini çekmiş. Bu kemiklerin arasında hiç insan kemiği yokmuş.<br /> <br /> Genç buna bir anlam verememiş; öyle ya bunca yiğit bunca yıldır bu dağa ejderha ile karşılaşmaya gelir ama hiçbiri dönmezmiş; ama ortadaki kemikler ancak hayvanlara ait olabilecek kadar büyükmüş. İşte ne olduysa o anda olmuş.<br /> <br /> Genç birden titremeğe başlamış. Kılıcı tutan eline baktığında dehşet içinde kaba tüylerin derisini kapladığını, tırnaklarının uzayıp sivrildiğini, dar gelen elbiselerinin parçalandığını görmüş. Bağırmak istemiş; ama ağzından korkunç bir homurtu çıkmış. Çünkü bir ejderhaya dönüşmüş.<br /> <br /> Temsili demokrasilerin başlıca sorunu seçilen temsilcilerin politikanın girift çıkarlar – ilişkiler – güç odakları matrisinin kirletici ağı içinde ne için seçildiklerini ve kimi temsil ettiklerini unutup “yapılması gerekenden” “gereğini yapmaya” yönelmeleri, ya da bir önceki yerinden ettikleri ejderhaya benzemeleridir.<br /> Batılı demokrasileri ve Türkiye'yi genel itibarıyla içine alan bu kısırdöngü giderek temsili demokrasilere yönelik olarak toplumlarda derin bir kuşku ve güven bunalımı oluşturmuştur. ABD'nin içinden birtürlü çıkamadığı iktisadi durgunluğun faturası sonuçta kamuoyu tarafından, halkı ve onların mortgage borçlarını unutup büyükleri kurtaran ABD federal yönetimine kesilmiş; büyük ümitlerle seçilen Başkan Obama'ya karşı “Bankaları kurtarma; halkı kurtar!” sloganıyla sokak yürüyüşleri yapılmıştır. Oysa serbest bırakılan 700 milyar Dolar tutarındaki federal yardım doğrudan bankalara gönderilmek (ve bununla bankaların, CEO'larının şişkin maaşları üstüne şişkin ikramiye ve primler ödemesine imkan tanımak) yerine mortgage borçlusu milyonlarca küçük mülk sahibinin hesaplarına yatırılsaydı, hem birçok aile yerinden yurdundan olmayacak, hem krizin başlıca suçlusu görülen gayrımenkul fiyatları düşmeyecek, hem de bu para sonuçta kurtarılmak istenen bankaların kasasına geri dönecekti.<br /> <br /> Avrupa'da da toplumları pençesine alan iktisadi durgunluk pasif güvensizlik boyutunu geçip Yunanistan, İspanya, İtalya, İngiltere ve Almanya'da yeryer sokak gösterilerine dönüşürken söylem de giderek ciddileşmektedir (“bu meclistekilerin hakkı iptir” diye bağırıyor bir Yunanlı gösterici kameralara). Türkiye'de bugün nispeten istikrarlı bir büyüme ve yaygın teveccüh görmüş bir hükümet bulunmakla beraber, geçmişteki krizler ve sıkıntılar unutulmamıştır. Türkiye'de ayrıca sürece dışarıdan müdahale eden parlamento dışı güçler de olagelmiş; bunlar da meşruiyetlerini müphem bir “vatanı ve milleti korumak ve kollamak” kavramına dayandırmışlardır. Bu görevi milletin ne zaman ve hangi resmi belgeyle kendilerine verdiği ve açıkça onlardan ne istediği ise pek sorulamamıştır. Bu güçlerin parlamenter düzeni işlemeye bıraktığı sair zamanlarda ise orta-alt sınıfı rahatlatacak maaş zamları hiçbir hükümet tarafından üst sınıfları rahatlatan vergi afları kadar hoş karşılanmamış; sabit gelirliden alınan vergilerin küçük bir yüzdesinin dahi “Tobin vergisi” yoluyla borsada dönen sıcak paradan kesilmesi düşünülmemiş; verilen teşvik ve primlerin bir kesiri kadar olsun asgari ücrete destek primi verilmesi hatıra gelmemiştir. Acaba bu kararları alan parlamentolar halkın tamamını temsil etmiyor mu?<br /> <br /> Temsili demokrasilerin bir başka sorunu da seçilmişlerin seçenleri temsil derecesidir. Batı demokrasilerinde (Türkiye de dahil) mecliste kaç işçi kökenli, kaç memur kökenli, kaç esnaf kökenli, kaç çiftçi kökenli, kaç emekli kökenli milletvekili vardır? Hatta kaç işsiz kökenli milletvekili vardır; resmi rakamlarla Türk halkının %10'a yakını işsizdir, diğer Batı ülkelerinde de işsizlik hatırı sayılır rakamlar göstermektedir. O halde bu kitlenin de mecliste “temsili” gerekmez mi? Eğer meclisin “seçilmişliği” “seçkin” bir çevre olması anlamına geliyor ve bu anlamda her toplumsal kesimden temsilciye gerek görülmüyorsa; o halde kaç aydın, yazar, sanatçı, üniversite hocası, okul öğretmeni vardır (okul öğretmenlerine yetiştirmeleri için geleceğin kuşaklarını emanet ettiğimize göre onların çok güvenilir ve aydın kişiler olması gerektir; öyleyse devlet yönetiminde görev alabilmelidirler). Amerikan “demokrasisi” ile mizah yapmayı adet haline getirmiş ünlü Amerikalı yönetmen Michael Moore bir konuşmasında Sovyetler döneminde Moskova'daki Politbüro'da tekrar seçim oranının % 93; ABD kongresinde %97 olduğunu söyleyerek, “Politbüro'da Kongre'den çok değişim vardı” der. Araştırmacı- yazar Edip Yüksel ise Türkçede yayınlanmayan araştırması “Demokrasi'ye karşılık Lotokrasi”de temsilcilerin piyango usulü seçilmelerini önerir. İsminin aksine bu çok ciddi araştırmada, böylelikle meclis yolunun, pahalı seçim masraflarını asla kaldıramayacak ya da masraflarını ödetmek için lobilerle anlaşarak onların emrine girmeyecek toplumsal kesim ve sınıfların temsilcilerine de açılacağı tesbitini yapar.<br /> Amerikalı ünlü trend araştırmacısı Gerald Celente'nin tabiriyle “temsili demokrasi, ne temsili ne de demokrasidir”. Belki iyi parlamenter düzenler iyi monarşiler misali iyidir; ama bir sonraki hükümdarın ne yapacağına dair elde bir garanti yoktur.<br /> <br /> <br /> <strong>“Online banka işlemi yapabiliyorsam, online oy da verebilirim”</strong><br /> <br /> Geçmişte doğrudan demokrasilerin önündeki tek engel kaçınılmaz olarak küçük ve yerel kalmalarıydı. Büyük bir ülkenin hükümeti diyar diyar gezerek her konuda halkın reyini soramazdı. Temsili demokrasi bir anlamda bu boşluğu doldurmak için doğdu ve geliştirildi. Oysa bugün bilgi ağları ve İnternet'in temelini oluşturmaya başladığı yeni toplum yapısı (çocuğunuzun mahalleden kaç, Facebook'tan kaç arkadaşı var? Ya da kaç mahalle arkadaşıyla sokak yerine Facebook'ta görüşüyor?) bu zaman ve mekan engelini aşmak için elimize yeni olanaklar sunuyor. Ekonomi uzun süredir bu ağlara taşındı bile: İnsanlar alışverişlerini sanal dükkanlardan yapıyor; ticaret yapıyorsa mal siparişlerini ve satışlarını İnternet aracılığıyla yapıyor; bankaların İnternet şubeleri cadde başı şubelerinden daha kalabalık vs. Modern bilgi toplumu giderek yerleşiyor. Ve siz de bu satırları büyük ihtimalle İnternet üzerinden okuyorsunuz. Ama devlet yönetimi için bilgi ağlarına mahkum olmak iyi bir tercih midir? Tehlike iki yönden gelir: Bilgi güvenliği ve sızıntısı sorunu ve bir merkezi otoritenin ağı denetleyip süreci kendi isteğine göre manipüle etmesi.<br /> <br /> Bilgi güvenliği sorununun ne olduğunu banka hesapları İnternet üzerinden boşaltılan ya da kredi kartına yapmadığı alışverişler nedeniyle yüklü miktarlarda borçlar gelen her kişi iyi anlayacaktır. Ancak bu tehlikeler toplumun genelini ne “ağda” (“online” yerine kullanıyorum; “çevrimiçi” berbat bir galat-ı meşhurdur, keşke yerleşmeseydi!) alışveriş yapmaktan ne de bankacılık işlemi yürütmekten alıkoyar. Sonuçta bu trafiğe çıkmak ve trafik kazası riskini üstlenmek gibidir; modern teknoloji bu tür ihtimalleri minimize etmiştir. Özellikle çağın “fetişi” para ve bu fetişin “mabedi” banka açısından ağda bankacılık uygulamaları nedeniyle üstlenilen riskler daha büyüktür; ama milyonlarca TL, Dolar ya da Avroluk e-banka soygunlarını pek sık duymuyoruz. Gerald Celente'nin dediği gibi “eğer ağda banka işlemi yapabiliyorsam; ağda oy da verebilirim.”<br /> <br /> <strong>Bugün YSK güvenilirliği ya da yarın ağda YSK güvenilirliği</strong><br /> <br /> Bugün tüm temsili demokrasilerde oy sandıklarını toplayan, sayım sonuçlarını değerlendiren ve seçimin galibini açıklayan merkezi organlar vardır: Türkiye'de bu organın adı Yüksek Seçim Kurulu'dur. Seçimlerin selameti ve güvenliği kaçınılmaz olarak bu merkezi organların doğru çalışmasına ve seçim sonuçlarını dürüstçe açıklamasına bağlıdır. Hiçbir ülkede bu işlerin yanlış ya da hile karışmadan %100 doğruluk ve dürüstlükle yürütüldüğü kalıcı olarak garanti edilememekle birlikte bu, seçimler yapılmasına ve seçim sonuçlarına güvenilmesine engel olmamaktadır. Arada bir bir ülkede seçimi kaybeden muhalif partinin taraftarları, seçimlere hile karıştırıldığı gerekçesiyle sokağa dökülür; bu kişiler haklı ya da haksız olabilirler. Demokratik düzenin işlemesi sonuçta ilgili kurumların güvenilirliğine bağlıdır.<br /> Tıpkı bunun gibi yarının ağda oy verme ve halkoyu işlemleri de benzer bir kurumun güvenilirliğine bağlı olacak; bu işin ağda yapılıyor olması seçim kurumlarının güvenilirliği açısından bugün olmayan ek bir risk getirmeyecektir. Hile yapmak isteyen bir merkezi kurumun elinde bugün de olanaklar vardır, yarın da olacaktır. Belki bir başka risk yarının ağ teknolojisi sayesinde ortadan kaldırılabilir: Yanlış sayımlar. Bir seçim organizasyonunun büyüklük ve karmaşıklığı ve ne sayıda insanı bünyesinde istihdam ettiği gözönünde tutulursa insan faktöründen kaynaklanan sayım ve bilgi hataları yoktur denemez. Ama yarının ağ teknolojilerinde bu ihtimaller de minimize edilebilecektir.<br /> <br /> Yine de yarı makine yarı iktidar kurumu bir seçim ağları heyulasının hayatımıza hakim olması bize ürkütücü ve kolaylıkla istismara açık gelebilir. Bu mekanizmanın bizim irademizi yansıtmak yerine bize kendi gizli iradesini dayatmadığını nasıl bileceğiz? Sanırım bunun cevabıyla ilgili yukarıda ipuçlarımız var.<br /> Gerçeklere ilişkin sağlıklı modellemeler yapmak açısından çok başarılı olan yukarıda örneğini gördüğümüz IEM e-fikir piyasaları tipi bağımsız örgütlenmeler belki geleceğin e-demokrasisinde “denetleyici kuruluşlar” olarak yerlerini alacaklar. Hatta bu piyasalar gelişerek tüm seçmenleri içine alıp birer alternatif “seçim sistemi” haline dahi gelebilir ve birbirlerini sonuçların sağlıklılığı açısından denetleyebilirler. Ağ teknolojilerinin maliyetlerindeki muazzam düşüşler gözönüne alındığında yarın böyle sistemler kurmak ve işletmek için devasa yatırımlara gerek olmayacak, orta bütçeli dernekler ve vatandaşlık inisiyatifleri dahi bu sistemleri kurup işletebileceklerdir.<br /> <br /> Ufkumuzu makineler ve onları denetleyen makinelerle mi dolduracağız; Will Smith'in “Ben Robot” filminin bir başka versiyonu mu hayatımıza hakim olacak; oysa biz belki de doğaya aşık bir nesiliz, herşeyin doğal yollarla ve kendi olağan yavaşlığında aktığı bir dünya özlerken bu e-cehennemi neden kabul edelim ki diye düşünebiliriz. Eğer bunu felaket olarak görmeyi yeğliyorsak, ne yazık ki, Pandora'nın kutusu çoktan açıldı. Ticaret, sanayi, banka gibi kurumlar çoktan online oldular ve ışık hızında koşuyorlar. Onları denetleyecek ve ehlileştirecek yasal ve demokratik yapıların bu çağda artık at sırtında gitmesine razı olamayız. O zaman bu kurumlar demokratik toplum düzenini her taraftan aşındırır (eğer hal-i hazırda aşındırmadıysa!) ve onun yerine geçmeye hak iddia ederler. Düşman hangi silahlarla kuşandıysa biz de aynı silahlarla kuşanmalıyız. Tarih boyu dünyanın gerçekleri bunlar oldu; bugün de bunlarda bir değişiklik görmüyoruz.<br /> Son olarak e-demokrasimizin iyi işlemediğini; bariz hileler olduğunu, bağımsız ağların olanları bize haber vermesine rağmen merkezi otoritenin bunu umursamadığını varsayalım. Bu durumda ne olur? O zaman olayların kaderi tarih boyunca olduğu gibi diktaya karşı özgürlüklerini korumak için ayaklanan insanların özgürlükleri için savaşma ve ölme azmine bağlı olur. Belki bugün Arap baharının bize hatırlattığı budur.<br /> <br /> <strong>Sonuç</strong><br /> <br /> 21. yüzyılın insanlığa hediyesi doğrudan ve aracısız demokrasi olacaktır. Bu fikir başlangıçta çok hayali ve lüzumsuz karşılanacak; “yapılacak daha önemli işlerimiz olduğu” söylenecektir. Ama ilk temsili demokrasiler ve parlamentolar hanedanlıklara karşı yeryüzünde yükselirken de aynı hayalcilikle suçlandılar. 20. yüzyılın “temsili” denen seçkinci -aristokrat “demokrasilerinin” sebep olduğu biteviye bıkkınlık ve güven kaybı gözönüne alındığında parlamentolar ve meclislerin bugünkü seçkinci düzeni krallıklar çağının sonundaki aristokrat meclislerinin havasını çok andırmaya başlamıştır: Toplumdan giderek kopan ve kendi gerçeklikleri içinde eldekini korumaya çalışan güçlüler. Bunların içinde şüphesiz iyileri de vardır. Geçmişte de iyi krallıklar ve aristokratlar vardı. Ama bir sonraki hükümdarın ne yapacağının bir garantisi yoktu.<br /> <br /> Bugün aracısız demokrasi için gerekli teknik imkanlar eldedir; yarın daha da iyileri ortaya çıkacaktır. Parlamenter işlevlerin doğrudan halk tarafından yürütüldüğü, halk iradesine karşı gelen yöneticilerin derhal bir oylamayla görevden alındığı yarının doğrudan demokrasilerine geçen ülkelerde uzun zamandır unutulmuş, ama lafı hala bolca söylenegelen, kamu ahlakı ve toplumsal sorumluluk duygusu tekrar uyanacak, üyeleri, zümre ve kesimleri birbirine hasım haline gelmiş milletler tekrar ve yeni bir silkinişle birleşip hayat bulacaklardır. Çözüm için kitlelerin bilgeliğine başvurmanın gelenek haline gelmesi, akla gelmeyen yepyeni imkanların keşfi ve toplum hizmetine sunulması için yeni yollar açacaktır. Halklar barışın ve insan haysiyetine saygının değerini elitlerden çok daha iyi bildiklerinden barış, insan hakları ve küresel adalet gibi kavramlar çok daha sağlam temellere oturacak; bugünün boş retorikleri olmaktan çıkıp gerçekleşme yoluna gireceklerdir.<br /> Doğrudan demokrasiye giden yollar sıkıntısız ve kolay değildir. Hiçbir elit elindeki gücü gönül rahatlığıyla halka vermez. Bunun anlamı kimi ülkelerde kargaşa ve karışıklıklar, özellikle dünyanın güçlü ve merkezdeki ülkelerinde ise halkın dikkatini dağıtacak ve enerjisini tüketecek anlamsız ve uzun dış savaşlar olabilir. Belki 1789'un Moniteur Universel'inin şu anlamlı kelimeleri 21. yüzyılda birkez daha ve yeni anlamıyla yayılacaktır: “Milletler cesaretlerini birbirleri yerine başlarındaki zalimlere çevirsinler.”<br /> <br /> <br /> Faydalanılan kaynaklar:<br /> &nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <p><br /> ++Kitlelerin Bilgeliği, James Surowiecki, Varlık Yay. 2007, İstanbul<br /> <br /> ++Le Moniteur Universel,&nbsp;<a href="http://www.archive.org/search.php?query=creator%3A%22Le%20Moniteur%20universel.%20[from%20old%20catalog]%22">http://www.archive.org/search.php?query=creator%3A%22Le%20Moniteur%20un…</a><br /> <br /> ++Direct Democracy and Public Policymaking, UWE WAGSCHAL Political Science, University of Heidelberg, DOI:&nbsp;<a href="https://doi.org/10.1017/S0143814X0000355X">https://doi.org/10.1017/S0143814X0000355X</a>, &nbsp;<a href="https://www.cambridge.org/core/journals/journal-of-public-policy/article/direct-democracy-and-public-policymaking/F8B8F93A43CC9A078C83F77343083EF8#">https://www.cambridge.org/core/journals/journal-of-public-policy/articl…</a><br /> <br /> ++Some Thoughts About Referendums, Representative Democracy, and Separation of Powers, Simon Hugy, CIS, IPZ, Universitaet Zuerich,&nbsp;<a href="https://core.ac.uk/download/pdf/159149811.pdf">https://core.ac.uk/download/pdf/159149811.pdf</a><br /> <br /> ++Welcome to MichaelMoore.com,&nbsp;<a href="http://www.michaelmoore.com">http://www.michaelmoore.com</a><br /> <br /> ++Alex Jones' Infowars: There's a war on for your mind!,&nbsp;<a href="http://www.infowars.com/">http://www.infowars.com/</a><br /> <br /> ++Trends Research Institute,&nbsp;<a href="http://www.trendsresearch.com">http://www.trendsresearch.com</a><br /> <br /> ++„Wir sind das Volk“: Direkte Demokratie - Verfahren, Verbreitung, Wirkung, Wilfried Marxer,&nbsp;<a href="https://liechtenstein-institut.li/contortionist/0/contortionistUniverses/397/rsc/Publikation_downloadLink/LIB_024.pdf">https://liechtenstein-institut.li/contortionist/0/contortionistUniverse…</a><br /> <br /> ++Outcome, Process &amp; Power in Direct Democracy, Bruno S. Frey, Marcel Kucher and Alois Stutzer, Institute for Empirical Research in Economics, University of Zurich, 1999<br /> <br /> ++Deliberative Democracy, Direct Action, and Animal Advocacy, Stephen D’Arcy, Ass. Prof., Dept. of Philosophy, Huron University College,&nbsp;<a href="http://www.criticalanimalstudies.org/wp-content/uploads/2009/09/Deliberative-Democracy-Direct-Action-and-Animal-Advocacy.pdf">http://www.criticalanimalstudies.org/wp-content/uploads/2009/09/Deliber…</a><br /> <br /> ++Direct Democracy and Public Choice, Elizabeth Garrett,&nbsp;<a href="https://poseidon01.ssrn.com/delivery.php?ID=021112125089066108115115070106065024100018018060083089125000014097125113113123095078060055056035060023006071116109114108031116041066034086088127000104030067086038043028002104115127066122080004022079019113093086069114123109072113088118066085064024&amp;EXT=pdf">https://poseidon01.ssrn.com/delivery.php?ID=021112125089066108115115070…</a><br /> <br /> ++Direct Democracy, The International IDEA Handbook,&nbsp;<a href="https://www.idea.int/sites/default/files/publications/direct-democracy-the-international-idea-handbook_0.pdf">https://www.idea.int/sites/default/files/publications/direct-democracy-…</a><br /> <br /> ++Limiting Government through Direct Democracy, The Case of State Tax and Expenditure Limitations, Michael J. New, &nbsp;<a href="https://www.cato.org/publications/policy-analysis/limiting-government-through-direct-democracy-case-state-tax-expenditure-limitations">https://www.cato.org/publications/policy-analysis/limiting-government-t…</a><br /> <br /> ++Direct Democracy Works, John G. Matsusaka, Journal of Economic Perspectives, Vol. 19, Nr. 2, Spring 2005, pp. 185–206<br /> <br /> ++PUBLIC OPINION AND DIRECT DEMOCRACY, Russell J. Dalton, Wilhelm Bürklin, and Andrew Drummond,&nbsp;<a href="http://www.socsci.uci.edu/~rdalton/archive/jod01.pdf">http://www.socsci.uci.edu/~rdalton/archive/jod01.pdf</a><br /> &nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/altay-unaltay" lang="" about="/yazarlar/altay-unaltay" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Altay Ünaltay</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Per, 06/27/2019 - 21:35</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/siyasetbilim" hreflang="tr">SİYASETBİLİM</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=621&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="LzwjANMcU_2GSCDMfpsocKGhvelcvzNVP7LyF1IoK28"></drupal-render-placeholder> </section> Thu, 27 Jun 2019 18:35:09 +0000 Altay Ünaltay 621 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/zamani-gelmis-bir-fikir-dogrudan-demokrasi-ya-da-kitlelerin-bilgeligi#comments 23 Haziran 2019 İstanbul Seçimleri ve Merkez Sağ https://fikircografyasi.com/makale/23-haziran-2019-istanbul-secimleri-ve-merkez-sag <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">23 Haziran 2019 İstanbul Seçimleri ve Merkez Sağ</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>23 Haziran 2019’da yenilenen İstanbul yerel seçimlerinden sonra internette bir harita gezmeye başladı. 31 Mart 2019 ile 23 Haziran 2019 seçimlerinin İstanbul ilçeleri karşılaştırması. CHP, Fatih dâhil, geride olduğu birçok ilçede öne geçmiş.</p> <p>Haritaya bakınca nedense İdris Küçükömer’in “Türkiye’de sol sağ’dır, sağ da soldur” sözü aklıma geldi. Gerçi doğu’da sol ya despotizme kayar (Stalin gibi) ya da dinî/yerel değerleri önceler (Galiyev gibi). Ancak enteresandır, batı solu’ndaki insancıllığı, liberal demokratik değerleri Türkiye’de 1950’den itibaren “sağ” partiler temsil etti. Bu partiler yani Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi merkez sağ diye adlandırıldı. Aslında bu çizgi CHP’nin arsasının ‘karşısındaki’ geniş araziye çadır kurmakla başladı. Millî egemenlik ve millî irade kavramlarını anahtar kelime olarak aldı.</p> <p>Alanda toplanmış bulunan halkın genlerine işlemiş bazı özellikleri vardı. Demokrasi-hukuk-insan hakları üçlüsü, hukuk devleti, teknolojiye ve teknolojik gelişmeye yatkınlık ve istek, pratiklik, komplekslerden arınmışlık, mağduru sahiplenme, devlet ve askere duyulan sevgi ve bağlılık, Osmanlı’dan gelen “emperyal güç” iddiasına dayalı kendine güven gibi. İşte çoğunluğu oluşturan bu kitle sıkıntılarının görülmesini ve bunların çözülmesini istiyordu. Merkez sağ siyaset de milletin arzularını, isteklerini, taleplerini iktidar mekanizmasıyla yerine getirmeyi hedefledi. Merkez sağı temsil eden partiler bunda ne kadar başarılı oldu bilinmez ama merkez sağ arazide kurulan çadırın ilk kiracısı idam edildi, ikincisi de ardı kesilmeyen darbelere muhatap oldu. Sonraki yıllarda arazide iki kiracı vardı. 1990’lara gelindiğinde bu iki kiracının iç çekişmesi (DYP-ANAP mücadelesi) alanın boşalmasına yol açtı. ANAP alanı terketti, giderek sosyal demokrat partiye dönüştü; DYP alanı terketti, giderek aşırı milliyetçi havaya büründü. E, haliyle de -siyaset boşluk kaldırmaz- AK Parti geldi bu alan benim dedi. 17 yıl buradaki seçmen (merkez sağ seçmen) kendisine diğerlerine nazaran daha yakın gördüğü AK Parti’ye oy verdi.&nbsp;</p> <p>Öte yandan 27 Mayıs Darbesinden bu yana sivil-asker-adli bürokrasi ile milletin iradesine müdahale eden hep CHP olmuştu. Şimdi tarihsel bir kırılma AK Parti eliyle yaşandı. İlk defa bir “sağ” parti, devlet cihazının YSK da dahil tüm kurum ve enstrümanlarıyla birlikte millet iradesine müdahale etti, hatta yok varsaydı.</p> <p>AK Parti, oy kaybetmeye başladığını hissedince, problemi kavrayamadı. Oy kaybını önlemenin yolunun başka alanlarla işbirliği yapmaktan geçtiğini zannetti. DYP ve ANAP’ın hatasını tekrarladı: Ülkücü oyları, Kürt oyları alacağım derken alanı boşalttı. Ne demiştik, -siyaset boşluk kaldırmaz- dün itibarıyla (23 Haziran 2019) İmamoğlu geldi bu alan bize ait dedi.&nbsp;</p> <p>Eğer AK Parti bu alana geri dönmezse, Ali Babacan veya Ahmet Davutoğlu veya Meral Akşener bu alana sahip çıkamazsa (şu ana kadar hiçbirinde öyle bir hava yok) dünkü seçimler Türk siyaset hayatının dönüm noktası olabilir. Bir bakmışsınız İmamoğlu/CHP alana oturuvermiş.</p> <p>Elbette ki Türk Demokrasisi yeniden bir denge arayacak ve bulacaktır. Buradaki çözüm konjonktürel, kimliksiz, renksiz, kokusuz, MHP nispetinden kendini kurtaramamış bir İyi Parti ile AK Parti içinden çıkacak daha ehven bir yapı (Gül-Babacan-Davutoğlu) mı yoksa Tanzimat’tan bu yana Türk millet ve devletinin ortaya koyduğu gelişim çizgisini içselleştirmiş Demokrat Parti geleneği çizgisi mi olacaktır?</p> <p>Bekleyip göreceğiz.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/serhan-yucel" lang="" about="/yazarlar/serhan-yucel" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Serhan Yücel</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pt, 06/24/2019 - 17:35</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/siyasetbilim" hreflang="tr">SİYASETBİLİM</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=613&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="r5df2XxN9QWr5aA9HXWZlmxzgpw3Bcf843rBfwk-oZ4"></drupal-render-placeholder> </section> Mon, 24 Jun 2019 14:35:14 +0000 Serhan Yücel 613 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/23-haziran-2019-istanbul-secimleri-ve-merkez-sag#comments