KÜLTÜR-SANAT https://fikircografyasi.com/ tr Rüya Medeniyetinin Şairi: Sezai Karakoç https://fikircografyasi.com/makale/ruya-medeniyetinin-sairi-sezai-karakoc <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Rüya Medeniyetinin Şairi: Sezai Karakoç</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="text-align-justify" style="margin-top:8px; margin-bottom:16px">&nbsp;</p> <p class="text-align-justify"><strong>Sezai Karakoç deyince “diriliş çağrısı” geliyor aklımıza. Diriliş bir cephe ve bu cephede savaşanlar birer diriliş eri gibi geliyor. Nasıl bir savaşın içindeyiz ki yıllardır bizi bu cepheye çağırıyorsunuz?</strong></p> <p class="text-align-justify">Bu bir ruh savaşıdır. Ruhlar arasında olan bir savaştır. Bu savaşlarda bedenlerden, maddî vücutlardan önce ruhlar, manevî vücutlar, yani varoluşlar düşer, tutsak olur, yenilgiye uğrar. Ya da tersine düşürür, tutsak eder, yenilgiye uğratır.</p> <p class="text-align-justify">Bu bir hayat tarzı, dünya görüşü, yani bir medeniyet savaşıdır. Bedenimin, maddî vücudumun, benliğimin özü olan ruhumun bir aleti, bir kemanı, bir silahı, bir donatımı olduğuna inanıyorum. Düşmanı 12’den vurmak için kullanılan bir silah. Bu açıdan beden de, maddî vücut da, onu çevreleyen fizik âlem ve bu dünya da, hepsi âdeta ruhun uzantısı olarak yüce bir anlam kazanıyor.</p> <p class="text-align-justify">Vücudum ruhumun buyruğunda olmalıdır. Ruhum da mutlak âleme başını uzatmalı, oradan soluk almalı, oradan göz ve gönül almalıdır. Ruh sürekli olarak Allah’ı bilme, Allah huzurunda olma savaşı içinde olacaktır. Buna engel olmaya çalışan benlik içi veya ben ötesi bütün yâd varlıklarla savaşacaktır sürekli olarak ruh. Diriliş, ruhun açtığı bu savaşı sürdürmek ve bu savaştan sürekli olarak başarılı çıkmak demektir.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Ruhun savaşı ile insanın savaşı ayrı şeyler mi?</strong></p> <p class="text-align-justify">Ben insanın ruh, ruhun da bir tapınak olduğuna inanıyorum. Bir başka deyişle, insan ruhunda bir tapınak, insan ruhunun bir tapınak olduğuna inanıyorum. İnsan orada kendi içine eğilir; o dupduru suda bulanıklığa ait ne varsa temizlenmeli ve o mermersi geometride tek ışık ve tek aydınlık yansımalıdır: Allah’a inanma ışığı ve O’na inanma aydınlığı.</p> <p class="text-align-justify">Sesimi yükseltirsem bunun için yükseltirim. Yoksa bunun dışında dünyada hiçbir şey ses yükseltmeye değmez. Yaşamayı ve ölmeyi, mekâna ilişmeyi, zamana girmeyi, daha doğrusu zaman ve mekânla diyalog kurmayı, ancak ve ancak bu inanç uğruna göze alabilirim. Aşktır o benim için. Yoldur. Anlamdır. Sestir. Ülküdür. Varoluştur.</p> <p class="text-align-justify">Tanrısızlığın karanlığında ruhum daralır, boğulur. Asit içinde erir gibi. Gazda boğulur gibi. Yüreğimi ancak O çarptırır.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Bu dünya hayatında sahip olabileceğimiz ya da insanların birbirlerine taşıyabilecekleri en büyük müjde nedir size göre?</strong></p> <p class="text-align-justify">Allah’ın varlığı. İnsanların birbirlerine taşıyabilecekleri en büyük müjde budur. Hatta denebilir ki tek müjde budur. Çünkü öbür bütün müjdeler bu müjdeye bağlıdır. Ben bir insan bir konuda, diyelim ki, maddi bir konuda bir müjde götürürsem, o müjdenin bir anlam ifade etmesi için gerçekleşmesi; gerçekleşmesi için de ilahî takdire doğru gelmesi gerekir. Bu da Allah’ın varlığı ile olan bir şey. Işığın karanlıkları delip gelmesi, hareket etmemiz, besinimizi bulmamız, besinin hayat sürdüren bir öz taşıması, düşüncelerimiz, yaşantılarımız hep o kaderden, Allah’ın bağışından gelmekte.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Allah’a inanmanın müjdesini taşımak nedir, üzerinde biraz daha durabilir miyiz?</strong></p> <p class="text-align-justify">Bu dünyanın dar ufuklarında boğulan insanlara başka dünyaların da varlığını müjdelemek demektir. Bu dünyada hakkı verilmeyen, öteki dünyada hakkını alacaktır. Bu dünyada zulme uğrayan, öteki dünyada zalimin nasıl cezalandığını gözleriyle görecektir. Bu dünyada putların boyunduruğunda ezilen halklar, öbür dünyada bu putlaştırılan kişilerin çektiklerini gözleriyle göreceklerdir.</p> <p class="text-align-justify">Allah’a inanmanın müjdesini taşımak, öyleyse zulme boyun eğmemeğe çağrıdır. Puta tapmaya başkaldırmaya çağrıdır. Allah’a inanmaya çağrı, insan ruhunun ve gönlünün pâk ve tertemiz hale gelmesi için bir müjde ve gönül karanlıklarının giderilmesi için bir ışık tutuşturmaya çağrıdır. Allah’a inanmaya ve O’ndan başkasının önünde eğilmemeye çağrı, insanlık şerefine, insanlık onuruna, insanlık şânına, insanlık haysiyetine bir çağrı ve müjdedir.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Peygamberler de bize Allah’ın müjdesini taşıyan elçiler...</strong></p> <p class="text-align-justify">[Evet.] Onlar bize gönlün ve ruhun ulaşamayacağı bahada müjdeleri getirdiler. Heybeleri cennet yüklü kutlu atlılardı onlar. Sahabe, okyanuslara kadar at sırtında bu muştuyu taşıdı. Veliler, en karanlık çağlarda bile umutsuzluktan kavrulan insanlara Allah’a inanmanın, &nbsp;güvenmenin muştusunu verdiler. İnsanlık böylece zaman zaman düştüğü umutsuzluk uçurumunun kıyısından sıyrılarak yeniden gerçek inancın aydınlığına kavuştu.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Şair kimliğiniz hasebiyle, manevî âleme pencere açmamış bir şiir dünyası olabilir mi, diye sorsak, ne dersiniz bize?</strong></p> <p class="text-align-justify">Olabilir, ama yoksul dünyalar olarak. Şairler hep yüce olanı ararken o âleme yakışan bir ahlâkın da peşindedir. Estetik damgalı ve mühürlü bir ahlâkın. Bunun için bazen toplum sorumlulukları zorlanır, sınırlar aşılmak istenir. Bu arada beliren sapmalar, çılgınlıklar ve sarhoşluklar, belki de bu arayışın yöntemsizlik dehşetinden doğuyor. Veli şairde vecd, karanlığın etkisindeki şairlerde ve diyonizyak ya da afrodizyak sarhoşluk. Kimi oruç günü üzüm asmalarındaki salkımlardan ilham dünyasına bakar; kimin şarabın serabında hurma vahaları arar.</p> <p class="text-align-justify">Şairler, güneşten ışık alanlar, kimi zaman bu ışıkla milletlerini aydınlatırlar; kimi zaman da belki de bilmeyerek ve istemeyerek, onları yakarlar. Şair, sadece felâkete uğramış ulusu için ağıt yakan, ağlayan biri değildir; onu ayağa kaldırmak için başını yükselten, toplum minberine çıkan kahramandır da. Umutlandırandır, muştular saçandır.</p> <p class="text-align-justify">Milletinin önüne düşer şair. Onu kurtarmak için. Kimi zaman da kurtarayım derken, yanlış yol ve yön seçmekten ötürü onu felâkete götürdüğü de olur. Ama hemen hemen daima samimidir.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Kimi şairler de unutulup gidiyor. Neden unutulur ki bir şair?</strong></p> <p class="text-align-justify">İnsanı önemsemeyen şair çabuk unutulur. Fakat onu şiirine temel edinenler, kaldılar ve hep kalacaklar. Fuzûli acısını, Bâki büyüklüğünü, Nedim sevgi, sevinç ve uçarılığını, Şeyh Galip derinlik ve yüceliğini, Yunus, Tanrı ve ölüm karşısındaki umut ve korkusunu, Köroğlu erliğini, Karacaoğlan ilk gençlik aşkını, uç noktalarıyla kişilikle çizdi insanın, eski şiirimizde.</p> <p class="text-align-justify">Yahya Kemal ve Akif, eski insanımızın ruh ve karakterini, duyarlığını canlandırdılar. Cumhuriyetten sonra da şiirimize Necip Fazıl’la, şehir insanı, aydın insan, eşyanın ötesini kurcalayan, gerçeğin peşindeki insan, insan mistisizmi girer. Han otelle, bahçe odayla yer değiştirmiş, “atılmış elbiseler boğazlanmış bir adam” şiirine geçilmiştir.</p> <p class="text-align-justify">Kimi şair bu eğilimi, yaşamanın önemli dönüm noktalarından, günlük yaşayışa götürür. Ve yakaladığı insanın figürlerini saydam çerçeveler içinde sıkı sıkı tutar. Şairin biri kalkar, çocuğu, üstün insanı, insanın gerisindeki hayvanı, gerçeği, karanlıkta, olanca çıplaklığıyla, taze ve canlı olarak avlar. Öbürü ise insanı, kendi içinde değil, toplumda arar, istatistikçidir, toplumcudur. Bir başkası halktan aldığı çizgileri, toplumcu yapılı şiirinde kullanır. Kimi aşırı duygulu insanı, bir takımı, hürlük gibi bir takım insanlık değerleri peşinde koşan erkeği, tek fonksiyonu sevişmek olan kadınları, ekzotik planlara kor. Kiminin insanları, daha çok içlerine kapanık, dönük, toplumdan kaçmış ya da durumunu kabullenmiş, ezik...</p> <p class="text-align-justify">Şiirin gerisinde insan olmalıdır. “Her çağda, her şiirle yenilenen”. İnsansız şiir tez ölür. Şiirimizdeki bazı serüvenler, iyi olmayan örnekleriyle tepki ya da ilgisizlik uyandırıyorsa, insansızlıklarındandır o şiirlerin. Şiirine insanı ya da insanlık fonunu koymayanlar, bozuk bir geometriden başka bir şey bulunmayanları fark edecektir hemencecik.</p> <p><strong>Peki şiir ilke olarak neyi benimser?</strong></p> <p>Mübalağayı. Bu özelliğini belirtme, onu küçültmek için değil, öz doğrultusunda sapmamasını, büyük fonksiyonunu yerine getirmesini sağlamak içindir. Şiir, şiir olarak kalmalı, dinin yerine geçmeye kalkmamalı. Buna kalkarsa, kendi kendine de ihanet etmiş olur. Hz. Peygamber, bu ölçü içinde şiiri yüceltmiş, şiir eğitimine değer vermiştir. İbn-i Abbas, çocukluğunda bütün şiirleri deve üzerinde Hz. Peygamber’e ezberden okuduğunu söylemiştir. İslâm isteseydi, cahiliye devrinin inançları gibi şiirini de yok edebilirdi. Oysa o devrin büyük şairleri eserleriyle yaşatılmış, batıl inançları, kan davası övgüleri hariç, İslâm şiir geleneğinde temel taşlardan olmuşlardır.</p> <p class="text-align-justify">İslâm şiiri burada da durmamış, kendine özgü, daha önce benzeri olmayan yeni bir tür şiir doğurmuştur. Bu, rahmanî ilhama dayana şiirdir. Vahyin aydınlık izindeki şiir. Unutmayalım ki şiir, alnı vahiy ve kıyamet günü ürpertisiyle aşılı hikmetten yanadır; şeytanın dil sürçmesi değildir şiir; o özgürlüğü sever; ama bu özgürlük, iğvanın ve iğfalin özgürlüğü değildir.</p> <p class="text-align-justify">Veli şairler, ilâhî ilhamdan nasiplerini almışlardır. Şiirleri keramettir. Mevlâna’da olduğu gibi. Rahmanî ilhamdan kaynaklanmıştır bu şairlerin eserleri. İçten, Kur’an’ın hararetiyle dipdiridirler. Bundandır ki Molla Câmi, Mevlâna için “Peygamber değil ama kitabı var” demiştir. Muhyiddîn-i Arabî’nin şiirleri de aynı soydandır. Biri Arapçada, biri Farsçada, şeytan nefesinin gölgesini bile üstüne düşüremediği şiirlerle, vahiy katının hemen altındaki ulvî alanda kanat çırpmışlar ve çırpmaktadırlar.</p> <p class="text-align-justify">Aynı şekilde, daha önce daha sonra nice şairin, yaratış mucizesini ruhlarına geçirdiklerine ve oradan dışarı yansıttıklarına şahit oldu insanlık; Hassan bin Sâbit’lerin, Ka’b bin Zübeyr’lerin, Yunus Emre’lerin, Su Kasidesi, aynı rahmanîlik dünyasının malı değil midir? Leyli vü Mecnun da, Hüsn ü Aşk da o pınardan kana kana içmişlerdir. Bu alana çıkış, sanıldığından fazla ve şairlerin miraçları, gece ziyaretleri, İslâm şiirinde, ta günümüze kadar ilerleyen bir çizgi hainde süreklicedir.</p> <p class="text-align-justify"><strong>&nbsp;Kureyş’in Peygamber’imize şair demesi onu küçültmek için miydi?</strong></p> <p class="text-align-justify">[Hayır], onu küçültmek için değildi. Peygamberlik kavramına o zamana kadar tümüyle yabancı olduklarından, Peygamberimize, kendilerince yine de en büyük ismi veriyorlardı: Şair. Ve o adı daha da yoğunlaştırmak için buna bir sâhir (büyücü) sıfatını ekliyorlardı! Peygamberin makamca yüceliğini seziyorlar, fakat onun ne olduğunu bilemediklerinden kendilerince yine de en yüce sayılan bir makamla adlandırılıyorlardı. Ama eninde sonunda hakikate ters düştüklerinden, Kur’an bu iddialarını şiddetle reddediyordu. Bu reddi, şairliğin tüm reddi anlamına almak yanlış olur. Bu red, sadece peygamberin şair olmadığı anlamındadır.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Na’t şiirin neresinde duruyor?</strong></p> <p class="text-align-justify">Peygamber nasıl insanın ufkuysa, na’t da şiirin ufkudur. Na’t, insanın, insanı, kendini Peygamber’de araması, gerçeği onun çevresinde dolaşarak bulmaya çalışması, ona yaklaşmaya çalışarak yaradılışın sırrına erileceğini idrak edişidir.</p> <p class="text-align-justify">Na’t, Peygamber’in şiirle yapılmak istenen bir portresidir. Her şair, durduğu yerden ve görme kabiliyeti ölçüsünde ona bakar; o büyük mükemmelliğin karşısındaki duygularını zapt etmeğe çalışır. Bütün na’tlar adeta, tarih boyunca yapılan tek bir portrenin farklı cephelerden birer örneği gibidir ve tek bir portre içindir. Bir portre ki tarih ve insan devam ettikçe bitmeyecektir, bütün na’tlar, bir meşale ormanı gibi parıldar insanlığın üstünde ve insanlık, Peygamber’e doğru bu ışıkların altında sevinçle, aşkla, güvenle yürürler.</p> <p class="text-align-justify">Na’t, en ileri ve en mükemmel bir sevgi âbidesidir. Eski çağlardaki gibi bir tehlike, Peygamber’i tanrılaştırma tehlikesi yoktur. Çünkü kelimelerin bir anlam taşıma mecburiyeti bir garanti sağlar ve bu anlamların prensiplere aykırı olmaları halinde derhal görülerek tasfiye edilebilmeleri mümkün olur. Şiir şuura bitişiktir. Şuur, taş ve mermerin tesirinde olduğu gibi iptale uğramaz. Öte yandan, akın dar çerçevesine de mahkûm olmaz. Şiir, ses, biçim ve derinlik, perspektif zenginliği, çok yanlılığı gibi anlamın etrafında toplanan ve onu akıl üstü ve akıl ötesinin de bütün imkânlarından faydalanan bir mahiyet taşır.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Eski medeniyette bir heykeli seyretmek gibi mi?</strong></p> <p class="text-align-justify">Eski medeniyette bir heykelin karşısında onu seyredenin bütün şahsiyeti ve ruhu siliniyor, yalnız heykel ortada kalıyordu. Bir na’tın okuyucusu ve dinleyicisi ise ruhun bütün cepheleriyle uyanışına ve dirilişine, gelişmesine şahit olur. Bütün benliğiyle, ledün dünyasının havasını alır ve orada yaşar. Bir heykelin etkisi, hipnotik bir etkidir. Ona maruz kalan sanki bir medyum gibi uyutulmuştur ve ondan kurtulunca bir uykudan uyanmış ve bir kâbustan kurtulmuş gibi olur. Cadı büyüsü bozulmuş gibi. Na’tın etkisiyse bir neşvünema etkisidir. Ruhu besler, eğitir, yetiştirir ve geliştirir. Tazeler.</p> <p class="text-align-justify">Heykel, na’tın yanında portrenin yanındaki bir natürmorttur. Na’tta bütün unsurlar, kelimeler, mısralar ve bütünüyle şiir canlıdır. Na’tın atmosferi, sahabelerin, içinde bulunduğu atmosferden bir örnektir. Peygamberlik yolunun diri havasını tatmak. Yani na’t, sahabeliğe bir uzanış, o ideal dünyadan bir ışık, bir renk, bir ses getirmek, oraya bir yürek, bir gönül taşımak geleneğinin şiirdeki çalışmasının bir verimidir.</p> <p class="text-align-justify">Heykel, insanı; belki, kendi vücudunun ölü şemasına ve bilgisine götürür. Na’tsa, ruhunun görünmez görünüş ve oluşlarına, bilinmez bilgilerine.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Bu minvalde bir na’t örneği verebilir misiniz bize?</strong></p> <p class="text-align-justify">İki eşsiz na’t örneği verelim: Su Kasidesi’nde insan, denizi arayan bir kaynak suyu gibi o âleme doğru gider. O âlemin aşk ve ayrılık acısıyla başını taştan taşa vurup gezer. Şeyh Galib’in na’tında da insan, ebedî sultanlığı ilâhî takdirle takdir ve ilâhî hükümlerle teyîd edilmiş olan Peygamber’i, sonsuza kadar bütün ufukları dolduran ümmetinin ortasında, dimdik ve pırıl pırıl durur gibi görür.</p> <p class="text-align-justify"><strong>1962’de, “Elinizdeki Deniz” başlığıyla Necip Fazıl’ın şiirlerini topladığı Çile hakkında bir yazı yazmışsınız. Üstadın ekoller üstü bir plana yükseldiğini ve bu çapta bir şair için yazılanları az bulduğunuzu ifade ediyorsunuz. Sizde bu duyguyu uyandıran şey nedir?</strong></p> <p class="text-align-justify">Üstad, “Şiirimin Müdafaası” yazısında da belirttiği gibi gaibin göğsünden çıkardığı değerlerle kurduğu mutlak gerçek örgüsünde bir gökkuşağı gibi uzayınca, biz o eşsiz ideale susamışlar için açık yeşil bir hassaslık ve huzur şafağı, bir samanyolu oluyor.</p> <p class="text-align-justify">Üstadın şiirimize mutlakı yeniden ve nasıl getirdiğini, Mevlâna, Yunus, Fuzûli ve Şeyh Galip’ten sonra mutlakın yine onun şiirinde ne biçimde doğduğunu, yeninin zarif elleriyle geleneğin latif mutlakını nice biçimlendirdiğini, günümüz abesçi mutlakını hangi sularda hatırlatıp oradan gerçekçi mutlaka yöneldiğini anlatmak isterdim. Ve bu, hakkında yazılanların dışında, onların anlatmadığı, tek farklı açıdan bir bakış olurdu. Bana düşün buydu. Fakat üstad eserinin sonuna, şiiri kadar sağlam, ebedilikten onun kadar aslan payını alan poetikasını eklememiş olsaydı.</p> <p class="text-align-justify">Üstad, bize bunu olsun bırakmadığı için sitem mi etsek; yoksa nasıl olsa hakkıyla üstesinden gelemeyeceğimiz bu işi, sanki bırakırsa üstesinden geleceğimizi kabul ettiğini, fakat bizi zahmete sokmak istemediğini hissettirerek yapan, böylece bizi şefkatlerin en şahane ve en alçakgönüllüsünün harmanisine alarak sorumluluk huzursuzluğundan kurtaran Üstad’a teşekkür mü etmeliyiz?</p> <p class="text-align-justify"><strong>Şairi bir şeye benzetmenizi istesek, bu ne olurdu?</strong></p> <p class="text-align-justify">Üzerine büyük bir arı oğlu konmuş bir ağaç. Oğul, kelimeler... Her kelime bir duyguyu, düşünceyi vızıldatır durur. Şair, kelimelerin büyük uğultusu içindedir daima... O bir yere gitti mi, kelimelerin bulutu da beraber gider oraya. Şair bir vapura binse, kelimelerin, güvercinler gibi şuraya buraya kondukları görülür. Ve bu kelime yığını içine yabancı bir şey düşmeye görsün. Binbir iğneyle delik deşik olur. Bir süre bu kelimeler şuraya buraya konar, bir kısmı ölür, telef olur. Bir kısmı çeker gider. Geri kalan beslenir; büyür, gelişir, boyuna kendini toparlar. Sonra, eser vermenin vakti gelir, çatar. Petek petek örülen balın vakti... Bal arıdandır, ama arı, arı değildir artık. Bal bir kere bal oldu mu, hangi kaba konarsa konsun, baldır. Ama balın ilk konuşunda, en abstre şekilleri de kıskandıracak bir geometriyle geldiği de bir gerçektir. O kadar ki, petek demek bal, bal demek petek olmadığı halde, petek deyince balı, bal deyince peteği düşündüğümüzü, hatırladığımızı kim inkâr edebilir?</p> <p class="text-align-justify"><strong>Şiiri anlamak mı daha zordur, şairi anlamak mı?</strong></p> <p class="text-align-justify">Şiiri anlamak zordur, şairi anlamak daha zordur. Şiir, şiire yaslanarak, otobiyografiler ve biyografilerden destek alarak, anlaşılma şansını arttırır. Nihayet şiir, topluma sesleniş olarak gizli kapaklı, dolaylı dolaysız anlaşılmayı amaçlamıştır. Ama şair, şaire dayanmak şöyle dursun, âdeta biri öbürünü daha karanlıklaştırma yarışına girmek gibi bir çetrefilliğin peşindedir. Kendi hayatını da olanca gücüyle anlaşılmaz kılmak için çaba sarf etmekten geri durmaz. Kendine kalırsa, kendini daha anlaşılır kılmak içindir bu çabası. Oysa her yeni çaba, daha anlaşılmaz kılacaktır. Ve çoğu kez bunun farkında olmaz. Toplum onu bu konuda aldırışsız sanır. Oysa bundan ötürü şair, belki de bir cehennem azabını yaşar.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Teknik anlamının dışında romanla hikâyenin farkı nedir? Ya da aralarında nasıl bir akrabalık vardır?</strong></p> <p class="text-align-justify">Aralarındaki fark bir katsayı farkı değil, bir genişlik ve derinlik ayrılığı da değil, bir biçim farkı hiç değil [sizin de kastettiğiniz gibi]. Bir panorama ve bir perspektif farkı da değil, bir varoluş, bir öz farkıdır.</p> <p class="text-align-justify">Bununla birlikte roman hikâyeden, şiir ve piyesten ayrıldığı kadar ayrılmaz. Birbirlerine yakın noktalardan çıkarlar. Bir doğum akrabalığı vardır aralarında. Birbirlerine tutunarak ilerlerler. Çok defa, hikâyedeki gelişme romanın dolaylarında olur. Bakarsınız bir roman hasadında yüzlerce hikâye de biçilir. Yıldız kırpıntıları gibi ayın kenarından dökülür. Evet, ne hikâye romanın asalağı, ökse otu, likeni, ne roman hikâyenin etiyle beslenen Kirkesidir. Ama hikâye çok defa romanın omuzdaşı, arkadaşı, silah arkadaşıdır. Ashab-ı Kehf’in Kıtmir’i gibi.&nbsp; Köpek, yedi uyuyanlarla birliktedir; onların daldığı sırrı tatmıştır. Onarın kaderini paylaşmış, onların battığı trajiğe batmıştır. Aynı trafikte kaybolmuştur. Son bir ikindide güneş bakir kayanın ötesini berisini yakarken, tam yolun dönemecinde birlikte görüneceklerdir. İşte, hikâyeyle romanın serüveni de böyle. Hep belli bir aralıkta, birbirlerini gözlerler.</p> <p class="text-align-justify">Bir Stendhal’ın, bir Tolstoy’un, bir Dostoyevski’nin, bir Faulkner’in, bir Sartre’ın, bir James Joyce’un, bir İvo Andriç’in hikâyeleriyle romanları arasında böyle kopmaz bir bağ vardır. bir yazarda böyle olduğu gibi bir toplumun, bir çağın romanıyla hikâyesi arasında da durum aynıdır. Roman nereye doğru gidiyorsa, hemen yanı başında, hikâye de aynı doğru ilerler. Roman sürrealistse genel olarak, hikâye realist değildir. Hikâye romantizmi yaşıyorsa, roman haydi haydi o sulardadır. Roman metafiziği özlüyorsa, hikâye, tabiatüstünün ilk tepelerini aşmış, doğan güne karşı, bir kertenkele örneği bir kayanın üstünde solumaktadır. Roman tarih içindeyse, öbürü de içindedir. Birlikte göğerir, birlikte filizlenirler. Nasıl bir romanın geldiğini hikâyeden çıkarabilirsiniz. Hikâye çeviktir, manevra yeteneği üstündür ve çok defa önden gider. Roman, arkadan ağır ağır ilerler.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Bugünkü Türk romanı ve hikâyesi arasındaki durum bundan farklı mı?</strong></p> <p class="text-align-justify">Roman ve hikâye alanımıza atılacak en kısa bir bakış bile, romanımızla hikâyemiz arasında bir uçurum bulunduğunu yakalayabilir. Hikâyeyle şiir arasındaki farktan çok daha büyük bir fark. Romanla hikâye, şiirle piyes arasında bir yakınlaşma olacağına, edebiyat yapımız, çapraz bir kaynaşma, çarpık bir oluş gösteriyor: Şiirle hikâye, piyesle roman birbirine yaklaşmış. Türk romanı, bugün ziraî proleterliği tek konu olarak işleyen, tam anlamıyla güdümlü bir edebiyat serüvenindedir.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Ziraî proleterlik, roman konusu olmamalı mı demek istiyorsunuz?</strong></p> <p class="text-align-justify">Değil elbet. Fakat bu konuda öbür konular gibi sadece bir konudur, bir yöndür ve bunun dışında, romanın daha birçok yönü vardır. Fakat bugünkü Türk romanı, bunun dışındaki konulara pek el atmadığı gibi bunun dışında bir konu yokmuşçasına kurulmaktadır. Bu ikinci yanı, birinci yanından daha kötü. Tek tük çıkışlar yok değil. Fakat bunlar da ziraî işçi edebiyatının gürültüsü içinde ezilmekte, erimekte ve emilmektedir. Bu roman türü, tezli edebiyat bile diyemeyeceğimiz bir kalitededir. Tezli bir edebiyat değil, güdümlü bir edebiyattır bu.</p> <p class="text-align-justify">Daha ileri gidilerek denilebilir ki bu eserler, bütün iddialarına rağmen realist bile değildir. Bir nevi soyutlanmış, temelinden kaydırılmış bir röportaj, bir realizm ifrazatı haline gelmişlerdir. Çok sığ, hiçbir insan meselesine dokunmayan, göz yaşartayım derken güldüren gazete romantizmine bulaşmış bir üslup taşırlar. Realizmin ve natüralizmin çizgilerini koruyamadan, hatta bir röportajın realizmine bile ulaşamadan, bir doktrin hesabına köklü bir yapı tutturacak bir kültür ve estetik gücünden de mahrum olarak, “güdülen bir edebiyat” bataklığının içinde dönüp dururlar.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Efendim bir de Allah vergisi yeteneğe sahip olup da bu yeteneğini ortaya çıkaracak bir çevreye, değerlendirecek bir ortama rastlamayan insanlar hiçbir şey yapamadan yok olup gider mi?</strong></p> <p class="text-align-justify">Bundan mahrum olan bir yeteneğin hiçbir şey yapamayacağını söylememek lazım. Bir şeyler yapacaktır mutlaka. Ama boyut, hacim ve çap bakımından imkânların yeteneğe, dehaya kazandırdığını yitirerek.</p> <p class="text-align-justify">Sanatta, edebiyatta ve düşüncede “öncü”ler vardır, bir de “zirve”ler vardır. Belki “zirve” olacak bir yetenek, ona uygun bir ortama denk gelmemesi yüzünden “öncü” durumda kalabilir. Gerçi onun onuru ve değeri de “zirve”nin onur ve değerinden aşağı değildir.</p> <p class="text-align-justify">“İmkân” derken rahatlığı, kolaylığı kastetmiyorum. Sanatçı, her şartta ve imkânda yine de bir çilenin adamıdır. Çilesini çekmeyen ve doldurmayan deha, deha değildir. Benim üzerinde durduğum imkân, sanatçının günlük yaşantısı, geçimi için ona sağlanan imkân değil, daha çok, “ibda” zamanı gereksindiği imkânın ona verilmesidir.</p> <p class="text-align-justify">Bu imkân her zaman için maddî bir imkân da olmayabilir. Kimi özgürlüğe, kimi araştırmaya, kimi maddî imkâna ihtiyaç duyabilir. Ya da dönem dönem şuna ve buna.</p> <p class="text-align-justify">Demek istiyorum ki, ipek böceğinin kozasını örmesi çin dutluk lazımdır. Dutlukları yok ederseniz ipek böceği de, iplikçilik de zamanla kaybolur gider... Ya da bugün olduğu gibi sentetiğe, suni iplikçiliğe döner.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Sizin kastettiğiniz anlamda “imkân ve yeteneğin bir araya gelmesine tesadüf diyemeyiz o zaman. &nbsp;</strong></p> <p class="text-align-justify">[Tabii]. Mimar Sinan’ın, Bâki’nin, Kanuni devrine rastlamasını tesadüf olarak kabul etmek mümkün değildir. Goethe’ye Weimar’da sağlanan imkânların da Faust’un özünde olmasa bile ortaya çıkışında bir payı vardır. Firdevsi’ye de Gazneli Mahmud, sarayda bir pavyon vermiş ve ülkenin tüm kütüphanelerini emrine tahsis etmişti. Kanuni, başka hiçbir zafer, başarı ve işle değil, sadece Bakî’yi keşfedip değerlendirmekle, Mimar Sinan’ın kendi çağında yaşamasıyla övünüyordu. Hüseyin Baykara da Ali Şir Nevai ve daha nicelerini değerlendiren bir hükümdardı.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Sanatçı, her şartta ve imkânda yine de bir çilenin adamıdır, dediniz. O halde bu imkânların ona sağlanmasını umursamaz, hatta bu imkânlardan hoşnut bile olmaz, diyebilir miyiz?</strong></p> <p class="text-align-justify">[Tabii, mesela] Firdevsi saraydan sıkılıp kaçtı. Goethe onca saygı ve sevgiye rağmen, çevresince anlaşılmadığını söyledi ve sık sık İtalya’ya indi, İtalya serazatlığını anıp durdu. Ve rivayete göre Sinan, bazen ortadan kayboldu. Ve Bakî, koca hükümdarın onu el üstünde tutmasına rağmen “Minnet Hudâ’ya, devlet-i dünya fenâ bulur/ Bâki kalır sahife-i âlemde adımız” dedi.</p> <p class="text-align-justify">Deha taştan, topraktan, tabiattan ve toplumun kürek kemiğinden bir şeyler koparan güçtür. Elbet, zaman zaman kendine dönüp kendi kendinden de bir şeyler koparacaktır. Her ibda büyük bir tüketime dayalıdır. Eğer tüketecek bir şey bulamazsa, deha kendini tüketir. Hem de kimsenin ve hiçbir şeyin tüketemeyeceği şekilde ve kadar.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Efendim, birçok kavram birbirine karıştırılmış, hatta sizin bir yazınızda ifade ettiğiniz şekliyle “arapsaçına dönmüş, önü ardı alınmaz kavgalar” haline gelmiş. Bunlardan biri de “Osmanlıca” üzerindeki kargaşa. Siz bu konuda ne dersiniz?</strong></p> <p class="text-align-justify">Önce şunu belirtelim, Osmanlıca diye bir dil yoktur, sadece ve sadece Türkçe vardır. Osmanlı dönemi, Türkçenin en zengin bir kültür ve medeniyet haline geldiği bir dönemdir. Atalarımızın verdikleri eserler, kurdukları edebiyat ve düşünce düzeni, yaşadıkları kültür hayatı, Türkçeyi, İslâm medeniyetinin, Arapça ve Farsça gibi bir kültür ve medeniyet dili haline getirmiştir.</p> <p class="text-align-justify">Osmanlı dönemindedir ki Türkçe, İslâm medeniyetinin ana dillerinden biri olma özelliğini kazanmıştır. Bu konuda yazılacak çok şey vardır. Ancak bu belki ayrı bir [söyleşinin] konusu olacak kadar geniş bir konudur. Şu kadarını belirteyim ki, Selçuk saraylarında resmî dil Türkçe değil Farsçaydı. Karamanoğlu Mehmed Bey’in emri, pratik bir ömrü olmayan, kâğıt üstünde kalmış bir sözden ibarettir. Asıl Osmanlı Türkleridir ki Arapçayı ve Farsçayı da yadsımadan kendi dillerini hem resmî dil hem halkın dili hem edebiyat dili olarak geliştirmesini ve yaşatmasını bilmişlerdir.</p> <p class="text-align-justify">Özet olarak söylemek gerekirse Türkçeyi, Rumca ve Farsça arasında ezilip boğulmaktan kurtaran atalarımız olmuştur. Bunu ırkçı düşüncelerle yapmış değillerdir. Kendi ana dilini korumak, insanın en tabiî hakkıdır.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Osmanlı döneminde ırk olarak Türklerin, önemli ve merkezî bir rol oynamasına rağmen ırkçı bir millet anlayışı gütmemelerinin altını çiziyorsunuz.</strong></p> <p class="text-align-justify">Evet. Ve İslâm medeniyeti içinde, tüm insanı hedef alan bir toplum fikrine ulaştılar. Yüce ideallere inanmış, onun medeniyetini kurmuş bir milleti gerçekleştirdiler. Bu da ayrı bir [söyleşi] konusu olduğundan, daha uzatmak istemiyorum. Özet olarak söylenecek olan, bizim yirminci yüzyılda, yeni yeni bir millet olduğumuz değil, bin yıldan daha da artık zamandan beri bir millet olduğumuz ve çok ileri ve yüksek dönemler yaşamış bir millet olduğumuz gerçeğidir.</p> <p class="text-align-justify">Edebiyatımız ve şiirimizin şimdiki zamanını ve geleceğini düşünürken bu gerçek gözden kaçırılırsa, içinden çıkılmaz, boş, bilim bakımından temelsiz, indî bir takım laflar kalabalığından öteye geçemeyen yazılar enflasyonuyla karşı karşıya kalınır. Bugün olduğu gibi.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Bugün için ve bu kıymetli söyleşi için çok teşekkür ederiz. <a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></strong></p> <p class="text-align-justify">&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">&nbsp;</p> <div> <p class="text-align-justify">&nbsp;</p> <hr size="1" /> <div id="ftn1"> <p class="text-align-justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Bu söyleşi, Üstad Sezai Karakoç’un “Edebiyat Yazıları-I”, “Edebiyat Yazıları-II”, “Edebiyat Yazıları-III”, “Ruhun Dirilişi” ve “Diriliş Neslinin Amentüsü” kitaplarından iktibas yapılarak hazırlanmıştır.</p> </div> </div> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/rahsan-teksen" lang="" about="/yazarlar/rahsan-teksen" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Rahşan Tekşen</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Çar, 02/16/2022 - 19:49</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kultur-sanat" hreflang="tr">KÜLTÜR-SANAT</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1259&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="w1LttkdxbsW36IejsS_ybtatAq_P8xVTOx_jZhTgKTw"></drupal-render-placeholder> </section> Wed, 16 Feb 2022 16:49:30 +0000 Rahşan Tekşen 1259 at https://fikircografyasi.com Fatma Girik, Sezen Aksu ve Yetisi Olmayan Hafızamız https://fikircografyasi.com/makale/fatma-girik-sezen-aksu-ve-yetisi-olmayan-hafizamiz <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Fatma Girik, Sezen Aksu ve Yetisi Olmayan Hafızamız</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="text-align-justify" style="margin-bottom:11px">24 Ocak günü yeni bir haftaya uyandığım sıkıcı ve boğucu pazartesilerden bir gündü. Yanlış hatırlamıyorsam öğle civarı işlerimi biraz kolayladıktan sonra gündeme bakmak için telefonumu karıştırmaya başladım. Fatma Girik’in vefat haberini görünce aslında bir dönemin en azından çocukluğumun Ezo Gelini’ni ya da Hz. Rabia’sını kaybettiğimi düşündüm. Çakır gözleriyle kameraya değil insanın içine bakan bir çift gözü kaybetmenin, belki de kültürümüzde bulunan bir hasletle ölmüşü iyi anmanın gerekliliğiyle hüzünlendim. Sonrasında hem sosyal medyada hem de Whatsapp gruplarında resimleri ve altında yazan pek çok güzellemeyle yüzleştim. Nurlar içinde uyu… Işıklarda yat… vs. İki yüzden fazla sinema filmine imza atmış, pek çok dizide rol almış bir sanatçı için bu cümleler pek tabi ki karşılığı olan kelimelerdi.</p> <p class="text-align-justify">Öte yandan sinema sektörünün sıkıştığı dönemde haberciliğe soyunmuş ve o dönemde “Söz Fato’da” adıyla yaptığı haber programıyla pek çok skandala sebebiyet vermişti. Aslında durumun vahameti sadece skandal ile açıklanacak türden değildi. Örneğin kızdığı insanlara tükürmesi ve hakaret etmesi skandal olarak değerlendirilebilirdi fakat haber olarak ekrana yansıttığı bazı konuların bundan da ağır sonuçları oldu. Örneğin onun “öz kızıyla ilişki” yaşamakla itham ettiği İzmirli bir vatandaş, bu ithama dayanamayarak intihar etti. O dönemde bir radyoda gece programları yapıyordum. İletişim tekniği ve ahlakı üzerine bir tartışma esnasında intihar eden vatandaşın bir yakını radyoya bağlanarak ve hıçkırıklar arasında intihar eden şahsı anlattı. O akşam yaşadığım travmayı sanırım uzun yıllar ne zihnimden ne de yüreğimden atamadım. Maalesef bu durum bir kez daha tekrarlandı ve bu sefer de bir tiyatro sanatçısının yanında çalıştırdığı kadınlara tacizlerini gündeme getirdi. Bu olaydan dolayı bir mahkumiyet de aldı. Ancak bu ağır ithamı kaldıramayan tiyatro sanatçısının eşi intihar etti. Yanlış hatırlamıyorsam 20’li yaşların başında genç bir kadındı.</p> <p class="text-align-justify">Dönemin önemli mizah ve hiciv programlarından olan Levent Kırca ve eşi Oya Başar’ın hazırladıkları “Olacak O Kadar” programına dahi konu oldu Fatma Girik. Programın öne çıkan mizahi teması, tükürmesi ve küfür etmesiydi. (<a href="https://youtu.be/47Is1tnFbvo">https://youtu.be/47Is1tnFbvo</a>)</p> <p class="text-align-justify">Hatta Türk basının duayenlerinden Mehmet Ali Birand 1997 yılında kendisiyle 32. Gün programında bir röportaj yaptı. İlk sorusu şuydu: “Pişman mısınız? Keşke yapmasaydım dediğiniz oldu mu?” Fatma Girik’in cevabı ise; “hayır olmadı” olmuştu. Üstelik yaptığı programcılığı bir kamu hizmeti olarak düşündüğünü belirtmişti. Programın ilerleyen bölümlerinde yaptığı haberlerde manken kullanması, gizli kameralara başvurması ve tabi ki yine tükürmesi gündeme geldi. O günlerde bu yaptıkları çok konuşululuyordu. Fatma Girik, tüm bu sorulara cevaben, yapması gerektiği neyse onu yaptığını ifade etti. (<a href="https://youtu.be/_BgSvUYxuNI">https://youtu.be/_BgSvUYxuNI</a>)</p> <p class="text-align-justify">Bir süredir bu konuların üstünde düşünürken hem kendi adıma, çocukluğumun Fatma Girik imajını hırpalamadan hatta kamu vicdanını rahatsız edip, adalet hissiyatını incitmeden, biraz daha öteye taşırsam bu ülkenin insanlarını aidiyetlerinden dolayı(duygu, vicdan, siyasi yahut ideolojik) zedelemeden nasıl anlatabilirim diye düşünürken Fikir Coğrafyası Youtube kanalında Hale Sert ve Hatice Bildirici hanımların Sezen Aksu ile ilgili yaptıkları bir programı izledim. Programın başlığı “<strong>Şahane Bir Uyumsuz: Sezen</strong>”di. Bir sanatçının nasıl kendisini toplumuyla özdeşleştirdiğini anlatıyorlardı. Hatta Sezen Aksu ile ilgili bir lügat tadında etimolojik tespitlerini ifade ediyorlardı.  </p> <div class="align-center" data-quickedit-entity-id="media/1103"> <div class="field field--name-field-media-oembed-video field--type-string field--label-hidden field__item"><iframe src="/media/oembed?url=https%3A//youtu.be/KN2-JXEuzlA&amp;max_width=0&amp;max_height=0&amp;hash=u8lpfofkovWbapW_64OTkA26JTjSm0FWkIM3fl_okGo" frameborder="0" allowtransparency="" width="200" height="113" class="media-oembed-content" title="Şahane Bir Uyumsuz: Sezen / Hâle SERT - Hatice BİLDİRİCİ"></iframe> </div> </div> <p class="text-align-justify">Aslında program manidar da bir zamana denk gelmişti. Ocak ayının ilk haftalarında sosyal medyada patlayan bir kampanya ile Sezen Aksu nerdeyse zındık ilan edilmiş hatta devletin en üst kesimlerinden bile tepki görmüştü. Tepkiye konu olan parçada Adem ile Havva’ya cahil demekle suçlanıyordu.</p> <blockquote> <p><em>“Binmişiz bir alamete</em></p> <p><em>Gidiyoruz kıyamete</em></p> <p><em>SeIam söyIeyin o cahiI</em></p> <p><em>Havva iIe Ademe</em></p> <p><em>Aha yine aha yine</em></p> <p><em>Önümüz uçurum ardımız dağ”</em></p> </blockquote> <p class="text-align-justify">Fikir Coğrafyası Youtube kanalında yayınlanan program bir hafıza tazelemesi gibiydi. Şöyle bir geriye gidince ve her Sezen Aksu dinlemiş fani gibi pek çok imaj zihnime doluşuverdi. “Ünzile” parçasıyla 12 yaşında evlendirilen bir kadının dramını anlatmıştı Sezen Aksu. Turkcell’in sosyal sorumluluk projesine destek olmuş, Kardelenler kampanyasıyla kız çocuklarının okuma hakkı için çaba sarf etmişti. Destek verdiği bu kampanya ile 15.000’den fazla “Kardelen” liseden, 1.500’den fazla “Kardelen” ise üniversiteden mezun olmuştu. Kendi web sitesinde ben herkesim diyordu Sezen. Aslında doğru da diyordu. Onun sahiplendikleri sadece erken yaşta evlendirilen ya da eğitime muhtaç olan kız çocukları değildi. Örneğin; 1991’de Güneydoğu’da kan gövdeyi götürürken kapatılmış Kürdistan Sosyalist Partisi lideri Kemal Burkay’ın şiirinden bestelenmiş Gülümse’yi söyledi. O dönem Kemal Burkay mecburi olarak yurt dışındaydı.</p> <blockquote> <p class="text-align-justify"><em>“Belki şehre bir film gelir</em></p> <p class="text-align-justify"><em>bir güzel orman olur ağaçlardan...”</em></p> </blockquote> <p class="text-align-justify">2000’li yılların başlarına hatta 90’lı yılların tamamına damga vurmuş baş örtüsü yasaklarının ve tartışmalarında da görüşünü açıklayarak bir kez daha "herkes" olduğun ispat etti Sezen Aksu.</p> <p class="text-align-justify">2010’da yaptığı bir eylemle gündeme geldi tekrar: “Bizler 'bu ülkede kadınların kıyafetleri yüzünden aşağılanmasını, haklarının gasp edilmesini, tacize uğramalarını istemiyoruz' diyen herkesi bu ahlaksız yasağa karşı sesini yükseltmeye ve 'ama'sız bir mücadeleye çağırıyoruz. Hükümeti de bu vahim yasağı hayatın her alanından kaldırması için derhal göreve davet ediyoruz. Başörtülü kadınların sabırla yaşayacağı bir 987 yılı daha yok!” diyen bildirinin ilk imzacılarından oldu. (<a href="https://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/gurultu-bitecek-ve-yine-onun-sarkilari-duyulacak-1591930">https://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/gurultu-bitecek-ve-yine-onun-sarkilari-duyulacak-1591930</a> )</p> <div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/1101"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-02/sezen.jpeg?itok=1ovR9cEz" width="225" height="225" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p class="text-align-justify">Sezen Aksu, çeşitlendirebileceğimiz pek çok konuda fikrini görüşünü açıklamaktan hiç çekinmedi. Tüm bunları yaparken ne siyasal bir rant ne de maddi bir menfaat peşinde koştuğunu hissettirecek hiçbir davranışta bulunmadı. Ezilen, mağdur olan tüm kesimlere destek oldu. Eserlerinde, bu coğrafyaya ve geleneğine olan aidiyetini de hep hissettirdi. Örneğin Ahmet Haşim’den, Turgut Uyar’dan etkilendiğini ya da Dadaloğlu’ndan istifade ettiğini gösteren çalışmalara imza attı. Divan Edebiyatının mazmun geleneğinin ürünlerini kullandı(gül-bülbül gibi).</p> <p class="text-align-justify">Bu coğrafyanın evrensel değerleri olan; Yunus Emre, Mevlâna gibi empati yaptı ve sevgi kavramını başının üstünde taşıdı.</p> <div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/1102"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2022-02/fatmagirik.jpg?itok=d-BzO7bk" width="397" height="480" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p class="text-align-justify">Fatma Girik ve Sezen Aksu mukayesesi ne kadar doğru bir kıyas olur bilmiyorum. Her ikisini de sanatçılık yönleriyle tartacak bir kantara sahip değilim zaten. Ancak yaptıkları ve ettikleriyle yorum yapabilirim. Bir tarafta Kemalist bir hâkim ideolojinin taraftarı varken diğer tarafta halkın meseleleriyle dertlenen bir kimlik oldu. Bir tarafta hakaret ve psikolojik bir şiddet varken diğer tarafta başkasının derdiyle dertlenen bir ruh oldu.</p> <p class="text-align-justify">Her ikisinin de sanırım en büyük talihsizlikleri bu coğrafya da doğup bu coğrafyanın farklı yönleri ve kimlikleriyle angaje olarak yetişmeleridir sanırım. Yazımın başında belirtiğim gibi kimseyi incitmek ya da aidiyetler üzerinden hassasiyet üretmek istemiyorum. Ancak şu kesin ki Fatma Girik’in ölümünde ortaya dökülen aşırı tepkilerin bir bölümü hâkim İslamcı kimliği ya da yönetimi yaralama arzusunun getirdiği bir fetiş duygu olsa gerek. “Söz Fato’da” ile dönemin İslamcı yahut dindarların kurduğu kuruluşlara baskınlar düzenleyerek ait olduğu ideolojik kampı göstermişti Fatma Girik. Bugün bu kamp, Fatma Girik’in ölümüyle hızlı bir şövalyesini kaybetmiş olabilir.</p> <p class="text-align-justify">Aslında tüm bu tepkisel sancılarımız -ki hangi kamptan olduğumuzun hiçbir önemi yok- modernleşmenin; eskiye, geçmişe ve geleneksel olanın temsil ettiği tüm değerler sepetine tepki vermek olarak algılanmasından kaynaklanıyor. Yazılarını çok severek okuduğum Abdulbaki Değer bir yazısında şöyle diyor içinde bulunduğumuz duruma:</p> <blockquote> <p class="text-align-justify">“Ekonomik krizle iyice belirginleşen sosyal-siyasal buhranımız gösteriyor ki yine kritik bir zaman aralığındayız. Titanik batmakta iken geminin hiç batmayacağını düşündükleri için insanlar gemi batarken güvertede çalan müzik eşliğinde dans ediyorlardı. Gemi batmasa güvertede müzik eşliğinde dans etmek şüphesiz çok romantik. Veya gemi batıyor ve sizin kurtuluşa dair tüm umutlarınız tükenmişse güvertede müzik eşliğinde dans ederek ölüme gitmek de çok artistik. Ancak bu kritik koşullarda durumun icbar ettiği makul tedbirlere yönelmek yerine gerçekliği görmezden gelmek veya gerçekliği retorikle dönüştürmeye çalışmak bugünü ve yarını tüketmektir.”</p> <p class="text-align-justify">(<a href="https://www.karar.com/gorusler/asgari-ucret-camera-obscura-veya-rahat-nefes-alacak-seviye-ne-demek-1643784">https://www.karar.com/gorusler/asgari-ucret-camera-obscura-veya-rahat-nefes-alacak-seviye-ne-demek-1643784</a> )</p> </blockquote> <p class="text-align-justify">Gerçekliği retoriklere yükleyip bu retorikleri bir kahramanla sembolize etmeyi ve o retorik adına şahısları olmadıkları yerlere taşımayı hızlıca terk etmeliyiz. O zaman hayatımızda yer eden kişilere haklarını teslim edebiliriz. Kendimizin hatta yaşadığımız zamanın gerçekleriyle o zaman yüzleşebiliriz.</p> <p class="text-align-justify">Tabi ki, hafızalarımızı yeniden devreye sokarak ve kullanmayı ihmal ettiğimiz hatırlama yetisini kullanarak. </p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/baha-yilmaz" lang="" about="/yazarlar/baha-yilmaz" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Baha Yılmaz</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Per, 02/10/2022 - 16:55</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kultur-sanat" hreflang="tr">KÜLTÜR-SANAT</a></li> <li><a href="/kategori/muzik" hreflang="tr">MÜZİK</a></li> <li><a href="/kategori/gozumuze-ilisenler" hreflang="tr">GÖZÜMÜZE İLİŞENLER</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-2440" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1644587898"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Hasan Boynukara </span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/2440#comment-2440" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Eyvallah kardeşim Yararlandım</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Eyvallah kardeşim<br /> Yararlandım</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=2440&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="2hFoEtrjRmWmn8b_B0ZVFZhONlgt0wJg3n6eASr8pPc"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Per, 02/10/2022 - 21:20</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/2440#comment-2440" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-2513" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1649440841"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Bayram Tavus</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/2513#comment-2513" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Akıcı ve retorik dokunuşlar…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Akıcı ve retorik dokunuşlar daha da eskiye götürdü.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=2513&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="EhW0P869l7NMLsBgVv-J1HDPA79nxlZdOYKFuh28fa4"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pa, 04/03/2022 - 18:08</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/2513#comment-2513" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1254&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="1L3V9SaKUybukWUYOWE9v0jlzFS09oQaiFi29zRC9ZU"></drupal-render-placeholder> </section> Thu, 10 Feb 2022 13:55:59 +0000 Baha Yılmaz 1254 at https://fikircografyasi.com UNESCO Listesine Giren Minyatür Sanatımız Hakkındaki Bilgimiz Düşündürücü https://fikircografyasi.com/makale/unesco-listesine-giren-minyatur-sanatimiz-hakkindaki-bilgimiz-dusundurucu <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">UNESCO Listesine Giren Minyatür Sanatımız Hakkındaki Bilgimiz Düşündürücü</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="MsoNormal text-align-justify" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 150%;"> </p> <p class="text-align-justify">Minyatür sanatımızın UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsilî Listesi'ne kaydedilmesi kültür ve sanat tarihimiz açısından çok mutluluk verici bir haber. 16 Aralık 2020 tarihinde Dışişleri Bakanlığımızın web sayfasında  yapılan açıklamaya göre,  Türkiye, Azerbaycan, İran ve Özbekistan'ın ortaklaşa sunduğu 'Minyatür Sanatı' adlı çok uluslu dosya  ile 14- 19 Aralık 2020 tarihlerinde sanal olarak düzenlenmekte olan 15'inci Somut Olmayan Kültürel Miras Komite Toplantısı'nda alınan karar sonucunda  artık listede. Minyatür denilince akla gelen coğrafyaların ortaklaşa tavır içinde olmaları da  anlamlı olmuş.</p> <p class="text-align-justify">Peki nedir bu minyatür? </p><p></p> <p class="text-align-justify">Minyatür sanatı ile ilgili açıklamalarda genellikle hacim, ışık gölge ve çizgisel perspektif kullanılmadığı yazar. Oysa minyatür değişimin  esas kabul edildiği bir zihniyetin yansımasıdır. Bu sanata ilişkin açıklamaları bağlamından kopararak yaptığınızda Yanlışa adım atmış olursunuz. 13. yüzyılda Anadolu’daki minyatür sanatı ile 14. yüzyılda Horasan’daki minyatür sanatı arasında bariz farklar vardır. Konuları bakımından da böyledir. Seferleri anlatan bir eserin resimleri ile aşk öyküsüne ait bir tasvir de aynı özelliklere sahip değildir.  Hacimlerin, ışık-gölgenin olduğu minyatürlere de rastlarsınız,  olmayanlara da. Tek bir sahneyi anlatan da vardır, aynı sayfada birden çok sahnenin tasviri yapılmış olan da.  Aynı anda farklı işlerle uğraşanların gösterildiği minyatürler, paralel evren teorisinin görsele dökülmüş hali gibidir. Bu yüzden de kullanılan tek  yönlü bir bakışa dayalı bir perspektiften söz edilemez. Minyatürde çizgisel ve hava perspektifi kullanılmamıştır diyenler, detaylarda çizgisel perspektifin uygulandığını gerçeğini gözden kaçırmış olur. Hatta bir  Babür minyatüründe pencere açıklıklarından görünür şekilde resmedilmiş  Hindistan panoramasını  izleme şansını yakalayabilirsiniz. Minyatür için açıklamanızı  Osmanlı’da  16. yüzyılda üretilmiş bir eserden hareketle yaparsanız,  Osmanlı 17. yüzyıl minyatürlerini anlamakda bile sorun yaşarsınız. Bağdat’ta üretilen ile İstanbul’da üretilenin de aynı olmadığı gerçeğini de ıskalarsınız. </p><p></p> <p class="text-align-justify">Kısacası minyatür bir resim sanatıdır. El yazmaları içinde yer alması, çok yönlü mantık esasında bir resim anlayışını takip etmesi ya da ölçek, hacim ve perpektif kabullerinin farklı olması bu gerçeği değiştirmez. Minyatürler bu yönüyle dönemin giysilerinden mimarisine, sosyal hayatından askeri seferlerine kadar  her türlü bilginin görsel belgeleridir bir bakıma. </p><p></p> <p class="text-align-justify">Amma velakin  bu önemli ve gurur verici haber verilirken atılan başlıklar,  kendi kültürümüzden ne kadar habersiz olduğumuzu ve neye sevindiğimizi bile aslında pek bilmediğimizi gösterdi. Başta TRT Haber olmak üzere, “Türk süsleme sanatı minyatür UNESCO'nun listesinde” şeklinde  başlıklar bunun en açık ifadesidir. Dışişleri Bakanlığı’nın  sitesinde  “Minyatür Sanatı” ifadesinden bu sanatımızın bir süsleme sanatı  olarak görülmediği ve başvuru dosyasının özenle hazırlandığı anlaşılıyor.  Ama toplumun geneli ve hatta bu sanatla uğraşan çoğu kişi, insanlığın somut olmayan kültürel mirasına giren bu sanatımızın nasıl bir sanat  olduğunu halen idrak edebilmiş değil. Genel kabulün değişmesi için gayret göstermediğimiz sürece de kültürün devamı için verilen çabaların istenen sonuçlara ulaşabilmesi de zor. Üstelik, süsleme  sanatlarının bile bezeme ötesinde bir niteliğe sahip olduğu bir gerçekken minyatürün hiç bir şekilde el yazması daha renkli görünsün diye yapılmadığının da anlaşılması gerekir.   </p><p></p> <p class="text-align-justify">Eleştirimi ne kurum ne de kişiler için yapıyorum. Genel bir yanlışın ve yanılgının nasıl kabul gördüğünü dile getirmekteyim. Yıllar önce yine aynı  düşünceler ile <a href="https://www.academia.edu/8017270/_RES%C4%B0M_YOK_M%C4%B0NYAT%C3%9CR_VAR_GELENEKSEL_SANATLAR_%C4%B0%C3%87%C4%B0NDE_B%C4%B0R_GALAT_I_ME%C5%9EH%C3%9BRUN_ME%C5%9ERU%C4%B0YET%C4%B0_%C3%9CZER%C4%B0NE_">"Resim Yok Minyatür Var: Geleneksel Sanatlar İçinde Bir Galat-I Meşhûrun Meşruiyeti Üzerine"</a> başlıklı  bir yazı kaleme almıştım. O yazımda şöyle demiştim: “Öncelikle, minyatür ile kast edilen resim sanatının amacı  kitabı süslemek değildir.    Kitapların süslenmesi geleneksel sanatlardan tezhibin sorumluluk  alanıdır. El yazma eserlerin konusunu destekleyen bu tasvirler metin ne anlatıyorsa onu anlatır.   Siyasi tarih ile ilgili bir eser içinde   süsleyici karakteri hoş geldiğinden Leyla ile Mecnun  eserinden bir sahneyi görmek  mümkün değildir”</p><p></p> <p class="text-align-justify">Minyatürün resim sanatı  olduğunu üzerine kapsamlı çalışmalardan biri,   uluslararası duayen Türk araştırmacıları Serpil Bağcı, Günsel Renda, Filiz Çağman ve Zeren Tanındı tarafından hazırlanmış ve  “Osmanlı Resim Sanatı” adı ile   Kültür Bakanlığı tarafından basılmıştır. Yine bu kapsamda  kıymetli Banu Mahir’in Osmanlı Minyatür Sanatı  ve Tülün Değirmenci’nin “İktidar Oyunları ve Resimli Kitaplar: II. Osman Devrinde Değişen Güç Simgeleri” isimli eşsiz çalışmalarını da unutmamak gerekir. Betül Bilgin ve Şehnaz Biçer hocalarımızın  bu sanatın hem icrasında hem de bilimsel derinlikte araştırılmasındaki gayretleri de zikredilmelidir.</p><p></p> <p class="text-align-justify">Ancak halen  minyatür sanatı hakkında, resmi kurum ve kuruluş sayfalarında dahi yanlış açıklamalarının yapılmaya devam edildiği görülüyor. Örneğin <a href="https://www.kulturportali.gov.tr/portal/minyatursanati">https://www.kulturportali.gov.tr/portal/minyatursanati</a>  sitesindeki  minyatür açıklaması   kültür diplomasi yarışında kendi kendimizi nasıl baltaladığımızı da göstermekte.  Sayfanın aşağısında bu  açıklamanın “<a href="http://www.yazmanadir.yek.gov.tr/Home/ShowLink?LINK_CODE=156">http://www.yazmanadir.yek.gov.tr/Home/ShowLink?LINK_CODE=156</a> adresinden 27.11.2017 tarihinde alındığı”  ifade edilmektedir.  Yanılgı ve yanlışlarla dolu açıklamanın kaynağının Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yazma ve Nadir Eserler Daire Başkanlığı’nın sayfası olması  daha da  üzüntü vericidir. </p><p></p> <p class="text-align-justify">Bu önemli resmi  web sayfasında bu sanatta perspektif olmadığı söylenmiş,  üstelik de anlatılmak istenen konunun eksiksiz olarak aktarılmak amacı ile perspektifin kullanılmadığı belirtilmiştir. Oysa bu açıklama yapılırken, hangi konu, hangi eserde, ne zaman resmedilmiş şeklinde sorulacak sorulara verilecek cevapların minyatürün özü  ve ruhu hakkındaki çeşitliliği de yansıttığı dikkate alınmalıydı.  Bu bağlamda minyatürün, sebepler ve sonuçlar bileşkesi gerçeğini yüzyıllar önce keşfetmiş, içselleştirmiş bir kültürün eseri olduğundan  söz edilmeliydi. Batı dünyası henüz yeni yeni  holistik-saçaklı(puslu) mantık diyerek  siyah-beyaz ikili mantığını terk etmeye çalışırken, bu yaklaşıma sahip Türk-İslam kültürünün yüzyıllar öncesinde minyatürde holistik mantığı  nasıl görsele aktardığı  anlatılmalıydı. </p> <p class="text-align-justify">Açıklamada  duvar resmi örneğinin sadece Emevilerde olduğunun yazılması hatasına  değinmek bile istemiyorum. Bunu yazan kişi, duvar resmi konusunda  Abbasi, Selçuklu, Timurlu, Safevi hatta Osmanlı diye uzayıp giden liste olduğunu nasıl göz ardı edebilmiş, anlamak mümkün değil.  En çok takıldığım  Avrupa resminin kıyaslama için seçilmesi idi. “Uzaklık ve boy, renk veya gölgelerle belirtilmez; minyatürler ışık, gölge, duygu ve Avrupai perspektifi olmayan resimlerdir.”  şeklinde yazılan cümle Batı resim  sanatının hareket noktası  olarak biricik bir kıstas olarak görülmesi sonucudur. Oysa sanatta doğru yanlış, iyi kötü diye ayrım olmaz.  Her bir kültürün diğerinden farklıdır. Bu nedenle de farklı estetik ifadeleri olur. Biri diğerinin kıyas kriteri olarak düşünülemez. Takdir odağında saygı duymamız gerekir. Minyatür de o takdiri ve saygıyı  fazlası ile hak ediyor. </p><p></p> <p class="text-align-justify">Ayrıca Avrupalı sanatçıların, içinde minyatürün de yer aldığı Doğu Sanatının anlatım zenginliğini , ancak 19. yüzyılda fotoğraf makinesinin icadı ile  kavrayabildiği gerçeğini de unutmayalım  Görüneni  olduğu gibi yansıtmakta daha başarılı olan teknolojinin ortaya çıkması, resim sanatının  nasıl olması gerektiğini sorgulama sonucunu doğurmuştur.  İzlenimcilik akımı ile başlayan süreç sonrasında dışavurumculuk ve kübizm diyerek devam etmiştir. Duchamp, Malevich, Kandinsky, Munch ya da Picasso gibi sanatçılar Rönesans ya da Barok dönem resminin sanat değil zenaat  olduğu eleştirilerini getirmiştir. Ve günümüzde fen ve tıp bilimindeki  çalışmalar ile de artık görünenin olduğu gibi algılanması diye bir gerçeğin olmadığını, algılarımızın yönlendirmesi altında bir görme biçimimizin oluştuğunu ortaya koymuş durumdadır. </p><p></p> <p class="text-align-justify">Stuard Davis (1894-1964) ve Clarence Wienstock (1910-1964), aralarındaki  yazışmalarda çağdaş resim sanatı ile ilgili şu görüşleri paylaşırlar: “Sanat hiçbir zaman doğanın bir ayna yansıması olmadı ve olmayacaktır. Doğanın taklit edilmesine yönelik çabalar başarısızlığa mahkumdur. Sanat çeşitli araçlarla doğanın anlaşılması ve yorumlanmasıdır.” </p><p></p> <p class="text-align-justify">Doğanın taklit edilmediği çeşitli araçlarla yorumlanmış bir dünya sunan minyatürü  siyah ve beyaz  şeklinde kesin ve keskin ayrımlar yapan  ikili mantık ile anlayabilmek mümkün değildir. Nitekim mümkün olmadığını yukarda sözünü ettiğimiz haber başlıkları ve   açıklamalarda da görüyoruz.  </p><p></p> <div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/941"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2020-12/khamsah-of-nizami-or-2265-f-195.jpg?itok=sL08A1AD" width="335" height="480" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p class="text-align-justify">Minyatürün ne muhteşem bir sanat olduğunun daha anlaşılır hale gelmesi amacıyla bir örnekten kısaca söz etmek istiyorum.  Bu minyatür Safevi hükümdarı  Şah Tahmasp için yapılmış olan Nizami Hamse’si içindeki  Hz.Muhammed’in miracı ile ilgilidir. Hz.Muhammed’in bu mucizevi yolcuğunu  Burak üzerinde Cebrail’in rehberliğinde gerçekleştirdiği İslam dünyasında genel  kabuldür. Burada sanatçılar sol tarafta Cebrail’i  yüzü Hz.Muhammed’e dönük ama eli ileriyi gösterir şekilde resmetmişlerdir. Giderek yükseğe ve başka boyuta doğru ilerlendiği intibası bulut yığınlarının sayfanın altında yoğunlaşır şekilde  yapılması ile sağlanmıştır. Resimde eşlik eden melekler ve ellerinde taşıdıkları nesnelerin sembolik anlamından çok sahip olunan gerçeklik algısı üzerine odaklanmak gerekir.  Sağ alt tarafta geride bırakılan dünya yuvarlak şekilde ve onu çevreleyen atmosferi ile birlikte gösterilmiştir. 1539-1543 arasına tarihlenen dini konulu bu resimde  işlenen astronomi ile ilgili  bu gerçeği, yaklaşık 100 yıl sonra Galileo Galilei ifade ettiği için 1632’de  Engizisyon mahkemesinde yargılanacaktır.</p><p></p> <p class="text-align-justify">Türk-İslam resim sanatı  için minyatür tanımlaması bile dar  gelirken bu sanata süsleme demek takdir ederseniz ki hiç uygun düşmüyor. Elbette bu sanatımızın  tüm dünya tarafından takdir edilmesi için  emeği geçenlerin çabası gerçekten takdire şayandır.  Ne var ki  bu tanıtıma öncelikle  kendi ülkemizden başlamamız gerektiği gerçeği ile de yüzleşmemiz acı bir durum.<span style="font-size:12.0pt;line-height:150%;&#10;font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif;color:black;background:white"> </span><span style="font-size:12.0pt;&#10;line-height:150%;font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><p></p></span></p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/basak-burcu-eke" lang="" about="/yazarlar/basak-burcu-eke" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Başak Burcu Eke</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Cu, 12/18/2020 - 17:13</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kultur-sanat" hreflang="tr">KÜLTÜR-SANAT</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1062&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="YOhIJorylKpNQTEMhMd58W13oyM9ix8cg7iLpOvxMc4"></drupal-render-placeholder> </section> Fri, 18 Dec 2020 14:13:54 +0000 Başak Burcu Eke 1062 at https://fikircografyasi.com 10 Derste Fikri İktidar Olmanın Yolları https://fikircografyasi.com/makale/10-derste-fikri-iktidar-olmanin-yollari <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">10 Derste Fikri İktidar Olmanın Yolları</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="text-align-justify">​19 Ekim günü haber kanalları akşam bültenlerinde İbn-i Haldun Üniversitesi Külliyesi açılış törenine dair haberler geçmeye başladılar. Açılış törenine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve bir kısım yabancı protokol ve akademisyenler katılmıştı. Ekranlara gelen törende pandemi önlemlerine göre hazırlanan tören alanı dahil olmak üzere her şey normal gözüküyordu. Ancak açılışı farklı kılan ve ülke gündemine düşen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözleriydi. Sonrası günlerde bu sözler haber kanallarında tartışılmaya başlanmıştı bile. Peki ülke gündemini hareketlendiren sözler nelerdi? İlk başta bir öz eleştiri olarak kabul edilen bu açıklamalarda Cumhurbaşkanı Erdoğan 18 yıllık siyasal iktidarlarına rağmen fikri bir iktidar üretemediklerini ifade ediyordu. Aslında bu ifadeler ilk değildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan buna benzer bazı açıklamaları geçmişte yapmıştı. Ancak bu seferki açıklaması çok daha açıktı. Peki, ne demişti Cumhurbaşkanı Erdoğan:</p> <blockquote> <p class="text-align-justify"> </p> <p class="text-align-justify"><em>“Yaşadığımız her hadise geçmişi anlamadan, geleceği kavramanın mümkün olmadığını bize tekrar tekrar hatırlatıyor. Meselenin siyasi ve ekonomik taraflarını bir tarafa bırakarak sadece ilmi yönünden bakacak olursak, Batı mesela tüm ilhamını bizim köklerimizden almıştır. Biz ise köklerimizi dışlayarak 2 asırdır kendimize yol ve yön bulmaya çalışıyoruz. Fikri bir buhranın içinde bulunuyoruz.” </em> </p> </blockquote> <p class="text-align-justify"> </p> <p class="text-align-justify">Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı fikri bir buhran içinde bulunduğuna ikna eden neydi? Neden 18 yıllık bir iktidarın sonucunda bu kanaate varmıştı? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın takip eden cümleleri sanırız açıklayıcı olacaktır:</p> <blockquote> <p class="text-align-justify"> </p> <p class="text-align-justify"><em>“Hükümet olmakla muktedir olmak, muktedir olmakla iktidar olmak arasındaki farkı buradakiler gayet iyi biliyor. Gerçek iktidarın fikri iktidar olduğunu da gayet iyi biliyoruz. Fikri iktidar yolu zor ve zahmetli bir süreçtir. Bu konuda kendimi biraz mahzun hissediyorum. 18 yılda her alanda tarihi hizmetlere imza attığımızı ama eğitim, kültürde arzu ettiğimiz ilerlemeyi sağlayamadığımızı düşünüyorum. Genç bir nüfusa sahibiz ama medeniyet tasavvurumuzu hayata geçiremiyoruz. Medyamız en modern altyapıya sahip ama bizim sesimizi, nefesimizi yansıtmıyor. En haklı olduğumuz konularda bile dünyaya kendimizi anlatamıyoruz. Fikri iktidarımızı hâlâ tesis edemediğimiz kanaatindeyim. Hiç kimsenin bu arayıştan rahatsız olmaması gerekir. Bu arayışa herkesin katkı sağlamasını özellikle bekliyoruz. Fikri iktidarı siyasi kadrolar değil, bilim, sanat ve hikmet insanları inşa eder.”  </em></p> </blockquote> <p class="text-align-justify">Cumhurbaşkanı Erdoğan tesis edilemeyen fikri iktidarın birincil sebebini batıyı taklit etmek olarak görürken Batı medeniyetinin peşinden giderek belirli bir seviyeye ulaşılamayacağını da beyan ediyordu:</p> <blockquote> <p class="text-align-justify"> </p> <p class="text-align-justify"><em>“Elbette dünyanın sanatta, bilimde geldiği yeri görmezden gelecek kadar gerçekten kopuk değiliz. Günlük hayatımızda otomobili bırakıp atı ulaşım vasıtası haline getirmek gibi bir düşüncemiz tabii ki yok. Bizim derdimiz başkadır. Dünyadaki hakim fikri anlayışın ve fiili düzenin sadece ardından giderek kendimize çok daha iyi bir medeniyet inşa edemeyeceğimize inanıyoruz.”  </em></p> </blockquote> <p class="text-align-justify"> </p> <p class="text-align-justify">3 Kasım 2002 yılında genel seçim sonuçları açıklandığında 365 milletvekili alan AKP, Türkiye’nin siyasal ve sosyal tarihi için yeni bir dönemin başlangıcı olduğunu ilan ediyordu. O günden bugüne uzanan 18 yıllık süreç, içerisinde darbe girişimleri dahil olmak üzere pek çok   sosyolojik ve siyasal kırılmanın yaşandığı bir dönemin başlangıcı oldu. İktidar olmakla muktedir olmak arasında bir sarkacın salınımı ile gidip gelen AKP hükümetleri, 10 Temmuz 2018’de uygulamaya geçilen Cumhurbaşkanlığı Başkanlık sistemiyle bir bakıma muktedir olduğunu da ilan etmiş oldu. Muktedir olmanın ilanı ile devletin tüm kurumlarının tek yetkili ve karar verici olarak Cumhurbaşkanlığına bağlanmasının üzerinden henüz 2 yıl geçmesine rağmen “muktedir-iktidar” tartışmasının Erdoğan tarafından kamuoyunun önünde açılması bu makalenin ana konusunu oluşturmaktadır. Ancak bu konuyu içerik okumasıyla detaylandırarak, 18 yıllık iktidarında hiç seçim kaybetmemiş ve Cumhurbaşkanlığı sistemiyle mutlak başarısının altını çizen Erdoğan’ın “fikri iktidar olamadık” beyanıyla toplumun öncü ve sorumlu kanaat önderlerinin, yazar-çizer, bilim- fikir insanlarının, sanatçılarının vs. aynı başarıyı elde edemediğini, medyanın “bizim sesimizi, nefesimizi yansıtmıyor” satır aralarıyla siyasal başarının topluma yayılamadığını ve fikri iktidarın hâlâ tesis edilemediği kanaati üzerine odaklanacağız.  </p> <p class="text-align-center"> </p> <p class="text-align-center"><strong>-I- </strong></p> <div style="background-color:#0000000A; color:#222; padding:30px; margin:30px 0; text-align:center; font-size:1.4em; border:1px solid #00000010"> <p class="text-align-justify">“Kasıt ve kusursuz cinayet çağında yaşıyoruz. Canilerimiz aşk özrüne sığınan o umarsız çocuklar değil artık. Tam tersine olgunluk çağındalar.”</p> <p class="text-align-justify">Alber Camus (Başkaldıran İnsan)</p> </div> <p class="text-align-justify"><strong>Çağın Tanıklığı   </strong></p> <p class="text-align-justify">Albert Camus, tanıklığını yaptığı çağın henüz daha başlarında nasıl bir çağa tanıklık etmeye başladığımızı, belki açık yüreklilik, belki de cesaretle anlamaya ve olgunluğun nasıl bir kurguyla dönüştüğüne dikkatimizi çekmeye çalışıyordu. Toplumlarda sosyal hareketlilikleri tespit edebilmek ve tanımlayabilmek oldukça zor olduğu gibi bir başlangıç merkezi tayin edebilme gerekliliği ise vazgeçilmezdir. Belki de bu yazıyı <strong>Kadızadeler</strong>, <strong>Kadızadeliler</strong>, ya da <strong>Fakılar</strong>, diye bilinen yerden başlatmak gerekirdi. Osmanlı Devleti'nde 17. yüzyılda etkili olan bu siyasi-dini hareket, politik ve ideolojik farklılıklar oluşturarak ayaklanmalar çıkarıp, devletin geri kalışının sorumlusu olarak tasavvuf ve tarikat mensuplarını görerek düşman olmuşlardır. Ancak biz konuyu sınırlandırmak açısından çağımıza daha yakın bir tarihten örneklendirmeye başlayacağız.   </p> <div class="align-center" data-quickedit-entity-id="media/920"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2020-10/seyhler.jpg?itok=RS0rXiWW" width="480" height="267" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p class="text-align-justify"><strong>Devlet Aklının Kökleri: Neden 60 yıl?   </strong></p> <p class="text-align-justify">Mayıs 1826’da Sultan II. Mahmud'un, Yeniçeri Ocağı’nın ileri gelenlerinin hazır bulunduğu bir meşveret meclisinde “harp sanatını bilir” bir askeri sınıfın yetiştirilmesi gereğinden hareket ederek, herkesin kabul ettiği karar ile (bu makalenin direk konusu olmaması sebebiyle detaylara girilmeyecek) orduda başlattığı yenileşme girişimleri, Yeniçeri Ocağını isyana sürükledi ve bu isyan “vak’a-yı Hayriye” olarak tarihin sayfalarında yer aldı. Yeniçeri Ocağı’nın aynı zamanda Bektaşi ocağı olması düşüncesiyle merkezi hükümetin ve özellikle Sultan II. Mahmut’un talimatlarıyla, isyana katılarak Yeniçerilere cesaret verenlerin kimler olduğu ile ilgili takibat başlatıldı. Dolayısıyla bu takibat Bektaşi tekkelerinin ve Bektaşiliğin ortadan kaldırılmasına yönelik ilk adım oldu.  </p> <p class="text-align-justify">Fahri Maden, Türk Tarih Kurumu (TTK) yayınlarından çıkan “Bektaşi Tekkelerinin Kapatılması (1826)” adlı eserinde; “Yeniçeri isyanına destek verenlerin ve diğer Bektaşilerin görüşülmesi için emredilen toplantı, 8 Temmuz 1826 cumartesi sabahı Topkapı Sarayı’ndaki babüssaade Camii’nde yapıldı. Padişahın kafes arkasından izlediği toplantıya sadrazam, şeyhülislam, eski şeyhülislam, Anadolu ve Rumeli kazaskerleri ve ilmiye mensuplarının yanı sıra Mevlevi, Nakşi, Halveti, Celveti, Sa’di, Kadiri, Şazeli tarikatlarının şeyhleri katıldı.” diyerek bu toplantının detaylarına arşiv belgelerini referans gösteriyor. Adı geçen eserden özetle kısa bilgiler vererek devam edeceğim. Bu toplantı daha önce Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması kararı alınan meşveret meclisine benzemekteydi ve bu meclis bu sefer Bektaşi Tekkeleri ve Bektaşilik ile ilgili karar vermek üzere oluşturulmuştu. Bu meşveret Bektaşilik hakkında olumsuz kanaatlere sahip diğer tarikatların görüşlerinin alındığı bir toplantıya dönüştürülmüş olarak meşveret meclisine on üç şeyh katıldı. Şeyhlerin çoğunluğu olumsuz görüş beyan etmekten kaçınmışlarsa da toplantıya katılan ilmiye mensuplarının daha açık fikirli ve kararlı oldukları beyanlarından anlaşılıyordu.  </p> <p class="text-align-justify">Fahri Maden’in eserinden devamla bahse konu meclis; “Bektaşilerin dine aykırı davrandıkları ve Yeniçerilerin de bunlardan etkilendikleri fikrinin oluşmasıyla Üsküdar, Eyüp   ve sair yerlerde bulunan Bektaşi tekkelerinin eski olanlarının bırakılıp, yeni yapılmış olanlarının yıktırılması kararı alındı. Ancak bu defa da eski ve yeni tekkelerin hangileri olduğu, kaç yıl önce yaptırılan tekkelerin eski ve yeni kabul edileceği tartışması yapıldı. Neticede 60 seneden önce (1766 yılı) yapılan tekkelerin “kadim” kabul edilerek bırakılması, bu tarihten sonra yapılan tekkelerin ise ….yıktırılması kararlaştırıldı. <strong>Ancak neden 60 yıl sınırı getirildiği tam olarak anlaşılamamaktadır.</strong>” Bu kararlar alındığı gibi “Hacı Bektaşi Veli tekkesine bağlı diğer tekke ve zaviyelerin isimleri değiştirilerek kendilerine mal ettikleri, vakıfların gelirlerine el koydukları, tekkeler kurup açık ve gizli olarak pek çok kötülüğü yaydıkları vurgulanmış. Bu gerekçe ile Bektaşilere ait vakıfların da ellerinden alınması kararlaştırıldı.”  </p> <p class="text-align-justify">Alınan kararlar sonucunda birçok Bektaşi ve Bektaşi şeyhi idam edildi, sürgüne yollandı. Ayrıca Bektaşi olmakla suçlananlar da yakalandı, idam edildi veya sürüldü. Bazı Bektaşi şeyhlerinin yakınları da kontrol altında tutuldu. Son olarak yıktırılmamasına karar verilen bazı Bektaşi tekkelerine “sünni” tarikat şeyhleri atandı ve Bektaşi Tekkelerinde kendileri Bektaşi olsalar da tekkelerini terk etmek istemeyenler diğer tarikat şeyhlerinin tasarrufu altına girdiler.      </p> <p class="text-align-justify"><br /><br /><strong>Muktedir Olmanın Dini Referansları</strong></p> <p class="text-align-justify">Merkeze almaya çalıştığımız Bektaşilik ve Bektaşi Tekkelerinin kapatılma ve kontrol altına alınma sürecinde, Saltanat ve idarecileri, muktedir olmanın gerekliliklerini göz ardı etmediler. Toplumun hassasiyetleri açısından önemli karşılıkları bulunan Bektaşi Tekkelerinin kaldırılmasıyla oluşan boşluk; daha kenarda kalan diğer tarikatlar (özellikle bahse konu olan tarihe kadar İstanbul’da ciddi anlamda varlığı olmayan Nakşibendilik) merkeze çekilerek doldurulmaya çalışıldı.</p> <div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/922"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2020-10/2.mahmud.jpg?itok=tpyL69-E" width="192" height="262" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p class="text-align-justify">Anlaşılıyor ki devlet aklı muktedir (!) olabilme yada muktedir alanını kurma-derinleştirme adına dönemin paradigmaları neyi-nasıl öngörüyor ve gerektiriyorsa toplumun fikri, dini kodlarını tanımlama, yeniden tanımlama, örtme, yerine bir başka şeyi geçirme yada ortadan kaldırma seçeneklerini kullanmaktan geri kalmadı. Osmanlı devleti modernleşme hareketlerini, merkeze aldığımız bahse konu olan (1826) tarihiyle başlatırsak dini kurumlara etkileri açısından sakin bir süreç geçtiği söylenebilir. Devletin parçalanma sürecine girdiği, dolayısıyla saltanatın yetki alanlarının sorgulanmaya başlandığı ve muktedir alanının daraldığı I. Meşrutiyet sonrasında, dini referans alan hareketlenmelerin yeniden başladığını 31 Mart vakıasında ortaya çıkan gerginlik ve çatışmanın sonuçlarıyla gözlemleyebiliyoruz.</p> <div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/921"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2020-10/2.abdulhamit.jpg?itok=2fskzRqn" width="204" height="247" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p class="text-align-justify">II. Abdülhamid ile dedesi II. Mahmut’un kabirlerinin aynı türbede olmasının manidar birlikteliğinden hareketle merkeze almaya çalıştığımız; “muktedir olmanın dini referansları” vurgusu; doğrudan II. Abdülhamid dönemine geçiş yapıyor olmamızı zorunlu kılıyor. Nitekim II. Abdülhamid’in aldığı karar ve uygulamaların dönemin yükselen sesleri açısından sert ve otoriter bulunmasıyla, kendisine yönelik oluşan güçlü muhalif duruşa karşı, dedesi II. Mahmut kadar sert ve acımasız olamadığından dertlendiği söylenir. Ancak II. Abdülhamid dönemi; saltanatın alacağı kararlarda gücün merkezde (sultanda) toplanmasının verdiği kararlılıkla hareket etme kolaylığından ziyade siyaset ve akıl ile muktedir olma mecburiyetini dayatıyordu.  </p> <p class="text-align-justify">II. Mahmut’un aldığı sert ve zorlu kararlar kadar olmasa da II. Abdülhamid’in desteklediği fikirler ve uygulamalarının etkilerine bakıldığında; dini referansları kullanma ve dini kurumları yönlendirme, destekleme marifetiyle Müslüman toplulukların desteğini alarak muktedir olduğu alanı besleyici bir siyaset takip edebildiği görülecektir. Dönemi açısından tartışılmaz önemli açılımlar sağlayarak günümüze kadar gündemden düşmeyen İslamcılık akımının –popüler söylemle siyasal İslamın- da aynı zamanda başlatıcısı olduğunu ve bizzat sultanın kendisinin siyasal irade olarak bu akımın üreticisi olduğunu vurgulamamız gerekiyor. Tarihi detaylara girmeden yakın tarihimiz ve günümüzde yer alan İslamcılık ve akımlarının, dini referanslar ve kurumlarla olan paralelliği ve etkileşimi üzerinde durabilir ve 2000’li yıllara bir perspektif oluşturabiliriz.</p> <p class="text-align-justify"> </p> <div class="align-center" data-quickedit-entity-id="media/923"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2020-10/ataturk-ve-seyh.jpg?itok=9d0Q9SAy" width="256" height="197" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p class="text-align-justify"><strong>Kim Muktedir?</strong></p> <p class="text-align-justify">İslâmcılık hareketi, son iki yüz yıldır hayatın her alanında mağlubiyeti kabul etmiş olan Osmanlı Ulemasının bir kısmında “modern Avrupa medeniyetinin İslâm dünyası aleyhinde oluşturduğu tehditlere etkili bir karşı koymanın ancak modernleşmenin gereklerine uygun bir zihniyet dünyası inşa etmekle ve dinin kılavuzluğunda gerçekleşecek bir modernleşme ile mümkün olacağı fikrine dayanır; bu modernizm anlayışı ...İslâm medeniyetinin dünya üzerindeki son büyük gücü olan Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü zaaftan kurtarılması ve bekasının temini için “İslâmî bir rönesans”ın gerçekleşmesini sağlama düşüncesi aynı yaklaşımın sonucudur.” (TDV, İslam Ansiklopedisi, İslamcılık maddesi)</p> <p class="text-align-justify">II. Abdülhamid iktidarının sona ermesiyle birlikte iktidara oturan İttihat Terakki kadrolarının devleti dağılma ve çökme sürecine sokan kararları, İslamcı (denilebilecek olan) hareketin öncülerini etkisiz hale getirmiş ve uzun sürecek bir  etkisizleşme sürecini başlatmış oldu. Osmanlı Devletinin yıkılmasıyla birlikte anayurt olarak kabul edilen “Misak-ı Milli” sınırları içerisinde kurulan yeni devlet; Monarşi-Meşrutiyet-Cumhuriyet ile dönüşüm, yenileşme ve modernleşme sürecini Türkiye Cumhuriyeti olarak tamamladı. Kurulan devletin rejimi Cumhuriyet olarak kabul edilmekle birlikte modernleşme hareketinin devam edebilmesi adına demokrasiye geçilemediği ön kabulü ve dayatmasıyla çok partili döneme geçilebilmesi için 1. Dünya harbinden 2. Dünya harbine kadar beklenilmesi gerekecekti. Rejimin tanımı Cumhuriyet olmakla birlikte demokrasinin yerini tek partinin doldurduğu ara dönemde modernleşmenin önderliğini kurucu lider Mustafa Kemal Atatürk ve partisi CHP kadroları üstlenecekti.</p> <p class="text-align-justify">1924 Martında çıkarılan üç kanun (Hilâfetin İlgası, Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu, Şer‘iye ve Evkaf Vekâleti’ni lağvederek Diyanet İşleri Riyâseti düzenlemesini getiren kanun) İslâmcılık hareketinin büyük ölçüde ortadan çekilmesine yol açtı. (TDV, İslam Ansiklopedisi, İslamcılık maddesi) Ancak bu makalenin konusu olarak ele almaya çalıştığımız “<strong>fikri iktidar</strong>”ın, dönemin muktedirleri tarafından kurulabilmesi açısından “<strong>muktedir olmanın dini referansları</strong>”na bakacak olursak “II. Meşrutiyet devri İslâmcılık hareketi içerisinde yer alan kişilerin 1924 sonrası dönemde ortaya koydukları tavırlarda ve savundukları fikirlerde bir bütünlük yoktur. 1925-1926’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gündemine gelen Kur’an meâli, Kur’an tefsiri ve bir hadis külliyatı hazırlatma teşebbüsleri yine bu kişilere havale edilmiş” olduğu görülecektir.</p> <p class="text-align-justify">“Cumhuriyet döneminde, yönetici elitlerin din politikası konusundaki tercihleri, tarikatları yasaklı konuma düşürmüştür. Olgusal temeli bulunmayan bu düzenlemeler tarikatları ortadan kaldırmamış, tarikatlar çeşitli yollarla varlıklarını sürdürmüşlerdir. Türkiye'nin çok partili hayata geçmesi kısmi bir özgürlük ortamı oluşturmuş, bu dönemde tarikatlar sosyal hayatta daha da belirginleşmiştir. Bu bağlamda tarikatların sosyal, siyasal ve ekonomik hayattaki etki ve görünürlükleri artmış, tarikatlar toplumsal hareketlere kaynaklık etmiştir.” (<em>Abdullah İnce, Nakşilik-Siyaset İlişkisi Bağlamında Türkiye’de dini gruplar ve Milli Görüş)</em> Abdullah İnce modern Türkiye Cumhuriyet’nin yönetici elitlerinin din politikası konusundaki tercihlerinin tarikatları yasaklı konuma düşürerek, olgusal temeli olmayan olarak ifade ettiği; yürürlüğe sokulan düzenlemeler (unutma biçimleri üzerinden düşünülürse) bu makalenin konusunu daha da önemli yapıyor (hatırlatıyor). İnsan kaynağına ve belli formlarda bu insanları idare yeteneğine sahip olan tarikatlar, çeşitli yollarla varlıklarını sürdürebilme becerisine yüzyıllardır sahiptiler ve yeni rejimin kendilerini yasaklı konumuna düşürmesi yüzyıllardan beri karşılaştıkları bir ilk değildi. Diğer yandan yeni dönem herkesi yeni ve farklı sosyal gerçekleri de kabul etmeye zorladı. İslamcılık hareketi ve tarikatların yanında yeni bir sosyal gerçeklik olarak- bugün normal olarak görülen- “cemaatler” olgusu üst çatı olan Müslümanların hayatlarında, yeni ancak vazgeçilmez ve bugüne kadar süren gerçek bir hareketlenmeyle sonuçlandı.</p> <p class="text-align-justify"> </p> <p class="text-align-justify"><strong>Muktedir Alanda Gerilim </strong></p> <p class="text-align-justify">1950 yılında çok partili hayata geçilmesiyle birlikte, yasaklı konuma düşürülmüş ve haliyle görünmez olma mecburiyeti yaşayan, dini hassasiyeti yüksek ve kendi referansları açısından bu konuda endişe taşıyan çevrelerin (İslamcı denilebilen düşünürler-tarikatlar ve yeni oluşan cemaatler özellikle nurculuk hareketi) beklenti ve talepleri; demokratik siyasal alanda karşılık bulmaya başladı ve böylelikle siyasal alana taşınmış oldu. Bu hareketlenmeyle birlikte neredeyse 2020 yılına kadar siyasetin ürettiği ve projelendirdiği her yerde dini referanslar bir şekilde yer bulmaya başladı.</p> <p class="text-align-justify">Atatürk’ün 1923-1950 arası “fikri iktidar” kurma proje ve uygulamaları 1938 yılı ölümünden sonra CHP kadrolarınca sürdürülmeye çalışıldı ve II. Mahmut modernleşmenin öncüsü kabul edilirken II. Abdülhamid’i ise kabul görmedi. İslami merkezli modernleşme yeni rejimin din anlayışı tercihinde kabul görülmediği için “<strong>muktedir olmanın dini referansları</strong>” açısından yine de din göz ardı edilemedi. Yeni rejim Yunus Emre, Mevlana ve Hacı Bektaşi Veli referanslı din tanımını kendi fikri iktidarını kurabilmenin araçları arasında olarak kabul etti.</p> <p class="text-align-justify">1970’li yıllarda başlayan, modernist olarak tanınan düşünürlerin eserleri yoğun biçimde Türkçe’ye çeviri faaliyetleri başlamış ve bu eserler “İslâmcı olarak tanımlanan aydınların fikrî eğilimlerini farklı şekillerde de olsa etkilemiş, ayrıca İslâmcılığın siyasallaşması sürecini hazırlamıştır.” (TDV, İslam Ansiklopedisi, İslamcılık maddesi) İslamcılığın siyasallaşma sürecinde 1970’li yıllarda MNP/MSP ile siyaset alanında kendine yer açan Erbakan, soğuk savaşın ABD lehine ivme kazanmaya başladığı yıllarda ve özellikle 80’ler sonrasında kapitalist etkileşimin artmasıyla bir siyasal program ortaya koyarak “ne Amerika (kapitalizm) ne Rusya (sosyalizm), tek yol İslam” demekteydi.</p> <p class="text-align-justify">RP ile toplumda karşılık bulan “<strong>muktedir olmanın dini referansları</strong>” gerçeğinin, siyasal denklem içinde kendine yeniden yer bulmaya başladığı 90’lı yıllar, aynı zamanda yeni durum ve sorunlarla da yüzleşmeye başlanıldığı yılların başlangıcıydı. Bu yeni yüzleşme “60’larda inşa olmuş o İslamcılık paradigması da bizi bir yere kadar getirdi ama artık yavaş yavaş ölmekte, ifsad olmaktayız. Piyasa kapitalizmi tarafından bizim İslamcılığımız satın alınmakta. Bizim önümüze birtakım inciler serpiliyor" (Ümit Aktaş: <em><a href="https://www.timeturk.com/tr/2012/08/08/islamcilikta-yeni-paradigmaya-dogru.html">https://www.timeturk.com/tr/2012/08/08/islamcilikta-yeni-paradigmaya-do…</a></em>) şeklindeki tesbitler  muktedir-iktidar ilişkisinin “<strong>fikri iktidar</strong>” üretme sorununun nasıl bir piyasa sorununa dönüştüğünü ortaya koymaktadır.</p> <div style="text-align:center; margin-right:20px; float:left; min-width:20%; max-width:50%;"> <div class="align-center" data-quickedit-entity-id="media/924"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2020-10/seyh-ve-diyanet-isleri-baskani.jpg?itok=rXBhDuLM" width="327" height="154" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> </div> <p class="text-align-justify">Tasnif yapmak gerekirse II. Mahmut, II. Abdülhamid ve Atatürk son 200 yılın muktedir- iktidar alanın inşaa edilmesi adına, “fikri iktidar” çalışmalarıyla toplumda oldukça önemli etkiler oluşturabilmiş -öne çıkan- üç önemli modernist ve reformist önderler olarak kabul edilebilir. Ancak 90’lar sonrası Türkiye, değişen ve dönüşen dünya paradigmaları açısından yeni bir reforma ve modernleşmede “doğru ve kabul edilebilir” adımları atabilecek lider arayışına girdi. Ne de olsa hem siyaset, hem cemaatler hem tarikatlar artık Türkiye toplumunun göz ardı edilemez, özgül ağırlıklarını oluşturmuş, kıvrak manevra-pazarlık- kabiliyetleri kazanmış ve dünyayı piyasa şartlarıyla okuyabilecek yetkinliğine ulaşabilmişlerdi. Bunun öncüsü (Gülen-Hizmet-Hareket vs). çeşitli adlarla değişen, dönüşen, sonradan FETÖ olarak adlandırılacak olan hareketle onu takip eden diğer cemaat ve tarikatler, Türkiye’nin 2000’ler sonrasının “muktedir olmanın dini referansları”na dair ipuçlarını verecekti.</p> <p class="text-align-justify"> </p> <p class="text-align-justify"><strong>Öncelikler Siyasetinde Tükeniş: Fikri İktidar </strong></p> <div style="text-align:center; margin-left:20px; float:right; min-width:20%; max-width:50%;"> <div class="align-center" data-quickedit-entity-id="media/925"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2020-10/abdulhamit-erdogan.jpg?itok=3Df_I9h_" width="279" height="181" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> </div> <p class="text-align-justify">“İslamcılık AK Parti iktidarı ile birlikte sona erdi” iddiasını havada bırakacak şekilde İslamcılığın esas itibarıyla 1924’te sona ermiş olduğu "(İbrahim Kiras, Star) düşünülse de aslında sona erenin “İslamcılık” olmadığı ortadaydı. Adına ne denilirse denilsin, hangi ideolojiye dayanırsa dayansın  “fikri iktidar” kurulamadan muktedir olunamayacağı gerçeği yeni dönemin siyasal lideri Erdoğan ve partisi AKP özelinde yeniden tartışmaya açılıyordu.</p> <p class="text-align-justify">2000’ler sonrası sorular teorik alandan çıkmaya, gerçek ilişkilere yönelik olmaya başladı ve “giderek daha şehirli, varlıklı ve imkanlı hale gelen Türkiye dindarlarının önüne yeni ve dev bir alan açılıyor: Modern dünyanın idrakine konuşabilecek bir Müslüman kültür inşa etmek. Demokratik siyasete katılma biçiminden sanata, romandan sinemaya, felsefeden ahlaka kadar.”(Mustafa Akyol, <a href="https://www.timeturk.com/tr/makale/mustafa-akyol/islamci-ideolojiden-musluman-kulture.html">https://www.timeturk.com/tr/makale/mustafa-akyol/islamci-ideolojiden-mu…</a>) Yeni dönemin iktidarı AKP ve Başbakan Erdoğan 2004 yılında Financial Times muhabirine mülakat verirken “Müslüman Demokrat” yerine “Muhafazakar Demokrat” tanımlanmayı tercih ettiklerini vurgulayıp dini siyasete karıştırmayı doğru bulmadığını ifade ediyordu. Bu beyanlar dönem açısından Türkiye toplumunun dünyaya açacağının işaretlerini verirken, Türkiye’nin modernleşme ve yenileşme çizgisi tercihini devam ettireceğinin en üst yerden teminatı anlamını taşıyordu.</p> <p class="text-align-justify">Burhaneddin Duran medyada birçok defa tartıştığı üzere hangi Erdoğan sorularına cevabını şu şekilde ifade ediyor: “Batı medyasının AK Parti’ye sıcak baktığı günlerde, 2002- 2013 arası, AK Parti ve Erdoğan “Ilımlı İslamcı” idi. Batı ile entegre olma arzusunda ve İslam ile demokrasiyi birleştiren reformcu bir aktördü. Gezi olayları sonrası Batı medyasındaki Erdoğan’a ilişkin yaygın niteleme önce “İslamcı otoriter” oldu, daha sonra “İslamcı faşist, diktatöre” dönüştü. Taraftarları nezdinde ise AK Parti İslam dünyasının dertleri ile ilgilenen, ümmetin maslahatını gözeten bir aktör olarak İslamcıydı.” dedikten sonra kendi anlayışına göre bir sentez yapıyor: ”Erdoğan’ın siyaseti, muktedir olmayı bilen ve önemseyen bir pragmatizm ile peşinde koştuğu makro siyasi ideallerin bir sentezidir. Ne ideolojinin dar kalıplarını pratik sonuçlara tercih etmektir. Ne de şartların meydan okuması uğruna kimliği ve değerleri bir kenara bırakmaktır.”(Burhaneddin Duran Sabah, 29 Nisan 2017, SETA) </p> <p class="text-align-justify">Tarihler 15 Temmuz 2015’i gösterdiğinde Türkiye toplumu yeni bir Vak’a-yı Hayriye ile karşılaşacaktı. (Yeniçeri ayaklanması benzerliğiyle) kalkışma olarak tanımlanan sürecin başlangıç tarihi 17-25 Aralık 2013 olarak kabul edilerek bu tarihten önce ve sonra olmak üzere her şey yeniden gözden geçirilecekti. Dönüm noktası olarak kabul edilen bu tarihin seçiminin, devlet aklının öncesi ve sonrası olarak dönemleri kurgulama zorunluluğundan kaynaklandığı düşünülebilir. Her dönemin lider ve kadroları; kendi “fikri iktidar”ını kurabilmek adına <strong>“60 yıl”, “17-25 Aralık”</strong> gibi sabiteler kabul ederek muktedir olmanın-olabilmenin dönüm noktalarını belirlemek istiyordu. Biz de bunu dikkate alarak yazımız boyunca II. Mahmut’tan II. Abdülhamid’e, Atatürk'ten Erdoğan’a uzanan “<strong>fikri iktidar</strong>” kurma tartışmalarının muktedir-iktidar ilişkisinde; Türkiye toplumunun üç önemli liderinin reform ve modernleşme uygulamalarının dönüm noktalarındaki karşılıklarını aradık. Göstermeye çalıştığımız karşılıkların “<strong>dini referanslar</strong>”ıyla bir anlamda Erdoğan’ın <strong>“fikri iktidar”</strong> kuramadık ifadesindeki <strong>“muktedir olmanın dini referansları”</strong>na dikkat çekmeye çalıştık.</p> <p class="text-align-justify"> </p> <p class="text-align-center"><strong>-II- </strong></p> <p class="text-align-justify"> </p> <p class="text-align-justify"><strong>Türk Modernleşmesi ve Üç Büyük İddia </strong></p> <p class="text-align-justify">Bilimde, sanatta ve fikirde iktidar olmak aynı zamanda bir medeniyet iddiası anlamına gelebilecek bir durumdur. Türk modernleşmesinin 200 yıllık tarihi süreçleri incelendiğinde özellikle Osmanlı modernleşme sürecinde bu konu için kullanılmış bazı araçların devreye sokulduğunu görüyoruz. Mekteb-i Mülkiye, Mekteb-i Harbiye ve Mekteb-i Tıbbiye. Bu üç müessese bu iktidarın temel unsuru olacak olan insan kaynağını yetiştirmek üzere kuruluyor.. Türk modernleşmesinin bir anlamda devamı sayılabilecek olan Cumhuriyetin kuruluş sürecinde ise Osmanlı’dan devralınan bu üç müessesenin kuruluş amaçları da devralınıyor. Böylelikle modernleşmenin temel işlevini üç müesseseye destek olunması ve Cumhuriyetin bakış açısıyla yetişecek insan kaynağının sahaya yayılması için Halkevleri ve Köy Enstitülerinin de devreye sokulduğunu görüyoruz. Hatta dönemin Yetiştirilmek istenen insan tipini Prof. Dr. Yahya Akyüz, <em>Türk Eğitim Tarihi</em> adlı çalışmasında şöyle tanımlıyor: “insan/birey anlayışı padişahlıktan sonra yeni yönetim sistemi olan Cumhuriyet ve demokrasinin ihtiyaç duyduğu insan ve “vatandaş” tipini yetiştirme üzerine kurulmuştur” (Akyüz, 1999, s.295).</p> <p class="text-align-justify">Denilebilir ki 1926 yılında yayınlanan “İlkokul Programı”nda Cumhuriyet’ten önceki dönemde yöneticilerin isteklerine boyun eğen bir tebaa eğitimi değil, çevresine etkin uyum sağlayacak ve yararlı olacak yurttaşlar yetiştirilmesinin hedeflendiği ifade edilmiştir. Eğitim ile amaçlanan hedeflere ulaşılması ve Türk yönetim sisteminin hedeflediği vatandaş tipinin oluşturulması için cumhuriyetin ilk yıllarında büyük bir eğitim seferberliğine girişilmiştir. Hatta bu eğitim ağının, ulus-millet okulları ve halkevleri yapılanmasıyla okul kurumunun dışına taşarak ülkenin en ücra köşesine bile ulaşılması hedeflenmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Millî Eğitim yapılanmasının en merkezi yeri olan Bakanlık ile eğitimin temel uygulayıcıları olan öğretmenler arasında doğrudan iletişim kurulduğunu, dönemin eğitim bakanlarınca öğretmenlerin şahıslarına yazılan mektuplar, destek ve teşvik yazıları, seminer ve nutuklarla (radyo konuşmaları ve her eğitim-öğretim yılı başında okullara ve öğretmenlere tebliğ edilen, ilk derslerde okunan ve okulda görünen bir yere asılarak ilân edilen, vatandaşlık, ülkeye hizmet ve milletin yararına çalışma esaslarını öne çıkaran hitaplarla) eğitimin sosyal işlevlerinin desteklenip güçlendirilme amacı taşındığı görülmektedir.</p> <p class="text-align-justify"> </p> <p class="text-align-justify"><strong>Cumhuriyeti Koruyacak Muhafızlar</strong></p> <p class="text-align-justify">Bu insan tipinin yetiştirilmesinde rol alacak öğretmenler için özellikle Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, eğitim politikacıları ve uygulayıcıları tarafından öğretmenlere yönelik politik düzenlemeler ve destekler artırılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, eğitim uygulamalarının temel taşları olan öğretmenlere, “Muallimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr muallim ve mürebbiyeleri, sizler yetiştireceksiniz, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Cumhuriyet fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. Muallimler sizin başarınız, Cumhuriyetin başarısı olacaktır. Yeni Türkiye’nin birkaç seneye sığdırdığı askerî, siyasî, idarî inkılabat sizin, içtimaî ve fikrî inkılaptaki muvaffakiyetinizle teyit olunacaktır.” sözleriyle yüklenen işlevi ifade etmektedir (<em>Kafadar, 1997, Türk Eğitim Düşüncesinde Batılılaşma s.147).</em> Burada kullanılan muhafız kelimesi hiç kuşkusuz tesadüfen seçilmiş bir kelime değildir. Cumhuriyeti koruyacak yeni muhafızların ülkenin her yerine sirayet etmesi ve her hakim ideolojinin yapacağı gibi bu yaygınlığı sahaya uygulayacak yeni müesseselerin kurulması gerekiyordu. Tam sözü gelmişken Köy Enstitülerinin bu bağlamda kurulmuş bir müessese olduğunu ifade etmek gerekir.</p> <div class="align-center" data-quickedit-entity-id="media/926"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2020-10/hasanogan-koy-enstitusu.jpg?itok=wazND4Cy" width="480" height="254" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> <p class="text-align-justify">1940 yılında köy öğretmeni ve köyde yaşayan diğer meslek erbabını yetiştirmek üzere, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un çalışmalarıyla 3803 sayılı yasaya göre Köy Enstitüleri açılmıştır. Cumhuriyetin temel ilkelerini yurdun en ıssız köşesine ve büyük çoğunlukta bulunan köylere götürmek üzere yapılan girişimlerin en önemlilerinden biri olan Köy Enstitüleri hem programları hem uygulamaları itibariyle dönemin devrim niteliğinde eğitim kurumları olmuşlardır. Sonrasında Demokrat Parti döneminde Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri tarafından maksadından ve verimlilikten uzaklaştıkları gerekçeleriyle kapatılmışlardır.</p> <p class="text-align-justify">Cumhuriyetin kurucu kadroları tarafından Osmanlıdan devralınan modernleşme mirası salt bir insan yetiştirme gayretine dayanmıyordu. Yetiştirilecek olan insan tipinin ideolojisinin de belirlenmesi gerekiyordu. Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi tüzüğünde belirtilen ve Atatürk’ün belirlediği 6 ilke ki bunlar; Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Milliyetçilik, Laiklik, İnkılapçılık oldukça etkili olmuştur. Öğretmenin Sesi dergisinde Cumhurbaşkanı İnönü, nutkunun sonunda Türk çocuklarına seslenerek “Sınır toprağı ve Türk bayrağı gibi aziz olasınız. Vatan sizden yurdun müdafaasını, yurdun mamurluğunu istiyor. Cemiyetimiz ve aileleriniz, faydalı olmanızı bekliyor” diyerek Türk çocuklarından beklenenleri ortaya koymaktadır (<em>Öğretmen Sesi, 1944, No: 37-125, s.1-3</em>).</p> <p class="text-align-justify"> </p> <p class="text-align-justify"><strong>Kadro Dergisi ve Eğitimde Üst Akıl</strong></p> <div style="text-align:center; margin-left:20px; float:right; min-width:20%; max-width:50%;"> <div class="align-center" data-quickedit-entity-id="media/927"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img loading="lazy" src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2020-10/ziya-gokalp-ve-arkadaslari.jpg?itok=e3IlnfNs" width="290" height="174" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /></div> </div> </div> </div> <p class="text-align-justify">Bu altı ilkenin etkin olduğu aşikâr olmakla beraber dönemin devletçi ve otoriter politikalarının şekillenmesinde etkin olan <em>Kadro Dergisi</em>nden de bahsetmek gerekiyor. 1929 buhranı sonrasında dünyada devletçiliğin yükselişe geçtiği 1930’lu yıllarda, Yakup Kadri Karaosmanoğlu dışında Marksist bir geçmişe sahip olan bir grup aydının çıkardığı bir dergi olan <em>Kadro</em>, çoğunlukla yeni kurulan rejimi entelektüel açıdan destekleyici bir çizgi izlemiştir. Bu nedenle <em>Kadro </em>hareketi, devletin başta ekonomi olmak üzere hemen her şeye müdahalesini savunan görüşleri dile getirmiş ve otoriter bir devlet sistemini benimsemiştir. Derginin yazarlarına baktığımızda <em>Kadro</em>’nun ideologu Şevket Süreyya Aydemir, imtiyaz sahibi Yakup Kadri Karaosmanoğlu, yayın müdürü Vedat Nedim Tör’dür. İsmail Hüsrev Tökin ve Burhan Asaf Belge’de kurucu yazarlar arasındadır. Derginin başyazarı olan Şevket Süreyya Aydemir ve Vedat Nedim Tör’ün, “1927 Tevkifatı”na kadar Türkiye Komünist Partisi üyesi olduklarını da belirtmek lazım. Dönemin fikri alt yapısını belirleyen bir diğer faktör ise Ziya Gökalp’tir hiç kuşkusuz. İttihat ve Terakki ekolünden gelen Ziya Gökalp’in genç cumhuriyetin Türkçülük damarında etkin olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek.</p> <p class="text-align-justify"> </p> <p class="text-align-justify"><strong>7 Güzel Adama Ne Oldu</strong></p> <p class="text-align-justify">Cumhuriyetin ilk yıllarındaki insan kaynağı yetiştirme çabalarını özetlemeye çalışmamızın nedeni fikri iktidar olma yolunda gerekli olan araçlarla birlikte süreç yönetimini ve bu süreci yöneten fikir babalarını tanımlamaktı. Denilebilir ki ülkemizin son 20 yılında gerçekleşen iktisadi ve sosyal gayretlere baktığımızda cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleşen fikri iktidar ataklarının benzerini dahi bulamamaktayız. Açılan birkaç İmam Hatip Lisesi ve birkaç vakıf üniversitesi dışında fikri iktidara güç verecek genişlikte ve derinlikte bir gayrete şahit olamadık. Öte yandan bu fikri iktidar üretebilecek fikir babalarının ya da bir dünya okuması geliştirebilecek ideolojik düzeyde bir yaklaşım sergileyecek müşahhas simalara da şahit değiliz. Bir dönem TRT’de işlenmeye çalışılan <em>7 Güzel Adam</em> fikri ile Türkiye’de İslamcı anlayışta bir çıkış yapacak ya da bir medeniyet alternatifi geliştirebilecek yaklaşımları göremedik.</p> <p class="text-align-justify">Burada belirtmek gerekir ki siyasal İslam’ın çıkış döneminde geliştirdiği alternatif dil son 18 yılın söylemi ve uygulama süreçlerinde yeterince hırpalanmış durumdadır. Son yıllarda yaşanan 15 Temmuz kalkışmasının etkileri de dahil olmak üzere yapılan sistem değişiklikleri kaldırılan uygulamalara alternatif olamamış gözüküyor. En azından şimdilik uygulamalar üzerinden gözüken manzara budur.</p> <p class="text-align-justify"> </p> <p class="text-align-justify"><strong>Çaresizliğin İktidarı</strong></p> <p class="text-align-justify">Çaresizliğin Fikri iktidarı olarak 15 Temmuz süreci sonrasında Fetöcü olarak adlandırılan kadroların tasfiyesini müteakip boşalan alanlara farklı cemaatlerden insan kaynağı yerleştirilmesi, fikri iktidar olarak mevzu bahis ettiğimiz yapının çaresizliğiyle doğru orantılıdır. Diğer bir söyleyişle 18 yıllık iktidar sürecinde AKP hükümetleri Siyasal İslam bağlamında alternatif bir kadro yetiştirememiştir. Bu sürenin yeterli olmayacağını düşünenler olabilir. Cumhuriyetin 1920’li yılların ortalarından başlayan ve 1940’lı yılların ortalarına kadar insan yetiştirme sürecini çözdüğünü ve bunun hemen hemen 20 yıl sürdüğü düşünülürse bu yaklaşımın gerçekçi olamayacağı açıktır. Bugün gelinen nokta itibariyle Anadolu İrfan geleneğine yaslanan çeşitli cemaat ve tarikatlardan devşirilen devlet kadroları maalesef farklı tartışmalara yol açmasının yanı sıra, mevcut irfani gelenekten gelen cemaat ve tarikatları da yıpratmakta ve bu yapıların iktidar ve iktidar nimetleriyle temaslarının tefessüh etmesine yol açmaktadır.</p> <p class="text-align-justify">Bu nokta itibariyle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın fikri İktidar olamadık tespiti bir durum tespitinden ziyade bir kabullenmedir. İktisadi alanda yapılan; alt yapı yatırımları ya da inşaat temelli kalkınma modelinin kültürel anlamda bir müteahhitliğe sebep ulaşmadığı aşikardır. 18 yıllık iktidar sürecinde bilimde, sanatta elle tutulur, gözle görülür başarıların ya da çıkışların olmaması bu durumun ispatıdır. Maalesef kamuoyu gündemine gelen bazı çıkışların ise ya Aziz Sancar örneğinde olduğu gibi yabancı ülke kaynaklı olduğu  ya da Nuri Bilge Ceylan gibi siyasal İslamdan beslenmeyen kesimlerden olduğu da dikkate alınmalıdır.</p> <p class="text-align-justify">Politik ayrışma-ayrıştırmanın her zamanın olağan-olası hemen her türlü fay hatlarını hareketlendirdiğine bir kez daha şahit olmakla birlikte; imajlar üzerinden açığa çıkan hareketlilik belli ki insanların mutabakat sağlayabileceği ya da en azından yan yana gelebileceği zeminleri de ortadan kaldırıyor. İmajlar üzerinden üretilebilecek dil en basit tanımla “<strong>jargon</strong>” olabilir ki; olan da-olabilen de toplumun genel kabulü ve temas edebildiği “şey”ler imajlara bindirilmiş jargonlardır.</p> <p class="text-align-justify">Fikri iktidarın imajlara bindirilmiş bir söylem üzerinden kurulamayacağının ve böylelikle siyasal iktidar başarısı  sağlanabilse de muktedir alan imkanı oluşturamayacağının anlaşılması gerekiyor. Siyasal irade ilkelere dair sorumluluk almadığı sürece anlaşılıyor ki (tenet) ilkeleri değil tarihin sayılarını anlamaya ve yazmaya devam edeceğiz. İnsanı tarihsel varlık alanından (antroploji’ye göre insan aynı zamanda tarihsel bir varlıktır) sayısal alana indirgemekten başka bir seçenek kalmayacak. ​</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/yilmaz-ve-avsar" lang="" about="/yazarlar/yilmaz-ve-avsar" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Yılmaz ve Avşar</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Sa, 10/27/2020 - 20:51</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/siyaset" hreflang="tr">SİYASET</a></li> <li><a href="/kultur-sanat" hreflang="tr">KÜLTÜR-SANAT</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-1139" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1603887635"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Dagistan</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/1139#comment-1139" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Genel olarak guzel tespitler…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Genel olarak guzel tespitler iceriyor. Bazi noktalarda biraz derinlemesine analizler olabilirdi. Ayrica İslamcilik ve hukumetin islamci oldugu yonundeki tespitlerinize itirazim var</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=1139&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="tmiaFzxIxh2gvRVoGHXz8JxQe09lNE2tA9DWPVX9Yz0"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Çar, 10/28/2020 - 00:06</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/1139#comment-1139" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-1153" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1604246730"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Nurten Canbasoglu</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/1153#comment-1153" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Hem dindar hem isin ehli…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Hem dindar hem isin ehli yonetim erki olusturulamaz mi, liyakat basta olmak uzere dunya ile guncellesen esnek, surekli yenilesme kabiliyeti olan yonetim anlayisi sart.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=1153&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="WPX0BU3lg4Abl80isYnGb3qU745gpM5HR0IfJYdtxfU"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Ct, 10/31/2020 - 22:14</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/1153#comment-1153" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1031&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="x35UjUqouwiuMWXxfZFJ0nPwMv17TaqCay08nyeVkP8"></drupal-render-placeholder> </section> Tue, 27 Oct 2020 17:51:50 +0000 Yılmaz ve Avşar 1031 at https://fikircografyasi.com Osmanlıda Sanat Hamiliği https://fikircografyasi.com/makale/osmanlida-sanat-hamiligi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Osmanlıda Sanat Hamiliği</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="text-align-justify">Osmanlı'da yöneticilerin hem iyi bir kılıç ustası hem de iyi bir söz ustası olmaları bekleniyordu . Aynı şekilde Akıncı Beyleri de sanat için de koruyucu konumdaki kişilerdi. Sultanların çevresindeki danışmanlar şair ve yazarlardan seçiliyordu. Osmanlı Döneminde Sanat Hamiliği nasıl işliyordu ? Sultanların şaire destek vermelerinin ardında sanatı korumanın ötesinde bir beklenti var mıydı ? Himaye geleneği ne zaman kurumsallaşmaya başladı ? Konuyu yakından bilen iki bilim insanı, bir baba bir kız, Prof. Dr. Mustafa İsen ile Prof. Dr. Tuba Işınsu Durmuş birlikte konuştular.</p> <p class="text-align-justify"><iframe allow="accelerometer; autoplay; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture" allowfullscreen="" frameborder="0" height="409" src="https://www.youtube.com/embed/i8GFqDy-GkE" width="727"></iframe></p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/mustafa-isen" lang="" about="/yazarlar/mustafa-isen" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Mustafa İsen</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pt, 07/27/2020 - 21:34</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kultur-sanat" hreflang="tr">KÜLTÜR-SANAT</a></li> <li><a href="/soylesi" hreflang="tr">SÖYLEŞİ</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=964&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="JDYpI5ZFF5yP9y8AQkF1fYGWOrwLYdvaFMsYjrC8ONQ"></drupal-render-placeholder> </section> Mon, 27 Jul 2020 18:34:21 +0000 Mustafa İsen 964 at https://fikircografyasi.com Bir Dünya Medeniyeti Selçuklu https://fikircografyasi.com/makale/bir-dunya-medeniyeti-selcuklu <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Bir Dünya Medeniyeti Selçuklu</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="text-align-justify">Bu söyleşide Doç. Dr. Başak Burcu Eke Selçuklu sanatının Türk Medeniyetinin önemli bir parçası olduğu üzerinde duruyor. Türk medeniyeti ve Türk dili üzerinden hareketle Selçuklu sanatının izlerini örneklendirerek Selçuklu sanatının nasıl bir sentez oluşturabildiğini, çoğulcu sanat vurgusunun altında yatan özgüvenin altını çiziyor.&nbsp;Söyleşiyi İsmail Doğu gerçekleştirdi.</p> <p class="text-align-justify"><iframe allow="accelerometer; autoplay; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture" allowfullscreen="" frameborder="0" height="409" src="https://www.youtube.com/embed/vtsSLPhjpRQ" width="727"></iframe></p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/basak-burcu-eke" lang="" about="/yazarlar/basak-burcu-eke" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Başak Burcu Eke</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pa, 05/17/2020 - 10:33</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kultur-sanat" hreflang="tr">KÜLTÜR-SANAT</a></li> <li><a href="/soylesi" hreflang="tr">SÖYLEŞİ</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=860&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="HjicASWkfnjz0Y4IvlCS2Dpc1aEqz2nVoc3c30Zxmaw"></drupal-render-placeholder> </section> Sun, 17 May 2020 07:33:13 +0000 Başak Burcu Eke 860 at https://fikircografyasi.com Gazileri Onurlandırmak Ve Toplumsal Hafızayı Canlı Tutmak https://fikircografyasi.com/makale/gazileri-onurlandirmak-ve-toplumsal-hafizayi-canli-tutmak <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Gazileri Onurlandırmak Ve Toplumsal Hafızayı Canlı Tutmak</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="rtejustify"><strong>Normandiya Çıratması “D-Günü 75 Bahçesi” Bize Örnek Olabilir Mi?</strong></p> <p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ingiltere/foto_1.jpg" style="float:left; margin-left:20px; margin-right:20px; width:374.125px" /></p> <p class="rtejustify">2019 yılı, &nbsp;II. Dünya Savaşı’nda müttefik kuvvetlerin Normandiya Çıkartması’nın 75. yılı idi.&nbsp;Yıldönüm kutlamaları nedeniyle, İngiltere tarafından çıkartmanın yapıldığı Arromanche&nbsp; kasabasına John Everiss’in&nbsp; “D-Günü 75 Bahçesi” isimli tasarımı hediye edildi. &nbsp;Bu eser bir dizi heykelden oluşuyor. Eserin çıkış noktası, Normandiya Çıkartması gazilerini onurlandırmak, tarihe övgü şeklinde ve anıları hatırlamak şeklinde ifade edilmiş. &nbsp;</p> <p class="rtejustify">Yazının sonunda söz edeceğim, &nbsp;ancak başında da ifade etmek isterim ki İngiliz sanatçı John Everiss’in bu tasarımı bizleri “İşin neresindeyiz?” sorusuna götürmeli. “Veteran” ile “Gazi” eşleştirmesinin ne kadar uygun olduğu üzerine farklı görüşler ortaya çıkabilir.&nbsp; Ancak tüm değer farklarına rağmen&nbsp; her iki kavramın temel çıkış noktasında&nbsp; “düşmanla savaşmış asker”&nbsp; anlayışı&nbsp; vardır. Nitekim Türk Dil Kurumu sözlüğünde&nbsp; gazi kelimesi için “savaştan sağ olarak dönen” ve “savaş yapmış kimse” açıklaması yer alır. Bu bağlamda gazileri sanat ile onurlandırmak söylemi ile yola çıkan ve bunu toplumsal hafıza &nbsp;esasındaki &nbsp;gerçekleştiren bu başarılı tasarımın, “Gazi Onurlandırmış Asker”&nbsp; anlayışına sahip bizim kültürümüzden çıkmayışı üzücü. Üzülmenin bir adım ötesine geçerek, ilham verici olarak da görebiliriz. Tasarımı anlatmaya&nbsp; geçmeden önce, eserin &nbsp;fikri alt yapısını anlayabilmek &nbsp;adına İngiltere’nin Normandiya Çıkartması’ndaki rolüne bakmak yerinde olacaktır. &nbsp;</p> <p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ingiltere/foto_2.jpg" /></p> <p class="rtejustify">1941 yılı ortasında Almanya’nın&nbsp; Sovyetler’e karşı Doğu Cephesi’ni açması II. Dünya Savaşı’nın gidişatını değiştiren adım olmuştur. &nbsp;İçinden çıkılmaz batak haline gelen bu cephede sivil ve askeri kayıp &nbsp;her iki taraf için inanılmaz seviyeye ulaşacaktır. &nbsp;Batı Cephesi &nbsp;açılması için üç yıl beklenilmesinde, Almanya’nın Doğu Cephesi’nde yıpranışı ile ilgili hesaplar etkili olmuştur. Bekleyiş müttefik kuvvetlerinin &nbsp;6 Haziran 1944 yılında Fransa’nın Manş denizi kıyısındaki Normandiya bölgesine çıkartması ile son bulmuştur.</p> <p class="rtejustify">Almanya açısından çıkartma süpriz değilse de günü konusunda kesin bilgi bir türlü edinelememiştir. General Erwin Rommel’i hazırlıklardan sorumlu komutan olarak atanır. Rommel daha öncesinde emrine verilen çok az sayıda &nbsp;asker ile İngiliz birliklerini Kuzey Afrika’da tarumar eden efsanevi bir komutandır. Bu başarısı nedeniyle “Çöl Tilkisi” olarak anılmıştır. Erwin Rommel, hızlı ve etkili stratejileriyle sadece Almanlar tarafından değil müttefik kuvvetleri tarafından da takdir edilen bir komutandır. &nbsp;Churchill onun&nbsp; için şöyle demiştir : “Şerefli bir düşmanı selamlıyoruz, gerçekten o bir çöl tilkisiydi”</p> <p class="rtejustify">Çıkartma öncesi Rommel, sahil şeridini aşamalı şekilde koruganlar ve mayınlarla savunmaya hazırlamıştır. Ancak Hitler ve ekibi tarafından kendisine &nbsp;tam anlamıyla destek verilmediği için hazırlıklarının çok az bir kısmını&nbsp; tamamlayabilmiştir. Bu kadarı bile işleri müttefik kuvvetler için zorlaştırmaya yetmiştir. &nbsp;&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Hollywood filmleri, Alman kuvvetlerini bir günde tarumar eden Amerikan askerleri şeklinde olayı anlatsalar da gerçek oldukça &nbsp;farklı cereyan etmiştir. Müttefik kuvvetleri tarafından Normandiya sahil şeridindeki&nbsp; Arromanche isimli yerleşim&nbsp; ayrım noktası olmuştur. Arromanche batısındaki sahile Amerikan kuvvetleri, doğusundaki sahile İngiliz-Kanada kuvvetleri çıkartma yapmışlardır.&nbsp; Amerikalılar çıkartma noktalarını Omaha ve Utah, İngilizler&nbsp; Altın (Gold) ve Kılıç (Sword),&nbsp; Kanadalılar ise&nbsp; Juno olarak kodlamıştır. Amerika savaş sürecinde hiç hırpalanmamış askerlerine ve teçhizatlarına; İngiltere ise mühendislik ve istihbarat çalışmalarına güvenmektedir.</p> <p class="rtejustify">İngiliz istihbaratının Alman gizli&nbsp; haberleşmesi&nbsp; Enigma şifresini çözmüş durumdaydı. Rommel’in bölgeden kısa süreli ayrılacağından haberdar olmaları 6 Temmuz’un D-Day olmasında önemli role sahiptir. Rommel, hayatının aşkı ve&nbsp; tek &nbsp;sırdaşı eşinin doğum gününü kutlamak için bölgeden 5 Temmuz’da ayrılmıştır. Eşine yazdığı mektupta “İşgalden&nbsp; önceki 24 saat çok&nbsp; önemli olacak; hem bizler hem de müttefik kuvvetler için en uzun gün olacak” &nbsp;şeklinde gerçeği ifade etmişse de kendisi en uzun günde Fransa’da değil Almanya’da bulunuyordu. Rommel’in 6 Temmuz günü Almanya’da bulunması dahi işleri müttefik kuvvetleri açısından daha kolay hale getirmeyecektir. &nbsp;</p> <p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ingiltere/foto_3.jpg" style="float:left; margin-left:20px; margin-right:20px; width:40%" />Omaha Sahili’ne çıkartma yapan Amerikan birlikleri&nbsp; inanılmaz can, teçhizat ve mühimmat kaybına uğramışlardır. Amerikan birlikleri saat 06.30’da çıkartma sahiline ayak bastıktan sonra &nbsp;herşeyin ters gittiği bir plan ile boğuşurken, bir saat sonra İngiliz birlikleri 07.30’da Altın Sahili’ne çıkartma yaparlar.&nbsp; İngilizlerin planında esas öncelikle Alman mevzilerinin topçu atışı ile tahrip edilmesi ardından,&nbsp; eğitimi az askerler yerine &nbsp;&nbsp;47. Kraliyet Deniz Komandoları ile çıkartmanın başlatılması &nbsp;olmuştur.&nbsp; Ardından yoğun ateş altında &nbsp;50.Piyade Tümeni ile çıkartma devam ettirilmiştir.&nbsp; 6 Haziran günü akşamında İngilizler Altın Sahili’ne 25.000, Kılıç Sahili’ne 29.000 asker çıkartmıştır. &nbsp;Can kaybı için açıklanan resmi rakam Altın Sahili için 400, Kılıç Sahili için 630 şeklindedir. &nbsp;Omaha ve Utah çıkartma&nbsp; noktalarında toplamda Amerikan kuvvetlerinde &nbsp;ise can kaybı &nbsp;3000’den fazladır.</p> <p class="rtejustify">İngilizler Almanların petrol ve &nbsp;lojistik konusunda yaşadığı sorunların benzerinin&nbsp; yaşamaması adına iki proje &nbsp;geliştirmişlerdi. İlk proje&nbsp; yakıt konusunda sorun yaşanmaması &nbsp;için İngiltere’den Fransa’ya deniz altından&nbsp; boru hattı döşenmesidir. Bu proje PLUTO (Pipe Lines Under The Ocean) olarak isimlendirir. İkinci proje ise müttefik kuvvetlerinin kullanımı için yapay &nbsp;bir rıhtım yapılmasıdır. Çıkartma sahili yakınına gel-git dalgalarına bağlı hareket edebilecek bu projenin &nbsp;fikrin babasının Winston Churchill olduğu söylenir. Churchill yaşadığı tecrübelerden ders çıkaran bir siyasetçi olarak Çanakkale’de ve Dunkirk’teki hezimetin tekrarını istememektedir.</p> <p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ingiltere/foto_4.jpg" /></p> <p class="rtejustify">Çıkartmanın hemen ertesinde Omaha Sahili’ne Mulberry A, Altın Sahili’ne Mulberry B adında iki yapay rıhtım yapılmasına başlanır.&nbsp; İlk aşama eski yük gemileri &nbsp;çıkartma günü batırılarak dalga kıranlar oluşturulmuştur. &nbsp;İkinci aşamada İngiltere’de imal edilen yüzen dalgakıranlar ile yine yüzen&nbsp; çelik konstrüksiyonlı beton dubalar İngiltere’den deniz yoluyla çekilerek getirilmiştir. Mulberry B ile &nbsp;115 adet beton dubadan oluşan,&nbsp; fırtına ve gelgitlere göre hareket eden&nbsp; 114 futbol sahası büyüklüğünde alanı kaplamaktadır. &nbsp;İskeleler ile bağlantılı yollar da inşa edilir. &nbsp;Ancak Omaha Sahili’nde inşa edilen &nbsp;Mulberry A&nbsp;&nbsp; 19 Haziran’da başlayan fırtına sonrasında 22 Haziran’da kullanılmaz hale gelmiştir. Omaha Sahili, burasının&nbsp; çıkartma için yanlış bir seçim&nbsp; olduğunu söyleyenleri bir kez daha haklı çıkartmıştır.&nbsp; &nbsp;İngilizlerin çıkartma yaptıkları Altın Sahili’ndeki&nbsp; &nbsp;Mulberry B &nbsp;10 ay düzenli kullanılmıştır. Buradan 2.5 milyondan fazla asker, 500.000 yakına araç ve 4 milyon ton ikmal malzemesi aktarımı sağlanmıştır.</p> <p class="rtejustify">Normandiya Çıkartması sürecinde müttefik kuvvetlerinin kazanan taraf olmasında İngiltere’nin nemli rolü ve payı&nbsp; vardır. &nbsp;Neden birden bire Çıkartma’nın 75.yılında bu durumun &nbsp;daha yüksek sesle ifade edildiği üzerine siyasi, &nbsp;özellikle de Brexit sürecine bağlı &nbsp;yorumlar yapılabilir. Ancak bu noktada benim odaklanmak istediğim daha çok&nbsp; toplumsal bellek üzerinden sanatın kullanılarak bilginin duygulara hitap edilecek şekilde sunumudur. Ve bunu yaparken de gazilik kavramından nasıl &nbsp;hareket edildiğidir. &nbsp;</p> <p class="rtejustify">Toplumsal bellek “birbiriyle temas halindeki ya da aynı duyumsal alanda mevcut ögelerin, kişilerin, yerlerin ve&nbsp; kurumların bir öykü içinde toplanması” şeklinde tanımlanmaktadır.&nbsp; Toplumlar hatırlama eylemi üzerinden kültürel&nbsp; kimliklerinin&nbsp; sürekliliğini sağlar. Nesilden nesile aktarılan&nbsp; toplumsal hafızada&nbsp; hatırlama ve hatırlatma eyleminin gerçeklemesini sağlayan en etkileyici&nbsp; araçlarından biri de sanattır.</p> <p class="rtejustify">Savaş gibi toplumsal hafızada derin izler bırakan olayların gerçekleştiği yerlerde duygular üzerinden belleğin inşa edilmesi gittikçe tercih edilmektedir.&nbsp; Elbette müzelerin, şehitliklerin ya da anıtlar önemi tartışılmaz. Ancak sanatla bir çok kavramın &nbsp;ve bilginin&nbsp; duygusal ölçekte&nbsp; aktarımının etkisi çok daha etkileyici ve kalıcıdır. &nbsp;&nbsp;</p> <p class="rtejustify">İngiliz tasarımcı John Everiss’in “D-Günü 75 Bahçesi” tasarımı da bu amaçla yapılmıştır. Bu tasarım belleğin inşasında sanatın nasıl kullanılabileceğinin &nbsp;başarılı bir örneğidir. Çıkış noktası gazilik kavramıdır.Gerçekten D-Day günü sahile adım atan, savaşan, silah arkadaşlarının vuruluşuna, ölümüne&nbsp; tanık olan ve gün sonunda zaferin gelişini sağlayanlardan bir &nbsp;gazi olarak Bill Pendell seçilmiştir. Onurlandırmanın hayali bir figür üzerinden yapılmayışı hatırlatma eylemini daha etkili hale getirmektedir.</p> <p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ingiltere/foto_5.jpg" /></p> <p class="rtejustify">Altın Sahil’e ayak basan gazi Bill Pendell’in &nbsp;97 yaşındaki &nbsp;hali heykeltraş &nbsp;Thompson Dagnell tarafından yapılmıştır. Taş malzeme manidar bir seçimdir. &nbsp;Tüm yaşanmışlığın ağrılığının &nbsp;&nbsp;etkisini verilmiştir.&nbsp; Yaşanmışlığın fiziksel tasvirinde gazi &nbsp;Bill &nbsp;Pendell kambur vaziyette oturur şekilde gösterilmiştir. İleriye doğru bakmaktadır. Yüzü sahile dönük şekilde yerleştirilmiştir. Tam karşısında duran heykel ise kendisinin 22 yaşında Normandiya’ya ayak basmış halidir. &nbsp;&nbsp;</p> <p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ingiltere/foto_7.jpg" /></p> <p class="rtejustify">John Everiss, gazi &nbsp;Bill Pendell’in Normandiya Çıkartması’nda savaşan gençlik halinin&nbsp; heykelini rondelalardan yapmıştır. Rondela &nbsp;ortası delik, halka biçiminde olan sacdan yapılmış parçalara verilen isimdir. Normalde somun veya cıvata başı ile makine parçası arasında kullanılır. Zamanla somun ve cıvatalar zamanla gevşeyebilir. Makine parçalarının birbirinden ayrılması kazalara yol açabilir. Somun veya cıvatanın gevşemesinin frenlenmesi gerekir bu da&nbsp; rondelalar sayesinde olur.</p> <p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ingiltere/foto_8.jpg" /></p> <p class="rtejustify">Toplumsal hafızada&nbsp; bilgiler nesilden nesile aktarılırken ister istemez aradan geçen zaman nedeniyle&nbsp; belli boşluklar oluşur. Onun tasarımı, tıpkı gerçek hayatta rondelaların cıvataların gevşemesini engellediği gibi bir işleve sahiptir. Toplumun olayları hatırlamasını sağlayarak kaza gibi zarar verici bir durumun&nbsp; olmasının önüne geçilmektedir.</p> <p class="rtejustify">Bill Pendel isimli gazinin rondela birleşiminden yapılma &nbsp;gençlik heykelinin&nbsp; yanında aynı teknikte yapılmış dört asker heykeli daha vardır. &nbsp;Çıkartma atmosferinin gerçekçi hali en etkileyici şekilde sunulmaktadır.&nbsp; Bu askerlerden biri silahını suya değdirmemek için başı üstünde taşır şekildedir. Bir diğeri yere düşmüştür. Diğeri yere düşen arkadaşına yardımcı olmaktadır. Bir komando ise silahı ateşlemek üzere &nbsp;nişan almıştır.&nbsp; Askerler&nbsp; çıkartma günü yaşadıklarından en çarpıcı anları ile canlandırılmıştır.</p> <p class="rtejustify">Tüm bu askerler gri taşlarla tanımlanmış&nbsp; bir alanda durmaktadır. Burası çıkartma günü zamanıdır. O yaşanmışlık alanı içinde geçmişten günümüze fırlamış gibidirler. &nbsp;Askerlerin yüzleri ve ön tarafları belirgin iken vücutlarının arka tarafları silikleşen intiba uyandırmak amacıyla tamamlanmamıştır.</p> <p class="rtejustify">Silüetler halindeki asker figürleri, geçmişten kopup gelmektedir. Aslında bu halleri ile &nbsp;unutma eyleminin gerçekliğine de gönderme yapılmaktadır. Asker figürlerinin bu halleri,&nbsp; hayallerimizde var ile yok arasında sanki savaşanları görmek gibidir. &nbsp;Askerleri görüyoruzdur&nbsp; ama net değillerdir.&nbsp; Olayları hatırlıyoruzdur&nbsp; ama tam anlamıyla değil.&nbsp;</p> <p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ingiltere/foto_9.png" /></p> <p class="rtejustify">Rondeladan yapılan bu asker heykellerinin 3 boyutlu şekilde dönem üniforması giyen, silah ve teçhizatları&nbsp; taşıyan kişilerin&nbsp; taramasından yola çıkıldığını da belirtmek yerinde olur. Hamasiyetten arınmış şekilde duygulara hitap edilirken dönemin tarihi verileri de yok sayılmamıştır. Gerçeğin romantik söylemden daha etkili olduğu göz ardı edilmemiştir.</p> <p class="rtejustify">Sahile vuran dalgalara gönderme&nbsp; yapan dış bükey düzenlemeler savaşın an be an hızını izleyene aktarır. Böylece eserlere bakan biri, D-Günü yaşanaların ne büyük hızda ve şiddette gerçekleştiğini hissedebilmektedir. Savunma hattı olarak Almanlar tarafından sahile dikilen çelik kolonlar da esere dahil edilmiştir. Bu kolonların &nbsp;yukarı&nbsp; doğru uçları sivrilen uçlar ile ile&nbsp; savaşın tahrip edici gücünü hatırlatılmaktadır. Paslı renkleri geçmiş zaman metoforuna gönderme yapar.</p> <p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ingiltere/foto_10.jpg" /></p> <p class="rtejustify">Bu tasarım ilk önce Mayıs 2019’da İngiltere’de, dünyanın en ünlü çiçek ve peyzaj sunumu Chelsea Çiçek Fuarı’nda sergilenmiştir. Tasarımcı, açılış gününe Normandiya Çıkartması’nda savaşmış 75 gaziyi davet etmiştir. Çıkartmanın&nbsp; 75. Yılı ile aynı sayıdaki gazinin gelip kendi&nbsp; anılarını toplumsal bellek inşası bağlamında halka anlatması sağlanmıştır. Taş heykel şeklindeki gazi Bill Pendell ile örtüşen gerçekliğin yaşanması böylece gazilerin&nbsp; şahsen onurlandırması sağlanmıştır. Bill Pendell heykelinin yanına belli aralıklarla boş kürsüler yerleştirilmiştir. Bu etkinlik sırasında çekilen bir fotoğrafta gazilerden biri sileütler halindeki genç askerleri&nbsp; tıpkı Bill Pendell’in &nbsp;heykeli gibi izlerken fotoğraflanmıştır. Bu kare&nbsp; tasarımcının yapmak istediğine nasıl ulaştığını açıkça ortaya koymaktadır.</p> <p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ingiltere/foto_11.jpg" /></p> <p class="rtejustify">Bellek oluşturmada John Everiss tasarımının hedefe ulaşması açısından bir&nbsp; bağış kampanyası da başlatmıştır. Bu bir &nbsp;mali destek talebi olduğu kadar insanların projeye karşı aidiyet duygularını pekiştirmelerini de sağlamıştır.&nbsp; Tasarımcı &nbsp;2 pound şeklindeki bağış ricasını şu sözleri ile&nbsp; bitirmektedir: &nbsp;“Normandiya gazilerimize ulusal takdirimizin&nbsp; nişanesi olarak kalacak eser”</p> <p class="rtejustify">John Everiss,&nbsp; savaşın duygu yoğunluğu ve acısını cesaret ve fedakarlık bağlamından koparmadan verirken yaşam döngüsü içinde gaziliğin onurunun anıların gölgesinde&nbsp; nasıl yaşandığını görselleştirmektedir.&nbsp; Ve bunun nesilden nesile aktarımını sanat ile &nbsp;sağlamaktadır. Eseri görenlerin sosyal medyadaki&nbsp; yorumları da amacın hasıl olduğunu bize gösteriyor. Yorumlardan biri &nbsp;şöyledir : “Derin, düşündürücü ve çok da üzücü.”</p> <p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ingiltere/foto_12.jpg" /></p> <p class="rtejustify">John Everiss tasarımının&nbsp; fikri alt yapısını ve bunu vücuda getirişinde kullanığı malzeme ve teknik seçimini&nbsp; ilham verici bulduğumu ifade etmeliyim. Yoğun yaşanmışlık olan yerlerde insanların duygularına dokunursanız, zihinlerden uçup gidecek kelimelerin yerini kalıcı olarak doldurmuş olursunuz. Taklit önerisinde bulunmayacağım. &nbsp;Sanatta bir eserin bir diğerine esin kaynağı olması olağan bir durumdur. &nbsp;Deniz kıyısında rondelalardan yapılmış heykel örnekleri mevcuttur. John Everiss bu örneklerden esinlenmiş olabilir ama tasarımında özgün değeri korumayı başarmıştır. Benim de önerdiğim tam olarak bu.&nbsp; Geçmiş ile gelecek nesiller arasında gaziler üzerinden bağ kurma konusunda Çanakkale’de geç kalmış olabiliriz. Ancak gazilik bağlamında Kıbrıs Barış Harekatı bir fırsat. Eşsiz cesaret öyküleri ile gazilik kavramı bağlamında “Kıbrıs Gazilerimiz”&nbsp; için &nbsp;geç olmadan hamasiyetten uzak, yaşanmışlığın gerçekliğini estetik&nbsp; bir naiflikte sunabilecek sanat eserlerini ortaya koyabiliriz.&nbsp; Duygusal bağı net kurabilen bir sanat eserinin toplumsal hafıza açısından da etkisi&nbsp;&nbsp; tartışılmaz. Herkesin de bildiği üzere hatırlanan yok olmaz. Ve hatıralar bizi biz yapar.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/basak-burcu-eke" lang="" about="/yazarlar/basak-burcu-eke" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Başak Burcu Eke</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pt, 12/30/2019 - 22:33</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/tarih" hreflang="tr">TARİH</a></li> <li><a href="/kultur-sanat" hreflang="tr">KÜLTÜR-SANAT</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=719&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="1DYnENT2bS5eS4FYmk-M7va1sgON1MYnOR_8McWzi6k"></drupal-render-placeholder> </section> Mon, 30 Dec 2019 19:33:07 +0000 Başak Burcu Eke 719 at https://fikircografyasi.com Selçuklu Sanatı ve Sentez Arayışı https://fikircografyasi.com/makale/selcuklu-sanati-ve-sentez-arayisi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Selçuklu Sanatı ve Sentez Arayışı</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Bir kültürün hayata bakışını, geriye bıraktığı&nbsp; maddi kültür ürünlerden takip edebilmek mümkündür. Bunun için de maddi kültür ürünü olarak halıdan gündelik kullanım eşyalarına kadar uzanan bir çeşitliliği dikkate almak durumundayız; ancak en çarpıcı ifadeler mimaride hayat bulmuştur.&nbsp; Ecdadın maddi kültür eseri mirası üzerine değerlendirmelerimizde&nbsp; öncelikle kendi düşünce tarzımızı ve kapasitemizi sorgulamamız gerekir. Siyah beyaz seçeneğine sıkışmış &nbsp;ikili mantığı terk etmek &nbsp;dışında &nbsp;akıl tutulması yaşadığımızı kabul edip zihinlerimizi doğru yönlendirmeye ihtiyacımız olduğunu kabul etmeliyiz.</p> <p class="rtejustify">Selçuklu örneğinden hareket edersek çoğu değerlendirmelerimizin akıl dışı olduğunu görebiliriz. Öncelikle Selçuklu mimarisini gerçekten anlamayabilmek için&nbsp; Selçuklu’nun bir&nbsp; &nbsp;göçebe topluluk değil medeniyet olduğunu idrak etmeliyiz.&nbsp; Selçuklular içinde, yerleşik hayatı bilenler ile göçebe olanlar birlikte yer almıştır. Ayrıca söz konusu olan göçebelik de&nbsp; başı boş gezginler şeklinde&nbsp; olmamıştır. Gidip gelinen yerin belli olması bugün Anadolu’nun birçok şehrinde, yazın yayla ya da bağ evine taşınma şeklinde kendini göstermektedir. Bu çaptaki bir imar faaliyeti yerleşik hayat kültürü olmadan mümkün değildir. Selçuklunun kervansaray, cami, hamam, medrese ve türbe şeklinde sıralanan bunca yapıyı yapanlar olmadığı şeklinde söylemi doğru kabul etmek mümkün değildir.&nbsp; &nbsp;Elbette farklı kültürlerden sanatçıların istihdamı söz konusu olmuştur. Ancak doğru bir akıl yürütme, tüm bu yapıları yaptırmanın bile&nbsp; &nbsp;medeniyet&nbsp; algısı olmadan mümkün olamayacağı sonucuna ulaştıracaktır.&nbsp; Çalışan mimarların, sanatçıların ya da ustaların etnik kimlikleri bugün bizler için değerli olabilir. Selçuklu gibi gerçek medeniyetler için önemli olan &nbsp;etnik köken sorgulaması değil &nbsp;yapılan işin niteliğini sorgulamak olmalıdır. &nbsp;Tıpkı Selçuklular gibi özgüveni yüksek medeniyetler, etkileşime açık&nbsp; tavırları ile kendi kültür ve inanç merkezinde senteze ulaşarak eşsiz konuma gelmişlerdir.</p> <p class="rtejustify">Selçuklu gibi aklını doğru şekilde kullanmış bir medeniyeti en basit soruları dahi sormadan kendi yarattığımız hayali &nbsp;dünya ile değerlendirmeye kalkıyoruz. &nbsp;Serbest bir araştırmacı,&nbsp;&nbsp; davet edildiği konferanslarda,&nbsp; Kayseri Köşk Medrese’nin kadın türbesi olarak değerinden söz etmekte ve türbenin&nbsp; cenazelik katına girişi olmayışını mahremiyetten yola çıkarak kadına saygı nedenine bağlamaktadır. Kültürel geçmiş ile ilgili&nbsp; değerlendirme&nbsp; yapmak sadece akademik dünyaya ait olamaz. Bağımsız araştırmacıların ya da yerel tarihçilerin emeklerini takdir etmemek ciddi bir yanlış olur. Ancak sorun akıl tutulmasının getirdiği sonuçlar ve etkileridir.</p> <p class="rtejustify">Eratna Beyliği’nin kurucusu Alaaddin Eretna tarafından, eşi Melike Suli Paşa Hatun adına 1339&nbsp; yılında inşa ettirilmiş bu türbe içinde &nbsp; Suli Paşa Hatun dışında&nbsp; Aleaddin Eratna,&nbsp; oğulları Giyaseddin Mehmed ve onun oğlu Aleaddin Ali'nin mezarları bulunmaktadır.&nbsp; Bu yapı sadece bir kadın için kullanılan bir mezar&nbsp; yapısı&nbsp; değildir.&nbsp; Bu bilgi&nbsp; görmezden gelinmiştir. Ayrıca bu&nbsp; açıklamaya göre, Selçuklu mirasını devam ettiren&nbsp; Eratna&nbsp; ya da&nbsp; öncesinde Selçuklu döneminde inşa edilmiş &nbsp;kadın türbelerinin&nbsp; cenazelik katına giriş &nbsp;&nbsp;edep yoksunu bir tavır haline gelmektedir. Kadının statüsünün, rolünün ve birey değerinin&nbsp; eşsiz olduğu bu dönemlerde &nbsp;&nbsp;kadın &nbsp;tecrit&nbsp; edilmemiş, &nbsp;toplum hayatına dahil edilmiştir. Diğer örneklerle yapılacak basit bir kıyas Köşk Medrese’deki uygulamanın&nbsp; genel değil ünik&nbsp; olduğunu ortaya koyacaktır.&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Akıl tutulması, Niğde Alaeddin Cami’nin&nbsp; &nbsp;ana girişinde, &nbsp;mukarnas olarak anılan prizmatik dolgularda &nbsp;kadın başı görme gayretinde de izlenebilmektedir. &nbsp;&nbsp;İnternet sayfalarında çizimleri de bulunan bu değerlendirme, sanat tarihi ve &nbsp;mimarlık tarihi gibi disiplinler tarafından&nbsp; ciddiye alınmadığı için değinilen&nbsp; bir durum değildir. Ancak bahsedilmeye bile layık görülmeyen bu tutum&nbsp; içten içe Selçuklu ile ilgili genel algıyı zehirlemektedir. &nbsp;&nbsp;Niğde Alaeddin Cami &nbsp;ile ilgili bu anlamsız sembolizmin &nbsp;ne kadar&nbsp; yanlış olduğu bir dakika ayırılıp düşünülmediği için&nbsp; hızla kabul görmektedir.</p> <p class="rtejustify">Niğde Alaeddin Cami, Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat tarafından 1223 yılında yaptırılmıştır. Olmayan bir figürü görmek için kapının önünde dakikalar geçirenler, kapının üst kısmındaki &nbsp;iki insan başı&nbsp; tasvirinin farkına bile varmamaktadır.&nbsp; Saçları iki yandan örgülü bu figürlerin sembolik anlamları başlı başına bir tartışma ve araştırma konusudur.&nbsp; Açıkça yaptığı bir şeyi gizleyerek sunmayacağı doğru bir akıl yürütme ile ulaşılabilecek bir sonuçtur.</p> <p class="rtejustify">Selçuklu kültürü figürü sever. Heykel, kabartma ya da resim&nbsp; şeklinde tasvir hayatının bir parçası olmuştur. Gizli değil aleni olarak hayatında tasvirin yer almasını kabul etmekte zorlanmamız nedeniyle bu gerçekliği yok saymayı tercih etmekteyiz.</p> <p class="rtejustify">Batı kültürlerinde, Antik Yunan ve Antik Roma kaynaklı olarak görünenin bire bir olduğu gibi resim ve heykel ile aktarımı söz konusudur. Oysa Doğu özellikle Asya’daki kültürlerde tasvir, sembolik anlamları da olan bir ifade biçimidir. Ejder ilahi güç ile ilişkilendirilmiştir. Arslan iktidar gücü ve cesaretin temsili olarak kabul edilmiştir. Figürler, gözün gördüğü şekilde değil &nbsp;kültür ve inancın yönlendirdiği bir üslup değiştirilerek sunulmuştur.&nbsp; Ayrıca&nbsp; figür kullanımında,&nbsp;&nbsp; İslamiyet’ti kabul eden Selçuklu gibi Asya’dan kültürlerde &nbsp;niyet esas olmuştur. Amaç tapınmak olmadığından&nbsp; yapılan eser “put” statüsünde kabul edilmemiştir.</p> <p class="rtejustify">Niğde Alaeddin Cami girişindeki iki figür, evren zıtlıkları ile kaimdir ve ilahi düzenin tek bir sahibi vardır düşüncesi ile ay ve güneş , kadın ve erkek şeklinde değerlendirilebilir.&nbsp; Selçuklu figürlü sembolizminin derinliğini anlamıyorsak en azından &nbsp;hayali kadın başlarını görmekten vaz geçebiliriz.</p> <p class="rtejustify">Akıl tutulmamızın en çarpıcı örneklerinden biri de Kırşehir Caca Bey Medresesi’nde karşımıza çıkmaktadır. &nbsp;Anadolu Selçuklu döneminin önemli devlet adamlarından Caca Bey tarafından 1272 yılında yaptırılan medresede uzay ile ilgili eğitim ve araştırmalar &nbsp;yapılmıştır. &nbsp;Uzay ile bilgimiz ay, güneş ve dünya şeklinde sınırlı olduğundan, &nbsp;Selçuklu’nun da bu sınırlı bilgi çerçevesinde kaldığını düşünmekte ve geometrik şekilleri bu yönde açıklamaya kalkmaktayız.&nbsp; Selçuklu geometrisini, &nbsp;yurt dışında uzay geometrisi ya da kristalografi yani minerallerin şekillerini ve iç yapılarını inceleyen bilim insanları çalışmaktadır. &nbsp;Bizim açıklamalarımızı bu açıdan &nbsp;gülünç kalmaktadır. &nbsp;</p> <p class="rtejustify">Medrese ile ilgili Kırşehir Valiliği tarafından daha bilimsel çözümlemelerin yapılması adına bir yayın çıkartılmıştır.&nbsp;&nbsp; Yayının emanet edildiği bilim insanları ise söz konusu akıl tutulmasından kendilerini kurtaramamışlardır. Kitap&nbsp; içinde “Kepler’den Caca Bey’e”&nbsp; şeklinde başlık ilk düşünülmesi gereken noktadır. Kepler’in yaşamı 1571-1630 yılları arasındadır oysa Caca Bey Medresesi 1272 tarihlidir.&nbsp; 13. yüzyılda Anadolu’nun bilimsel bilgi düzeyi, başlığın “Cacabey’den Kepler’e”&nbsp; olmasını zorunlu kılmaktadır. Mezopotamya ve Antik &nbsp;Yunan &nbsp;merkezinde uzun uzadıya açıklamaların arkasında&nbsp; hiçbir detay olmaksızın İslam dünyasın bilimsel üstünlüğü &nbsp;olduğunu söylemek yeterli olmamaktadır. Ortaçağ İslam dünyasını eşsiz kılan,&nbsp; Antikiteden&nbsp; İran’a, Bizans’tan Uzakdoğu’ya kadar tüm kaynakları kullanması olmuştur. Bilimsel bilgi için bugün de geçerli olan&nbsp; bilginin peşinde koşmaktır. Kaynak kullanılmadan yeni bir bilgiye ulaşılması&nbsp; imkansızdır. Bu gerçekliğin nakledilmiş olması sorun değildir. Cacabey&nbsp; geometrisinin de kaynağı olan &nbsp;el-Kındi, Biruni gibi ilim insanları ve eserlerine yer verilmemiştir. Sonuçta&nbsp;&nbsp; 13. Yüzyılda Anadolu’da bu bilgiyi nasıl bildikleri yerine yaptıklarının günümüz keşifleri ve sonrasındaki latin kaynakları ile doğrulanması noktasına gelinmiştir. Selçuklu aklını kabul etmekte zorlanan aklımız,&nbsp; elle tutulur bir eser haline gelmiştir.</p> <p class="rtejustify">Medresenin&nbsp; içine&nbsp; girildiğinde karşılaşılan&nbsp; havuz &nbsp;ise bugünkü durumumuzun en çarpıcı ifadesidir. &nbsp;Uzay ile ilgili araştırma yapan medreselerin, Konya Karatay ve İnce Minareli örneklerinde olduğu gibi, kubbe ile kapalı avlusu altında &nbsp;dikdörtgen bir havuz bulunur. &nbsp;Kubbenin orta kısmı açık bırakılmış ve buradan havuza gelen yansımalar üzerinden gökyüzü incelenmiştir. Caca Bey Medresesi havuzu beyaz mermerden şadırvanlı bir havuz &nbsp;şeklinde yenilenmiştir.&nbsp; Şadırvanlı bir havuzun&nbsp; gözlem için nasıl kullanacağını sormayan bir zihniyet Selçuklu bilim dünyasını açıklamaya muktedir olamaz.&nbsp; Dikdörtgen havuzun&nbsp; tam olarak nasıl kullanıldığı, kubbeye aparatlar ekleyip eklemedikleri gibi detaylı araştırmalar ise imkânsızı istemek olmaktadır.</p> <p class="rtejustify">Anadolu Selçuklu dönemi tarihçisi olan İbn-i Bibi, &nbsp;Selçukname olarak bilinen&nbsp; “el-Evâmirü’l-Alâ'iyye fi’l-umûri’l-Alâiyye” içinde&nbsp; inşaat faaliyetlerini anlatılırken&nbsp; uzun&nbsp; bir şiir&nbsp; eklemiştir. Şiir “Ey nehrin üzerine yapılmış azametli yapı, bilgili bir aklın eseri olan geometrik bir şekle benziyorsun” diye başlamaktadır. O aklın eserlerini hangi aklın incelediğini bilseler gene de yaparlar mıydı?&nbsp; Selçuklular günümüze gelse ve &nbsp;kendileri için yaptığımız bu yorumları duysalar ne&nbsp; tepki verirlerdi ? Aklımızın başında çok olmadığını düşünerek,&nbsp;&nbsp; Büyük Selçuklu veziri&nbsp; Nizamülmülk’ün&nbsp; Siyasetname içindeki şu öğüdünü tutarlardı herhalde , “Aklı başında olgun insan öfkelenmez.”</p> <p class="rtejustify">Geçmiş tüm gerçekliği ile çözümlenemez. Doğrulara en yakın değerlendirmeleri yapabilmek gayretinde olunmalıdır. Günümüz araştırmalarında,&nbsp; duyguların&nbsp; tamamen yok sayılabilmesinin mümkün olmadığı kabul edilmektedir.&nbsp; &nbsp;Ancak bu aklın devre dışı bırakılması anlamına gelmemektedir. &nbsp;Selçuklu kültürünü anlayabilmek için öncelikle&nbsp; kendi düşünce şeklimizin &nbsp;eleştirisini &nbsp;yapmamız gerekmektedir.</p> <p>&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/basak-burcu-eke" lang="" about="/yazarlar/basak-burcu-eke" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Başak Burcu Eke</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Çar, 05/25/2016 - 10:12</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kultur-sanat" hreflang="tr">KÜLTÜR-SANAT</a></li> </ul> </div> Wed, 25 May 2016 07:12:43 +0000 Başak Burcu Eke 278 at https://fikircografyasi.com Ercan Kesal’in Peri Gazozu Sessizlik Kulesi’nin Sesi mi? https://fikircografyasi.com/makale/ercan-kesalin-peri-gazozu-sessizlik-kulesinin-sesi-mi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Ercan Kesal’in Peri Gazozu Sessizlik Kulesi’nin Sesi mi?</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify"><strong>Kitaplar mı Kitap mı?</strong></p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Enis Batur gibi on bir yabancı dilde yirmi beş, Türkçede yüz yirmiyi aşkın kitabıyla edebiyatımızın en verimli yazarları arasında yer almak mı daha kalıcı kılar insanı yoksa Ercan Kesal gibi bir <em>Peri Gazozu</em> yazmakla mı?</p> <p class="rtejustify">Elbet bu iki yazarı kıyaslamak değil meramım; yarıştırmak da.&nbsp; Entelektüel ve evrensel bir aydın Enis Batur. Birikimi kültürümüze çok önemli dergiler ve tercüme eserler kazandırdı. Telif eserler de. Belki çokluğundan belki bu ülkenin bozkırından aşina öykülerle çıkıp gelmediği için sizi sarsan ve mıh gibi çakılan zihninize bir eserini hatırlamıyoruz. Enis Batur bir icmal; otopsi. Ercan Kesal bir kesit; biyopsi. Anadolu’nun güzelliğini teşhir eden. Belki bir isyan. &nbsp;Enis Batur; bale, tango ve Flamenko; Ercan Kesal sürmeli, karşılama, teke zortlatması, misket…</p> <p class="rtejustify">Bu topraklara belki de itiraz (isyan da olabilir) daha çok yakışıyor veya bizim ruhumuz daha çok sarsılıyor O’nun öyküleriyle. Sitemin, dokundurmanın ve yarayı deşmenin cerahati… Peri Gazozu’ndaki öykülerde başkaları yaralanıyor ama Ercan Kesal kanıyor.</p> <p class="rtejustify">Karadeniz’de olsanız bir yanı yeşil, bir yanı mavi; güzellikleri ve denizden hemen sonra yükselen dağları ile engebeli, zor bir coğrafya... Burada düşmeden, yaralanmadan bir adım atmak bile başarı insan için. Sarp dağlarda yürümek; hırçın Karadeniz'de boğulmamak özel bir çaba ve yetenek gerektirir. Bu nedenle Karadeniz ahalisi çevik olmak zorunda, anında karar verip adım atma becerisi pratik bir zekâ geliştirmesine yol açıyor.</p> <p class="rtejustify">Yeşilin ve mavinin yani tabiatın güzelliği içinde cenneti yaşamaktan düşünmeye, tefekküre zaman bulamaz Karadenizli. Bu bir yandan öfke eşiğini düşük tutarken diğer yandan içinde bir güzellik inşa etmesi gerekmiyor. Belki bundan Karadeniz’de evliya, düşünür/filozof bulunmasa da icat/yenilik/buluş yapanlar çıkması coğrafyanın bir ikramı.</p> <p class="rtejustify">Geniş bozkır; yazın çok sıcak, kışın çok soğuk. Bu nedenle duygular ve düşünceler keskin ifade edilir Orta Anadolu’da. Denge, ilm-i siyaset düşünülmez.</p> <p class="rtejustify">“Akbabaların ölüleri yediği kulenin adı: "Sessizlik Kulesi." Türkiye'yi koca bir "Sessizlik Kulesi" yaptık en sonunda... Ölülerimizi zalimler yesin diye inşa ettiğimiz bir kule artık ülkemiz. Saklanıp bir şeylerin arkasına, dilsiz rahipler gibi bakıyoruz ölülerimize.” Diyor Peri Gazozu’nda.</p> <p class="rtejustify">Karasevdaya düşülür, İç Anadolu’da. Türkü yakılır, düğünde ağlanır, cenazede helva dağıtılır. Önünde hiç bir engel olmayınca uzun yürüyüşler yapmaya, bu yürüyüşlerde içinde bir güzellik inşa etmeye mahkûm insan. Yoksa bozkır herkesi kendine benzetir, bozar ve çürütür. Buna karşı direnebilmek için tefekkür etmek zorundasınız, muhakeme yapmak.&nbsp; Belki bundandır büyük evliyaların, türbelerin genellikle İç Anadolu'da olması. Onun için Ercan Kesal; “Neşet'in, ceketi çıkardıktan sonra söylediği türküler, ahiri ömrümün en güzel sesleridir.” Diyor. Bir yanı ağıt olsa da türkülerimizin bir yönü isyana imada bulunuyor.</p> <p class="rtejustify"><strong>Kitaptan Filme Metaformoz Değişim</strong></p> <p class="rtejustify">Bu güzel kitaptan nasıl <em>Bir Zamanlar Anadolu’da</em> filmi çıkar, hayrette insan.</p> <p class="rtejustify">Rus roman ve hikâyelerini okuduğunuzda en karanlık tiplerde bile bir sevimlilik vardır. Rusya’nın gizli gücünü sergileyen, o Rus’un ruh dünyasına girersiniz. Anlarsınız. Katil, üçkâğıtçı, tembel olmasına rağmen sevimli bir yan bulursunuz.</p> <p class="rtejustify">Birini anlamak, hem ona nüfuz edecek kadar yaklaşmayı, hem de onun zaaf ve çarpık yönlerine bulaşmayacak kadar uzak durmayı birlikte becerecek bir "ikili yönelim"i gerektiriyor.</p> <p class="rtejustify"><em>Bir Zamanlar Anadolu</em>, <em>Peri Gazozu</em>ndan ilhamla çekilirken; bu filmle ilgili tartışmalardan Kış Uykusu filmi doğmuştur. Ercan Kesal’ın <em>Evvel Zaman</em>, kitabından seziyoruz bunu. Niçe(N<strong>ietzsche)</strong>, asil ruhlar utandırmaz, der. Sanat bu kıvamı yakalayabilmeyi başarırsa yüksek sanat olabilir. Yoksa bir halkı hor görerek sanat değil ideolojik yobazlığa kurban edersiniz.</p> <p class="rtejustify"><em>Bir Zamanlar Anadolu</em> filmini seyredince, bagajdaki ölünün yanına kavun zulalayan Arap Ali’de olduğu gibi bütün insanlarda itici, aşağılık bir şeyler hissedersiniz. <strong>Kış Uykusu</strong> filminde, cam kıran çocuk, Nejat İşler’in oynadığı karakter tek boyutlu hep. imam daha bir felaket. Yalaka, çıkarcı, uzlaşma için eğilip bükülmekten çekinmeyen. Hayatta her şeye rastlanılır elbette, böyle imamlara da. Fakat imama “kadın terliği” giydirirseniz ip kopar orada. Asil ruhlar utandırmaz, demiştik paragrafa girişte. Utandırmadan eksiği, patolojik kusurları sergileyebilse film(eser) sanat olur.</p> <p class="rtejustify">Nuri Bilge Ceylan filmleri Anadolu insanını aşağılamaktan, hor gören bir bakışla yaklaşmaktan hiçbir zaman anlamaya fırsat bulamaz. Filmlerinde resmigeçit yapan insanlara, karakterlere sevimlilikten vazgeçtik, bu kadar da olmaz diyecek kadar pespaye bulursunuz. Sanki Anadolu’da incelik, irfan, hikmet bulunmaz, sosyal ilişkilere yansımaz ve halkın sahih/iyi bir yanı yok. Ezikliğini telafi eden çıkarcı bir yalakalıktan başka.</p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify"><strong>Kış Uykusu Zihnimizde</strong></p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Kış Uykusu filmi, Çehov’dan esintiler Tarkovski’den ilhamlar ve Beyaz Türkleri eleştiren bir film diye takdim edilse de; batıdan ödüller alsa da insanımıza o bildik şablondan bakmayı sürdüren bir film. Üstelik İmam Hamdi tiplemesi hepsinin üstüne tüy dikiyor.</p> <p class="rtejustify">Bu filme soldan, Avrupa'dan, aydınlara özgü bir yalıtılmışlıktan taraflı bir gözle baksanız bile, Türkiye insanına dair gerçek bir sahne göremezsiniz. Üstelik bugün birbirini tanıyan bütün kesimlerin entelektüel birikimine uygun olmadığını da sezersiniz. Üstelik normalleşen bir ülkede karşıt kesimlerin birbirine bakışındaki önyargıları/engelleri ortadan kaldıramadığını acıyla izlersiniz.</p> <p class="rtejustify">Film bütünüyle insanımıza kin duyan bir dilden konuşuyor. Özellikle Türkiye'nin Horasan harcının yoğunlaştığı İç Anadolu insanına yönelik nefret, her sahnede gözümüze batacak kadar yoğun. Bahçede gezinen kamera her bir eşyanın dağınık, düzensiz ve insanı rahatsız edecek şekilde süprüntülerle dolu başıbozukluğunda bunu anlatır. Evlerimiz güzelleşti, her aile insanca yaşanacak konutlara kavuştu. Değişen Türkiye kasabalara kadar TOKİ konutları ile parmağını basınca sıcak sular akan doğalgaz ile tanıştı. Film bunlardan habersiz. Kapadokya turizm geliri ile ortalamanın üstünde bir hayat standardına sahip artık. Ama Kış Uykusu’na dalan NBC&nbsp;bundan habersiz.</p> <p class="rtejustify">Aydın, şartları eleştirir tabii, insanları da. Ancak insanda umut&nbsp;veren bir cevhere atıf yaparak. İnsanımızı eleştiren bir dilden değil Kış Uykusu’nun anlatımı; insanlık suçu sayılacak nefret yüklü bir dilden. Özellikle İmam Hamdi tiplemesinde din adamlarının ve dindarların yılışık, çıkarcı bir karakter olarak ortaya konması müslümanlara bel altından ağır bir saldırıdır. Her tercih kendisini ele verir.&nbsp; Böyle insanlar imamlar yok mu elbette hayatta rastlanabilir, bir vakıa ve insanlık durumudur. Filmde ise tiksindirici bir insanlıktan çıkış karakterine dönüşüyor.</p> <p class="rtejustify">Halkımız kiracı, hizmetçi, hep alan, yardım edilen, hizmetçi filmde. Bu devirler çoktan değişti ama yönetmen farkında değil. Nasıl edindikleri şüpheli taşınmaz malikleri, köşkler kasırlar sahipleri zenginler, dindar olmadığı halde din hakkında ahkâm kesmeyi sürdürenler ya veren ya kendisinden bir şey istenen konumda. Halkımız onlara ya hizmet eder, ya dalkavukluk. Konumları onlardan üstün değilmiş gibi, sahip oldukları kültürel ve entelektüel donanım ortalıkta hiç yok.</p> <p class="rtejustify">Bu yaklaşımla bulaşık makinesinde kristalleri yıkayan temizlikçiye yönelik “bunun kırılacağını bilmez mi?” sorusu bütünüyle insanımızı aşağılamaya ve son zamanlarda kabuk değiştiren, estetik ve kültürel eksiklikleri olsa da; gelir seviyesi yükselen, zenginleşme sürecindeki insanların kültürsüzlüğüne yönelik bir temennidir. Seçim yenilgileri sonucu oluşan aşağılık duygusunu telafiye dönük bir mastürbasyon olduğu kesin. Sürekli yerlerde sürünen kibirlerinden doğan muhayyel bir halk inşası ile rahatlıyor olabilirler.</p> <p class="rtejustify">Daha ne kadar kıracağız kibirlerini, burunlarını daha ne zamana kadar sürteceğiz, Anadolu’daki değişimi anlayabilmeleri için. Bu tembellikten halkın tercihini de anlamıyor ve saygı duymayı bilmiyor Nuri Bilge Ceylan. Yenilmeye mahkûm bulanık ve kaygan zeminde bale(film) yaptığını sanıyorlar ama ortaya çıkan dansözleri bile kıskandıran kıvırtmalar.</p> <p class="rtejustify">Bu kadar bel altından vuran, gerçekleri ters çeviren, yetersiz, seviyesiz entelektüel derinlikten uzak bir yaklaşım sürekli yenilgilerinin hem sebebi hem sonucudur. Fransa ve Almanya desteğini sağlamak için belki de Nuri Bilge Ceylan’daki bu millete düşmanlık yaklaşımı.</p> <p class="rtejustify">Biz (yani kafası kalın, eğitimi kıt ve fakat muhayyilesi geniş halkımız) onlara rağmen var ve kokumuzu her yere bulaştıracağız. Ve onların kristal vazolarını ne pahasına olursa olsun kırmaya devam edeceğiz.</p> <p class="rtejustify">Onlar bu alışkanlıklarla oyalanabilirler.</p> <p class="rtejustify">Cumhuriyet dönemi boyunca mahrumiyete mahkûm edilen bir halk olarak 80 sene sonra onların ulaştığı yerden daha yüksek bir yerde, daha estetik ve etik bir yerde bulunacağımız kesindir.</p> <p class="rtejustify">Biz onların kristal bardaklarını kıracağız; çocuklarımız kültürel iktidarlarını...</p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify"><strong>Peri Gazozu da Kurban</strong></p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Filme karşılık <em>Peri Gazozu</em> içerden insani bir yaklaşıma sahip. Ercan Kesal, insanımızın asil ruhunu anlatan olaylarla sürdürüyor kitabını. Halkımız, doktorun ilaç yazmasına “oyulgadığı çok güzel bir yorgan”la; kimi “misafire karşı gönderdiği ikram dolu tepsi” ile “gündüz silah çekip kendisini tehdit eden Selami’nin akşam Şehir Kulübünde masasına davet ederken gösterdiği engin saygısında” görüyoruz bunu.</p> <p class="rtejustify"><em>Nasipse Adayız</em> kitabında ise Figen”in boşanmış kocasında. evresindeki erkeklerden farkını ortaya koyan kocayı anlattığı yerde Ercan Kesal da&nbsp;Anadolu’dan yana tavır alıyor. Yerinin bilincinde. Geldiği yerlerin şekillendirdiği kişiliğinin. Kitaplarını karşı tarafta görmeden bir içselleşme ve benimseme içinde okuyabiliyoruz.</p> <p class="rtejustify">Ercan Kesal’ın&nbsp;da&nbsp;handikapları var. Her öyküsünde merhamet damarlarında daha fazla gezinmek ve ideolojik temanın tonunu yükseltmek zorunda. Seçtiği yöntemden kaynaklanan bir handikap. Ancak bozkırdan yükselen bir feryat olduğu kesin ve bu topraklara ait acılardan yoğrulmuş bir yumak. Çözmeye çalıştıkça acılar, ölümler, çaresizlikler sökün edip geliyor.</p> <p class="rtejustify">Bu handikapın farkında olmalı ki <em>Nasipse Adayız</em> farklı bir üslup ve yaklaşım içinde. İronik bir dil, güldüren bir hüzün ve ağlatan bir mizah yazarın gücünü sergileyen bir esere hayat vermiş.</p> <p class="rtejustify">Türkiye’de aday adaylık sürecini, bu sürecin sosyal yardımlaşma ile aday adaylarını silkeleme anlamına geldiğini, insanın "kör nokta"sını açığa çıkaran bir gaza getirildiğini ironik bir dille anlatıyor. Kitap o kadar güzel ve akıcı bir üslupla sürüyor ki devam etsin istiyorsunuz.</p> <p class="rtejustify">Sadece sonunda bir sürpriz yok. Milano’ya gitme arzusu ve boşanmış bir eşle kahvaltıyla teselli bulmak zorundayız.</p> <p class="rtejustify">Hayat devam ediyor yani, <em>Peri Gazozu'ndan Nasipse Adayız’a</em>. Yalnızlığımızda çoğalarak ve zenginleşerek. Anadolu’nun ruhuna nüfuz eden biyopsilerle. İnsanımızı Kesal’da&nbsp;okurken daha bir sever, Anadolu’nun engin kültür ve hoşgörüsüne hayran olursunuz.</p> <p class="rtejustify">Enis Batur’un sunduğu evrensel kültürle yüzleşebilecek bir Anadolu zenginliğinin donanımı ile özgüvenle, göğsünüze bastırabilirsiniz Ercan Kesal’ın&nbsp;kitaplarını.</p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/mustafa-everdi" lang="" about="/yazarlar/mustafa-everdi" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Mustafa Everdi</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pt, 05/16/2016 - 14:07</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kultur-sanat" hreflang="tr">KÜLTÜR-SANAT</a></li> </ul> </div> Mon, 16 May 2016 11:07:39 +0000 Mustafa Everdi 271 at https://fikircografyasi.com Estetiğe Yaklaşımımızdaki Kuramsal Kopukluk - I https://fikircografyasi.com/makale/estetige-yaklasimimizdaki-kuramsal-kopukluk-i <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Estetiğe Yaklaşımımızdaki Kuramsal Kopukluk - I</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="rtejustify"><strong>Giriş</strong></p> <p class="rtejustify">Batı’da felsefe düşüncesinin eski Yunan’da başladığına dair yaygın bir kanaat vardır. Sokrat (M.Ö. 469 - 399), Eflâtun (M.Ö. 427 – 347) ve Aristo (M.Ö. 384 – 322) ile başlayan bu düşünce, pek çok bilgin, düşünür ve edebiyatçının yüzyıllarca süren katkılarıyla zenginleşerek devam etmiş ve on sekizinci yüzyıla kadar gelmiştir. Felsefe, bu uzun ömrü boyunca insan beyninin birçok çalışma alanını kendi bünyesinde bulundurmuştur. Tarih, edebiyat ve estetik bunların arasında akla ilk gelenlerdir.</p> <p class="rtejustify">On sekizinci yüzyılda Alexander Gottileb Baumgarten ( 1714 – 1762), estetiği, felsefeden Lâtince yazdığı iki ciltlik Aesthetica (1750 – 1758) adlı eseriyle ayırmıştır. Baumgarten bu kitabında sanat eseri ile güzellik konularındaki bilgileri hem daha ileri götürmüş, hem de az yukarıda da söylediğimiz gibi estetiği genel felsefeden ayırıp bağımsız bir disiplin durumuna getirmiştir. Ondan sonra gelen Immanuel Kant (1724 – 1804), Friedrich Wilhelm Schelling (1775 – 1854), Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770 - 1831), Nicolai Hartmann (1882 – 1950), Roman İngarden (1893 – 1970)&nbsp; ve Martin Hedidegger ( 1889 – 1976) estetik alanında çalışmalarıyla öne çıkmış düşünürlerdir.</p> <p class="rtejustify">Bugün bağımsız bir felsefe disiplini olan estetik dört kavramı içeren bir bütünlüktür. Bu kavramları şöyle sıralayabiliriz: 1) Estetik süje/sanatçı, 2) estetik obje/ sanat eseri, 3) estetik değer/ sanat eserinin güzelliği, 4) estetik yargı/sanat eserinin yargılanması, değerlendirilmesi<sup><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">1</a></sup>. Buna göre bir şahsiyet, bir düşünce akımı, din, kültür veya uygarlığın estetiği demek, estetiğin bu temel kavramlarına dair metinlere dayalı görüşleri ve düşünceleri demektir. Kabul etmeliyiz ki estetiğin on sekizinci yüzyılda bağımsız bir felsefe disiplini olmaya başlamasından itibaren Batı’da onun bu temel problemlerini tek tek veya bir bütün halinde ele alan pek çok çalışma yapılmış ve bugün bu alanda büyük bir kuramsal birikim meydana gelmiştir. Daha da dikkat çekici olanı, Batılı uzman, estetikçi ve sanat tarihçilerinin iki yüzyıldan beri kendi dil, din, kültür ve uygarlık eserlerine dayalı olarak ürettikleri sanat, edebiyat ve estetik kuramlarını, dünyanın öteki kıtalarındaki ülkelerin akademik kurumları ve üniversiteleri vasıtasıyla genelleştirmeye ve bütün dünyaya yegâne kuramlar olarak yaymaya çalışmalarıdır.</p> <p class="rtejustify"><strong>Bizdeki Durum</strong></p> <p class="rtejustify">İslâm dünyasında Abbâsî halifelerinden el- Me’mûn (öl. 833) zamanında başlayan düşünce ve felsefe hareketi, Meşşâiye, İşrâkiye ve Dehriye düşünce hareketlerini doğurduktan sonra, Selçuklular üzerinden ilerleyerek Osmanlı Türklerine geçmiştir.</p> <p class="rtejustify">Doğu dünyasının en özgün düşünce ve felsefe hareketi, Türk düşünce ve felsefesidir. Türk düşünce ve felsefesinin Araplar ve İranlılardan beslenmesi, onun bu kaynaklardan gelen düşünce akımlarıyla zamanla karıştırılmasına sebep olmuş ve özgün yanlarının gözlerden kaçmasına yol açmıştır. Medresede öğretim dilinin Arapça olması da bu karışıklığın doğmasını kuşkusuz kolaylaştırmıştır.</p> <p class="rtejustify">Türk düşüncesi, Türklerin İslâmiyet’i benimsemelerinden önce var olduğu gibi, İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra da zenginleşerek devam etmiştir. İslâmiyet’tin kabulünden sonraki yüzyıllarda Türk felsefesi hem akılcı, hem de tasavvuf çizgisinde gelişmiştir. Akılcı çizgide eserler veren iki Türk düşünürü Farabî (870 – 950) ve İbni Sina (980 – 1037)’nın felsefedeki gücünü kimse inkâr edemez. Tasavvuf çizgisinde felsefesini kuran Mevlâna ve Yunus Emre’nin Türklüğü de tartışmasız kabul edilen bir gerçektir. Bu Türk düşünürleri, “felsefenin başlıca konuları olan varlıkbilime, insanın değerine, bilgi kuramına ve ahlâksal özgürlük sorununa” eserlerinde geniş yer vermişlerdir<sup><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">2</a></sup>.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p> <p class="rtejustify">Felsefe, Osmanlı Devleti’ndeki eğitim kurumlarının en üst kademesi olan medreselerin öğretim programlarında XVI. yüzyılın sonlarına kadar okutuluyordu. Kâtip Çelebi, Şemseddin Molla Fenarî, Kadızade-i Rumî, Hocazade Ali Kuşçu, Müeyyedzade Abdurrahman, Mîrim Çelebi, İbn Kemal, Kınalızade Ali Efendi’nin bu ilme dair eserleri olduğunu yazar. Ancak daha sonra bazı şeyhulislâmlar, din akidelerine muhalif olduğundan bahisle felsefe öğretimini yasaklamışlardır. Bununla beraber doğru düşünmenin yollarını, düzgün, güzel ve etkileyici konuşmanın kurallarını gösteren disiplinlerden biri olan belâgatın/retoriğin medresenin öğretim programında geniş bir şekilde yer aldığını biliyoruz. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, okutulan ders kitaplarından bazılarının adlarını bile vermiştir:</p> <p class="rtejustify">Bu kitaplar, “Belâgat (maânî, bedî, beyan) dan Sekkâkî’nin (vefatı: 626 H. = 1228 M.) <em>Miftâhü’l - Ulûm</em> isimli eseri ile bunun İbn Hâcib tarafından kaleme alınan <em>Telhîsü’l – Miftâh</em> isimli hulâsası ve hulâsaya Sadeddin Taftazânî tarafından yazılan <em>Mutavvel Muhtasar</em> isimlerindeki şerhler ve bu şerhlere Seyyid Şerîf Cürcânî ve Şemseddin Fenârî oğlu Hasan, Molla Hüsrev ve sairleri tarafından kaleme alınan şerh ve haşiyeler”dir<sup><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">3</a></sup>. Cahit Baltacı, medreseleri, A) umumi medreseler, B) ihtisas medreseleri olmak üzere ikiye ayırdıktan sonra umumi medreseleri altı alt gruba ayırır. Bunların ilk ikisinde Sadeddin Taftazânî’nin <em>Mutavvel</em>’i ile <em>Şerh-i Miftah</em>’ın okutulduğunu yazar<sup><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">4</a></sup>. Medreselerde yüzyıllarca okutulan bu kitaplar, kuşkusuz birer edebiyat eseri değildir. Az yukarıda da söylediğimiz gibi doğru düşünmenin kurallarını, düşünceleri düzgün, güzel ve etkileyici bir şekilde anlatmanın yollarını gösteren kuramsal kitaplardı. Medresede öğretim dilinin Arapça olmasının doğal bir sonucu olarak bunlar da Arapça asıllarından okutuluyordu. Bunların uygulamada, az yukarıda anlatılanların yanında, yararlı bir amacı daha vardı. O da Arapça’da fesahat ve belâgatın zirvesi kabul edilen Kur’an-ı Kerim’i doğru olarak anlamak ihtiyacına cevap vermeleriydi: “Bil ki bu bilgilerin faydası Kur’an’ın bir mucize ve harika olduğunu anlatmasıdır. Bu bilgiye en çok muhtaç olanlar tefsîr bilginleridir”<sup><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">5</a></sup>.&nbsp; Buna göre bizdeki, sanat, edebiyat ve estetik kuramlarının kökü olan belâgat çalışmaları, Kur’an-ı Kerim’i ve peygamberimizin hadislerini doğru anlamak ve yorumlamak ihtiyacından doğmuş disiplinlerdir. Nitekim ilk belâgat kitapları, Arapçayı kelime ve cümle düzeyinde doğru kullanmanın yollarını gösterdikten sonra, mecazlara ve anlatımı sanat düzeyinde güzel kullanmanın yollarını metinlere dayalı olarak göstermeye geçerler.</p> <div> <p class="rtejustify">&nbsp;</p> <hr /> <div id="ftn1"> <p class="rtejustify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">1</a>. Estetik bütünlüğün unsurlarının bu adlandırmaları İsmail Tunalı’ya aittir: <em>Estetik,</em> Remzi Kitabevi, İstanbul 1989, Estetik süje, s.23, Estetik obje, s. 47, Estetik değer, s. 131, Estetik yargı, s. 247.</p> </div> <div id="ftn2"> <p class="rtejustify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">2</a>. İbrahim Agâh Çubukçu, <em>Türk Düşünce Tarihinde Felsefe Hareketleri</em>, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1991, s. IX.</p> </div> <div id="ftn3"> <p class="rtejustify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">3</a>. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, <em>Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı</em>, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1988, s. 21.</p> </div> <div id="ftn4"> <p class="rtejustify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">4</a> Cahit Baltacı, “Eğitim Sistemi”, <em>Osmanlı Dünyayı Nasıl Yönetti?,</em> İz Yayınları, İstanbul 2001, s. 248.</p> </div> <div id="ftn5"> <p class="rtejustify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">5</a>. İbn-i Haldun, <em>Mukaddime</em>, Zikreden: Kâzım Yetiş, <em>Talîm-i Edebiyat’ın Retorik ve Edebiyat Nazariyâtı Sahasında</em> <em>Getirdiği Yenilikler</em>, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara 1996, s. XXI.</p> </div> </div> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/recep-duymaz" lang="" about="/yazarlar/recep-duymaz" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Recep Duymaz</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pt, 11/09/2015 - 19:08</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kultur-sanat" hreflang="tr">KÜLTÜR-SANAT</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=35&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="LlTwQDj04uWC61OgmsXv4NtJIAvl8a0gXsxxXJVm1VQ"></drupal-render-placeholder> </section> Mon, 09 Nov 2015 17:08:04 +0000 Recep Duymaz 35 at https://fikircografyasi.com